20 Haziran 2021 Pazar

"Gece Oturumları" Tersine Dünya!

   Üçüncü Dünya Savaşı, nükleer silahlarla ve çokça din saikiyle olmuş bitmiş. Küçük mavi küremiz yavaştan toparlanmış, teknoloji almış yürümüş, Ay'da Mars'ta koloniler kurulmuş, yaşadığı savaştan dini sorumlu tutan insanlık bu olgudan "birinci aydınlanma" denilen bir hareket sayesinde tamamen azade kalmış, din artık arkeolojik bir kavram sayılırken az sayıda kalan dindarlar hakir görülür, olağan şüpheli olarak damgalanır olmuşlar. Hal böyleyken ardı ardına öldürülen iki din görevlisi İskoç polisini alarma geçirir. Öldürülenler din adamı olmasına karşın işin içinde daha köktendinci bir grup var gibidir.
   Bilimkurgu diye aldım okudum. Maalesef öyle çıkmadı. Evet, anlatılanların içinde yüksek teknoloji (küresel ısınmaya çare olarak kurulan küresel gölgeliklerle yapılan suni güneş tutulmaları, biri Atlantik biri Pasifikte iki uzay asansörü, yapay zekaya sahip bombastik polis "leki"leri (robot), göze monteli veri arama arabirimleri ve daha neler!) vardı ancak kitabın tümü neredeyse günümüzün tersi bir sosyolojik modeli (ateistlerin dindarlar karşısındaki mücrim halleri) inceliyor ve maalesef bir cinayet soruşturması etrafında dönen, genellikle dini oluşumları inceleyen bir yapıdaydı. Kendi adıma "diyakoz", "piskopos", "kardinal", "üçüncü ahit" ve yazmaya üşendiğim düzinelerce ve çok tekrarlayan dini jargon içinde kaldım. İlk kez (dili akıcı olmasına ve belli bir humor (ne işim olur humorla) kendine münhasır mizah içermesine karşın) bir bilimkurgu romanını zorlayarak bitirdim. 
   Türün meraklısı iseniz okumasanız da olur. Ne biliyim bir arkadaşınız falan hediye ettiyse ve menzilde okunacak kitap yoksa okunabilir.

15 Haziran 2021 Salı

"Üç İstanbul" Mithat Cemal Kuntay'ın Tek ve Ağır Romanı.

 Mithat Cemal Kuntay, ilk ve tek romanını 1938'de Suhulet Kitabevi vasıtasıyla yayımlamış. Daha sonra Sander de basmış. Bugünlerde sadece Oğlak Yayınlarının nüshası bulunuyor (benim aldığım edisyon, 12. baskıydı (83 yaşındaki bir roman için çok iyi bir şey)). 575 sayfa, sular seller gibi akıyor.
   Yazarımız, zannediyorum ki (o da yazılarının Çınaraltı'nda yayımlanmasından zannediyorum) muhafazakar bir kimse. Hamaset şiirleri yazmakta çok mahir (birinden bir kupleyi Atamızın mecliste okumuşluğu bile var). CHP'den aday olmuş seçilememiş. Genellikle memuriyetle iştigal etmiş. 1885 doğumlu ve romanda geçen devirleri yaşadığından biyografik öğeler kullandığı kuvvetle muhtemel. 
   Romanın konusu çok kolay ve bildik. Bir muharririn hayatı. Abdülhamit'in baskıcı dönemi, Meşrutiyet yılları, işgalin altındaki İstanbul, Milli Mücadele ve nihayet Cumhuriyet'in ilk yıllarını fon olarak kullanarak Adnan'ın hayatını seyreyliyoruz. Okuduğumuz satırlar 83 yıldan eski olduğu halde, kullanılan dil kulağımıza yabancı değil (bu edisyonda yazım ve noktalama standartlaştırmalarının dışında, hiçbir sözcük değiştirilmesi ya da sadeleştirilmesi yapılmamış, dipnotlar aynen korunmuş). Hele ki Kuntay'ın pek kendine özgü bir cümle yapısı var ki, dimağlara seza. Kendi adıma her sayfadan ayrı bir lezzet aldım. Cümle yapısı haricinde yaptığı psikolojik, sosyal, siyasal tespitler; günümüzde hiç eski görünmüyor. İnsanı olmadık yerde gülümseten tasvirler ve betimlemeler cabası.
   Hacmi okuru korkutmasın! Bir kere başladığınızda elinizden bırakamayacaksınız (en azından bende öyle oldu). Hem sürükleyiciliği var hem de derinliği (romanda bu ikisini aynı yere sığdırabilmek zordur). Cân-ı gönülden öneririm.
Aşağıda bazı alıntılar var. Zihninizde bir resim oluşsun istedim.

"Fıkaralık üstüste dört ağzı olan kuyudur. insan evvela mülkünü satar; bu, kuyunun birinci ağzıdır. Sonra malını satar, bu da ikinci uçurumdur. Daha sonra borç eder ve en sonra dolandırır; bunlar da kuyunun üçüncü, dördüncü karanlığıdır. Fakat sefaletin bunlardan başka en son uçurumu gelir ki dolandırmak kudretinin insanda bitmesidir." S.251

"Adnan: "Fatih hocalarının dini de yalandır; dinsizliği de!"

Hoca: "Yalanmış! Tabii ki yalan. Onu ben de biliyorum. Onun için bu yalandan korkun diyorum ya! Sarıklı milletini bana sen mi anlatacaksın? Menfaat göster: Vapur bacası gibi bağırarak sana Allah'ı da inar etsinler; Peygamber'i de!... Sultan Hamit otuz üç sene sarığa sırma takarak; taassuba maaş vererek tahtında oturdu efendi!"S.308

"Çünkü siz, halkı fikir idare eder sanıyorsunuz. İzdiham, kafasıyla değil, gözleriyle düşünür. Bu gözleri idare etmeyi bilmeyeceksiniz, kendinize düşmanlığın en büyüğünü siz kendiniz yapacaksınız. Yığın, karnıyla düşünür, gözüyle öğrenir, kalbiyle kızar. Avamın midesindeki yeniçeri kazanını tanımıyorsunuz. " S.309

"Alman zabiti kıpkırmızıydı. (Alman yalnız ense değildi. Bir parça başı da vardı.)" S.397 (buraya pek güldüm doğrusu)

Bir de 520. sayfada başlayan bir ihtiyarlık tarifi vardır ki artanlar ve eksilenler üzerinden gittiği; bombastiktir. Uzun olduğundan yazmadım ama edinebilirseniz oraya ayrı bir dikkat gerektir.

10 Haziran 2021 Perşembe

Qwilleran Polisiyelerinin İki Tanesi "Çenesini Tutamayan Kedi" ve "Kanepe Atıştıran Kedi".


   Braun Hanım'ın Qwilleran polisiyelerinden yukarıdaki ikisini de (zorlanarak da olsa) okudum. Gerek polisiye unsurun zayıflığı, gerek başkarakterin bana sıcak gelmemesi (ha benim için tek olumlu yanı kedilerine pek iyi bakmasıdır) ve gerekse atmosferin bayıcılığı nedeniyle serinin kalanını okumama ödülü verdim kendime. Yine de siz bilirsiniz!

7 Haziran 2021 Pazartesi

"Kan Varsa" King'in Dört Öyküsü.

 
   Ne güzel M.C.Kuntay'ın "Üç İstanbul"una başlamışım. Ağır roman, usturuplu ilerliyor, her gün birkaç bölüm sindire sindire okuyorum. Kitaplık'ın sevgili muharriri haberdar etti: Sai King'in yeni kitabı raflardaymış. Hemen edindik. O da nesi? Orta kalınlıkta (432 S.) ama dört hikaye var, roman değil. Niyetlendim ilkini okumaya. Dedim "bir tane okur bırakırım, mis gibi olur."
   Olmuyor! Roman dediğiniz şey çetrefilli bir yemek. Kimi çabuk yemek ofislerinde (Burgerli şeyler ofisi) alaminüt tüketilen mamullerken (Shafak hanımın kitapları), kimisi Yeşil Ev'de taam edilen ayvalı taskebabı kesafetinde (M.C.K. Üç İstanbul kalibresindekiler). King'in kitapları ise yemek değil daha başka birşey. Tatlı, ama ağır değil, ucundan alıyorsunuz bir yudum bir bakıyorsunuz tabak bomboş! Adeta bir Fatih Sarması.  Bay King'in kitaplarına da Fatih Sarması yakıştırmasını yaptıktan sonra gelelim "Kan Varsa"'ya.
   Dört öykü var. 
   Bay Harrigan'ın Telefonu, kişiler ve birazcık kurgu ile sonunu çabucak bulduğunuz bir iş. Yarım saatte hakkından gelinir.
   Chuck'ın Hayatı, en sevdiğim öykü oldu. Tersine tebbet bir kurgu ile okuduğumuz öykü; distopik bir gelecekle başlayıp (ki okuduğum en gerçekçi distopya betimlemelerindendir (yine de Arthur C. Clarke'ın "Tanrı'nın Dokuz Milyar Adı" adlı kısa öyküsünden oldukça esinlenmektedir (hele ki son satırları birebir örtüşür))), çok samimi bir ikinci perde ile gelişir ve üçüncü perdede herşeyin başlangıcını görürüz. Gerilim, bilimkurgu (ki simülasyon evrenler konusu işlenmektedir bence (bu arada Temmuz ayında Bilim ve Ütopya alacaklara bu konuda yazdığım yazıyı okumalarını öneriyorum)) ve elbette trajedi diyebileceğimiz bu öykü, fakirin favorisidir.
   Kan Varsa, King'in önceki kitaplarından tanıdığımız Holly'nin eski kötülüklerin peşine düştüğü (kitaptaki en uzun) öykü. Buradaki metafizik ögeler bana çok inandırıcı gelmediğinden bir türlü içine giremedim.
   Sıçan adlı son öykü ise, yazmaya hallenen kitap kurtlarının kesinlikle kaçırmaması gereken bir iş. Burada öykünün kurgusu yanısıra yazma eyleminin ipuçlarını da almanız mümkün. Elbette ki kazanılan ödüllere karşın ödenmesi gereken bedeller konusunu da düşünerek!
   Evvelsi gün başladım dün bitti, bugün de yazıyorum. İyi yapılan bir yerde Fatih Sarması yeyiniz, ne demek istediğimi anlayacaksınız. Döndük yine ayvalı taskebabımıza.

3 Haziran 2021 Perşembe

"Sound of Metal" Bu Bir Metal Müzik Filmi Değildir!

   Afişe ve filmimizin ismine bakıp "hımm metal müzikle ilgili bir şey galiba!" diyenleri feci halde ters köşeye yatıran filmdir.

   Hakkında yazılacak çok uzun şeyler var ama Haziran ayında elektrikli ısıtıcıya ihtiyaç duyduğumuz bugünlerde pek uyuşuğum. Kısaca özetleyeyim: sağır olan müzisyenin acıklı hikayesi diye izlerseniz, böyle filmler izlemeyin. Ancak Mevlana'nın "Dünle beraber gitti cancağzım, Ne kadar söz varsa düne ait, Şimdi yeni şeyler söylemek lazım..." şiirini içselleştirerek okuduysanız; kendi hayatınıza ait de faydalı çıkarımlar yapabileceğiniz, başka düşünce kanalları açan, hayatınızı daha iyi anlamlandırmayı sağlayan çok sağlam bir filmi izlemeyi ıskalamayınız. Dram beklentisindeyseniz tatmin eder ama bunun ötesi daha eğlenceli, gelsenize...

"Where Do We Go Now?" Şimdi Ne B.k Yiyeceğiz? Nabaki'nin Gözüyle Din Savaşı Nasıl Önlenir?

 Lübnan'ın kenarlık yerinde nisbeten çevreden izole bir köy. Az bir nüfus. Hristiyanlar, Müslümanlar. Böyle bir ipin ucunda yaşayıp duruyorlar. Memleket zaten 1.Dünya Savaşından sonra kurulmuş, bağımsızlığına ancak 1943'de kavuşmuş, üstüne din ve mezhep savaşlarından rahat bulmamış. Ortadoğunun en müreffeh memleketiyken iç savaş belasına Mad Max III setine dönmüş.  

   Herneyse; yıkıldı yıkılacak bir kadim köprü ile uygarlığa bağlanan köyümüzde talihsiz tesadüfler olur (kilisenin haçı kazara kırılır, caminin kapısı açık kalır içeri keçi dolar, vaftiz kabına tavuk kanı dökülür vb.) iki dinin sinirli elebaşları arasında gerginlik çıkar, artık silahlara davranılması an meselesidir. Derken kadınlar devreye girer. Labaki burada (gayet yerinde) bir pozitif ayrımcılık yaparak kadınları parlatmış (iyiki de yapmış). Tüm kadınlar (hangi dinden olurlarsa olsunlar) neler yapmazlar ki silahlara davranılmasın diye! Hem kusurları örterler (camiden keçiler çıktıktan sonra erkekler bol bol bağırarak sinirlerini yükseltirken, kadınlar (hristiyanı/müslümanı) harıl harıl camiyi temizlerler), hem hamura esrar katarlar, pavyondan konsomatris getirirler, sabotaj yaparlar, mühtedi olurlar ve daha neler neler.

   1s50d'lık uzunca filmimizde daha önce Karamel'den tanıdığımız Nadine Labaki yine başrollerin birinde. Bu çok güzel kadın aynı zamanda senaryonun yazılımına katılmış, yönettmiş ve oynamış. Ancak bu kez Karamel'den bir tık aşağıda bir film olmuş. Değindiği sorun evrensel, oyuncular çok tabii (birçoğu köyün gerçek sakinleri), müzikler kulak okşuyor, senaryo kuvvetli ancak kurguda aksayan birşeyler var sanki. O kuvvetli mesajı vermek istenen şekilde alamadım bir türlü, son sekansı bir yere oturtamadım. Belki de o fakirin bönlüğü!

      Savaşın hepsi anlamsız ve korkunç, hele ki din savaşları en gereksiz olanı. Mikro toplumlarda yaşanan din çatışmalarının kayıpları da ağır olur ve bunu en iyi hisseden kadınlardır. Labaki, hangi dine mensup bilmiyorum ama nalına da çakmış mıhına da. Ortaya bu bombastik film çıkmış. Hararetle öneririm...

1 Haziran 2021 Salı

"Derdeste" Ferhan Şensoy'un En Son Destesi!

 
  Ferhan Usta'nın son destesini de bittamam ettik. Daha önce bu destelerin ilkinden başlayarak tüm seriyi kalemimden geldiğince yazmaya çalışmıştım. Aşağıdaki bağlantıları merak eden tıklasın.

   Bu sonuncusu, diğerlerinden farklı değil. Büyük harf, noktalama işareti olmadan ham biçimde zihinden süzülen, kaleme gelen kelimeler silsilesi. Nerede kalmıştım derdi olmadan istediğiniz zaman, istediğiniz sayfadan başlayarak devam eder, okurken içinize ılık portakal şurubu akıtılıyormuş gibi olursunuz. Fakir en iyisi bu 368 sayfalık Derdeste'nin rastgele bir sayfasını açsın ve buraya yazsın, okuyanların da zihni açılsın.
S.174
"ikinci dünya savaşında
bir cepheden öbürüne sürüklenip
hiç ateş etmeden
o delikten öbür deliğe saklanarak
hep düşmandan kaçarak
yeri gelip ölü numarası yaparak
sağ salim kurtuluyor
hitler'e çok inanmış
kedi ile fare
kitabının nobelli yazarı
günter grass
okudukça hayatını
soruyorum kendime
kedi mi günter yoksa fare mi"

29 Mayıs 2021 Cumartesi

"Wrath of Man" Ritchie'nin Son Filmi.

   Gayriçi, iki saate yakın bir film çekmiş Amerika'da (1s59d). İngiltere'den Ceysınstetım, Edimersın gibi oyuncuları ve ingiliz aksanlarını almış ama kendi memleketinde yaptığı işlerin cazibesinden hayli uzak. Bu farklılığı (işverenlerin karakterlerindeki paraya taparlık) özellikle vurgulamış. 
   Soygun filmi satar, intikam daha güzel satar. İşbu kaide tüm yapımcıların bildiği bir gerçektir. Bu minvalde her iki çoksatarı aynı filmde kullanıp bol aksiyon sosu katmak daha da garanticidir. Nedir ki: senaryonun yazarları arasında da yer alan yönetmenimiz izleyiciyi bir kez daha; yozlaşmış asker emeklileri ve azılı bir suçlu arasında tercih yapmak durumunda bırakıyor. Daha mağdur olan suçluyu daha önce tanıttığından, izleyici kendisini bu karakterle özdeşleştiriyor ve tüm senaryoya onun gözünden bakıyoruz. Yönetmenimizin daha önceki işlerindeki (ki roman uyarlama senaryoları haricindeki işlerinin genelinde vardır bu (Bkz. Rocknrolla, Revolver, The Gentlemen vs.)) suçludan yana olma durumu oldukça rahatsız edici. 
   Bu filmde de başrolümüzün 25 yıldır aranan biri olduğunu anlıyoruz ama neden aranıyor? Paranın peşinde mi? (Değil, çünkü 2.5 milyon dolaresi mağdur genç kızlara dağıtmakta bir beis görmüyor) Devletle ne gibi bir rabıtası var? (FBI ajanlarıyla pek sıkıfıkı). Velhasıl; bir mafya liderinin videolarına kilitlendiğimiz bugünlerde aklımızı çok karıştıran bir filmdir. Ama Riçi'nin bir yönetmenlik imzası var (yönetmenini bilmediğiniz bir filminde bile "Aaa bu galiba gayriçi'nin filmi" diyebilirsiniz). Sıkılmadan iki saat izlersiniz, size sorular sordurmaz, içinizde gizli gizli kımıldanan destrodoyu (ne sinsidir o melun içgüdü) yatıştırır, yazılar çıkınca unutmaya başlarsınız. 

22 Mayıs 2021 Cumartesi

Kötü Filmlerin Hücumu! "Requiem pour une tueuse" ve "Army Of The Dead"

REQUIEM FOR A KILLER 
(Ba ba ba! Havalı da İsim&Afiş Yapmışlar)
 Film yokluğunda fransızca film görüp, konusunu da okuyunca (sarışın bir femfatal, iskoç bir baritonu öldürmek için kontrat imzalar, işler gelişir), mekan olarak da İsviçre Alpleri seçilince oturdum başına. Yok kastta sağlam oyuncu çekikaryo'da var (biraz ona aldandım). Vallahi 15 dakika dayanabildim. Güvercinimi sardı, sonuna kadar izledi, ben de gözucuyla bakarak kitaba sardım. Ne akılalmaz senaryo hataları, ne aşure trükler, müziğin acımasızca kullanılması, pespaye oyunculuklar ve daha neler! Evlerden ırak.

ARMY OF THE DEAD
(Yine ne varsa Shaun'da Var!)

Ardından, herkesleri yatırdıktan sonra "zihin güzel bir açılmadan iyi uyku uyuyamam nasılsa!" diye düşünerekten, yeni yayınlanmaya başlayan şu ölüler ordusunu bir temaşa edelim dedim ve bu neredeyse 2 buçuk saatlik filmimize başladık. Başlamamızın elbette ki en önemli nedeni zeksnaydır (adam 300'ü ve Watchmen'i çekti (ki bu filmleri iyi kılan unsur kast değil üsluptu)). Neyse ilk yarım saat klişe (hem de en ucuzundan) holivut trükleriyle geçti. Herhalde tüm film böyle olmayacaktır diye düşündüm. 45 dakikadan sonra sardırdım. Maalesef sonda çıkan yazılara kadar böyle oldu. 
   Sevgili sinefiller!
   Gördüğünüz yerde uzaklaşın (koşarak). Yanına bile yaklaşmayın, eleştiren polemiklere bile girmeyin (değmez). Ben yandım, siz yanmayın!

Hamiş : Bu akşam hemen bir Abbas Kiyarüstemi açıyorum ve yaşadığım sinematik travmayı atlatmaya çalışıyorum.

20 Mayıs 2021 Perşembe

"Ferry" Aşkın Gücü!

   Feri, küçüklüğünde eziğin önde gideni. Sarhoş baba yüzünden büyük şehre kaçınca bir mafyaya kapılanır, yavaştan yükselerek büyük patronun en yakın enstrümanı olur. Bir gün dükkanları soyulurken, patronun oğlu vurulur, işler gelişir.
   Böyle özetleyince mafyoz senaryo denilebilecek senaryo, son yıllarda izlediğim en değişik aşk filmi çıkınca pek bir hoş oldum. 1s46d boyunca dikkatimiz hiç düşmeden, ilk başlarda aksiyon filmi gibi başlayan, aslında sonuna kadar aksiyonunu bırakmayan ancak araya aşk denilen çılgınlığı! çok şık bir şekilde harmanlayan, bitince de aklınızda aksiyondan ziyade aşk filmi yakıştırması yaptığınız filmimizi pürneşe temaşa ettik. 
   Amsterdam'da geçen kısıtlı sahneler, Hollanda'nın "güneyinde" geçen sahneler, müzikler, bilinmeyen kast, abartısız aksiyon, felemenkçenin o kulağı (bir hoş) tırmalayan tınısı, son derece çirkin ve bön bir adam olan esas oğlanımız, bir elf sevimliliğine sahip esas kızımız, halüsinejik materyale yapılan üstü örtülü övgüler (biçilen ömrün (şimdilik) üç ay uzaması vs.), kifayetsiz soyguncular ve daha niceleri. Öneririm yani!

15 Mayıs 2021 Cumartesi

Jim Qwilleran serisinden "Brahms Dinleyen ve Kırmızı Gören Kediler"

 


   Seri polisiyeleri seviyorum. (Bkz. Bernie Rhodenbarr, Mathew Scudder vs.). Bu kez yine oğlak yayınlarından, yine bir seri, fonda kediler var (Koko&YumYum (hemi de siyamlar)). Oturduk başına Brahms Dinleyen Kedi ile iki gün sonra da Kırmızı Gören Kedi'yi bitirdik.
   İskoçyalı gazeteci Jim Qwilleran, sarkık bıyıkları ve içinde kabaran iskoç cimriliği&gazeteci bonkörlüğü arasında bocalamaları, egzantrik gardrobu ve huysuzluklarıyla (elbette ki kedilere olan düşkünlüğü de gözardı edilemez) güzel bir polisiye karakteri. Kediler üstlerine düşeni yapıyorlar. Atmosfer de iyi yansıtılmış (okurun gözünde bir dünya canlanıyor). Ancak benim için polisiyede olmazsa olmaz bazı koşulları karşılamıyor. Nedir: serim ve düğümde açık edilen bazı ipuçları okuru kimi kişilere yönlendirir. Okur son sayfalara kadar bunlar üzerinde akıl yürütür, tahminler yapar. Yazar ise son sayfada akıllıca hamlelerle tüm bu tahminleri boşa çıkarır, aklınıza gelmeyen bir karakteri "katil" olarak sunar. İpuçlarını da öyle bir değerlendirir ki "aaa benim niye aklıma gelmedi bu!" der şaşırırsınız. 
   Bu seride diğer bütün yan unsurlar bittamam olmasına karşın asıl hüner gerektiren asıl bu omurga eksik kalmış. Brahms'lı öyküde olsun, Kırmızı Gören'li öyküde olsun (ilkinde hiç görünmeyen bir karakter, ikincisinde ise okurun ilk aklına gelen kişi) finalde hiç şaşırmadım. İdare eder bir akşam yemeğinin ardından gelen tatlının son derece fiyasko olması gibi (üstü çatlamış, bayat fırın sütlaç) bir şey. Bu seriye bir şans daha verip bir kitabı daha devireceğim ondan sonra bu yazıyı da güncellerim. Şimdilik önermiyorum! 

"The Unknown Woman" Tornatore'den İyi Film.

   Ben ki Bay Tornatore'nin filmlerinin hastasıyım. Nasıl olup da bunu kaçırdığımı (2006 yapımı) bilemediğim filmdir. 
   Irena şehre yeni gelir. Bir ailenin hizmetçisi olarak kapılanmanın yollarını aramaya başlar. Parası da çoktur. Niye illa bir yere hizmetçi olmak istiyordur? Bilinmez. Acımasız yöntemlerle de olsa amacına ulaşır, olaylar gelişir.
   Neredeyse iki saatlik (1s58d) filmimizde sıkça yapılan geri dönüşlerle bu soruların cevabını tek tek alırız. Buna karşın cevaplanmayan ve sizin cevaplamanız gereken sorular, bulmanız icap eden ipuçları vardır (bunları bulması da pek zevklidir). Uyarımızı yapalım: filmimiz sabi sübyanla izlenecek bir kordela asla değildir. İçinde sadomazo orjilere, döşlere saplanan makaslara, odalarda iptidai şekilde yaptırılan doğumlara, çocuğa şiddet istismarına, çöplükte bulunan cesetlere denk gelinmektedir. Ama içinde pişmemiş nohutlar olduğu için esaslı bir aşureye kim hayır diyebilir ki?
   Şahsen fakir ve sevdiceği son dakikaya kadar gözlerini ekrandan alamamışlardır. İçindeki gore (gore la ne işim olur?) saf şiddet içeren sahnelere rağmen asla şiddetin bilinçaltında yarattığı gizli hazza yönelmeyen, gayet de insani saiklere dikkat çeken, bunu yaparken sosyal mesajını da veren, sinematik kaidesi sarsılmayacak şekilde kunt, oyunculukları gerçekçi, kastı şımşıkırdak, müzikleri bombastik, kurgusu fantastik bir pelikuladır. Şu iyi sinema filmi yokluğu günlerinde görmeniz güzel olur!

"Son Moda Saçmalar" Sokal Olayı ve Ardındakiler/Önündekiler.

   Alan Sokal, matematik; Jean Bricmont fizik profesörü. İkisi de (özellikle sosyal bilimlerdeki) postmodernist yaklaşımlardan rahatsız. Bunların ikisi de (kapitalizmin çekirdeğinden gelmelerine karşın) solcu. Sert bilimlerle hemhal olduklarından soft bilimlerle ilgili birikimleri pek fazla değil ama bu alanda artık işlerin çığırından çıktığını ayar gibi oluyorlar. Sokal, profesör olduğu kadar fırlama bir insan aynı zamanda. 1996'da "Transgressing the Boundaries: Toward a Transformative Hermeneutics of Quantum Gravity" diye baştan aşağı yalan yanlış bir makale yazıyor. Bunu yaparken postmodernist tüm yaklaşımları kullanıyor, ağdalı bir dil/bolca metafor/rasyonel bilim yöntemine saldırı/bulanık amaçlar/neye varılmak istendiğinin açıklanmaması vs. Bu makalesini batı dünyasının saygın sosyal bilimler dergisi Social Text'e gönderiyor ve yazı; postmodernizm eleştirilerine karşı olan cevapların yayımlandığı ay basılıyor (hakemli bir yayın bu ha! saygın bir matbuat! yazınız yayımlandığında bilimsel atıflar yapılabilir!). 
   Sokal, yazının yayımlanmasından sonra dergiye makalesinin baştan aşağı saçma ve parodi olduğunu açıklayan mektuplar gönderiyor ama beyhude. Postmodernist yaklaşım bu yalanyanlış metni postmodernist yaklaşıma dahil etmekte bir beis görmüyor. Bu şaka, akademik camianın postmodernist kanadına atılan şık bir gol olarak geçiyor ve "Sokal Vakası" olarak biliniyor.
   Sokal&Brickmont ikilisi bunun üzerine bu konuyu biraz açarak Postmodern Aydınların Bilimi Kötüye Kullanmaları "Son Moda Saçmalar" diye bir kitap yazıyor. Kitap, postmodern camiada değilse bile rasyonel bilim insanları tarafından çok beğeniliyor ve eleştirdiği kişilerden bir cevap alınamıyor (çünkü okuduğunuzda anlıyorsunuz ki, cevap verebilecek bir hal içinde değiller). 
   Kitapta genel olarak Fransız düşün hayatında önemli olan isimlerin (bunların tümü de sosyal bilimlerde (psikanaliz/kadın çalışmaları/sosyoloji vs.)) "çığır açan" makalelerinde kullandıkları bilimsel enstrümanların nasıl da kötü kullanıldığının faş edilmesi konu ediliyor. Lacan, Kristeva, Irigaray, Latour Baudrillar, Guattari, Deleuze, Virilio başta olmak üzere postmodernizmin küçük çaplı tanrıları bu salvodan kurtulamıyorlar. Bu isimler, açıklamaya çalıştıkları sosyal olgularda sert bilim terimlerini çokça ve içeriğini doğru dürüst bilmeden fütursuzca kullanıyorlar. Burada onlara sağlam bir "Dur" çekiliyor. 
   Önceden belirteyim: 312 sayfalık kitabımız dalgacı bir üslupla yazılmasına karşın oldukça akademik bir çerçevede yazılmış. Normal bir bölümün sayfalarının neredeyse yarısı dipnotlardan oluşuyor. Akademik makale okumaya şerbetli değilseniz (özellikle yazarların eleştirildiği bölümler) biraz bayıcı olabilir. Ancak bu bölümlerin haricinde kalan yerler; çok önemli ve çok kolay okunuyor. 
   Sevgili kitapseverler: bu topraklarda pek yerleşik olmadığından bilemiyoruz ama felsefe hayatı biçimlendiriyor. Bilimi, toplumu, iletişimi biçimlendiriyor. Felsefi yaklaşımlar, biz anlamasak da bir şekilde bizi buluyor, farkında olmadan etkiliyor. Şu an postmodernizmin etkisindeyiz. Bu tehlikeli! Hafiften mistisizme, fundamentalizme, astrolojiye kayıyoruz. Bu altımızdaki sağlam zeminin kayganlaşması demek. Bunun için 2013'de memleketimde basılan ancak bir türlü bulunamayan bu matbuatı edinip, okuyup, anlayıp, muhakemenizde kullanmanızda çeşitli faydalar vardır. Hararetle öneriyorum!
PS: Bu ve postmodernizmi kıyasıya eleştiren bir önceki tanıtımımızın olduğu kitap serisini bulabilmek çok zor. Ancak nadir kitap satan yerlerden yahut yayınevlerinin depolarından alabiliyorsunuz. Üstelik ilk baskıları çoktan tükendiği halde. Bu durum size garip gelmiyor mu? Bana geliyor da!

8 Mayıs 2021 Cumartesi

Üç Gizem Filmi: "Marionette", "The Uninvited" ve "Jonathan"

   Takip ettiğim nadir ağ güncelerinden Kitaplık'ın yazarından aldığım izleme tavsiyesiyle izlediğim üç filmi, bu iyi film kıtlığında izleyecek birşey bulamayan sinefillerin dikkatlerine sunarım (bu mecranın böyle faydaları da oluyor işte!).

Marionette (2020)

   Psikiatrist Merien Vintır, yaşadığı travmanın ardından şımşıkırdak işini ve upper Niyork'u geride bırakarak islisislipispuslu İskoçya'ya taşınır, bu da yetmezmiş gibi ürkütücü bir psikiatri kliniğinde işe başlar. Selefi (filmin başında da görürüz zati) benzin banyosunun ardından kibriti çakmıştır. İşe koyulur, hastalarından biri oldukça değişiktir. 10 Yaşındaki Manny, agresif/defresif çizimlerinde geleceğe yönelik tahminlerini çizer ve bunlar gerçekleşmeye başlar. Bu da yetmezmiş gibi Meni kopili, Merien'e (adeta bir Omen bebesiymişçesine) hayın bakışlar fırlatır, erkek arkadaşının muhtemel ölümüne ilişkin birşeyler yumurtlar ve daha neler. 
    İki saate yakın süre boyunca kimi mantıksal ve rasyonel hatalara takılabilirsiniz (aniden çekmecede beliriveren tabancalar, havalandırma kanalından gelen meçhul sesler ve bir noktadan sonra Merien'cığın zıvanadan çıkması). Takılmayın. Bunlar son 10 dakikada yaşacağınız aydınlanmadan sonra kemerin en son oturtulan kilit taşı gibi şık diye yerine oturacak. 
   Kendi hesabıma hiç sıkılmadan ve sonundaki aydınlanmayla yaşadığım iyi bir final duygusuyla pek güzel izleniyor. Öyle aman aman tanınmış oyuncular yok, ama iyi bir gizem filmi için buna da gerek yok. Bu film kıtlığında öneririm.


The Uninvited (2009)

   Anna'nın hasta anacığı bir yangında ölür. Anna bu durumla başedemez ve bir kliniğe yatmak zorunda kalır. İyileşir gibi olunca bir de ne görsün: Annesinin bakıcısı gençfettankötücül hemşire ve babası aynı evde. Tek müttefiki kızkardeşi ile bu durumla nasıl başa çıkacaklarını düşünürler. Bu arada kötü karakter Reyçıl, kızlara yapmadığını bırakmıyordur.

   İtiraf edeyim ilk 20 dakikadan sonra kitap okudum, güvercinimi pek sardığı için o izledi, ben gözucuyla takip ettim. 1s27d'lık filmimizin ilk 75 dakikası o kadar beylik ve seyirciyi önceden belirlenmiş bir yöne güdüyor ki, sonunda nasıl bir şaşırtmaca olacak ve fakir hayretlere garkolacak düşüncesiyle sonunu getirmem gerekir diye düşündüm. 

   Öyle de oldu! Evet, filmimiz türün bilinen tüm klişelerini kullanıyor (o hoplatmalı zıplatmalı korkutmaca sahneleri, tekinsiz karanlıklar, sırasız ölümler vs.) ancak sonda yaptığı twist (ne işim olur twistle!) şaşırtmaca, en dikkatli sinefile bile "hımm bunu bir kere daha izleyeyim de, neler olup bittiğini daha iyi göreyim bari" dedirtiyor.

   Bu da izleme listenizin bir yerinde kalsın! 


Jonathan (2018)

   Bu üç filmin içinde en az gizem barındıran ve izleyicide türü hakkında çeşitli kararsızlıklar yaşatan 1s.35d'lık bir pelikuladır.

   Jonathan ve John aynı bedeni kullanan ve ayrı bilinçlere sahip iki kardeştir. Nasıl olur öyle şey? demeyiniz. Filmimizde oluyor. İzleyiciler olarak biz sadece sabah 7'den akşam 7'ye aktif olan Jonathan'ı görüp tanıyoruz. Akşam 7, sabah 7'ci kardeşi John ise ancak günlük olarak kaydettiği video görüntülerinde beliriyor. Jonathan; düzenli, titiz, kurallara sadık, zeki, beğeni sahibi (anladığımız kadarıyla bu garip ikilinin geçimini de sağlayan) pek didaktik bir tiptir. John ise daha serkeş, laylaylom, bencil, kuralları esneten, yalanlar uyduran bir kişiliktir. Derken, John Jonathan'dan habersiz bir kız arkadaş yapar, olaylar gelişir.

   İlk yarım saatte izlediklerimi idrak etmeye çalıştım, zira yönetmenimizin izleyiciye bu kadar girift bir durumu açıklama gibi bir çabası yok. Siz olaylara kenarından bakıyorsunuz (ama ne olaylar!), işin içyüzünü de anlamak sizin elinizde. Şimdi bu filme bilimkurgu diyemeyiz (IMDb'yi yalanlama seansı başlasın) Suvin'in genel kabul gören bilimkurgu tanımına uyan iki öğe (novum ve bilişsel yadırgatma) burada yok. Dram da denilemez (dramatik olaylar var ama izleyiciye ajitasyon yapılmıyor). Öyleyse ne? Bilmiyorum. Sadece bu egzantrik senaryoyu anlayıp Jonathan/John ikilisinin yaşadıklarını anlamlandırmaya çalışırsanız oldukça dar bir çerçeveden bakarsınız kordelamıza, lakin iki kardeşin paylaştığı bedeni, dünya/ülke/bölge/şehir ve hatta aile olarak değerlendirirseniz, önünüzde çeşitli kapılar açılır. Şöyle toparlayayım; iç rahatlatan, merakla izlenen bir film değildir ama geniş açıyla izlendiğinde kafa açar. Sadece meraklılarına.


Haydi iyi seyirler...

"Kozmos" Carl Sagan'ın Önemli Kitabı!

   Carl Sagan, benim düşünsel izleğimde önemli bir yazar. Bu mecrada kendisinin dört kitabının bende bıraktığı izleri yazdım (Tanrı'nın Kapısını Çalan Bilim, Milyarlarca ve Milyarlarca, Broca'nın Beyni ve Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı). Hepsi de birbirinden şetaretli olmasına karşın, müteveffanın en sansasyonel, en bilinen kitabını okumak en sona nasip oldu. 
   Sagan bir kozmolog, astrofizikçi, astronom; kısacası bir bilim insanı. Bu en bilinen kitabında, 13.5-15 milyar yıl önce olan büyük patlamadan bugüne nasıl geldiğimizi kısaca ve araya okura ilginç gelecek anekdotlar, anılar, tarihi kişilikler ekleyerek güzel güzel anlatıyor 384 sayfada. Bu süre havsalamızın ötesinde uzun ve sıkıcı olduğundan böyle yapması bir yerde mecburiyet.
   Ciddi akademik çevrelerin "piyasa bilimcisi, TV bilimcisi" diyerek küçümsedikleri Sagan, bilimin geniş çevrelere ulaşması için elinden geleni yapan bir şovmen. Ama bir sebebi var bu piyasa çabalarının. Bilimin devam edebilmesi, kitlelerin onayına bağlı. Ödenek olmadığında bilim duruyor. Bu yüzden kalabalıkların bilimi benimsemesi olmazsa olmaz. Bilimin, bilim olduğun günden bugüne epistemik cemaat, epistemeyi hasisçe sahiplenmiş (zenaat erbabının püf noktasını açığa vurmaması gibi). Ancak ilk zamanlarda beyliklerin, sultanların, imparatorların, zenginlerin himayesindeki bilim; faaliyetini artık devletler, şirketler yardımıyla sürdürüyor. Bunların ardındaki güç de halk. Eğer halkı bilimin faydalı bir şey olduğuna ikna edemezseniz, bilimsel çalışma yavaşlar ve hatta durur. Eğer sokaktaki insana "uzay araştırmalarına harcanan paranın çok küçük bir bölümü ile tüm dünyadaki açlığı bitirmek mümkün" çıkarımından önce "silahlanmaya harcanan para ile çoktan Mars'a ilk koloniyi kurmuştuk" fikri aşılanabilirse; insanlığın hayatta kalma şansı artar. Yoksa post-modernizmin, kabullenişliğin kucağında bu dünyada (kozmosun yaşı ile kıyaslandığında birkaç saniye gibi gelen bir süreçte) bir kaç yüzyıl sonra sonumuz gelir.
   Okudukça sizi din kavramından uzaklaştırıp farklı bir Tanrı kavramına yakınlaştırması muhtemel bu kitabı da, Sagan'ın diğer kitapları gibi hararetle öneriyorum.

3 Mayıs 2021 Pazartesi

"Crossing the Border - Zhaoguan" TRT2'de.

   Sinema filmlerini şuursuzca övmüyorum. Ama bu bir istisna! Dün gece TRT2'de izledim. Hala etkisindeyim. Çinli yönetmen Meng Huo'nun yazdığı, yönettiği 1s33d'lık şımşıkırdak bir sinema filmi. Minimum prodüksiyonla çekilmiş, içinde anlatılmaz güzellikler var.
   2018'de çekilmiş "border" gibi rahatsız edici bir filmle aynı yılda çekilmesi hasebiyle arama yaparken kenarda köşede kalıyor. IMDb puanı hiç de fena değil (an itibarıyla 7.3 (gerçi 97 kişi puanlamış ama olsun)). Ben tanıtımını, genel izlenimini, kritikleri falan hiç iplemem. İzlediğime bakarım.
   Torununu yaz tatilinde kendisinde kalması için emanet edilen büyükbaba, ölüm döşeğindeki bir arkadaşını görmek için triportörüne atlar ve zorlu bir yolculuğa çıkar. Hepsi bu!
   Yemin ediyorum, bu sene izlediğim en çok içime dokunan, biryerleri harekete geçiren sinema filmi diyebilirim (ve hatta diyorum). Sağlam yazılmış bir senaryonun öyle yüksek bütçelere ihtiyacı olmadan da sizi başka yerlere götüreceğininin sağlam bir kanıtıdır.
   Birbuçuk saat boyunca hiç bir özel efekt görmüyor, hiçbir şiddet olayıyla karşılaşmıyor, şaşırmıyor, korkmuyor, gülmüyor (bazen gülümsetmiyor değil) öylece hayatın kıyısından birşeylere şahit oluyorsunuz. Her diyaloğun, her olayın bir nedeni nasılı ve sonucu var. Bittiğinde kafanızda acaip sorular. O garip balık yakalama aparatı ile elde edilen sakızın, kamyoncudan alınan 50 yuanın gittiği ölüm, balcıdan alınan balın ölüm döşeğindeki arkadaşa verilmesi, uyduruk bir rüzgar gülünün yolculuğu, torunun dişinin taa çatılara tırmanılarak yerine konulması buna mukabil dedenin dişinin yerde bırakılması, mütevekkil tavırlar hülasa Konfüçyizmin hayata yansıması. Babaların çocuklarına ayıracak zamanı olmaması buna karşın büyük ebeveynlerin buna daha bir özen göstermesi (çünkü zaman kaygıları yok). Ben arşive katmak için  çaba sarfediyorum ama malum kaynaklarda yok! Tek alternatifimiz TRT2 arşivinden izlemek ve torrente falan düşmesini beklemek. Bu satırları okuyan bir avuç kişiye "aman görün muhakkak!" demiyordum ama bulursanız bu inci tanesini sakin bir akşamınızda kaçırmayın!

29 Nisan 2021 Perşembe

"Nasipse Adayız" Bu Kez Sinema Filmi.

   İki ay önce kitabının tanıtımını yazmış, filmini de pek bir merakla beklediğimi söylemiştim. Stream kanallar sağolsun, en yaygın olanında yenilerde yayınlandı. Oturduk sakin bir akşam, sehpamızda içine su katılınca beyazlayan sıvı, beyaz leblebi, 1s44d "aday adayımızın" hal-i pür melalini izledik.
   Kitapta oldukça uzun bir süreçte geçen olayları bir güne sığdırmak elbette zor. Bunun ceremesini izleyici de çekiyor hayli. Kemal Güner'in adaylığının açıklanmasını beklediği o günü anlatıyor filmimiz. Ses hayli kötü (altyazılı izlemek zorunda kaldım). Buna mukabil renkler, planlar, kadraj, kurgu (gereğinden fazla içerik olmasına karşın), oyunculuklar çizgi üstü. Güvercinim sonunda "aa oldu mu yav, böyle mi bitecekti?" serzenişlerinde bulundu ama fakire göre tam da öyle bitmeliydi (bayrakları bayrak yapan, bayrak atölyeleridir (aslında kitaptaki sanayi versiyonu daha iyiydi)).
   Düz sinema filmi olarak izlerseniz pek bir haz alamazsınız, sinemayı okur gibi izliyorsanız zevkten 4köşe olmanız işten bile değildir. Sağlık taramalarında Kemal'in kucağındaki bebeyi annesine fırlatıvermesi, o çok konuşulan asansör sahnesi, sökülen ceketin dikilme sahnesi (o ne gizli bir oral seks göndermesidir o öyle!), "geçici" melek dövmesi ve daha neler.
   Bay Kesal'ın politikada durduğu yer belli, yaşadıklarını da aktarmış olabilir. Kültür Bakanlığı desteğini de almış (haşa eleştirmiyorum, gayet de iyi yapmış). Ancak kurtlu zihnim, bunun bir de muktedir versiyonunu çekebilecek babayiğit var mıdır diye meraklanıyor. Anladığımız kadarıyla iktidar (hele ki belediye iktidarı) oldukça yağlı kapı. Öyle filmimizde yapıldığı gibi "almadan vermeye geldik" gibi şeyler pek görülmüyor (belediyede çalışan herkesin (ve dahi yakınlarının) göreve başlamadan önce ve bitirdikten sonraki mal beyanlarının açık olması gerekiyor zannımda). Neyse kısa keselim, Aydın abası olsun. Ben keyifle izledim ama kafa boşaltmak için izlenecek film değil.

28 Nisan 2021 Çarşamba

"Türkiye Tatları" Edouard Roditi'nin Öyküleri.

 
   Edouard Roditi, ilginç bir adam. Amerikalı ama Paris doğumlu, Kadiz ölümlü. Babası memleketimizin sefaradlarından. İnce Memed'in çevirisini o yapmış. İyi eğitimli, entellektüel, hayli eserleri var. 

   120 sayfalık, 16 öykülük bu kitabı nereden önerildiğini hatırlamıyorum ama ya Engin Ergönültaş ya da Vedat Özdemiroğlu yazılarından birindeydi. Piyasada yok, nadir kitaplar satan bir siteden iyi durumda bir edisyonunu aldık, oturduk başına. 

   Bir kere öykülerdeki betimlemeler, tasvirler (aslında bu iki kelime birbirinin aynı, sadece laf kalabalığı yapıyorum) mükemmel. İhsan Oktay Anar'ın kitaplarındaki İstanbul canlandırmalarına pek benziyor (kronolojik yaklaşımda tam tersi). Lâkin öykülerin hem tahkir edici bir yönü var (bilmem Osmanlı'yı tahkirden tahrik olur muyum?) hem de omurgası yok. Şöyle anlatmaya çalışayım: öyküyü gözünüzde canlandırabiliyorsunuz ama bittiği zaman bunu niye canlandırdığınıza anlam veremiyorsunuz. Bir yere bağlanmıyor, içinizde bir duygu uyandırmıyor, sorular sordurmuyor. Belki de sadece havsalanızda bir resim oluşturmak için yazılan öyküler bunlar. Orası benim irfanımı aşar! Sadece meraklılarına öneririm...

22 Nisan 2021 Perşembe

"The Father" Herrn Alzheimer'ın Acımasız Yüzü!

   Yaşlanmayla, Alzheimerla, demansla, unutmayla, yaşlanan ebeveynlerin bakımı ile ilgili birçok sinema filmi yapıldı. Bunun konusu aynı olsa da onlardan değil!
   83 yaşında emekli mühendis Entıni; kızının ve damadının birtakım dolaplar çevirerek evini elinden alacakları zehabındadır. Olaylar gelişir.
   Yaşlılıkla beraber hızlıca ilerleyen zihin tökezlemelerinin nasıl olduğunu anlamak için yapılmış, izlediğim en iyi film olduğunu kolaylıkla söyleyebilirim. İlk paragrafta bahsettiğim işler hep sizin bakış açınızla işlenmiş. Bu ise karşı tarafın şapkasını takıyor, haliyle ilk dakikalarda "neler oluyor yahu?" diyebilirsiniz. Filmimiz ilerleyip (hele ki son dakikalarda) kişiler yerli yerine oturunca "Haaa!" diyor ve Entıni'ye digerkâmlık ediyorsunuz. 
   Filmin bir yerinde söylediği gibi 1938 doğumlu olan "Sör" Entınihapkins (filmdeki yaşı ve ismi senaryo değil gerçektir), bu az karakterli (hepi topu 6 karakter var (üstelik biri tek sahnede görünen (Londra'daki bu meslek grubunun çoğunluğunu oluşturan) Hintli bir doktor)), bombastik bir sanat yönetmenliği ve iyi bir müzik kullanımı olan filmi alıp götürüyor. Genelde kraliyet üyesi yahut kraliyetin ta kendisi rollerinde görmeye alıştığımız Olivyakolmın da (Yaradanın gücüne gitmesin çirkin kadın!) altta kalmıyor. Babasına yönelttiği bakışlar, kardeşinden bahsederkenki halleri çok doğal. 
   Velhasıl, bitince içinizde bir hafiflik olmayacak ama buna benzer hikayeniz varsa ya da namzetseniz (yaşlı ebeveynleriniz varsa) meseleye bir de başka pencereden bakmak için muhakkak izlenmeli (hatta ben ikinciye izleyip, daha iyi anlamayı planlıyorum (ancak zaman lazım, hazmı biraz zor)).