25 Haziran 2019 Salı

"I Am Mother" Göründüğünden Derin Bilimkurgu.

  
   Güncel bilimkurgu izleyelim diyerek oturduk başına. Netflix'in bilimkurgularında herşeyin tamam ama lezzetin az olduğunu daha önceleri tecrübe ettiğimizden beklenti çıtamı düşük tuttum. Zaten bütçesi 5 milyon $'mış.
   Film başladı, insanlık yok oldu. Hah dedim "geliyor mis gibi distopya!". 113 dakika çabucak geldi geçti. Düz bilimkurgu olarak izleyen sinefil filmin sonunda "ne oldu şimdi ya!" diyebilir. O şapkayı takarak izlediğimden ben de aynısını dedim. Sonra sinefil ve bibliyofil birikimimi aynı anda işletmeye çalışarak (fularımı taktım bir güzel) filmi tekrar yorumlamaya çalıştım. Takıldığım ayrıntılara bir daha bakmak için başa sardım, durdurdum, düşündüm, lugat paraladım. Veee filmimizin izleyiciyi eğlendirmenin ötesinde başka bir vizyonu olduğunu gördüm.  
   Bakire bir anne tarafından büyütülen potansiyeli yüksek bir çocuk (bilinen bir dini çağrıştırıyor değil mi?), Rachel, Jacop gibi bilinen bir kitaptaki ünlü karakterleri ön plana çıkararak izlerseniz, düpedüz din propagandası.
   Okunan kitaplar ("Oz Büyücüsü", "Mars Tanrıları"), dinin ipine sarılan inançlı kişilerin halleri, rasyonel adolesanın son seçimi (ve elbette geldiği (üst akıl tarafından getirildiği) mertebe), sınavların sadece salonlarda verilmediği (aslınta yaşanan tüm sürecin bir sınav olduğu) gibi değişkenleri düşündüğünüzde ise çok daha başka bir film.
   Her halûkarda beklentilerimin üstünde çıkmış bir kordeladır. Bakmayın IMDb'deki düşük puanına, kafa açmak isteyenler izlesin...

"Farahnaz'ın Çiçeği" Zonguldak'lı Bayan Marple!

   Ciddi metinlerden zihin bunalınca ne yapıyoruz! Açıyoruz bir Yaprak Öz polisiyesi, zihin şımşıkırdak oluveriyor. 
   Yazarımızın daha önce yazdıkları hakkında kalem oynatmışlığımız vardı. Bu kez kitap eskilerinden biraz daha kalın (264 s.). Ancak yeni yayınevi kitabın boyutlarını cep kitabı boyutlarına indirdiğinden bu normal sayılır. 
   İzole beyaz Türkler olarak sürdürdükleri rutin yaşama ani bir cinayet, arkasından ikincisi karışınca Zonguldak'ın Kılıç Mahallesi karışır. Karışık siyasi ortam yüzünden (tam da 1980 ihtilali olmak üzeredir) polis cinayet dosyalarını kapatacaktır. Mahir bir terzi, 4/4'lük evhanımı, fahri hafiye Yıldız Alatan, kolları sıvar, işler gelişir.
   Anacığım terzilik yapardı. Üzerinde "Nervürlü şifondan, kolları büzgülü tek elbise" gibi notlar ve ölçüler olan defterlere aşinayım. Kitabın her bölümü böyle bir kostüm tarifiyle başlıyor (Yıldız Hanımın terziliği hasebiyle). O yüzden kitaba başlayınca şöyle bir gözlerim doldu. Üslup akıcı, döneme ait detaylar bihakkın verilmiş, son sayfalara kadar merak edilen şahsiyetin kimliği hakkında okur bîkarar bırakılmış (daha önceki kitaplarda daha önce belli ediliyordu). Kısacası polisiyeden beklenen her şey var. Üstüne üstlük o dönemi yaşayanlarda hafif bir geçmiş özlemi andırır bir arkaplan var. Umarım serinin devamı gelir. Ara okumalar için biçilmiş kaftan...

20 Haziran 2019 Perşembe

"Yaban Diyarlardaki Yabancı" 1961 yıl sonra doğan İsa!

 
   Okumaya başlarken, Bilimkurgunun Altın Çağının üç büyüklerinden en sevmediğim şahsiyet (hep militarist gelmiştir) Rabırteyhaynlayn'ın böyle bir eser yazabileceğini hiç zannetmiyordum. Ne zaman ki bitti (oldukça da kesafetli (Artemis Yayınları versiyonu 754 sayfa)), yazarımızı daha farklı değerlendirdim ve kitabın bu sefil ağ güncesinde yorumlamak için biraz kapsamlı olduğunu düşündüm.
   İşte tam da bu nedenle Ağustos ayında yayınlanacak Bilim ve Ütopya'daki yazımı bu kitap üzerine yazmaya karar verdim. O yüzden meraklılarına önerim: kitap hakkında tafsilatlı bilgi almayı düşünenler Ağustos ayında Bilim ve Ütopya alabilirler. Hem başka konularda da bilgilenmiş olurlar... (ağ günceme aldığım nadir reklamlardan biri de budur (üstelik kuruş kazanmıyorum bundan))

15 Haziran 2019 Cumartesi

"Sonsuzluğun Sonu" Zamanla Oynamak Tehlikelidir!

   Üç farklı versiyonu dolaşıyor ortalıkta. Fakir, MonoKL yayınlarından olanı alıp okudu. 240 Sayfa. Bayan Asimov'un sevgili oğlunun, zaman yolculuğu hakkında yazdığı ilginç romanlardan biridir. 
   Çook uzak bir gelecekte, zamanın çeşitli dilimlerine yapılan yolculuk kolaylaştığında bir grup elit biliminsanı, insanlığın durumunu inceleyip analiz ederler ve yapılacak küçük müdahalelerle işlerin yolunda gitmesini sağlarlar. Bu değişiklikleri yapanlara "teknisyen" denir. Teknisyenler, pek de sevilmeyen (neticede yaptıkları "küçük" müdahaleler milyonlarca insanın hayatını etkilemektedir) bir topluluktur. Derken bir teknisyen, tüm arka planına ve iş disiplinine karşın bir kadına tutulur, işler gelişir.
   Yazarımızın dili akıcı. 1955 yılında yazıldığından, dönemin etkilerini görebilmek kimi ayrıntılarda mümkün ancak bu demek değildir ki okurun merakı tavsayacak! Bilakis; zaman paradoksları ve imkansızlıkları hakkında yazılmış en doğru dürüst metinlerden biridir. Her ne kadar zaman yolculukları "kazanlarda" yapılsa da, zamanla oynamanın tarihi üzerine yazılanlar biraz düşündürücü. Yazar; zaman yolculuğunun ilk kez "ancak bir kibrit çöpünü bir iki saniye kadar geriye döndürülebildiğini" yazmış. Geçenlerde, kuantum fiziğinde yapılan bir deneyde: elektron boyutunda bir zaman gerilemesi yapılmış olduğu aklıma geldi. Bu geriye gidiş elektron düzeyinde de olsa, teknoloji ve bilimin geldiği nokta düşünüldüğünde insanın aklına "neden olmasın?" soruları düşüyor. Ama yapmayalım efendiler, zamanla oyun olmaz. Bu konuda kitabımızın sonlarına doğru yapılan şaşırtmaca bendenizi bile hayretler içinde bırakmıştır. Üstat, kısaca: "zamanla uğraşmayın" mesajını da sonunda tam kaideye yerleştirmiştir.
   Bilimkurgu sevenlerin kaçırmaması gerektir.

6 Haziran 2019 Perşembe

"Avrupa ve Biz" Tarihçi Gözünden Farklı Bir Perspektif.

   Kendimi bildim bileli (aslında düşündüm de bir hayli de uzun zaman olmuş) Avrupa'ya dahil olabilmek için çalışıyoruz. Gerçi bu çalışma son on yıllarda, aksi istikamete doğru koşarak uzaklaşma şeklinde zuhur ediyor, ama olsun. Bu çabalarımızın ancak Cumhuriyet döneminde gerçekleştiğini, Avrupa'nın süpersonik bir şey olduğunu, homojen/insanhaklarınasaygılı/demokrat olduğu zehabına kapılanlar. Avrupa'nın ve coğrafyamızın ne olduğunu merak edip başı ağrıyanlar için, Sayın Ortaylı oturmuş 246 sayfalık bir hap hazırlamış. 
   Yazarımızın perspektifi belli. Olaylara tarih çerçevesinden yaklaşıyor. Bu konuya da başka disiplinlerle yaklaşabilmek mümkünken (sosyoloji, siyaset, hamaset vs.(sonuncusu olmadı evet!)) en yalın ve anlaşılır yorum bence tarihten geliyor. Ortaylı Hoca da bu konudaki derin bilgisini bu konuda satırlara döktükçe, kimi yerlerde gözlerimiz açılarak, kiminde gülümseyerek bu rabıtanın kökenlerini görüyoruz. Aslında bunun Karlofça Anlaşmasından başladığını, modernleşmenin Avrupalılaşmak olarak idrak edildiğinin taa son Osmanlı dönemlerine uzandığını, Osmanlı İmparatorluğu'nun Bizans'tan sonraki "İslami Roma" İmparatorluğu misyonunu üstlendiğini (nasıl da ilginç değil mi ?) tarihsel olgularla anlayakalıyoruz. 
   Kendi adıma resmi tarih yaklaşımından çok daha renkli bir yaklaşımı ve akıcı bir dilin etkisinde çabucak okudum. İlber Hoca'nın Avrupa'nın ruhunu  ve dinamizmini uzun zamandır yitirdiğini, Amerikalılaşmanın kucağında olduğunu, atalette kalakaldığını anlattığı bölümler oldukça ilgi çekici. Hele bu konuda yaşadıkları ve bildiklerini anlattığı bölümler (yok o bunun kuzeniyle evlenmiştir, ondan dolayı ülkelerin durumu şudur, budur vs.), paradigma değişimi yaşatır. Bir de Almanlarla olan (hep bildiğimiz) o müttefiklik hikayesini yerle yeksan etmesi unutulmaz. 
   Sadece Avrupa ve Türkiye ilişkilerine değil tarihe ilgi duyuyorsanız kaçırmamak gerektir.

1 Haziran 2019 Cumartesi

"İdeal Devlet" Platon'dan Esinlenen Farabi

   Murat Menteş'in kitabında Farabi'nin şehir hakkında yazdıklarını okuyunca, "muallim-i sâni" olarak bilinen (muallim-i evvel, Aristo'dur) Farabi'nin yazdıklarına kayıtsız kalmak mümkün olmadığından, kimi kitaplarını edindik, okumaya başladık. 
   İş Bankası Yayınları, şükela bir iş yapıp yazarın önemli eserlerini özenli bir şekilde dilimize kazandırmış, pek de uygun fiyatlarla okuyucuyla buluşturuyor (bu versiyonun ciltsizi 10.5 TL. almamak ayıp!). Kendisinin suretini de (mutad üzre) alta koyacaktım ama 910 yılında ölen bir müellifin suretini aradığınızda karşınıza mezarlık bekçisinden, emekli mahalle hocasına benzer şekillerde türlü çizimler çıkıyor. Fakir de en resmi çözümü bularak Kazakistan'ın banknotlarındaki Farabi suretini alta yerleştirdi. 
   İdeal Devlet (El-Medine El-Fazıle), üstadın son kitabı. Platon ve Aristoteles eserlerini çokça şerhettiğinden, ortaya konulan felsefede bu iki ismin pek çok etkisi var. Kısaca en erdemli şehrin (ve devletin) esaslarını saptarken bunlara felsefi bir temel oluşturuyor Farabi. Bunun içinde ilk hareketin sahibi ile ilgili uzunca (kitap 192 sayfa, ideal devlet ve onun hakkındaki kuramlar ancak ortanın sonunda başlıyor) bir kaide oluşturulmuş. Ancak ondan sonra ideal şehir, ideal yönetici ve bunların karşı maddeleri hakkındaki ahkamlara geçebiliyorsunuz. 
   İlk bölümlerde balatalardan yanık kokuları gelebilir (benim geldi. (misal: "Ondan varlığa gelen şeyin varlığı, ancak varlığını bir başka şeyin varlığına borçlu olan bir taşma sonucudur ve Ondan başka olan herhangi bir şeyin varlığı, Onun kendi varlığından çıkar." gibi feylesofların şıpınişi çözeceği ama fakirin kalibresinin oldukça üstünde cümleler gani gitmektedir.). Tözler beni benden aldı. Ne zaman ki şehirler ve yöneticiler hakkında kelamlar geldi de rahatladım. 
   Şöyle diyeyim: 910 yılında yazıldığı düşünülen bu eser, günümüzde dahi alıp okunup ders alınacak nitelikte. Metni değerlendirirken 1100 küsur yıl önce kaleme alındığını düşünüp değerlendirirseniz daha iyi olur. Okurken altını üstünü çizdiğim pek fazla yer var ama buraya yazmaya üşeniyorum. İdeal şehir ve yöneticisinin vasıfları ile bunun karşıtlarının madde madde yazıldığı sayfalar özellikle ikinci okumayı hakediyor. Ama kafa boşaltmak ve dinlenirken okunacak kitap değildir. 

"Birds of Passage" İnsanın Açgözlülüğü, Kapitalizmin Ettikleri ve daha neler...

   Kendi halinde, geleneklerine sıkı sıkıya bağlı, oldukça ilkel koşullarda ama bir düzen içinde yaşayan dışarıya kapalı, küçük toplumların; iç koşullar zorlamaya başlayınca bir şekilde kapitalizmin nimetlerine açılmalarını, geleneklerinden kopmalarını ve nihayetinde bazı şeyleri yitirmelerini anlatan oldukça uzun (2s5d) belgesel tadında bir filmdir.
   Süresinin uzunluğuna, (içine uyuşturucu savaşı almasına karşın) vurdulu kırdılı hareketli sahnelerin neredeyse olmamasına, tüm filmde "wayu" diye yerel bir dil konuşulmasına karşın hiç ilgim düşmeden izledim. İzleyiciye verdiği mesajı, incelikli metaforlarla (kuşlar, çekirgeler, barok möbleler) veren, hiç ünlü olmayan Kolombiyalı oyuncuların (misal: dejenere Leonidas başka hiç bir filmde oynamamış) döktürdüğü çok izlenilesi bir filmdir. 
   Öyle kafa boşaltmak için, güzel vakit geçirmek için, eğlenmek için izlenmez (yoksa yorar!). Ama (ekseninde uyuşturucu olsa da bunun yerine başka herhangi bir kapitalizm enstrümanı kolaylıkla koyulabilir (inşaat, HES, borsa, karaborsa, aşırı karlı herhangi bir ticaret)) paranın kimi şeyleri nasıl değiştirebileceğini görmek isterseniz kaçırmayın.

Hamiş : o lüks yatağın yanında hamakta yatan çiftin görüntüsü unutulmaz.