26 Mayıs 2019 Pazar

43 Yıllık Fark ile İki Filmin Mukayesesi! "Us" (2019) "Marathon Man" (1976)

   Bir gün arayla izlediğim ve aralarında 43 yaş fark bulunan iki filmi masaya yatırıyoruz.
   Yönetmen Bey Canşelsingır, "Geceyarısı Kovboyu" gibi bir külte yönetmenlik yapmış, bu filmini de televizyon yayınlarının siyah beyaz olduğu dönemlerden hatırlıyorum. Babe'in dişi delinirken beyaz ampule zum yapılarak sahnenin bembeyaz bitirilmesi ve acı ile beyaz rengin eşleştirilmesi pek zihnime kazınmıştı. Gencecik bir Dastinhofmın ve Royşayder var. Abidevi Şekspiryen Loorınsolivye var. Bugün dahi izlerken seyirciyi ekrana mıhlayan bir senaryo ve kurgu var. Arşive atılsa yine izlenirliği var.
   Yönetmen Cordınpele "Get Out" gibi pek şaşırtıcı bir filmi yönetmiş (üstelik ilk uzun metrajı (izlediğimde oldukça şaşırmış ve üzerine düşünmüştüm)). Siyahi yönetmen filmlerinin çok başka açılımlarını müjdeler gibiydi. "Us"ı merak ediyor ama sabit sırıtma ve makas pek korkutucu geldiğinden sinemada görmeye kaidemiz yemiyordu. Televizyon ekranında izledik mecburen. Kıyamet gibi metaforlar silsilesi, güzel bir kurgu ve müzik kullanımı, sadece sinefile gelen ince espriler (akıllı evlerin aptallığı "- Ophelia, call Police" "-Sure, Bastard Police found, playing."), gerilim olarak da sosyal eleştiri olarak da incelenebilecek senaryo. Ama inandırıcılıktan uzak bir omurga. 
   Ben olsam maratoncuyu izler, elinde makasla sosyal devrim gerçekleştiren yarı kaçık ordudan uzak dururdum...

24 Mayıs 2019 Cuma

"Arctic" Yazın İzlenesi.

   Adamın uçağı kutupta bir yere düşmüş. Hali kötü değil, idare ediyor. Kadının helikopteri düşüyor, yaralı, pek ışığı yok gibi. Adam bunun üzerine en yakın kampa gitmeye halleniyor.
   Tipik bir hayatta kalma mücadelesi filmi denilebilir. Ama yazın izlenirse, bünyede hoş bir serinlik yaratacağından makbule geçer. 
   Karakterler hakkında hiç bir şey bilmiyoruz. Ortada sadece bir karar ve buna bağlı eylemler var (belki de en güzeli budur). Mantık hataları gırla gidiyor ama Mikkelsen'in oyunculuğu almış yürümüş (evet !, acı/umutsuzluk/korku verilmesi kolay duygular ama kuru nudılı yerken alınan hazzı verme bir başkaymış). 
   Bir şans verip izlenilebilir (gerçi ortaları geçtikten sonra (özellikle sonlara doğru) "biri bunlara yardım etsin yahu" dediğim oldu (öylesine üstüne çöküyor umutsuzluk)).

20 Mayıs 2019 Pazartesi

"Mirage" Yahut Durante la Tormenta Yahut "Fırtınada"

 
   Bir de kendimi sinefil sanıyorum. Hıh!
   Takip ettiğimi sandığım İspanyol yönetmen Oriol Paulo, 2018'de bu filmi çekmiş, ıskalamışım. Oysa ki "Görünmez Misafir" i izleyince hemmencecik "Ceset"i de izlemiş, sonraki filmleri kaçırmamayı not etmiştim. Neyse, herşeye yetişecek halimiz yok.
   Yönetmen bey yine tarzını konuşturup izleyiciyi hababam ters köşelere yatıra yatıra bir hal oluyor. Ancak bunu yaparken önceki filmlerinden daha kolay bir yöntem seçmiş: zaman kırılmaları, paralel evrenler. Şimdi böyle yazınca aklınıza öyle efektli bilimkurgu filmleri gelmesin. En büyük efekt: art arda düşen saikalar. Böyle olmasına karşın, esnek bir zihne, açık bir algıya sahip değilseniz olanları anlamakta güçlük çekebilirsiniz. Zaman kırılmalarını muhayyileniz almıyorsa mavi ekran verebilirsiniz. Ama fakir gibi bilimkurguya yakınsanız, tadından yenmez. İkili bir kurguda soruları açık bırakıp aynı anda sonucu vermek, sıkı bir kurgu gerektirir. Kullanılan filtrelerden sahnenin hangi zaman diliminde (ilk başta gördüğünüz mü? yoksa kırılan zaman mı?) geçtiğini bilmek de iyi bir sinema gözü gerektirir. Kısaca izleyip zevk almanın çok şey gerektirdiği iyi bir filmdir. Bitince aklınızda sadece "Anneler çocuklarından kolay kolay vazgeçmezler." tortusu kalır (bu da az şey midir?).
   Paralel evrenlere merak duyan bilimkurgu meftunları ise Temmuz ayında yayımlanacak Bilim ve Ütopya'yı edinebilirler. Bir iki sayfalık bir yazım olacak multiverslerle (ne işim olur multiversle!) çoklu evrenlerle ilgili olarak.

"Şeytan Disko" Arada Ürpertiyor!

   Fena sardım Yaprak Öz kitaplarına (son bir ayda üçüncüsü bu).
   Yazarın genellikle yazdığı gibi polisiye değil, hafiften ürkütücü bir roman. Yine makul bir uzunlukta (220 S.) , yine kolayca akıyor. 
   Reenkarne olduğuna inanan Deniz, bunu araştırmaya başlar. Çok açık olarak ifade edeyim: anlatıcı kahramanın ağzına kürekle vurma isteği veren bir romandır. Hani okulda  etrafına küçük (kendilerince elit ve yancı) bir grup oluşturan şımarık zengin (eskiden zenginlerle aynı okula giderdik) kızları olur ya. İşte Deniz tastamam öyle. 
   İlk başta kafasına taktığı "reenkarne" görüntülerin ne olacağını taa en baştan tahmin etmeme karşın son sayfaya kadar elden bıraktırmıyor. Yalnız bu kez polisiyeden çok gerilime, ne gerilimi yahu! basbayağı korku türüne geçiş yapmış Gürgen Bey'in Ablası. Kimi rüya sayfalarını gece yatakta okurken tüylerimin tiken tiken (evet! tiken) olmuşluğu vardır.
   Her türlü yolculukta, yatmadan önce kafa boşaltmak için okunur.

"Hoşgör Köftecisi" Şairden Öyküler...

   Gençten, çirkince bir adam. Tahta sandalyeye hafiften kaykılmış. Briyantinli saçları, küçücük bir bıyığı, dalgacı bir ifadesi, ütülü pantalonu, boyalı kunduraları ile objektife gülümsüyor. Orhan Veli Kanık. Belki de yazdığı öykülerdeki, şiirlerdeki kahvelerden birinde güneşli bir öğleden sonra. Henüz 36 yaşındayken Ankara'daki bir belediye çukuruna düşüp öleceğini aklına bile getirmiyor. İşi gücü edebiyat. Nasıl ederiz şiirimizi ileri taşırız? Neler yapmalıyız? Yazıyor, bir edebiyatçı ağı oluşturuyor, akım oluşturuyor (böyle düşününce hayatımızı nasıl da boşuna harcıyoruz?).
   Hep şiirleriyle bilinen bu yazım insanının, çeşitli mecralarda yayımlanmış (Tanin Gazetesi, Seçilmiş Hikayeler ve Yaprak Dergileri, Vatan Gazetesi) öyküleri ve bir "serbest" çevirisini, YKY bir kitapçıkta toplamış (64 s.), çok da makul bir fiyata okura sunmuş (5 TL.). Bize düşen de alıp okumak olmuş.
   6 Öykü, 1 çeviri ve de şairle yapılmış bir röportaj. Öykülerde Sait Faik'in İstanbul'unu koklamak mümkün, ruh aynı, üslup farklı. İlk öykülerde ısınamasam da sonrası sardı. Zaten bir solukta bitiyor. Şiirlerde aşina olduğumuz oyuncaklı dil, burada da çokça kullanılmış. Naif tespitler, dikkatli gözlemler, burun direğimi sızlatan bir atmosfer betimlemesi. Ne desem boş, okumak gerek.

18 Mayıs 2019 Cumartesi

"Castaway on the Moon" Şehrin Ortasındaki Robinson.

   Adam müflis. Sistem adamı bitirmiş. Atlıyor köprüden, şehrin ortasından geçen bir nehrin ortasındaki adaya düşüyor ve sistemi resetliyor (ne işim olur resetle) sıfırlıyor.
   Kızın başından bir şeyler geçmiş (bilmiyoruz ne olduğunu), insan orucu yapıyor, ne konuşma, ne görsel/fiziksel temas. Odasından çıkmıyor üç yıldır. 
   Adam yeni hayatına düşe kalka başlarken, tek hobisi ay fotoğrafları çekmek olan kızın objektifine takılıyor, olaylar gelişiyor.
   Genelde izlediğim filmlerin konusunu bu kadar anlatmam ama son zamanlarda izlediğim en güzel filmlerden biridir. Yapmacıksız, klişesiz, bol göndermeli (Tomhenks'li Castaway'in Wilsın'ı burada korkuluk olarak zuhur ediyor), doğrudan konuya odaklanan (iki insanın kalabalıklar içinde birbirini bulabilmesi), kalabalıklara değil sinefile hitap eden, samimi bir filmdir. On yıldır nasıl da ıskalamışım bilemedim!
   İzleyelim, önerelim...
Tek eleştirim Korelilerin kendileriyle konuşurken bile hep bağırıyormuşçasına konuşmaları. Bu da kültürden kaynaklanan bir şey herhalde, yapacak bir şey yok!

13 Mayıs 2019 Pazartesi

"Derde Deva Randevu" Hayatta Olmayan 11 Önemli Yazarla Sohbet!

   Murat Menteş, takip ettiğim bir yazar. Böyle de bir kitabının çıktığını duyunca hemen edinip, bir günde de bitirdik. Sunum ve sondaki reklamları çıkarırsak 100 sayfalık bir kitap. Fiyatı cesametiyle ters orantılı: 25 TL. Üzerindeki emekler bundan fazla eder muhakkak (çünkü kitap iki kişinin ürünü!) ama yine de öğrenci okurları üzer bir fiyattır. 
   Artık hayatta olmayan, Farabi hariç (çünkü o konuda fazla okuma yapmadım, ahkam kesemeyeceğim) neredeyse önemli tüm eserlerini okuduğum 11 yazarla yapılmış hayali söyleşiler. Bay Menteş; bu (bence pek önemli) şahsiyetlerin romanlarında, şiirlerinde, eserlerinde, röportajlarında söyledikleri sözlere sorular uydurarak ilginç bir işe imza atmış. Kitabın neredeyse yarısını resimleriyle oluşturan Hakan Karakaş'ın yaptığı ise takdire şayan. Şükela bir çizgi roman tadında harika bir çalışma çıkarmış. Orhan Veli, Dostoyevski, Hacı Bektaş-ı Veli, Neşet Ertaş, Kurt Vonnegut (diğerlerini yazmaya üşeniyorum) belki de gerçek suretlerinden (yahut tasvirlerinden) daha iyi yansıtılmış. 
   İlk söyleşide Farabi doğrudan cahillere yönelik tespitler ve tanımlara girişmiş, sonrasındaki söyleşilerde ise hep muktedirlere savrulan bir takım taşlar hissettim. Neşet Ertaş bile vapurun güvertesinde "Yasak" diyen görevliye "Fugaranın bi ciğarası var. Ona da garışmayıverin." diyordu (bunu canlı yayında başka birine de söylemişliği vardır). Bu çerçeveden bakıldığında hoş bir muhaliflik bulmak mümkün sayfalarda (sanatçının fıtratında muhaliflik yok mudur zaten?).
   Beş on sayfalık söyleşilerde bu yazarların külliyatıyla rabıta kurulur mu kurulmaz mı tartışılır. Kendi adıma Farabi'nin eserlerini ihmal ettiğimi bu söyleşiden sonra fark ettim (siparişteler, en kısa zamanda bu sayfalarda). Bayan Menteş'in sevgili oğlunun meramının da tam bunu sağlamak olduğunu sanıyorum. Neyse, değişik bir tat bir doku. Okuma tembellerine faydası olacaksa ne mutlu...

11 Mayıs 2019 Cumartesi

"Tilki, Baykuş, Bakire" Gizemli Polisiye.

 Eşinden ayrılan Begüm, kızı Ada ile yeni bir hayata başlar. Olaylar gelişir. Yazarın bir önceki kitabı ile paralellikler taşıyan (yeni ev, yeni hayat, yeni insanlar ve gizem) bu kitabı da makul bir uzunlukta (202 s.). Yine çabucak bitiyor. Polisiye değil de gizem olarak nitelendirilebilecek iken sonlara doğru polisiyeye kayıyor. Yazarımızın sıfatının hem yazar hem şair olmasını ancak bugün gugılhazretlerinden öğrendim (üstelik ödülleri de var). Şiirde ahkam kesecek kadar şiir bilgim yok. Ama polisiyede (bir önceki kitabın yazısında da bahsettiğim üzre) şaşırtılmayı severim. Bayan Öz'ün böyle bir tercihi yok. Kitabın başlarında şüphelerin üzerinde yoğunlaştığı kişi, şimdiye kadar okuduğum her iki romanda da aynı çıktı. 
   Buna mukabil, güvercinim kitabı elden düşüremiyor. Fakir de başladığı zaman iki günde bitiriveriyor (sadece gece okumalarında!). Nedir : sonunun ne olacağını bilsek de merakla okutuyor kendini. Belki de başarı aslında buradadır. Başka kitaplarını da sipariş ettik. Benzerlik bayarsa bırakırız. Baymazsa bu mecrada tanıtmaya devam. Tam tatil kitabıdır. Cep telefonu zombiliğinden kurtulmak için (bkz. çevreniz) iyi bir başlangıçtır. 

10 Mayıs 2019 Cuma

"Casino Royale" (1967) Kötü ama Etkisi Derin!

 
   Bir hayli eski olan bu pelikulayı yeniyetmeliğin başında pazar günü filmleri TRT'de tek kanalda ve siyah beyaz yayınlanırken izlemiş ve "bu nasıl kötü film!" demiştim. Ancak filmde (daha o yaşta olmayan sinema bilgimle dahi) aklımda iz bırakan oyuncular olmuştu. Deyvitniivın'ın aristokrat, vuudielın'ın sarsak, orsonvels'in adamsendeci tavırları ve kimi gaglar (ne işim olur gagla?) küçük latifeler ("Her sabah bağırsaklarını çitileyerek yıkar! Nepal'den beri böyle...") fakirin aklında iz bırakmıştı.
   Yıllar sonra hem iyi bir kaydını buldum (üstelik renkli (ne büyük lüks!)). Kötü olacağını bile bile, eskiyi yâd etmek adına herkesi yatırdıktan sonra oturdum izledim.
    Film çöp. Hiç bir tarafının iler tutar tarafı yok. Bu konuda IMDB'nin 5.2 puanı bile fazla (ben olsam en fazla 3 verirdim). Ancak, (bu ancak önemli bir ancak) oyuncular o kadar iddialı ki (yukarıda saydıklarımın haricinde piitırsellırs (o hintli aksanını duymalısınız! (daha iyisi "The Party"yi izlemelisiniz (belli ki bu filmde ona çalışmış)), Ursulaendrıss, Deborahker, Vilyımholdın, Çarlzboyer, Conhüstın, Janpolbelmondo, Terınskuupır, gencecik bir Ceklinbiset, Barbrabuçet (o da ne güzelmiş yalnız), 3 sn.görünen Piitırotool (o 3 saniyede de zaten gayda çalarak "Ben Piitırotool'um" diyor), sadece onların hatırına bir göz atılabilir.
   Prodüksiyon da muhteşem. Hiç bir dekor, kostüm, efekt masrafından kaçınılmamış. Küçücük sahneler için bile dünyanın parası harcanmış (eski bir britiş malikanesinin bahçesine bir sürü aslan (kanlı canlı) getirmek kaça patlar?). Zannımca; altı yönetmenin çektiği (aralarında Conhuyüstın bile var) bu garaip film, para aklamak için kullanılmış. Yoksa bu kadar paranın bu kadar boşuna harcanmasını açıklamak zor.

"Rüzgargülü" Yahut Gül'ün Günlüğü. Ursula K.Le Guin'den Öyküler.

 Dört boyutlu bir pusulanın gösterdiği yöne giden öyküler. Sunumda Bayan Guin, okura peşin peşin bir bağıntı kurmaması gerektiğini söylüyor. Zaten yönlerin arasında yukarısı ve dip gibi alışkın olmadığımız yönler var.
   20 öykü. 272 sayfa. Kimileri biraz zor! Kendi adıma: vasatın iktidarını yansıtan ve bir yönetici sekreterinin (kendileri oldukça vasat (hatta vasatlığın kraliçesi)) tüm insanlığı yönlendirmesiyle biten öyküsü ve kimi günlerde insan olan bir kurdun öyküsünü pek beğendim. Bilimkurgu okumaya niyetleniyorsanız, bu kitaptan hazzetmeyebilirsiniz. Daha farklı düşünebilmek isteyenler için iyidir ama. Yalnız, yolda, otobüs durağında falan okunmaz. Bitince de (kitabın tümü) zihninizde kekremsi bir tat bırakabilir. Demedi demeyin...

7 Mayıs 2019 Salı

Kosova, Makedonya, Arnavutluk ve Karadağ'a Gideceklere Öneriler.

   Priştine'ye uygun uçak bileti bulmuşken ve başlıktaki ülkeler vize istememişken Baba tarafımdan kuzen/kuzinlerim de programlarını denkleştirmişken atladık, kısa bir Balkan turu yaptık. 2019 Mayıs Ayı başında yapılan gezi sırasında döviz kuru 1 EUR=6.67 TL civarında idi. Yapılacak değerlendirmelerin bu orana göre yapılması daha iyi olacaktır. Bu yerler hakkında yazılmış zebil gibi ağ güncesi olduğundan, fakir sadece ilgisini çeken şeyleri madde madde yazarak, ilgiliyi bilgilendirme yolunu izleyecektir (kolaycılığı açıklamanın kibarcası).
   Tüm gezi kiralık bir minibüsle yapıldığından ulaşım, araç kiralama, toplu taşıma gibi konular maalesef kadük kalacaktır.
PRİŞTİNE
Sadece havaalanını gördük. Orada yaşayanların bile "hiç vakit harcamaya değmez" türünden uyarılarını dikkate alarak teğet geçtik. Havaalanını Limak yapmış. Tuvaletlerde ECA, Serel gibi markaları görmek güzel şey (gerçi bir çok havaalanında görüyoruz Türk markalarını).
PRİZREN
   Baba memleketi olduğundan mıdır nedir, en çok sevdiğim yer burası oldu. Ortasından nehir geçen bir Safranbolu düşünün: işte öyle! Merkezi, herkesin "şadırvan" diye adlandırdığı bir meydana çıkıyor. Ortada bir dört kurnalı, devamlı akan eski bir çeşme var. Yanıbaşında bir cami, biraz ötede bir kilise, etraf silme yeme içme dükkanları. Caminin yanındaki Menta kafe, bildiğiniz demleme çay (bunun hasretini yurtdışı seyahatine çıkanlar iyi bilir) ve Türk kahvesi yapıyor, fiyatlar uygun, wifi şifresi "menta123".  Neredeyse herkes Türkçe konuşuyor. Kulağa çok ilginç gelen bir aksanları var (küçüklükten aşina olduğumdan bana yabancı gelmiyor ama ilk kez duyanlar çok değişik olduğunu söylüyorlar (bkz."Teneçeci")).

   Kosova bağımsızlığını ilan ettikten sonra şehirde yaşayan Sırplar yukarıdaki bir iki uzak köye çekilmiş. Kiliseler yalnızca belirli dini günlerde taşıma cemaat ile hizmet veriyor. Sırpların yoğun olarak yaşadıkları "varoş" adlı mahalleye ise genellikle Katolik Arnavutlar taşınmış. Gelir ve gelecek kaygısıyla son yıllarda gençlerin çoğu çalışmaya gurbete gitmiş. Konuştuğum herkes de aynı kaygıyı paylaşıyor.
   Çokça cami ve benim gördüğüm kadarıyla iki de tekke var. Halveti tekkesi, oldukça mamur bakımlı ve içine kapanık. Şadırvan'a giden taş köprünün diğer yanındaki sokağın içinde. Yanında bir cami var. Bahçesindeki çeşmede ve oturulan yerlerde Bektaşiliğe ait pek çok simge ve ahaliden duyduğumuz kadarıyla bir iki yıl öncesine kadar mey'i dem yapan törenleri olduğu halde, son yıllardaki genç tekkedarın biraz sofu olmasından dolayı demlenilmiyor ve dışarıya pek açılmıyormuş. Diğer tekke ise her yerde göremeyeceğiniz (görülmeyi sevmediklerinden) Melami Tekkesi. Pek bir mütevazi olan bu tekkeyi ise diğerinin aksine oldukça açık olduğunu, ziyaret edebilen büyüklerimizden öğrendik (ben gittiğimde kapalıydı). Yeri yine şadırvana yakın. Meydandaki en büyük alışveriş merkezinin sağındaki küçük yoldan (biraz zikzaklı) sola bakarak ilerleyin. Şanslıysanız göreceksiniz. Melamilik gösterişi sevmez, açıksa kaçırmayın girin. Asırlık çınarın yanında da bir Bektaşi türbesi var. Gittiğimizde kapalıydı ama biz çıkarken asık suratlı türbedar geldi. Uzaktan baktım, türbeye girerken duasını etti, kapıyı öptü, eşiği abartıyla atladı. Aynısını Hacı Bektaş Türbesinde gördüğüm ritüele bu uzaklıkta rastlamak içimi bir hoş etti doğrusu...


   Prizren bir börek ve köfte cenneti. Meydandaki turistik olanları değil, yerelin rağbet ettiği küçük yerlere bakın. Meydanda yediğimiz böreklerin yağı pek güzel değildi, köftelerin ise fabrikasyon olduğundan eminim. Tek istisna: "Alhambra" ismiyle mülakkap "Syla" diye de bilinen nehir kıyısındaki köfteci. Burası her daim dolu, turist pek yok. Mönüyü de ekliyorum ki fiyatlar konusunda bilginiz olsun. Flie denen bir hamurişini de kimi pastanelerde bulabilirsiniz. Tepsi boyundaki kreplerin arasında yağ olan ilginç bir tat. Böyle yazınca tatsız tuzsuz görünebilir ancak öyle değil. Lezzet ve kalori bombası.

   Gelelim et işine. Prizren'de et güzel ve ucuz. Biz tavsiye üzerine Shantiri Kasap'a gittik. Diğerlerinden 2-3 avro pahalı ama mamulleri güzel. Kuru et (tuzla yapılmış isli çemensiz pastırma olarak düşünebilirsiniz) 18 avro. Sucuk 8, Kemikli et 3.5, kemiksiz et 10 avro. Kuru etin kimi küçük çeşitleri daha düşük fiyatlarla satılıyor. Sucuk bizim ahir günlerde alıştırıldığımız ısıl işlem görmüş değil fermente sucuk, sarımsak ve sodyum monoglukomat yok. Sadece et ve soğan. Çalışanların hepsi Türkçe konuşuyor. Memlekete getirecekseniz, kuru eti vakum yapıyorlar. Karşısındaki Baş Burek'te (erken saatlerde) flie bulabilirsiniz.

   Şehirde bir kaç müzik derneği var. İlk kurulan "Doğru Yol" derneği, zamanla bölünerek başka dernekler oluşmuş (bilen bilir TSM dernekleri hep bölünür (mizah dergileri gibi)). Doğru Yol derneğinden Agim Fişar, Balkan Türk Müziği Derneği'nden Aluş Nuş ile tanıştık. Birer gece meşklerinde bulunduk. Kendi usullerince yorumladıkları klasikler tamam da, yerel türkülerin icraları çok güzeldi. Ana vatandan uzak bu coğrafyada, bu kültürü yaşatmaya çalışan bu değerli insanları gördükçe insanın içi bir hoş oluyor. Özellikle Balkan Musiki Derneği'nde meşk eden gençleri, onları heveslendiren beyaz saçlıları gördükçe umutlanmamak elde değil. 
   Prizrenliler düğünlerinde "çityan" denilen süslü kaftanlar giyiyorlar. Arasta Caminin olduğu caddede bu kostümleri satan oldukça fazla sayıda dükkan var. Her biri bir sanat eseri sayılacak bu kaftanların aksesuarları da akla zarar. Hele bir yelek yapmışlar, kurşun geçirmez olduğunu sanıyorum. Bunların fiyatları 1500 avrodan başlayıp 3-5 binlere kadar çıkıyormuş. Kişi başı milli gelirin 3 bin doların altında olduğu ülkede evlenmek, oldukça meşakkatli.
   Kalesi, Osmanlı mimarisi evleri, camileri, hamamları, ortasından geçen Bistriça Nehri, her daim kalabalık enerjik şadırvan meydanı, kulağı okşayan yerel lehçesi, altıyüz küsur yıllık çınarı ile (kitabesinde 13.yüzyıl yazıyor) Prizren, daha sonra daha uzun vakit geçirmeyi planladığım bombastik bir destinasyon. 
MAKEDONYA-ÜSKÜP/ELBASAN/OHRİD/STRUGA
   Prizren'den Üsküp'e yollandık. Yol iyi durumda ancak çok virajlı. Manzarası latif. Sınır geçişinde suratsız sınır polislerine 100 avro çorba parası vermekten cevval (ve amatör) rehberimiz sayesinde kurtulduk. Özel araçlardan böyle bir şey aldıklarını zannetmiyorum ama anlaşılıyor ki büyük araçlardan böyle şeyler tırtıklanabiliyor. 
   İlk durağımız Üsküp. Tepedeki kaleden görüldüğü kadarıyla, ortasından nehir geçen tipik Balkan şehri. Çarşıya seğirtiyoruz, tipik Türk çarşısı. Köftecilerde güveçte kurufasulye var. Santrfüj etkisiyle meşhur köfteci Destan'a gidiyor, köftesinin tadına bakıyoruz. Güzel, ama özellikle aranıp bulunacak bir lezzet değil (üstelik garsonları aşırı asabi). 
   Fazlaca oyalanmadan Ohrid'e doğru yola çıkıyoruz.  Yol yine virajlı. Konaklamak için Ohrid yakınındaki Struga'yı tercih ediyoruz. Güzel bir göl kıyı kasabası. Fiyatlar Ohrid'den daha insaflı.  Makedonya'da (ve aslında tüm gezide) dikkatimi çeken şey şu: buraların kendilerine özgü bir mutfağı yok, ya da gösterilmiyor. Eski baş çarşılarda bulunan köfteci ve börekçiler haricinde, turistik bölgelerin tümünde hızlı yemek alternatifleri, İtalyan restoranları, pizzacılar var ama kendilerine özgü bir tabak sunamıyorlar. 
   Göl güzel, biraz soğukça esiyordu o yüzden tekne turunu almadık ama güzeldi. Arnavutluk'a giderken yol kıyısında mümtaz ırkımızın güzide geleneği olan otoban kenarı mangal farizasını da yerine getirdik (insan, yerdiğini yaşamadan ölmezmiş!). 
ARNAVUTLUK-ELBASAN-TİRAN-DURRES
   Gezide en hızlı pas geçtiğimiz ülke Arnavutluk oldu. Elbasan'da bir kahve molası. Kalenin sonunda ve içinde bulunan bistro pek özenli bahçesi ve orijinal atmosferiyle güzel bir dinlenme imkanı sunuyor. Şöyle bir meydanda gezindik. Badem bıyıklı, kuzu bakışlı abilerin açtıkları bir kermes çadırında ilahiler meşkediliyordu, koşarak uzaklaştık. Kahvemizi içer içmez de Tiran'a revan olduk.
   Fakir 2000 yılında bir sekiz ay kadar Vlore'de kimi işler için kalmak zorunda kaldı. O zamanlar Elbasan, Tiran, Durres, Orikum, Gjirokaster, Saranda, Lusinye, Fier, Berat ve daha nereleri gezmek durumundaydı. O zamanlar Arnavutluk, emniyetsiz, savaştan çıkmış, metruk bir haldeydi. 200 Km. yolu 7 saatte gidebilirdik. Tiran'daki piramitin üstünde çocuklar kayardı (fakirin de kaymışlığı vardır), büyük meydanda aküsüz çocuk arabaları saati 10 leke kiralanırdı (fakirin de kiralamışlığı vardır), başkentte kalacak doğru dürüst otel yoktu, zar zor NATO misafirhanesinde yer ayarlanır, kapının arkasına sandalye dayanırdı. 
   Bu kez arabayla hızlı bir tur attık ve pek hüzünlendim. Tiran olmuş bir Avrupa şehri! Binalar, çevre düzenlemesi, trafik, mağazalar, yapılaşma vs. O zamanlar Taksim Meydanı Avrupa görünümünde, Tiran meydanı Ortadoğu görünümündeyken, şimdi külahları değişmişler! İşte bu da beni çok hüzünlendirdi... Hasetim yüzünden Tiran'a ait fotoğraf yüklemiyorum.
   45 Dakikada Durres'e vardık. Durres, virane bir liman kentiyken; eskisi restore edilmiş, yetmezmiş gibi bir de yenisini kurmuşlar. Yanyana bir sürü otel Rus oligarklarını ve bütçesi kısıtlı turistleri bekler olmuş. Eli yüzü düzgün bir otelde gayet makul bir ücrette kalınabiliyor. Yine haset durumundan buraya ait bir fotoğraf koymuyorum.
   Düzgün yollardan İşkodra'ya yollandık, şehri yine şöyle bir hızlıca geçip Karadağ sınırına vasıl olduk. Mutad çorba istekleri (bu kez tarifeyi 20 avrodan açtılar) biraz bekleme derken hop Karadağ'dayız.
KARADAĞ-ULCİNJ-BUDVA-KOTOR
   Rehberimizin (her nedense) bizi yönlendirdiği Ulcinj'de konaklayarak (Monte Viyana Otel'de iki kişilik oda+kahvaltı=30 avro) Karadağ'ın turistik yerlerini ziyaret ettik. Ulcinj, tipik Adriyatik kasabası. Osmanlı izleri oldukça yoğun (yamaçtaki otelimizin manzarasında üç cami (üçü de aktif) vardı). Sahilin sonuna kadar acımasız bir betonlaşma var. Geceleri oldukça hareketli. Canlı rock müzik yapan bir barı (yokuşta Lozan Dönerin aşağısında), eller havaya müzik yapan bir sahil barı bile vardı. Etkileyici bir koyu, koyun başında restoranlarla bezeli! bir kalesi de var. 
   Balık yemeye, yakınlardaki Port Milena nehrinin denize döküldüğü yerdeki balık lokantalarına gittik. Aman diyeyim uzak durun! Çiftlik balıkları (çiftlik levrek ve çuprasına bile acımasız fiyatlar çekiyorlar) haricinde sundukları tek alternatif 1.3 kg.lık kalkanı (fener ve dülger balıkları Tutankamon gibi bakıyordu) sipariş ettik, yanına da rakı diye adlandırdıkları ispirtoyu ziftlendik. Hayatımda yediğim en kuru kalkan, en yavan içkiydi. 2 Kişi 60 avro tuttu. Barakuda Restoran kötü ısırdı bizi. Siz siz olun patates ve bira yapın en fazla (o da manzaranın hatrına). 
  Sonraki gün çıktık en turistik lokasyonlara. Yolda Sveti Stefan'ı gördük (bir nevi Montenegro alamet-i farikası) Komple otel yapılmış, binayla dolu bir ada. Çevresindeki plaj güzel, hava iyi olduğu zaman deniz de güzel olur herhalde. Otopark 13 avro. Mayıs başında ancak özçekim yapılır, öyle de yapıp oyalanmadan Budva'ya yollandık.
   Budva yakın, yollar güzel. Tipik Adriyatik şehri. Eski şehrinden fazla görecek fazla bir şey yok. Eski şehrin küçücük meydanına üç kilise (farklı zamanlarda yapılmış (ne gerek varsa!)) sığdırmışlar. Küçücük sokaklar, ilginç turistik mağazalar (amman diyim, para tuzakları), güzel bir marina. Avrupa'ya göre ehven, memleketine göre pahalı fiyatlar. Eski şehir en fazla iki saatinizi alır sonra oyalanmadan Kotor'a kaçın derim.
   Kotor, Budva'dan 21 km.uzakta, yarım saat sürüyor. Çok değişik bir coğrafyada. Fiyord tadı veriyor. Yine bir eski şehri var, oldukça küçük ama Budva'ya beş basar. Bir kere arkada çok yüksek ve etkileyici, başı dumanlı bir dağ var ve onun üstündeki küçük antik yerleşimler gırla gidiyor. Bildiğiniz seyrek yapılmış Minas Tirith (bu da orta dünya sevenlere gitsin). Gerek yeni şehrin manzarası, gerekse eski şehir; bu gezideki en görülecek yerlerin başında geliyor. Eski şehrin içini ortalama iki saatte gezersiniz. Yukarıdaki kaleye çıkmak için 8 avro istiyor uyanık Karadağlılar. Yokuşu gözüm yemediğinden sakin bir yerde lokal şarap degüstasyonu yaptım (ne de iyi yapmışım (mönünün fotoğrafı da aşağıda, fiyatlardan bilginiz olsun!)). Eminim  manzara yukarıdan daha güzeldir ama fakirin kemikleri sertleşti artık. Eski şehrin girişinde sabahtan öğleye kadar yerel pazar kuruluyor. İlginç mantar, peynir ve kuru et, sosis çeşitleri var. Şikemperverlere gelir. 
   Kotorlular, bir simge yapmaya çalışarak kediye çalışmışlar. Her yerde kedili çantalar, hediyelikler var ama canlı kedilerin tümünü toplasan Foça'daki (Foça'nın gözünü seveyim!) Neco Kahvenin önündeki kedilerden daha azlar. Eski şehrin girişine de akıllara zarar bir bank yerleştirmişler (bkz.aşağıdaki foto) Ama genel olarak başarılı olduklarını söylemek zor. Önerim: eğer Karadağ'a gelinecekse, eski şehrin içinde kalmanız. Uygun stüdyolar var. 
 
SPİDİ GONZALES TARZI BİR KISA BALKAN TURUNDAN AKLIMDA KALANLAR:
  • Arnavutluk'ta Lek, Kuzey Makedonya'da Dinar, Kosova ve Karadağ'da avro geçiyor.
  • Sveti Stefan'ın daha güzel ve daha ucuz versiyonu Bulgaristan'da var. Nesebar. Orayı görmek daha güzel, daha ucuz.
  • Daracık sokaklarla dolu eski şehir ambiyansı ise Girona'da mevcut. Evet daha pahalı ama değer.
  • Köklere yakın olduğundan mıdır nedir? Prizren bir başka. Hem kökü bizimle aynı, hem güzel.
  • Adriyatik kıyılarında acımasız bir betonlaşma var. Denizin kıyısında yüksek yüksek binalar (yenileri de tam gaz yapılıyor). Bu hızla giderse tüm kıyılar Zeytinburnu'na döner.
  • Gezideki tüm coğrafya felaket yeşil, her yerden sular fışkırıyor. Topoğrafyada düz yerler çok nadir. Hep dağlar, tepeler. Ama nasıl yeşil!
  • Avrupa'nın biraz ucuz, biraz bakir versiyonu (Kosova'yı tenzih ederek!) Bütçeniz kısıtlıysa gidilir ama çakma makaron yemek gibi bir şey. Yine de siz bilirsiniz.
  • Haydi iyi gezmeler...