29 Ocak 2022 Cumartesi

"Kalem Efendisi" Yeniçeriden Sonra Osmanlı'nın En Zor Yüzyılı.

   Son Yeniçeri'nin bittiği yerde başlar romanımız. Sabit, Vaka-i Hayriye'den her nasılsa kurtulup Sarı Ağa'sının yanına varmayı başarmıştır. 246 Sayfalık romanımızda üç kuşağın yaşamları ön planda olmak üzere dağılan bir imparatorluğun son anlarını görürüz. 
   Bir önceki romanın teatral havası yoktur bu kitapta. Yıllar hızlı akıp geçmekte, kişilerin yaşadıklarından ziyade toplumun yaşadıkları daha ön plandadır. Okuması keyiflidir yine de (iki gecede bitiverdi). Ben olsam sıkıcı tarih kitaplarından ziyade bu tip romanları da bir paralel okuma yaptırırdım okullarda. Eminim tarihe meraklı genç zihinlerde bir iki kıvılcım çaktıracak sayfalar olacaktır. Her iki kitabı da tarih ve edebiyat sevenlere öneririm.

25 Ocak 2022 Salı

"Microhabitat" İzleyiniz Efendim.

 Miso'nun üç iptilası var: iyi viski, sigara ve webtoon çizmeye çalışan kifayetsiz bir erkek arkadaş. Hayat Miso'nun üzerine geliyor. Kiraya zam, sigaraya zam, içkiye zam (nasıl tanıdık geliyor mu?). Miso, profesyonel hizmetçi. Akıllı, güzel ve çalışkan ama hayat onu buraya getirmiş. Saçlarının beyazlamaması için bir ilaç kullanıyor her gün. Miso; kimseye yalan söylemiyor, kimseye yük olmuyor, hiç kimselere bir kötülüğü yok.  Bilakis, hayatta karşısına çıkanlara hep bir iyilikle yaklaşıyor. Ama hayat yine de üstüne geliyor Miso'cuğun. Oturup bir hesap yapıyor ve vazgeçip vazgeçemeyecekleri üzerine kendine bir yol çiziyor, olaylar gelişiyor.
   Jeon Go-Woon'un ilk uzun metraj filmi. Anlatacaklarını seyirciye şükela bir şekilde aktarmış. Ahkam kesecek kadar bilgim yok ama hiçbir aksiyon, efekt ve hatta duygusal gerilimin olmadığı filmi, 1s46d boyunca hiç ilgim düşmeden izledim. Yazılar çıkınca oturdum düşündüm, sorular sordum, cevaplar bulmaya çalıştım. Ama "Microhabitat" bende anlatılması güç duygulan, hissedişler yarattı. Bir filmden daha ne beklersiniz ki? Üstelik festival filmi gibi gizli metaforlar falan yok. Apaçık mesajlar var (görmesini bilene). Arşive attım, demlenince bir kez daha izlerim.
   Başrolde arzı endam eden Esom, müthiş oynamış. Rol de kendisine bir o kadar iyi yakışmış. Hayat, tercihlerimiz, arkadaşlıklar, ilişkiler ve daha fazla şeyler için güzel bir film. Öneriyorum, izleyiniz, izlettiriniz.

"Kabakçı Mustafa" Reşat Ekrem Koçu'nun Kaleminden.

 Tarih anlatıcısı olarak nitelendirebileceğimiz Reşat Ekrem Koçu (REK), Kabakçı Mustafa olayını renkli kalemiyle 188 sayfada aktarmış biz tarih meraklısı okurlara.
   Son Yeniçeri'yi (Bkz. bir önceki kayıt) bitirdikten kelli, fakiri aldı bir merak: "bu işin başka yönlerini nereden okuyabilirim acep?" diye. Baktım ki, kitaplığımda bu hazine yatıp durur. Kimbilir ne zaman okumuşum. Koçu'nun üslubu karamelize olup kup griyenin (Baylan'a selam olsun!) içine dökülen şekerler gibi. Şımşıkırdak okunuyor. Yazarımızın tarihçi olarak nitelendirilmemesindeki en büyük etken dipnotu pek sevmemesidir. Reşat Bey, açar arşivini, kurcalar, araştırır, destancıların destanlarını, kadı sicillerini hatmeder. Tüm bunları kaleminin imbiğinden geçirir ve yazar. 
   Sayfaları çevirdikçe Sayın Çamuroğlu'nun da bu eserden faydalandığını anladım. Öyle ki Benli Halime Destanı ve daha pek çok ayrıntı buradan alınmıştı. Duraklama döneminin pek renkli bir fotoğrafını okumak isteyenlere hararetle öneririm.

22 Ocak 2022 Cumartesi

"Son Yeniçeri" Reha Çamuroğlu Yorumuyla Vaka-i Hayriye.

 
   Petru, daha yeni yetmeliğin sonundayken Osmanlı'ya esir düşer, Sarı Abdullah olur. Arif Ağa, Sabit Ağa ve daha niceleri ile meclislere girer, Arif Ağa'nın kızı ile evlenir. Pek şenlikli bir dönemde İstanbul'da yaşamıştır. Sultanlar gelir gider, Kabakçı Mustafa'nın divanında bulunur, dem alır, dem verir, piyaleler dolar boşalır ve nihayet menzile ulaşılır Nazarım. 
   Son 15 yılda üçüncüye okuyorum. 436 sayfalık kitabın sadece birkaç bölümünden bile film senaryosu çıkabilir. Anlatım o denli renkli, konular o kadar ilgi çekici ki (benim aklıma gelen serdengeçtilerin, patlamayı beklerken hissettiği gerginlik (sinemaya aktarmak o kadar kolay, prodüksiyon o kadar masrafsız ve konu o denli ilgi çekici ki!)) haliyle okumaya hasret kalınıyor kimi zamanlar. Osmanlının artık durakladığı, Balkanlarda milliyetçilik hareketlerinin başladığı ve elbette Yeniçeri ocağının dejenere olduğu dönemlerdir. Diğer romanlarının aksine burada güzel bir anlatımı vardır Bay Çamuroğlu'nun. Bektaşiliğe azıcık teşneyseniz sonlara doğru İ.Hakkı Demircioğlu&Erkan Oğur'un "Zahit Bizi Tan Eyleme"si dilinize takılır. 
   Elbette ki romanımız (adı üstünde romandır) kurgudur. Tarihi bir belge değildir, sübjektiftir. Yine de bugüne kadar gördüğümüzün dışında bir bakış açısının idraki açısından okunması gereklidir. Resmi tarihi de sıkıcı belgelerden/kitaplardan öğrenmek yerine renkli bir hatırlatma olması açısından, bunun kapağını kapar kapamaz Reşat Ekrem Koçu'nun "Kabakçı Mustafa"sına başladım. Bitince bu sayfalarda!



20 Ocak 2022 Perşembe

"Yıldızlar ve Sen" Mario Benedetti Uruguay'dan Memleket Hallerini Yazıyor.

   Kısacık, küçücük bir kitap. Artık hayatta olmayan Alan Yayınları taa 1988'de basmış. İçinde Uruguay'ın Yaşar Kemal'inin (tasvirleri Ustanınki gibi cesametli değil ama!) seçme öyküleri var. Yazarın bu isimli bir öykü kitabı yok. Burada bir parantez açıp bu kesin bilgiyi nasıl öğrendiğime gelelim.
   Pür edebiyat seven bibliyofil bir dostumun kitaplığından ödünç alınarak okunan bu kitap, işbu dostumun Uruguay diyarlarına gitmesine neden olan bir neşriyattır (muzır denemez ama hınzır denebilir). Kitap kurdumuz, sahafa girer "Yıldızlar ve Sen" i sorar. Çalışanlar, ilgili olmalarına karşın bilemezler. Sonra öyküler anlatıldıkça, bu öykülerin çeşitli kitaplardan seçildiği ortaya çıkar. Yaa böyle işte.
   Gelelim kitaba: kimisi bir sayfadan kimileri ise 3-4 sayfadan mürekkep insan halleri. Benzerlikler olduğundan (nitekim, askeri darbe sonrası bir hayatımız da oldu evelallah!) birçok öyküde kendi hallerinizi bulabilirsiniz. Hepsi herkese gelmez ama birçoğu birçoğunuzda çeşitli duygular uyandırır. Öykünün de misyonu bu değil midir? Bulursanız okuyunuz.

14 Ocak 2022 Cuma

"The French Dispatch" Jackson Polloch Tablosu.

   Arturhovitzır'ın oğlu Cünyır (Bilmöri), Fransa seyahatinden dönmez ve küçük gazete ilavesini yarım milyon aboneli aylık yayına döndürür. Ölümüyle derginin kapanmasını vasiyet eder. Bizler de iki saate yakın bir süreyle (1s47d) bölüm bölüm bu yayına göz atarız.
   Kasta şöyle bir bakalım:  Beniçyodeltoro, Edriyınbrodi, Tildasvintın, Frensismekdormınt, Searsironen, Kristofvoltz, Timotikalame, Livşrayber, Liyaseydu, Edvırdnortın, Elizabetmos, Cefrirayt, Metyuamalrik. Bir de yönetmenin takıntılı olduğu oyuncular var: Ceysınşvartzmın, Bilmöri, Ovınvilsın, Vilemdefo, Babbalaban (Anderson; feci takıntılıdır bu adama, filmlerinde hava durumu sundurur yine de oynatır). Gözlerim Ancelikahüyustın'ı aradı mamafih dışsesmiş kendisi, bilemedik. Kast nereden bakarsanız rüya takımı. 
   Yönetmenin filmografisine sahip olacak kadar da seviyoruz (düşünün 1996 tarihli Bottle Rocket bile var arşivimde (kötüdür o ayrı!)). En son Köpekler Adası işini de pek sevmiştik. Bu ahvalde fakir, deli gibi gösterime girmesini bekledi. Sadece bir iki salonda bir hafta oynadı. Salgının pik yaptığı zamanlardı, gidemedim. Malum ortamlara düşünce, sakin bir gecemi ayırıp, telefonu kapatıp adam gibi izledim. 
   Çok üzgünüm, hayalkırıklığım büyük. Nedir: fakir Büyük Budapeşte Oteli'nde olduğu gibi derli toplu bir hikaye ve psikopatik bir görsel tatmin ummuştu. Görsel tatmin fazlasıyla tamamdır ancak hikaye konusunda aynı şeyleri söylemek zor. Bir dergi okuduğunuzu düşünün. İlginizi çeken ve çekmeyen bölümler olacaktır muhakkak. Burada da Cunyor'un ölümüyle dergiyi bölüm bölüm geziyoruz. Şehir Rehberi, Sanat, Politika, Yemek bölümleri bizleri isimlerinden farklı mecralara sürüklüyorlar. Bir şehir isyanı da görüyorsunuz, mahpus damlarına düşmüş dahiler de. Her olayın kendi içerisinde bir dinamiği var şüphesiz ancak sinema filmi dediğimiz olgunun bütünlüğüne yaklaşamıyor maalesef. 
   Buna mukabil Wes Bey, zenaatını konuşturup sanat seviyesine yakın bir çekim tekniği kullanmıştır. Şöyle söyleyeyim: hani yeni model aksiyonlarda herşeyin donup kahramanın hareket ettiği sahneler CGI ile çekilir ya! Burada herkesler donmuş taklidi yapıyor, Havada kıvrık duran zincirler kaynaklanıp sabitleniyor. Sahne ancak öyle donuyor. Zaten filmin sonundaki elektrikçi, marangoz, set teknisyeni sayısını görünce anlıyorsunuz farkı! Sekans geçişleri, aksiyon ve senaryonun rabıtası bombastik verilmiş. Sinema okullarında ders olarak okutulabilecek örnekler film boyunca devam ediyor ama senaryo çok önemliymiş. Bunu idrak ediyoruz. 
   Velhasıl, filmimizi izlemek Ceksınpolok tablosu temaşa etmek gibidir. Yeterli yetkinliğiniz yoksa, anlayamayabilirsiniz. Sadece Wesendırsın fanları (onlar da arıza denebilecek kadar tutkulularsa) için önerebilirim.

12 Ocak 2022 Çarşamba

"The King's Man" Suyunun Suyu!

   Serinin ilk iki filmini izlemiş ve beğenmiş biri olarak, üçüncü (ama kronolojik olarak aslında birinci) filmi de es geçmeden hemen biletimizi alıp koltuğumuza kurulduk.
   O da nesi! Bu son filmi de aynı yönetmen yönetmiş olduğu halde gereksizce uzun (2s11d), senaryonun aksadığı, karakterlerin altlarının boşlukta kaldığı, izleyicinin ara sıra esnediği kof bir filmle karşılaştım.
   Evet, daha önceki kordelalarda gördüğümüz organizasyonun ortaya çıkışı güzelce anlatılıyor ama nedendir bilmem, onlarda aldığım izleme hazzını ve beni gülümseten anları bunda bulamadım. Neticede; üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk Dük Oxford'un da söylediği gibi "cesaretle değil, çalarak, çırparak, hile, desise" ile oluşturulmuş (bunu itiraf etmelerine de şaşmadım değil!). "Gentle man" demek o zamanlar ölüm sebebiymiş, şimdiki gibi bir olumlama ifadesi değil. 
   Ayrıca mavi kanlı kahramanlarımızın (olayın geçtiği 1910'lu yılların sonu gözönüne alındığında normal gelen ama şimdi gözü tırmalayan) sömürgelerine ve başka renkten insanlara yaklaşımı (Ben olsam Cimonhonsu'nun yerine bu rolü kabul etmezdim (öyle "Nemsahip" demeler falan yakışıyor mu senin etkileyici büstüne Cimon?)) kanıma dokundu. 
   Anlaşılan holivut bu senaryoda ekmek gördü ki; aynı yönetmenle anlaşıp bunun pek çok versiyonunu da çekecek gibi geliyor fakire. Umarım böyle alelacele çekilmez de, ideolojisine karşı olsak da güzel vakit geçirmek adına keyifle izleyebiliriz. 

4 Ocak 2022 Salı

"Zamir" Türk Palahniuk mu?

  Zerre (bence Zere'dir o!), yeni bir hayata gönderdiği çocuğunun ardından kalan hesaplarını görür. Çocuğun yanında bomba patlar, yüzü kaybolur. Olaylar gelişir.
   Zindankale zor akınca  hemen buna başladım. Diğer Günday kitaplarında olduğu gibi çabucak bitti 368 sayfa. 2000 Yılını tasvir ediyor ama bildiğimiz 2000 değil. Bir nevi anakronizm. Bu kez Bayan Günday'ın sevgili oğlunun pruvasında; uluslararası siyaset, yardım STK'ları ve savaş&barış var. Çok uluslu bir barış programının yedi sunucusundan biri olan Zamir'in hayatındaki çift kanallı akışı, ağzımız açık izliyoruz. Bu pek velveleli akışın içinde, yazarın dikte ettiği ancak okurun da kendi terazisinde tartarak kullanmasını önerdiğimiz birçok çıkarımı var. Örneğin Almanya'da yaşayan milyonlarca Türk'ün Almanlar tarafından geri gönderilmesi. Bunun için Alman Hükümetinin ortaya koyduğu argümanları okuyunca "hımm neden olmasın!" bile diyebiliyorsunuz. "Expat", "Göçmen" ikilemi de hakeza. Çabucak saran, çabucak biten, belki ikinci okumayı bile hakeden bir kitap. Üslup olarak medyatik yeraltı yazarı (bakınız burası oksimorondur) Palahniuk'u andırıyor. Onun kitaplarındaki hissi aldım yer yer. Yine de öneririm.

"Zindankale" Uzun!

 Aynı günde doğmuş Davut ve Çiğdem, birbirlerinden çok farklı hayatlar sürmelerine, birbirlerinden bihaber olmalarına karşın üç gece boyunca aynı rüyayı görürler ve yataklarını ıslatırlar. Olaylar gelişir.
   2004 Yılındaki 1.baskısından okudum. 527 sayfa. Bir roman için makul bir kalınlık kabul edilebilir ama puntolar öyle küçük, sayfa kenarları o kadar dardı ki, okurken hafakanlar bastı. Hele bir de romandaki ilk günün, 300 sayfada anlatılması fakiri pek baydı. Daha sonraki basımlarda puntolar büyüyüp, sayfa kenarları uzamış ve roman 700 küsur sayfaya çıkmış. Düşünün dört erkek bir dükkanda toplanıyorlar ve 50 sayfa boyunca yarım saatlik toplantı anlatılıyor. Güzel dilimizde "sündürme" diye bir tabir var böylesi durumlar için. Haliyle ilk yarı bendenizi pek içine çekemediği için hızlı okuma tekniğiyle geçmek zorunda kaldım birçok yeri. Oysa ki Bay Kaymaz, yine büyülü gerçekliğin dibine vurmuş. Işık topları, hareketli gölgeler ve daha nice paranormal işaretlerle her zamanki işaretlerini bırakmış satırlara. Heyhat; bu kez beni hiç içine almayan ve zorla bitirebildiğim bir roman oldu. Bir önceki "Kaptanın Teknesi" de öyleyken, yazarımızın bir hakkı daha kaldı fakirde. O da bu kalibrede çıkarsa benim için bu defter kapanır (sanki Bay Kaymaz ve karilerinin çok umurunda!).