27 Kasım 2019 Çarşamba

"Leibowitz İçin Bir İlahi" İnsanlığın Gitgel Halleri...

   Voltırmilır ilginç bir adammış. 2.Dünya savaşına bombardıman uçaklarında katılıp Monte Cassino'yu bombalamışlığı var (sonradan bunun travmasını yaşayacaktır). Zamanın popüler dergilerinde (bilimkurgunun altın çağı o zamanlar) çeşitli öyküleri yayımlanıyor. 1955, 1956 ve 1957'de en meşhur dergilerden birinde üç öyküsü yayımlanıyor. Sonradan bu novella kesafetindeki üç öyküyü birleştirerek bu kitabı oluşturuyor, 1959'da yayımlıyor. Kitap 1961'de Hugo ödülünü (bilimkurgusal oscar) kapıyor. Ondan sonra Millır ne bir şey yazıyor ne de (yayımcısı dahil olmak üzere) kimseyle görüşüyor. Karısının ölümünden kısa bir süre sonra da namluyu ısırıyor, tetiği çekiyor. İşte böyle...
   Kitap, her ne kadar İthaki'nin (ona da bilimkurguya böylesine yer ayırdığından koca bir alkış) bilimkurgu serisinde yayımlansa da tam bilimkurgu olmadığı söylenebilir. Nedir: kitabımız bir distopya/ütopya/ükroni (bak! ne desem bilemedim) diye sınıflandırılabilir. 
   "Fiat Homo", "Fiat Lux" ve "Fiat Voluntas Tua" ("İnsan Olsun", "Işık Olsun" ve "Senin (Tanrının) İsteğin Olsun") bölümlerinin arasında binlerce yıl var. Önceleri büyük felaketten kurtulmuş insanlığın hallerini, sonra aydınlanma öncesini ve nihayet büyük felaket öncesini anlamaya çalışıyoruz. Nedir ki bu gözlemlerimiz hep bir hristiyan tapınağının çevresinde ve hristiyan paradigmasına göre yapılıyor. Üstelik neler olup bittiğiyle ilgili olarak okura lineer bir açıklama yerine ele alınan dönemin pek ayrıntılı bir açıklamasının satır aralarında serpiştirilmiş ipuçlarından yola çıkarak, hikayenin tümünü anlaması isteniyor. Kendi adıma pek faydalı buldum. Lâkin anlatılanların (ki din bilim ilişkisinde çok geniş bir çerçeveden açıklama gayretinde) büyük kısmının hristiyan jargonu (bırakın jargonu) terminolojisinde yazılması; bu inanışa yabancı okuru oldukça (epey oldukça) zorlar. Kimi yerlerde hiç istemesem de hızlı sardım ve tabiy ki yanlış yaptım. Zira yazar zahiren kutsal bir dini metnin içine üçüncü dünya savaşının kısa tarihçesini yerleştirmiş. Az daha kaçırıyordum. Neyse. 
   Sarkaç misali iki adım ileri bir geri salınan insanlığın binlerce yıllık fasılalı üç gözlemini değerlendirmek isteyen bilimkurgu sevenler yakın dursunlar...
Son olarak her üç bölümde de zuhur eden esrarengiz ihtiyar Lazarus'un altında yatan hikmeti açıklayabilecek bir adem/havva varsa lütfen bana buradan yazsın. Müteşekkir oliciim! Ayrıca tüm post-hristiyanlık akaidinin (ve dahi bilimsel aydınlanmanın), isminden (Isaac Edward Leibowitz) eşkenaz olduğunu çıkardığımız bir zatın öğretileri/bilimsel arka planı üzerine yükselmesi de pek manidar olmuş.

24 Kasım 2019 Pazar

"Fesüphanallah", "Hafazanallah" Alatlı'dan İki Tekmil (Şimdilik) Nasihatname...

 
   Sayın Alatlı ile musahabemiz eski. Viva La Muerte serisini biraz geç okumakla birlikte hayatıma çıkmayacak şekilde girdi ve bu minvalde kendilerinin yılmaz ve cansiparane (evet doğrusu cansiparanedir) bir okuru oldum. Üstelik yalnız değildim. Benim düşündüğüm gibi düşünen hatırı sayılır bir kitle de (hiçbirini yüzyüze görmesem de!) ile aynı düşünceleri paylaşıyorduk. Bu rabıta kimi zaman karşılıklı telefon görüşmelerine kadar gitti (öyle ulaşılmaz bir yazar değildir bu arada, okurlarıyla irtibat kurmaktan çekinmez). 
   Viva La Muerte serisi, yayımlandığı zamanlarda bir roman ekseninde ülkenin hal-i meramını çok sert bir şekilde ortaya koyuyordu. Diye yazarken konumuzun iş bu iki kitabın tanıtımından hızla uzaklaştığını haşyetle idrak ettim. Amacımız Nasihatname'yi tanıtmak, benim yazarla olan rabıtamı değil. O halde hemmen konuya dönüyoruz.
   Kimi kitaplar edebiyat kapsamında değerlendirilir (muhayyileyi güçlendirir, hayata başka açılardan bakmamızı sağlar, irfanın güçlenmesine faydalıdır (en azından ben öyle umuyorum). Bazı kitaplar da akademiktir, üslubu oldukça sıkıcı, dipnotları muazzam, sayfa altı notları kimi zaman sayfadan uzun (çok var böyle). Bunları okumak da, malumatınızı arttırır, kimi zaman bilgi seviyesine gelip bakış açınızı genişletmekle kalmaz, hayata dair daha sağlam adımlar atmanızı sağlar. Ders kitaplarını bu sınıflandırmadan tenzih ediyorum. Memleketimizdeki ders kitaplarının ekserisi bu kategorilerin dışında olup sadece belli sınavları geçip, kariyer planlamanıza yarar. 
    Fakirin hayatına eğitime ikinci başlangıçla birlikte akademik yazın da girdi (elli yıldır okumadığım bir tür). Hocalarım sağolsun bu tür nasıl okunur, nerelere dikkat edilir, dipnotlar, atıflar nasıl eşelenir; elhak öğrettiler. Böylece, bu türü de önce sıkılarak (ders icabı) sonrasında merakla okur olduk. 
   Ahir ömrümde ilk kez bir Nasihatname okuyorum Sayın Alatlı'nın sayesinde. Şimdi bu dizi (dizi diyorum çünkü 300'er sayfalık iki kitap var şimdilik (devamı gelecek sanıyorum)) herhangi bir edebi ve akademik sınıflandırmadan azade, kendi halinde bir yerde duruyor. Yazarımız, Dünyadaki egemen kültürün sert bir eleştirisini en başlardan yapmaya halleniyor. Egemen kültürün Amerikan kültürü olduğu malumunuz. Eski dünya (Avrupa) bile bu yayılmacılıktan nasibini alalı oldukça zaman oldu, daha eski dünyaların (Asya, Afrika) da büyük bir bölümü öyle. Bölümler ve bölüm altlarına yerleştirilmiş "pencere" babları ve aralara yerleştirilmiş "necefli maşrapa" (yaşı müsait olanlar şınınişi anlayacaktır) bölümleriyle sular seller gibi akan bir metin. Ancak benim gibi kaptırarak okumaya meyyal kitapkurtları bir saati aşkın okumaların sonunda, yanık balata koklamaya başlayabilirler. Okumalarda; e-kitaplığım, internetim açık, mütevazı kütüphanemin yakınlarında ve yazılanların aklıma yatmayan yerlerini kâh zihnime, kâh bu kaynaklara bakarak sindirdiğimden bitirmesi hayli zaman aldı. Katıldığım ve katılmadığım, tastamam bulduğum ve ilave edeceklerimin olduğu bölümler bir hayli. Yalnız Sayın Alatlı; irfanını aşan yerleri alenen belirtmiş (bir alkış). Okuyan (genç olduğunu ümit edeceğim) kitleye birtakım öneriler, nasihatler sıralamış. Ciddiye alarak okuduğumuzda zaman ve zemin de müsaitse bu nasihatleri uygulamak da zinde dimağlara kalmış. Bunların içinde sarfınazar edilmeyecek olanlar var. "yabancı dilinizi geliştirin, malumatı asıl kaynağından okuyun, büyük "loji"/"izm" lerin çıkış noktasını iyi belirleyin/kaynağına ulaşın ve "malumatı" "bilgi" haline getirin öyle yorumlayın ve takip edin, internette gördüğünüz her şeye inanmayın (unutmayın ki günümüzde bilgi en değerli şey ve parasız ulaşılan bilgilerin çoğunluğu "çöp"tür), bu doğrultuda "wikipedia"nın kerameti kendinden menkul ve referans yapılamayacak kadar sarsak olduğunu unutmayın (en azından ingilizcesine bir göz atın (orası birazcık daha doğru)), ve daha neler.
   Yazarımızın 2013'deki "Beyaz Türkler Küstüler"inden sonra iyi geldi. Meraklısı çoktan alıp bitirmiştir ama başlamayanlara öneririm.
   Tek eleştirim: eğer nasihatı gençlere veriyorsak, kitabın fiyatını biraz daha makul tutmalıyız (tek kitap 40 TL.) ki (okuyan zaten az) daha çok gence ulaşabilsin. 
PS : Bir de adını unuttuğum bir büyüğümün söylediği söz "hayatımda nasihat ile akıllanan görmedim!"

17 Kasım 2019 Pazar

"Tayinim Çıktı", "Bienvenue Chez les Ch'tis" yahut "Welcome to the Sticks" Fransa'da Ertem Eğilmez Etkisi...

   Yeni takip ettiğim bir ağ güncesinin (Hep Meraktan Bi Dolu Blog) film tanıtımlarında karşıma çıktığında "hah!" dedim "hem onbir yıllık, hem fransız hem de yorumları iyi! izlerim ben bunu...". 
   Yoğun bir çalışma gününün ardından güvercinimle çiğdem çitleyerek sonuna kadar izledik. 
   Mutlu olabilmek için coğrafi birtakım mecburiyetlere koşullanan/koşullandırılan/kendilerini koşullandıran bir ailenin öyküsü. Israrla güneye gitmek isterken kendini bir anda kuzeyin en ucunda bulan babanın, koşullanmış mutsuzluğunu çevresel faktörlerle aşması; 1s45d'da tatlı tatlı anlatılıyor. Hiç bir metafor, alt mesaj, sinema sanatına getirdiği bir artı değer olmayan dümdüz bir film. Lâkin; filmin genel ruhu, pek özlediğimiz Ertem Eğilmez filmlerine tıpatıp uyuyor. Bu açıdan içinizde iyi duygular oluşmasını (feelgoodmovie) isteyen sinefiller yakın dursun. Biz izledik, hiç pişman olmadık.  

Gogol'dan "Bir Delinin Anı Defteri" ve Diğer Petersburg Öyküleri ...

   Klasikleri, klasik yapan nitelik herhalde: aradan çok uzun yıllar geçse de yazılanların bugünü ucundan kıyısından da olsa yakalaması. Rus klasiklerinde (özellikle Bay Fyodor'un yazdıklarında okur her zaman kendi hallerinden bir parça bulabilir) bu tadı her zaman alıyorum.
   Bay Gogol'un öykü serilerinin ikincisini oluşturan St.Petersburg öykülerini de işte bu hal içinde okudum. Altı öyküyü (Neva Bulvarı, Burun, Portre, Palto, Bir Delinin Anı Defteri ve Fayton) barındıran ve şükela bir tercümeyle okurların dimağını şenlendiren bu kitap İş Bankası Yayınlarından basılmış (223 Sayfa). 
   Neva Bulvarı adlı ilk öykü sanki şehri tanıtan bir girizgah niteliğinde. Portre adlı öykü ise kitabın tamamından ayrı olarak adeta tekinsiz bir Edgar Allan Poe metnidir (neydi o "ateş saçan gözler"). Kalan öyküler ise hem zamanın sistemine hem de zamansız insan karakterine çekilen müstehzi gülümsemelerdir. Günlük hayhuy, isteklerimizin anlamsızlığı, karşı konulamayan kader ve daha neler. 
   Sonraki kuşakların edebiyatını oldukça etkilemiş, laf kalabalığı yapmayan bir yazar Gogol. Birçok önemli isim onun "Palto"sundan çıkmış. Kayıtsız kalmak edebiyat sevenler için imkansız. 

10 Kasım 2019 Pazar

Eski ama Eskimeyen Filmler. "The Chaser", "Eternal Sunshine of Spotless Mind" ve "Donnie Darko"

   Parazit'i izledikten sonra sinematik beklenti oldukça yükseldi. Yine haftada üç film izliyordum ama yok, olmuyor film bitince yazmaya değer birşey bulamıyordum. Dedim: "niye eski güzel filmlerden bir izleme listesi yapmayayım?" Evvet. Buyrunuz üç şükela film.
DONNIE DARKO
   İlk izlediğimde kafamı allak bullak eden 18 yıllık filmdir. İkinciye de izledim. Tam olarak anlayabilmem üçüncü izlemede oldu. Nedir: paralel evrenler ve zaman kaymalarıyla ilgisini tam ve kesin olarak son izlememde yerine oturtabildim. Adolesan bir Ceykgilenhol (soyadını telaffuz edemediğimgillerden bir aktör), Drüvyberimuur, Petriksveyzi ve daha neler. Aynı kafada bir grupla pek güzel izlenesi. Ancak tekinsiz bir havası var.
PIRIL PIRIL ZİHNİN SONSUZ IŞILTISI
   İlk ve son beş-on dakikasının gerçek zamanda geçtiği, kalan birbuçuk saatte ise başrol erkeğin beyninin katmanlarında geçen süpersonik bir film. Aradan geçen 15 yıla (2004 yapımı) karşın hiç eskimemiş. Hem fikir hem de zenaat olarak çok çizgiüstü bir kordela. Ana fikir belli: aşk sadece beyne değil kalbe de kazır yaşananları. Cimkeriy'i şaklaban olarak değil ciddi olarak görebileceğiniz ender filmlerden (keşke hep öyle ilerleseydi!). Her izleyişte yeni yeni ipuçları, göndermeler yakalayabiliyorsunuz. Bitince de tatlı tatlı düşünüyorsunuz, sorular soruyorsunuz. Daha ne olsun.
TAKİPÇİ
   İzlediğim pek az polisiye, bu filmdeki cinayete karşı hissettiğim duyguları yaşatmıştır. İki saati aşkın süresine karşın hiç sıkmamasına, aksiyon sahnelerindeki aşırı özene (çok gerçekçidir, hiç bir koreografi düzenlenmeden yapılmıştır), süpersonik oyunculukları, verdiği alt mesajlara, sistem eleştirisine, özenli müzik kullanımına, sadece dikkatli sinefilin alacağı görsel göndermelere, bombastik kurguya gereken önemi verip, izlenmediyse (vah vah!) hemen edinip izlenilmelidir. 

"Psiko-Siyaset" Bilimsel Değil ama İlginç.

   Vedat Özdemiroğlu'nun Uykusuz'daki yazılarında bu kitap önerilince okuma listeme bir girmişti. Daha sonra aklınıza ilk gelen internet kitap satış sitelerinde bakıp bulamayınca zihinde "acep gizli bir sansür mü var?" düşüncesi zuhur etti. Neyse, aklınıza ilk gelmeyen kitap sitelerinde bulunabiliyormuş 134 sayfalık bu matbuat. Edindik, hızlı okumayla iki günde de bitirdik. 
   Kitabımızın ismi "Psiko-Siyaset" olmakla birlikte alt bağlığı "kolay kandırılmanın nedenleri". Aklınıza "kolay kandırılan" deyince kimin geldiğini az çok tahmin edebiliyorum. Üst başlıkla sıkı rabıtası olan siyasetçiler elbette. Sayın Kaya, kolay kandırılma nedenlerimizi üç ana başlıkta toplayıp açıklamış. Yalnız bu açıklamalar, yazarımızın kendi bakış açısına göre yarattığı bir teori çerçevesinde yapılıyor. İlk okumada oldukça garip gelecek bu teorinin bilimsel altyapısı elbette ki yok. Okurken "bu da ne yahu?" diyeceğiniz sadece deyimler (ağız osuruğu, ağız ishali), jargon, cümle yapıları değil aynı zamanda her bölümü açıklayan nesirden nazıma geçişler bolcadır. Her teorinin İslam dininin çeşitli referanslarına eklemlenmesi ise bilimsel olma iddiasındaki bir tezi, baştan yanlışlamaya yeterliydi benim için ("Kaptan Kusto denizlerin ayrıldığını görünce İslama intisap etti" geyiği gibi). Düşüncelerine destek olmak için yaptığı alıntılar ise genellikle daha önce yazdıklarından yapıldığından "kendini doğrulayan kehanet" benzetmesi yapabilir miyiz? Evet, bence yaparız. Sayın Kaya'nın teorilerinin gerçekliğine olan inancı ve kimi uç uygulamalarına olan yaklaşım tarzını ise başka bir yazarımıza benzetmek gerekse kendisine "psikiatrinin Yalçık Küçük'ü" diyebilir miyiz? Şahsen ben bir beis görmüyorum.
   Satır aralarında yazarımızın kendine yönelik olarak yaptığı bazı tespitlerden (şiir yarışmalarında birincilik, televizyon programları (burada Bourdieu'nun bu kitabının ilgili yerlerini (televizyon aydınları) özümsemekte fayda vardır) , daha önce yayımlanmış kitaplar vs.) hafiften bir megalomanlık seziliyor ama Küçük Hoca kesafetinde değil (eleştirme arakolpa, belki sende de vardır!). Yine de tüm bu ilginç yaklaşımların neticesinde varılmak istenen nokta, fakir ile aynı paralellikte olduğundan sonuna kadar okundu ve bitirildi. Psikolojik harp, ilginç bir mevhum ve yazarla birebir aynı düşünceleri paylaşıyor olmamız pek dikkate değerdi. 
   Bilimsel bir yaklaşım arayanlar koşarak uzaklaşsın. Yok eğer rüyaya, İslama, kozmik bilince, kuantum felsefesine (yok öyle bir şey. Kuantum fiziği var!) sıcak duruyorsanız, "büzük, otonom sinir sisteminin efendisidir" tarzı ahkamlara tahammülünüz varsa okuyabilirsiniz.

9 Kasım 2019 Cumartesi

"En İyi İlacı Ararken" Doktorlara Tavsiyeler...

   Profesör Blenk, kitabını okuduğum kadarıyla; kendisinden kişisel olarak hoşlanacağım bir insan değil. Bu demek değildir ki yazdıklarına kayıtsız kalacağız. Tanıtımlarında "kendisi hasta olan bir tıp insanının gözünden yaşananlar" ibaresini görünce elbette ki Tübitak yayınlarından bu kitabı edindik ve bir haftada (uyku öncesi okumalarda) bitirdik.
   271 sayfalık kitabımız çeşitli bölümlerden oluşuyor. Kronolojik sıralamanın aksine başlarken tıp doktoru yazarımızın kanser teşhisiyle açılış yapıyor, sonra çocukluk, akademik yaşam, çalışma hayatı, meslektaşlara tavsiyeler ve nihayet ülkesindeki sağlık sistemi kritikleri ile bitiyor.
   Kitabın önemli bir kısmı sağlık sistemi eleştirisine getirildiği ve bu sistem ABD'deki sistem olduğundan beni ilgilendirmiyordu. Bunun yan sıra meslekte ne gibi aşamalardan geçtiği, bu merhalede yaşadıkları ve tanıdığı insanlar da beni ilgilendirmiyordu. Dolayısıyla bu bölümleri sardırarak okudum. Ama genç meslektaşlarına verdiği tavsiyeler ve vizite çıkan rolünden yatakta yatan rolüne geçiş yaptığında yaşadıkları ilgimi çekti. Altını çizdiğim ise çok az yer var. Biri aşağıda. 
   Aşağıya koymak için bir fotoğrafını bile bulamadığım Hematoloji Profesörü Arturbenk'in kitabını doktor adayları için önerebilirim. Geri kalanlar okumasa da olur...
ALINTI : "Bilgelik, bilgi ile insanca duyguların birleşimidir. Bunlardan biri eksikse bilgelik var denilemez. Sıklıkla söylendiği gibi, tıp bir bilim olduğu kadar bir sanattır da. Hekim, bilgi ile birlikte hastanın gereksinimlerine uygun biçimde empati ve ilgiyi de hastasına vermelidir."

8 Kasım 2019 Cuma

"Jüpiteri Satıyorum" Asimov'dan Eskimeyen Öyküler.

 
   Uzun yıllar önce okuduğum bu öykü derlemesi yine elime geçti. 10 Öykü, 205 sayfa. Artık o zamanki aklımla nasıl etkilendiysem aradan geçen uzun yıllara karşın ilk (Jüpiter'i Satıyorum) ve son öyküyü (Ahmaklar) capcanlı hatırladım. Hatta son öyküyü Bilim ve Ütopya'daki bir yazımda kullanmış ama nereden hatırladığımı bilememiştim. 
   Bay Asimov'un 1981 yılında yayımlanan ve gününün çok ötesinde öngörüleri barındıran okuması birbirinden kolay bu on öyküyü bilimkurgu sevenlerin kaçırmaması gerekir. Üstelik bilimkurgu dendiğinde bu yıllarda aklımıza gelen distopyadan (sahi niye böyle?) farklı geleceğe umutla da bakabilen öyküler bunlar. Okurken sıkmaz, üstünde düşünülür.
   Ne demiş Theodore Sturgeon: "iyi bilimkurgu, iyi edebiyattır!"

3 Kasım 2019 Pazar

"Cinayet Süsü"

   Dün suareden önceki matinede Büyülüfener Kızılay'da gördüğüm filmdir. Salonun çoğu doluydu. Sinemamız adına pek sevindirici.
   Ali Atay'ın Ölümlü Dünya'sını da izlemiş, biraz dağınık bulmakla beraber "hımm değişik bir tat!" demiştim. Bu da ilk izlediğim filmin biraz gerisinde kalsa da "değişik" bir film. Kadro iddialı ancak sadece absürt komedi filmlerinde olabilecek bazı karakterler filmin nereye oturtulacağı konusunda izleyiciye zor anlar yaşatıyor. Başkomiser Emin, gerçekçi bir karakter oturtmaya çalışırken; ithal seri katil uzmanı Dizdar "hafazanallah, evlerden ırak!" dedirtiyor. 
   Güldüğüm bir iki yer oldu, gülümsediğim yerler daha fazlaydı. Sinkaflı küfürlere gülecek yaşı geçtim, ancak bunu bekleyen ciddi bir kitle var (biliyorum, çünkü hayli çok izleyici bu sahnelerde kontrolsüzce güldü). Yine de bunu komedi adına yapmak bence şık değil. Bunun haricinde oldukça emek verilmiş bir yapım. Kusurları var ama haftasonu kafa dağıtmak için gidilebilitesi var.

"Pedalımda 5 Ülke" Bisiklet ve Gezi Tutkunlarına.

 
   İnci ve Soner Sarıhan çifti gezmeyi ve pedal basmayı seviyorlar. Derken bir gün pedal basarak Hindistan'a gitmeye karar veriyorlar. İznik'te başlayan yol, Nepal'de bitiyor. Türkiye, İran, Pakistan, Hindistan ve Nepal'de yapılan yollar genellikle Soner'in kaleminden alınan notlarla 184 sayfada anlatılıyor. Kitap bir gezi rehberi değil. Nerede konaklayacaksınız, nerede neyi yiyeceksiniz gibi tavsiyelerde değil, ülkelerin neler hissettirdikleri üzerine odaklanmış. Her sayfanın değişik ülkelerde geçtiği (kronolojik sıra yok) ve yaşanan anlardan sonra yazıldığını düşündüğünüzde okumanın zevki bir başka oluyor. 
   Tam yolculuklarda okunacak, okunurken başka yolculuklar hevesi veren bir metin. Ankara'ya geldikten sonra bisiklete ara verdik (bu kadar bön sürücüye ben hiç bir yerde rastlamadım!), kısmetse Foça'da başlamak lazım yine. 
   Ailenin diğer rotalarını merak edenler için bir ağ sayfaları (minikgezgin) var. Oraya da bakabilir, pek faydalı bilgilerden istifade edebilirsiniz.

1 Kasım 2019 Cuma

"Utopia" Bay Morus'tan Ütopyaların İlki!

 
   Yeniyetmeyken okumuştum ilk kez. Tekrarı aşağı yukarı 40 seneden sonra, epeyce değiştikten sonraya kısmetmiş. İlk okuduğumda İş Bankası Kültür Yayınlarından okumadığımdan olacak arkasında Mina Urgan'ın incelemesini de okumamıştım. 
   Ütopya sadece 105 sayfa, sonraki 136 sayfa Bayan Urgan'ın Sen Morus'un ne kadar da süpersonik bir insan olduğunu anlatan satırlarıyla doldurulmuş. İncelemeye göre sosyalizmin ilk modelini üstat Ütopya'da belirlemiştir. Ayrıca hümanist, iyi bir aile babası, eşitlikçi (15.yy.da İngiltere'de zor!), iyiliksever, adil (uzunca bir süre yargıçlık yapmış) bir insanmış. Kitaplarını pek severek okuduğum Erasmus ile de hayli rabıtaları olmuş. 8.Henri ile ters düşünce idam ettirilmiş. 
   Bu arada 8.Henri'yi bir inceledim (tesadüftür ki A.Alatlı'nın Nasihatnamesinin 1.cildinde (pek yakında bu mecrada o da!) o sırada bahsediliyordu). Ağabeyinin karısı ile olan evliliğini tek taraflı bitirmek ve göz koyduğuyla rahatça evlenebilmek için İngiliz (Anglikan) kilisesini kuran bu azgın tekenin eşlerini Jane Seymour'dan sonra bıraktım. Ancak aradaki eş Ann Boleyn, More'un kuyusunu kazmış ve sonraları o da kuyunun içine tepetaklak yuvarlanmıştır (London Tower herkese açık!). Yazılanlara göre More'dan hazzetmem gerekiyor. Ama ölümünün katolik kilisesinden çıkmama inadı olduğunu düşününce biraz duraklıyorum, ayrıca aşağıdaki ve görünen tüm suretleri biraz kabızlık çeken biri gibi yapılmış. Neyse ne! Bana mı kalmış bir kavramın (sonraları buna benzer bir çok kitap yazılacak ve ütopya diye bir tür doğacaktır (taa ki distopya gelinceye kadar)) mucidini yargılamak. 
   Ütopya, bir roman değil bir mesel aslında. Bay Morus (Papa 400 yıl sonra hazreti aziz ilan etmiştir (ütopiklerin koruyucu azizi)), yaptığı bir yolculukta çok gezmiş bir denizci ile karşılaşır, denizci ona Ütopya adlı adayı ve halkını anlatır, roman biter. Ütopya bombastik bir mekandır. Hakkındaki detayları yazmaya kalkışmak bile uzun sayfalara ancak sığar. Herşey çok güzeldir de, kölelerin olması beni irrite (irrite de neymiş arakolpa!) muazzep etti . Bu bakımdan Platon'un Devlet'inden etkilenmesi ve o dönemin perspektifinde köleliğin olmaması gibi bir kavramın olmaması nedeniyle belki hoş görülebilir ama nebiliyim pek içime sinmedi.  
   Bu demek değildir ki, bir türün ilk örneğine kayıtsız kalalım. 1516'daki ütopyanın nasıl olduğunu öğrenmek her bibliyofilin (bibliyofil de neymiş?) kitap kurdunun hakkıdır. Üstelik İş Bankası Kültür Yayınlarının çok insaflı kitapsever dostu fiyatlarıyla (kitapçıdaki etiket fiyatı 13 TL. internet sitelerinde 8.45 TL) uzak durmamız hatadır. O halde ne yapıyoruz? Yakın duruyoruz...