29 Aralık 2020 Salı

"The Assistant" ABD Çalışma Hayatına Kısa Bir Bakış Yahut Weinstein Fobisi.

 

   Yeni mezun, oldukça zeki, potansiyeli olan genç çalışanların izlemeleri gereken filmdir. Birbuçuk saatlik filmimizin sonunda başrolümüz bir kez dahi gülümsemiyor, deliler gibi çalışıyor (ilk gelir, son çıkar), istismarlara şahit oluyor (nedir ki: her iki taraf da mutlu!), sesini çıkarmaya çalıştığında yıldırılıyor (-Bak! kariyerini bitirme. O pozisyon için elimde 400 özgeçmiş var!). 
   Herneyse konumuz: büyük bir sinema filmi şirketinde bir ofis asistanının bir günü. Sabahın köründe başlıyor, gecenin ilerleyen saatlerinde bitiyor. IMDb puanı 6 küsurmuş, boşverin. Zaten düz sinefile gelmez. Ne yapacaksınız sıkıcı bir ofis gününü izleyip de. Ancak ABD'deki çalışma koşullarını (ki ülkemiz de hızla o yöne evriliyor), genç/zeki/donanımlı ve fakat deneyimsiz çalışanların ahvalini görmek isterseniz buyrunuz. 
PS : Filmde hiç görünmeyen istismarcı patronun Harvey Weinstein olduğundan huylanmıştım. Sonra kritikleri okuduğumda yanılmadığımı ve hatta yönetmen Kitigriin hanımın, Weinstein olayından sonra bu filmi çektiğini öğrenince, üç hücreli beynimden gurur duydum.

28 Aralık 2020 Pazartesi

"Düne Kadar Dünya" Geniş Zamanlarda Okunmalı!

 
   Evrimsel biyolog Bay Diamond'un "Tüfek, Mikrop, Çelik"inin hastasıyız. Daha sonra basılan (ve ekleri gitgide güncellenen) edisyonlarını bile okumuşluğumuz vardır. Son onbeş gündür de bu ytong ebatlarındaki (696 S.) kitabıyla hemhal oluyorum. 
   Eski toplumlardan neler öğrenebilir, neleri günümüze adapte edebiliriz diye bir sorunun cevabını arıyoruz. Cerıd Bey, mesleğini icra ettiği uzun yıllarda, dünyamızın kenarda köşede bulunan en ilkel (en az bozulmuş) toplumlarıyla haşır neşir olmuş. Yeni Gine'den Avustralya'ya, İnuitler'den (hayır eskimo değil İnuit) Kuzey Amerika Yerli halklarına kadar birçok sonra keşfedilmiş toplumlarla birlikte çalışmış, hayat tarzlarını gözlemlemiş. Bu gözlemleri de bir bilim insanı perspektifinden yapmış. Sonra da, bu toplumların ne tür özelliklerini, günümüz toplumlarına uyarlayabiliriz diye düşünmüş ve bu kitabı yazmış. 
   Çocuk yetiştirme, yaşlılara olan yaklaşım, anlaşmazlıkların çözümü, dini inanışlar, risk yönetimi, beslenme ve fiziksel sağlık gibi çeşitli bölümlerde hem eski toplumların yaklaşımlarını inceliyoruz hem de bölüm sonlarında yaşadığımız toplumdaki bu uygulamaları didikliyoruz. Sonunda neler yapılabilir, neleri kendimize uyarlayabiliriz sorularının cevabını alıyoruz. 
   İlk bölümlerin pek sarmadığını ancak ilerleyen bölümlerde (özellikle de din faslına girdiğimizde) elimden bırakamadığımı belirtmeliyim. Din bölümünden itibaren beslenme ve sağlık kısmında çok çıkarılacak dersler vardır. E-kitaptan okudum (pişmanım), basılı halini de edinip altını üstünü çizerek, fosforlayarak, sayfa ayraçları koyarak okunmalı. Kitabı bitirdikten sonra eski siz olmayacağınızı tahmin ediyorum. Muhakkak ki bazı yargılarınızı, dogmalarınızı değiştirebilecek bir metin. Öneririm.

26 Aralık 2020 Cumartesi

"Midnight Sky" Bilimkurgu ama değil de sanki!

   Uyarıcımız çalıştı, oturdum akşam izledim. Corckluuni, Sabörbikın'dan sonraki sinema filmi yönetmenliğinde bir Netfliks filmini kotarmış. 

   Dünyada bir şeyler ters gitmiş ve bildiğimiz yaşam sona ermiştir/ermek üzeredir. Elbette uzun zaman önce yaşanacak gezegen bulmaya gitmiş Aeter uzay gemisindekilerin bundan haberi yoktur. Kutup dairesindeki gözlemevinde bulunan huysuz bir bilim insanı; tahliyeyi reddeder ve gelen gemiyle irtibat kurmak için tek başına kalır (zaten ömrünün sonlarına gelmiştir). 

   Üç eksenli senaryo, uzay gemisindekiler, Dünyadakiler ve neden izlediğimizi filmin sonlarında idrak edeceğimiz geri dönüşlerle ilerliyor. Eğer tekerlekli ofis sandalyelerinden yönetilen kocaman bir uzay gemisi izlemek sizin mantığınıza ters düşmüyorsa (aynı şekilde kutuplarda buz gibi sudan çıkıp yola devam etmek gibi garabetler de cabası), bir şekilde kendini izletiyor filmimiz. CGI efektleri, evet göze batıyor ancak konusunun bilimkurgu olarak yazılmasına karşın pelikulamız bilimkurgu filmi değildir. Daha ziyade aile olgusunun didiklenmesi gibi algıladım (o fedakarlıklar, çekilen zorluklar, kuvvetli bağlar vs.). Bilimkurgu peşindeyseniz uzak durun, ama "ezecek iki saatim var, ne yapsam" diyorsanız başına oturabilirsiniz. 

24 Aralık 2020 Perşembe

"The Burnt Orange Heresy" Yanık Portakal Sapkınlığı, Sanat Piyasaları Üzerine.

   Coseppekapotondi Bey, En İyi Teklif'ten bugüne izlediğim en sağlam "sanat piyasaları" filmini yapmış. Sanat piyasaları; filmin geçtiği fon tabiy ki, aslolan insanın hırslarının peşinde ne kadar gidebileceğidir. 1s39d'lık filmimiz, öncelikle çekildiği yer (İtalya'nın bombastik bir gölü Garda mı Como mu bilemedim) itibarıyla insanı cezbediyor. Başrol olmasa da en önemli diğer iki rolde arz-ı endam eden Mikcegır ve Danıldsatırlend ise adeta ayva tatlısının üzerindeki kaymak. Yırtıcı sanat simsarı ve aşmış emekli ressam rolleri bir insana bu kadar mı yakışır? 
   Filmimiz ilk anından itibaren diyaloglardaki vasat üstü akış sayesinde düz sinema izleyicisini (bakın sinefil değil!) kendinden uzaklaştırır. Ancak diyalogları doğru okursanız tadından yenmez. Ayrıca metaforlar kutaforlar sinekler filmimiz boyunca uçuşur durur (en son sahnede ise (buzdolabının üzerindeki çizim (filmin adını aldığı tablodaki parmak izi)) resmen içinizin yağları erir). Zekice yazılmış ve ustaca çekilmiş bir kordelayı kaçırmak istemeyen sinefillere iyi seyirler...


15 Aralık 2020 Salı

"Rojo" Arjantin Kırmızısı.

 

   1970'li yılların ortası, Arjantin'deyiz, kasaba eşrafından avukat Kladyo; bölgenin şık restoranında eşini beklerken bir hödüğün tacizine uğrar. Bu tacizi bertaraf ettiği gibi, hödüğü köpek hayvanının mahrem bölgelerine giriş çıkışını sağlar (elbette sosyal olarak (Kladyo kibar adamdır)). İki saate yakın (1s49d) filmimiz bu sahnelerle açılınca "aha" dedim "beyine takla attıran bir filmle karşı karşıyayım". Yanılmamışım. 

    Genç yönetmen Bünyamin Naiştat (muhtemelen levanten), yaşının ötesinde bir tecrübe göstererek, şükela bir iş çıkarmış. Bir kere iş iyi kotarılmış. Kullanılan filtrelerden (bildiğiniz 70'li yıllarda çekilmiş film izliyorsunuz hissi veriyor), sekans açılarına, sünmeyen senaryodan, ekonomik (ama yerinde) müzik kullanımına, iyi oyunculuklardan (Dieguito'ya nasıl kıl oldum! (gerçek hayatta da adı aynıymış)) metaforlara; özenli bir iş var.

   Öte yandan filmimiz hem bir dönemi yansıtıyor (darbe öncesi gelişmemiş ülke aurası) hem de hep muteber olacak soruları sorduruyor. 

  • Mevcut düzeni korumak adına ne kadar ileri gidilebilir?
  • İlahi adalet diye bir şey mevcut mudur?
  • Karma bizi nasıl etkiliyor? (Karma var mı?)
  • Güneş tutulmaları sırasında hava kızarıyor mu?
  • Filler tepişince, çimenler ezilir mi? (soruya gel!)
ve daha neler.

   Geniş zamanlarda izlemediğim için (kafa boşaltmak için başına oturmuştum, yanlış yapmışım) bolca geçen metaforları çözümleyemedim (peruk, güntutulması, Şili'li meşhur dedektifin mütedeyyinliği (ve hatta fundamentalistliği)) ancak geniş zamanlarda bir kez daha izleyip, hem senaryoyu anlamlandırmaya (bir çok gönderme havada kalıyor) hem de metaforları çözmeye çalışıciim. Netfliks'te ve sinemalarda görülmeyecek filmdir. Politik sinemaya ilgi duyuyorsanız öneririm.

10 Aralık 2020 Perşembe

"Undine" Petzold'un Su Perisi.

 

   Mitolojiye göre undine, bir nevi doğa gücü olan su perisi (elemental). İnsan olabilmesi için bir insankişisiyle birlikte olması gerekiyor. Bu adamcağızın işi zor, sadakatsizlik ederse ölüyor. Karışık işler. 
   Kızımız başrolümüz Undine, tarihçi. Şehircilik müzesinde çalışıyor. İlk sahnede terk ediliyor (polabeer'in gözyaşları (kızcağızın gözleri o kadar güzel ki!) içime dokundu). 10 Dakika sonra da yeni sevgili buluyor (franzrogovski kadar çirkin ve çekici aktör de azdır herhalde (bu arada yönetmenin bir önceki filminde de aynı kast var (ninahoss yaşlandı zaar))). Olaylar gelişiyor. 
   Yönetmenimiz Petzold'un çizgisi belli. Büyülü gerçekliğe göz kırpan, zaman/zeminden azade, değişik işler yapıyor (merak eden varsa bu sefil ağ güncesinde petzolt diye aratın, önceki işlerinden yazmışlığım vardır). Bu da zihni (izlendiğinde) yormayan, daha sonra aklınıza soru işaretleri getiren, değişik kapılar açan, özenli sinema diliyle (renkler, diyaloglar, sekanslar, açılar, renkler, müzikler (bilhassa müzikler), kurgu, oyunculuklar) gözünüze/beyninize/kulağınıza hoş gelen bir kordela. Bakmayın IMDb'deki 6.4 reytinge, oylayan çoğunluğun sevdiği filmler avengers falan ("demokrasi cahil çoğunluğun tahakkümüdür" mü demişti Aristoteles?). Tek hoşuma gitmeyen şey: neredeyse bir 20 dakika falan Berlin şehrinin tarihi tanıtımının yapılmasıdır (niye öyle yapmışlar bilemedim).
   Ben sevdim, herkes sevemez, sinefil ıskalamaz! (seven ne yapmaz:))

"Rabbim Beni Doktorlardan Koru!" Beklediğim gibi değil...

 
   İsmail Hakkı Hoca iddialı bir bilim insanı. Biyografisine ve titrlerine (Tıp profesörü, Beyin cerrahı, Bilim Adamı, Düşünür, Teolog, Yazar, Şair, Güftekar) bakınca insan etkilenmeden edemiyor. He also works as the President of CNS 'INTERNATIONAL ASSOCIATION AND NERVOUS SYSTEM SURGERY ASSOCIATION in the USA." diye bir ibare var özgeçmişinde mesela. Buraya tıklayarak araştırdığınızda göremiyorsunuz (ben bütün alt komitelere dahi baktım) ama olsun! Sadece bilim insanı değil, rubailer yazıyor, güfteleri var, edebiyata meraklı, tam benim kafada (yalnızca din ve siyaset konularında ayrı (hem de oldukça ayrı) tonlarda çalıyoruz). 
   Kardeşcağızım bir televizyon programında görmüş, önerdi. Kitaplarını araştırdım, ismi ilgimi çektiğinden bu neşriyatı edindik, başladık okumaya.
   Dört bölümden mürekkep 255 sayfalık kitabımız, Hocanın medimagazin adlı bir sağlık portalında yazdığı makalelerden oluşuyor. Genel konularda kalem oynatan hocanın (akademik dünyanın içyüzünden tutun, mürekkepli kalem kullanımına, klasik Türk müziği makamlarından, "H" faktörüne (akademisyenler bileceklerdir)) okunması kolay bir üslubu olsa da bitirildiğinde akılda iz bırakan pek bir yazısı (bence) maalesef yok. Bunun yanında gerek önsözde, gerek biyografide, gerekse sonsözde (ki her nedense İngilizce bir versiyonu da eklenmiş sona) zahiren bir kendini beğenmişlik kokusu var. Kimi sayfaların sağ yanaklarına afili özlü sözler diklemesine konulmuş (buna benzer alametler rahmetli Yaşar Nuri Öztürk'te de vardı). Nebliyim oldukça havalı da olmuş ancak içindeki cevheri ve marifeti, iltifata tabi olacak şekilde tanıtmak bana itici geliyor. Misal: Gazi Yaşargil Hoca'nın yayınlarına bakınca (buradan) genellikle bilimsel eserler üzerine olduğunu, atıf sayısının pik yaptığını görüyorsunuz. Ancak kendisinin yazdığı kitapta böyle iddialı cümleler olduğunu hiç zannetmiyorum (okuma listeme aldım, karşılaştırma yapmak için onu da okuyiciim). 
   Ayrıca pozitif bilimlerle ilgilenen bir insanın, bilimsel gerçekleri birtakım dini kurallar/ayetlerle açıklamaya çalışması (bu ayetle ilgili de bir açıklama yaparsa seviniriz: tıklayınız) gerçekçi görünmüyor (yaratılışçılığa inanmayı değil bilmeyi tercih etmesi ve bilimsel olarak bunun imkansız olması) Hem suyun başındakilere temenna yağdırması hem de "kimseye müdanaam yoktur" demesi; fakire samimi gelmedi açıkçası. Bu tarzda kitapları bulunan Ahmet Rasim Küçükusta hocanın kitaplarının yanına bile yaklaşamaz. Yine de siz bilirsiniz.
PS: Empty can loudly sounds! (ben de bir ingilizce kelam bırakayım bari!)

5 Aralık 2020 Cumartesi

"Melekler Zamanı" Iris Murdock'tan Yüksek Edebiyat

 

   Roman türü ilk çıktığı zaman burun kıvırılıyordu (o zamanlar edebiyat, tiyatro oyunu ve şiir demekti) "hıh düşük edebiyat!" diye. Sonra devir değişti tabi. Roman yerini sağlamlaştırmakla kalmadı şiir ve tiyatroyu da yerinden etti. İlerleyen zamanla romanda da bir "yüksek edebiyat" snopluğu oluşması kaçınılmazdı, öyle de oldu. Kendi adıma yüksek edebiyat klasiklerle sınırlıdır ama öyle olmadığını da biliyorum. Bu minvalde mebzul miktarda felsefe içeren kitapları olduğunu bildiğim Iris Murdock'ı şimdiye kadar hep ihmal ettim. Ancak ilgiyle takip ettiğim ağ güncelerinden Okuma Günlüğüm Kitaplık'ın hatırnaz yazarıyla yaptığımız bir yazışmada kendisi işbu neşriyatı tavsiye edince daha fazla kayıtsız kalmayarak oturduk başına.

   Tanrıya inancını kaybetmiş, hizmetçisi ve kızıyla memnu yakınlaşmalar içinde, kendi zihninde kaybolmuş (kıçını kızılcık sopasıyla dövme isteği uyandıran), ancak gizemli bir etkisi olan bir peder: Carel. ABD'den İngiltere'ye atanıyor (orada protestanların işi biraz meşakkatli). Kilise, Carel'in acaipliklerini bildiğinden cemaatsiz (sadece kulesi ve lojmanı kalmış) bir kiliseye atıyor bu sıradışı pederi. Lojmanın apartman görevlisi Eugene (ne biçim Rus adı bu!), Eugene'in oğlu Leo, Carel'in emektarı Pattie, kızı Muriel ve (sözde) yeğeni Elisabeth; Londra'nın kalkmak bilmeyen sisleri arasında kendilerine bir hayat çizmeye çalışır, olaylar ilerler.

   285 sayfalık kitap, tahminlerimin ötesinde bir sürede bitebildi. Karakterler arızalı, atmosfer depresif, dil akıcı ancak bir türlü sirayet edemedim metne. Son okuduklarımın hep kaybedenlere/arızalılara odaklanmasından mıdır, yoksa romanımızın içinde çokça varoluşçu ögeler bulunduğundan mı bilmem, bitirmekte zorluk çektim. Ancak şurası muhakkak ki: Bayan Mördak "yüksek edebiyat"la hemhâl oluyormuş. Kendisinin polisiye eserleri de varmış "varoluşçu polisiye" okumak, kulağa oldukça ilginç geldiğinden bir de onlardan yana şansımı deneyeceğim. 

   Demem o ki: Bayan Mördak'ın yazdıklarına başlayacaksanız, bence bu romanla başlamayabilirsiniz.