22 Kasım 2022 Salı

"Truth&Justice" Yönetmen Fyodor Mihayloviç Adeta!

   Sinema filmi tanıtımlarımı okuyanlar bilir: ben durduk yerde film övmem. Ancak müsaade edin, bu filmi ölçüsüzce öveyim. 
   2saat45dakika, Estonya yapımı, yönetmeni Tanel Toom'un ilk uzun metrajı (filmi çektiğinde henüz 36 yaşında), bilindik hiçbir oyuncu yok, 2buçuk milyon euroya maledilmiş (bir marvel filminin efektlerinden çok daha ucuza (bakınız burası çok acıklıdır)), üç saatte herhangi bir aksiyon, şiddet, entrika (atılan yumruk dahi) yok. Hikaye pek beylik (yeni arazisine taşınan bir çiftlik sahibi, fitnefücür yan komşusuyla çatışır (Fransız benzeri için bkz. Jean de Florette (o da iyidir ama asla bu kalibrede değildir)). İzlediğimde pek yorgun ve hasta olmama karşın dikkatim hiç düşmeden sonunu getirdim, yazılar çıktığında ise hindi gibi düşünüyordum. Fakir; son günlere kadar gayet ortodoks bir doğruluk&adalet anlayışına teşneydi. Ancak genelgeçer doğruluk ve adalet, insanı her zaman doğru rotaya götürmeyebiliyor (misal, bkz.bağlantı). 
   Böylesine beylik bir konuda, şiir gibi görüntülerde, bu kadar çok katmanlı bir filmi nasıl çekmişler? Müzik bu kadar mı iyi kullanılır? İnsanla şeytanın (temsili kötülüğün) mücadelesi mi? Bilinçsiz dinin insanı nerelere sürüklediği mi? Doğruluk ve adaletin kimi zaman doğru ve adil olmadığı mı? Sonradan kazanılan kötülüğün, fıtrattan gelen kötülükten çok daha feci olduğu mu? Koşulsuz inanç ve adaletin dengeleyici unsuru olan (- Sevgi yoksa, burası nasıl sevilecek?) Kroot öldüğünde, domuzlar içeri girmesin diye çaktığı eşik tahtasının (kendi ne çabalarla, ne zorluklarla atlıyordu üstünden) hemen sökülmesi, iki komşunun sınırını belirleyen mihenk taşının üstündeki haç simgesi (severiz metaforu, iyidir), o tarlada kımıldamayan kımıldatılamayan kocaman kaya (bak bu metafor da kuntastiktir), yılanlar, sınırı belirleyen kanallar, Pearu (kötü komşu)'nun siyah köpeği, siyah atı, siyah kıyafetlerine karşın Anders'in beyaz atı, beyaz köpeği, sarı saçları, güzel karısı (domuzları sadece sesiyle güder!)'nın tezatı (güzeldir tezatlar). Ezcümle yazsam okumaya erinirsiniz. Sadece şunu söyleyeceğim. Kapatın cep telefonlarınızı, kendinize sinema filmi izlemek üzere bir üç saat ayırın (mesanesi küçük olanlar için bir tuvalet molası zaruridir), adeta bir Dostoyevski romanı okurcasına (zaman&zemin&olay örgüsü ve hatta para birimi (ruble) ustanın romanlarını çağrıştıracaktır), oturun Doğruluk&Adalet'in başına (MUBİ'de var galiba), sinemadan-felsefeden-hayattan anlıyorsanız alacağınız hazzı hayal bile edemezsiniz. Ancak ilk yarım saatte sıkılırsanız açın stream platformlarından bir dizi beyninizi uyuşturun.
HAMİŞ : Filmi Engin Ağabey'e de önerdim (Bkz.Uykusuz dergisi kimi yazılar) belki onun yazılarında da görürüz yakında!

12 Kasım 2022 Cumartesi

Jose Saramago Kitaplarını Okuma Rehberi

   Neden böyle bir rehbere ihtiyacımız var?

   Sabırlı olunuz; her şey yavaş yavaş ve sırayla.

   Saramago, alışılmış dilbilgisi kurallarını reddeden bir yazar. Noktalama işareti olarak genellikle sadece nokta ve virgül kullanıyor. Büyük harfe yalnızca noktadan sonra ve diyalog başlarında yer veriyor. Özel adlar büyük harfle başlamıyor ve özel adlara ulanan ekler de tepeden kesme işaretiyle ayrılmıyor.

   Yazarın diyalog formunda olmayan diyalogları anlatıyla bütünleşerek, bir anlama anlatıya kaynayarak örneğin bir betimlemenin ardına eklemleniyor, birinin söze girdiğini büyük harfle başlayan sözcükten ve elbette metnin gidişinden kavrıyorsunuz. Alıştığınız tırnaklar yahut konuşma çizgileri yok. Çoğu zaman kimin konuştuğunu da belirtmiyor ve "dedi" "belirtti" "ekledi" gibi diyalogu kapatan ifadelere yer verilmiyor. Kitapların orijinallerinde hiç dipnot yok. Bizim okuduğumuz versiyonlar genellikle (hayır hepsi) çevirmenlrin tercihi. 

   Bu tanımda üstadın herhangi bir kitabını zihninizde canlandırmak elbette ki imkansız. Ancak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki: sıradan bir metin okumanın ötesinde bir tecrübedir. Okurken zihninizi daha farklı çalıştırmak zorundasınız. "Bunlar kimin sözleri?", "neler oluyor yahu?" diyerek frontal loblarınızı hep aktif tutmak zorunda kalırsınız (bu zorunluluk güzel bir zorunluluktur). 

   Yıllar önce "Körlük"ü okumuştum (o zamanlar ağ güncesi tutmuyordum). Bu vesileyle ikinci okumasını yapacağım, pek yakında bu sayfalarda (kendime reklam yapıyorum arlanmazca). 

   Saramago'yu ıskalamayalım!



"Kabil" Saramago İnanç Paradigmasını Sarsıyor.

   Önce kitap hakkında somut bir bilgi vereyim. Bu kitap (kimilerinin üstünde 24. baskı ibaresini görsem de) piyasada yoktur. Kırmızı Kedi yeni basımını yapmamakta, stoklarında olan satıcılar da fahiş fiyatlardan kitap kurtlarını silkelemektedir (Nadir Kitapta, Kitantikte bile genel rayiçten düşük fiyata bulamamıştım). Alışveriş sitelerinde bundan da yüksektir. Kitap raflarında yoktur (Dost, Gazi, Nezih, Remzi, D&R hepsini gezdim). Malum Saramago'nun 100. doğumgünü, gazetelerin kitap eklerinde hakkında yazılan yazılarda (üç tanesini inceledim) bu kitaptan bahsedilmemektedir. Kitabın son sayfasını çevirene kadar bu duruma anlam verememiştim. Artık biraz daha aydınlandım. 
   Adem ve Havva'nın ikiz oğulları Habil ve Kabil. Biri tarımda diğeri hayvancılıkta ustalaşır. Efendi sadece birini takdir edince, haksızlığa uğradığını düşünen Kabil, Habil'i öldürür. Efendi de onu alnında bir lekeyle ölmemek ve kahır çekmek üzere sergüzeşt bir yaşama mahkum eder. Kabil; zaman makinesi olarak çalışan bir eşekle çeşitli zaman ve yerlerde dolanır durur. İbrahim oğlunu kurban edecekken oradadır (cinayeti o önler), Sodom ve Gomora yıkılırken, Babil Kulesi çökerken oradadır. Lilith'le, Nuh'la, Eyüp'le tanışır. Meleklerle hasbihal eder. Efendi "dur bir reset yapayım" diyerek Nuh'a teknesini yaptırır, Kabil oradadır (ve hatta kadınların çoğunu döller (Kabil pek yaman bir yatak çekirgesidir)) ve Efendi'ye faka bastırır. Konu budur. 
   Saramago, çok açık olarak İbrahimi dinlerden (nedense) İslam'ı pas geçerek (Salman Rushdie örneğinden ürkerek olabilir kanımca); yaratıcı ve din konusunda yerleşik tüm dogmaları adeta bir caterpillar ekskavatör kalibresinde yıkıp dökmektedir. 87 yaşında yazdığı son kitapta (nasılsa tepkileri görmem diye düşünmüş olabilir) bunu yapmak hem kişisel bir kararlılık hem de ince bir hesap gerektirir. 
   Fakirin yaratıcı inancı organize dinlerden daha farklı bir yerde. Üstat Jose'ye katılmıyorum. Yaratıcı; kindar, öfkeli, yalancı, ikiyüzlü ve kötü değil. Bunların tersi de değil. Sadece umurunda değiliz (bence tabii). Formicariumunuz olsa "şuradaki karınca niye uygunsuz davranıyor?" der misiniz?
   Kişisele girmeyelim. Kitap güzel kitap, inanç konusunda at gözlükleriniz yoksa okuyun, çoğu Saramago kitaplarında olduğu gibi kimi yerde gülümseyecek, kimi yerde durup düşünecek, sorular soracak ama her halûkarda çabucak bitireceksinizdir.

9 Kasım 2022 Çarşamba

"Filin Yolculuğu" Saramago'dan Yol Kitabı.

 Portekiz Kralı III.Hoeo (Joao), kuzeni Roma Germen İmparatoru II.Maksimilyan'a (Maximillian) hediye olarak "sarayındaki en değerli varlığı" Süleyman adında bir hindistan filini hediye eder. Hoeo az kurnaz değildir. Filciğin bakımı pahalı, varlığı önemsiz ancak o zamanın (16.yüzyıl) kıta Avrupa'sındaki eşsizliği dikkate şayandır. Kraliçe fili sevmekte ve yolculuğa çıktıktan sonra onunla ilgili hiçbir şey duymak istememektedir. Bakımsızlıktan birazcık sefil kalmış Süleyman, bakıcısı Subhro (ki romandaki favori karakterimdir) ve şatafatlı refakatçileriyle birlikte en batıdaki Lizbon'dan Viyana'ya yola çıkar. Başlarına türlü işler gelir, olaylar gelişir.
   Saramago'nun üslubundan sonraki yayında bahsedeceğim (çünkü o çok daha şetaretli, fülfürüşlü! (Kabil)). 192 sayfalık bu kitap (meğer ki ustanın üslubuna alışkın değilseniz) Saramago'ya başlamak için ideal bir roman değildir. Nedir: bu kez altını çizdiğim, kenarına notlar aldığım satırlar fazla değildir. Ancak dönemin zeitgeistını (ne işim olur zeitgeist'la!) zamanının ruhunu anlayabilmek için (ki aradan yüzyıllar geçse de insanın temel özellikleri pek değişmiyor (bencillik, hırs gibi güzide hasletler)) okunur. 
   Üstelik (nedendir bilmem) şu aralar pek moda olan (doğumunun 100.yılı nedeniyle olmasın arakolpa?), hakkında paneller düzenlenen, kitap fuarlarında öne çıkarılan yazarımız hakkında ortamlarda ahkam kesebilecek bir zemine sahip olursunuz (kitap okumak için daha sığ bir saik olamaz herhalde!).

23 Ekim 2022 Pazar

"Kelime Müzesi" Ankara'da Gidilecek Yerler.

 27 Eylül 2022'de Ankara'da "Kelime Müzesi" açıldı. Oksimoron gibi dursa da, önündeki kuyruğu gördüğünüzde (misal Anadolu Medeniyetleri Müzesinde böyle bir kuyruk göremezsiniz) "hımm ne var ki içeride?" diye meraklanabilirsiniz. 

   İçeride kelimeler var. Kullandığınız, kullanmadığınız, anlamını bilmediğiniz, hele etimolojisini hiç bilmediğiniz kelimelerin somut karşılıkları, görsel objeleri ve dilin ne büyük mucize olduğunun somut yansımaları var. Kimi kelimeler bildiğiniz sanat eseri formunda, kimileri happening şeklinde sergileniyor. Çok ilgi çekici bölümler var. Heyhat fazla büyük bir yer değil hepi topu üç katlık bir orta halli ev boyutundaki müze. Anlatmak kifayetsiz kalacak, kimi fotoğrafları aşağıya bırakıyorum. Haftasonu kalabalık (ben çıktığımda gişenin önündeki kuyruk pek bir uzamıştı), tam 40, öğrenci 20 TL. müzekart geçmiyor, otopark büyük sorun, çıkınca hisar parkı var pek sakin, pek huzurlu, pek güvercinli. Her zaman gidilir, güzel vakit geçirilir. En sevindirici olanı insanların ilgisi tabii. Kitapseverlerin, dilin kullanımına önem verenlerin gitmesinde çeşitli faideler vardır.






















"Ev" Yine Travmalar, Yine Hayat! Nermin Yıldırım'ın son kitabı.

   İlk romanı hoşuma gitti ya, bir de en sonuncusunu okuyayım dedim. Pek hoşuma gidince yavaş okudum (bu kez başarabildim) ve üç haftadır (sadece yalnız ve okuma ışığında) rahlemde kuzu gibi yatıyor. Bugün bitti. Çok güzeldi. Mecbur aradakiler de okunacak.
   Romanımız Portekiz'de açılıyor İspanya'da kapanıyor. Açıldığı gün Mariza'yı, kapandığı gün Luz Casal'ı canlı dinledim. Tesadüf mü tevafuk mu bilemedim. Ama pek hoşlandım. Kapanış da And Kafe'nin nefis terasında, kapanışa uygun bir zaman/zeminde oldu. O yüzden kitap fotografisi fakirden bu kerelik.
   Seher travmatik bir kişilik (aynı ilk romanda olduğu gibi burada da kayıp bir anne, üstüne evsizlik, evsizliğe alışmak ve yalnızlığa iptila durumu var). Nazan Öncel dinleyen Seher menzilde hayatına son vermek için Portekiz-İspanya arası bir hacıyolunda yürüyüşte (Camino). Yanında vefakar dostu Oğuz (Ogo) ve sonradan katılan Şerbet (Şerbet'i tanıtamayız okumanız gerek) var. Romanımız iki kanallı ilerliyor, bir yandan kahramanlarımızla taban tepiyor diğer yandan Seher'in terapisti Çiğdem ile seanslarına şahit olarak geçmişi didikliyoruz. İlk romanda olduğu gibi bunda da ahkam kesme yok (yahut en az seviyede diyeyim (muharririmiz kızmaz umarım makul bir iki alıntı altta var)). Yazarımızın dili pek şetaretli. Çiçeklerle müzeyyenler, geçmişle rabıtalar, ziyayla büyülenen gözler gibi pek çok üstü tozlanmış (ne hazin!) ama şımşıkırdak kelimeler günyüzüne çıkıyor. Yazarımıza; henüz 42 yaşında olmasına rağmen bu güzel (ama unutulmaya yüztutan) kelimeleri kullanarak hatırlanmasına vesile olması nedeniyle alkışlar gönderiyoruz yürekten.  Romanımıza dönelim. İlk yarıda zuhur eden reyhan kokulu ademkişisini (Yakup) okuyunca "hah, aşk romanına evrilecek güzelim iş!" dedim, hayıflandım. Boşuna içlenmişim, Sayın Yıldırım pek güzel bir ters köşeye yatırdı fakiri. 453 sayfalık romanı hiç sıkılmadan, bazı yerlerini bir kaç kez okuyarak, kimi yerlerde gugıllayarak (Lord Creator'un "Beyond" şarkısı yok spotify'da aramayın, iyilik olsun diye şuraya bırakayım bari), altını üstünü çizerek, derkenarına notlar alarak bitirdim. İlk romana olan göndermeler pek bir ısıttı içimi (Unutma Beni Apartmanı). Kitabı da gözönünde bir rafa kaldırdım ki, seneye tekrar bakayım.
   Son tahlilde; ahir zaman feylesofumuz Cem Yılmaz'ın dediği gibi: "Herşey içimizde"
"Belki yaşla ilgilidir. Bir şeyleri elimde tutmak için uğraşmaya inanmıyorum artık. Bırakmaya inanıyorum. Ben artık tutmayayım, sıkmayayım, endişe etmeyeyim, öyle kendi haline bırakayım herşeyi, kalacakları varsa kalsınlar, gideceklerse de gitsinler istiyorum. (S.328)"

"Ev dediğiniz dört duvar değil ki, orada sizi sevecek, saracak biri.(S.382)"

"Oysa yıllardır kendimi taşımayı bildiğimi sanmıştım......Öldürmeyen güçlendiriyor mu bilmem ama hakiki zorluklar mıh gibi ayakta tutuyor insanı. Ancak her şey olup bittikten sonra ortaya çıkıyor hasarın hakiki boyutu....... Öldürmeyen güçlendiriyor mu bilmem ama güçlendirmeyen öldürüyor sonunda. Güçlü olmaya çalışmaktan yıldım."

16 Ekim 2022 Pazar

"Good Luck to you Leo Grande" Libidonun Ettikleri.

 Baştan söyleyeyim, belirli bir yaşın üstünde değilseniz ve meşrebiniz darsa koşarak uzaklaşın. Öyle çoluk çocukla izlenecek film değildir.
   Nensistoks emekli din öğretmeni, kocası iki yıl önce ölmüş. Nensi hayatında orgazm olmamış, hep rol yapmış. Şu ahir ömrümde taşıdığım bu kabuk iyice çürümeden nasıl iyi seks yaşarım derdinde bir seks işçisi ile anlaşır, filmimiz başlar.
   Bir oda, iki oyuncu, bir saat 37 dakika. Üstelik serim/düğüm/çözüm olabilecek bir akış yok. Ancak garip bir şekilde iki kişi arasında gelişen diyaloglarda bu iki karakterin serencamını bir güzel temaşa ediyoruz. Liyograndenin çocukluk travmalarından, Nensinin çocuklarıyla olan sallapati ilişkisine, ortodoksi kurallarının nasıl yerle yeksan olduğuna dair pek çok şey var kordelamızda. Sonunda ise bazı şeyleri yıkmadan bazı şeyleri kazanmanın imkansız olduğuna dair bir son mesajla (emekli öğretmenimiz, kiraladığı otel odasının lobisinde eski öğrencisine oraya bir seks işçisiyle orgazm olabilmeyi amaçladığı için geldiğini itiraf eder ve bazı şeyler ancak öyle gerçekleşir) kapanır filmimiz. 
   Eminim; libidonun hayatın yönlendiricisi olduğunu savunan psikanalistler kuarteti Karl, Sigmund, Theodor, Jacques (Jung, Freud, Reik, Lacan) dörtlüsü oturup izleseler pek neşelenirler. 
   Her iki oyuncu çok iyi (63 yaşındaki (idol oyuncularımdan) Emma Thompson'un cesaretini takdir etmemek ne mümkün!). Müzikler, kurgu, senaryo çizgi üstü. İlk başta yazdığım gibi meşrebiniz genişse ve at gözlükleriniz yoksa oturup izlenebilir.

3 Ekim 2022 Pazartesi

"Nope" Bilimkurgu olamayan Bilimkurgu.

   Cordınpiili, Get Out'la çok güzel bir iş yapmıştı. Düşük bütçe, tanınmayan oyuncular, mükemmel bir görsellik ve bunun da ötesinde bir senaryo ile izleyiciyi pek ters köşelere yatırmış, zeitgeistı başka bir açıdan yorumlamamıza neden olmuştu (nedir ırkçılık demodedir). Sonra çektiği Us, görsellik ve tüylerimizi diken diken etmesi potansiyeli açısından tatmin ediciydi de sorular sordurmakta ilki kadar iyi değildi. 
   Yine de fragmandan gördüğümüz doğaüstü olaylar, uçandaireye benzeyen göndermeler (ki fakirin uzmanlığı bilimkurgu (bilimkurgunun olmazsa olmazı UFO'lardır)) saikiyle oturduk başına (2s10d). Bay Piili vurmuş metaforun dibine dibine. Katil şempanzeden, çocuk televizyon yıldızı riki "jupe" park'a, analog tercih eden entlırsholst'dan, teknolojik değil biyolojik çıkan UFO'ya; uzun filmimiz şiddetli bir metafor silsilesidir. Sinematik olarak kuşkusuz başarılıdır ama çekilecek çile değildir. Bir daha izler miyim? Zinhar! Yine de siz bilirsiniz.

HAMİŞ : Bir tek Kikipalmır'ın canlandırdığı karakter pek şükelaydı. Etekli analogçu amcam da öyle. Ama bunlar için izlemeye değer mi? Değmez (İsmail Güzelsoy'a selam olsun!).

"Unutma Beni Apartmanı" Gayet Tatminkar Bir İlk Roman.

   Önerilerine önem verdiğim bir dostumun önerisiyle Nermin Yıldırım'ın ilk romanını yatırdık masaya. İlk 2011'de yayımlanmış. Benim aldığım 11.baskısıydı (gayet iyi!). Dili ve kurgusu sarınca (uzun zamandır didiklediğim stoik metinlerden sonra sular seller gibi akıyordu) dedim biraz yavaş okuyayım da tadını alayım. Bu minvalde, açık havada, otobüste, şezlongda, parkta, yatmadan önce yapılan okumalarda maalesef üç gün dayanabildi. 
   418 sayfalık romanımız, bir telefon konuşmasıyla başlıyor ve bitiyor. Olmayan bir anne kavramıyla büyüyen Süreyya'nın hayatını temaşa ediyoruz. Metin iki yollu ilerliyor. Bir Süreyya konuşuyor bir Annesi. İkisinin dillerinin yaşlarını yansıtması pek keyifli (annesinden; yıllardır yanlış kullandığım hücceten'in fücceten olduğunu öğrendim, şaşırdım ve sevindim). Son onyıllarda edebiyatımızdaki romanların bir aforizmalar silsilesi olarak yazılmasından (Bkz.bağlantı)  fenalık geldi. Ne yalan söyleyeyim bu romana başlarken ondan korkuyordum. Korktuğum başıma gelmedi. Yazarımız ahkam kesmiyor, kurguluyor (her iyi romancının yapması gerektiği gibi). Ayrıca romanı okurken yazılan birkaç romandan (saymadım kaç tane) yazma eylemine de dair bilgilere sahip oluyorsunuz (ilginç). 
   Romanın ismi ortalarda bir yerde coğrafi bir bilgi olarak geçiyor ama son sayfada ister istemez bir kez daha pek şımşıkırdak şekilde anımsıyorsunuz. İtiraf edeyim güzel bir final. Mecbur (serde dipsomani var) yazarın diğer kitapları da alınacak, okunacak, burada bir iki satır yazılacak. 
   Son söz: hayatta dalınan karanlıklardan kurtulmak için karanlıklara dair okuma yapmak güzel ama bunları içselleştirmek için arada beyni boş vitese alıp kurgudan uzak durmamak gerekiyor (muş). Yaşandı, öğrenildi. 

2 Ekim 2022 Pazar

"Üçbin Yıllık Bekleyiş" Ne Yaptın George Miller Amca?

   Tildasvintını da İdriselba'yı da severim. Corcmillır zaten efsanedir (en son çektiği Mad Max Fury Road, fakirin içini pek titretmiştir). Öyleyken pelikulamızın başına olması gereken müskiratla birlikte oturduk (hem de single malt olanından). Heyhat, filmimiz biralıkmış (yazık oldu 12 yıllık smokey malta). Yönetmenimiz gelmiş 77 yaşına (dünyalık sorunu yoktur sanıyorum), en son işi beklentilerin çok üstüne çıkmış, niye böyle bir şey çekmiş anlamadım. 
   Oryantalizm batağına çökmüş, pek beylik bir hikayeyi güzel bir sinematografi ile aktarmış ama bunu herkeşler yapardı Millır Dede. Yakıştıramadım. İzlemeyin efendim.

"Enkheiridion" Stoacılığın Kılavuzu.

   Stoacılığa dair en son okumamı da; bu konu hakkında en pratik en pragmatik öğretileri vazeden Epiktetos'a ayırmıştım. Kendisi hem köle, hem engelli. Ama bunlar onun okulunda asillerin eğitim görmesine asla engel olmamış. Yazılı olarak bıraktığı bir öğreti yok. Öğrencisi Arrianus, ustanın derslerini iki belge olarak kayda almış. Diatribai'yi okumaya gözüm yemediği için "rehber" olarak adlandırılan Enkheiridion'u aldık rahleye. İş Bankası Yayınları yine güzel bir iş yapıp 101 sayfalık kitabı hakkıyla basmış. Ancak sonundaki açıklamalar, kaynakça, önsözü çıkarırsanız elinizde sadece 26 sayfalık öğütler silsilesi kalır. Ama bu 26 sayfa (çok azını dahi içselleştirirseniz) pek kesafetli bir 26 sayfadır. 
   Son aylarda yaptığım stoacılık üzerine okumalardan en özlü olanıdır. Bundan sonra Aurelius'un Kendime Düşünceler'i gelir. Elbette bunları okumayıp doğrudan şunu (Bkz.bağlantı) okuyup genel hatları da inceleyebilirsiniz. Ama bu içindeki malzemeleri bilmeden aşure yemeye benzer. O halde öyle yapmasanız iyi edersiniz. 

30 Eylül 2022 Cuma

"Reprise" Arkadaşlık, Yazma Tutkusu, İlişkiler ve Hayata dair.

 
   Yoahimtrier'e otör (evet efendim otör, yoksa auteur yazmayı biz de biliyoruz!) yönetmen diyebilir miyiz? Evet diyebiliriz. Nedir: kendisinin son filmini (Bkz. burada) izlediğimde sinematografisine göz atmaya karar verdim. En iddialı işi olan 2006 yapımı röprizde son filmindeki anlatımın çok benzeri vardı. Eminim kendisinin başka işlerini izlesem, fularımı kuşanıp "hımm bu bizim yoahimin filmine benziyor" şeklinde ahkâmlar kesebileceğimi sanıyorum. Malumunuz otör yönetmen de, kendine ait anlatımı olan yönetmenlere verilen bir payedir. (Örn.Vesendırsın, Fransuatrufo vb.)
   Neyse filmimize gelelim. Düz sinefile gelmez (ne vereyim abime? Bullet Train izlesin onlar (hoş o da eğlencelidir)). Edebiyatla, ilişkilerle, arkadaşlıkla, aşkla, psikozla, yazma tutkusuyla rabıtanız varsa tadından yenmez. 
   Reprise frenkçede tekrar anlamına geliyor. Filmimizi dikkatli izleyenler bunun ne anlama geldiğini şıpınişi anlayacak ve pek hoşlarına gidecektir. Bu kez (yine iyi sinefilin ancak anlayabileceği üzere) iyi bir sonla bitirmiş Bayan Trier'in sevgili oğlu. Ama bu demek değildir ki filmimiz normal bir iş gibi başlıyor, seriliyor, düğümleniyor ve çözülüyor. Yok öyle! Hayatın kendisi gibi bir akışla izliyoruz olan biteni. Son tahlilde diyor ki: "zamana bırakın, zaman her şeyi halleder!". Fena motto değil. Bir kere daha izlenir.

21 Eylül 2022 Çarşamba

"Mutlu Yaşam Üzerine&Yaşamın Kısalığı Üzerine" Seneca'dan İnciler.

    Roma Stoacılığının önemli ismi Seneca'dan (ömrünün sonlarına doğru yazdığı ve pek kendine özgü) mutluluk ve yaşam üzerine iki metin. Hepi topu 75 sayfa ama iki aydır okuyorum. Stoacıların kendilerine özgü (fazla felsefi olmamasına karşın, hiç durdurak vermemecesine peşisıra önerileri, öğütleri sıralamaları) üslubunda yazılmış ve Sokrates stoacılığının daha yumuşatılmış bir versiyonu olarak farklılaşıyor. 
   Mutluluk için haz peşinde koşmaktan kaçınıp, kendimizi felsefe ile tanımayı, yaşam için ise boşluklar yaratıp o boşlukları ihtiyacımız olan şeylerle doldurmayı, anı yaşamayı öğütlüyor Seneca. Tabii böyle yazmak Karamazov Kardeşler'i özetlerken sadece "olay Rusya'da geçiyor" demek gibi olacak (Woody Allen'a selam olsun!). Seneca biraz varsıl bir insan ama savunduğu felsefe dünya malının peşine düşme diyor. İlk metinde Seneca sıklıkla "yahu zenginim ama bir sor neden zenginim? Bunun bana ne faydası var" şeklinde açıklamalar yapıyor (ört ki ölem!). 
   Derinlere yuvarlanmam nedeniyle okumaya hallendiğim stoik metinlerin sondan ikincisini de böylece bitirmiş oluyorum. Epiktetos'un "Enkheiridion"unu da hakketiğimde, bir süre felsefi metinlere ara verip kurguya yöneleceğim. İtiraf etmeliyim ki bunun gibi stoik satırlar kimi zamanlarda cankurtarıcı oluyor. Ara ara bakmakta fayda var. Ancak durup dururken okunursa pek işe yaramayabilir. Bir nevi ecza kutusunda duran Reflor gibi. Orada faydasızca durup dururken diyare olduğunuzda aniden hayatın ışığı gibi gelir adama (bu gereksiz metafor da hep anasonlu, içine su katılınca beyazlayan sıvının işi). 

19 Eylül 2022 Pazartesi

"Hayat" Kuantum Psikanaliz.

 Engin Hoca 181 sayfalık "Hayat"ı 2002'de henüz kuantum fiziği günümüzdeki kadar popüler olmadan önce yazmış. Malumunuz: atomaltı fizikte parçacıkları tanımlamak mümkün değildir. Bunların teorik mevcudiyetini mümkün kılan, aralarındaki ilişkidir. Bunun psikanalize yansıtılması ise hayli ilginç. Birey olarak fazla bir değerimiz yoktur demeye getiriyor Engin Hoca, bizleri tanımlayan başkalarıyla kurduğumuz ilişkilerdir. Tartışılır. Ama farklı bir bakış açısı. Sadece bu değil; Gazzali'den Zohar'a Feynman'dan Ursula K.Le Guin'e İdris Han'dan Karl Gustav Jung'a savını destekler yönde alıntılar da var. Katılırsınız katılmazsınız ancak bölüm aralarında geçen kimi tespitler oldukça çarpıcı (mahdut miktarda alıntı fotoğrafın altında var).
   İlk bölümün başlangıcı Konfüçyüs'ün "En zor şey, karanlık bir odada bir kara kediyi bulmaktır. Özellikle odada kedi yoksa" deyişiyle açılıyor ve kapanış sayfasında beni oldukça etkileyen bir cümle var. "Bana göre, hayat bir dizi rastlantı ve bizim o rastlantılarda birlikte nasıl varolduğumuz ya da olmadığımız. Önce günaydın, sonra biraz haz, biraz acı, biraz aşk, biraz hayal kırıklığı, biraz sıcaklık, biraz yalnızlık, biraz boyun eğme, biraz başkaldırı ve ardından iyi geceler. Düş gücü ve tutkuları engellenmişler için hayat, çocukken oynadığımız oyunların büyüyünce izin verilmeyen oyunsuzluğu. Bence hayat, burada saydıklarımla ve saymadıklarımla, tartışılması gerekmeyecek kadar sıradan ve yalın. İnsanlık tarihi boyunca onu karmaşık bir hale getirme yönünde öyle ustalaşmışık ki bazılarımız bununla ilgili bir şeyler söyleme ihtiyacını duyuyoruz; hayatın kendisinden çok, onu çözülmesi zor bir yumağa nasıl dönüştürdüğümüzü anlatabilme umuduyla." Bendeniz okurken katılmadığım yerler olsa da haz aldım. Elbette siz bilirsiniz. 

"Korkmadığımız ve savunmada olmadığımız zamanlarda güzelleşiyor ve daha anlamlı bir hal alıyoruz, üzerimizdeki örtünün yükü hafiflediğinden. Ama çoğu zaman, acımasız çalşma koşullarının, klişeleşmiş sosyal ayinlerin ve yakın ilişkilerimizdeki abartılı beklentilerin ortasında savrulup, şartlanmalarımız doğrultusunda kendimizi dış dünyaya endeskleyiveriyoruz. Bir başka deyişle, yaşantılarımızın başlangıcının bizden değil çevremizden kaynaklanmasını beklercesine kendimizi dış etkenlere bırakıverme eğilimindeyiz, zedelenme ya da anlaşılamama korkularımızdan ötürü risk almaktan kaçınarak." S.166)
"İnsan ya da aslında doğadaki her varlık sürekli olarak bir dengeye ulaşma çabası içinde. Ancak eğer ulaşılan bir denge durumu fazla uzun sürerse bu yeniden dengesizliğe dönüşebiliyor ve yaşanmakta olan "durum"u yeniden "sürece" dönüştürme ihtiyacı beliriyor. Bu ihtiyacı fark edemeyenlerin hayatı yavaş yavaş kurumaya başlıyor, çoğu zaman yetişkinliğe ulaşmakta olan çocuklarına karşı bağımlılık geliştirerek." (S.86)

5 Eylül 2022 Pazartesi

"Parfümün Dansı" Sekizinci Sortide Sıkılabilirsiniz!

   Seattle, New Orleans, Paris ve (Alobar ve Kudra'nın rotaları girift o yüzden belirli bir yer yazmak zor) çeşitli coğrafyalarda; çift zamanlı ilerleyen, Bay Robbins'in kitaplarının arasında en sardıran kurguya sahip kitaptır. 
   İlk okuduğumda ilkgençlik yıllarımdı. Henüz ikinci ya da üçüncü baskısını yapmıştı. Bir solukta bitirdim ve okuduğumda aklımdan çıkmayan şey bugün de gülümsetti (Alobar harman olduğunda Kudra'nın terliğini büküp ucunu yakarak tüttüre tüttüre içer!). O günden bugüne çok kereler okudum (hesabıma göre bu sekizinci, çünkü aldığım sekizinci kitaptır (eşe dosta hediye ettim çok kereler (sevaptır (bu 45. baskı)))). Yaşadığım ilginç günlerde zihnimi hafifletmek için yine baktım kitaplığıma yine bulamadım. Mecbur aldık sekizinciye, yavaş okuyacağım diye diye üç günde bitti. Nedir: birçok yeri hatırladığımdan olacak eski aldığım hazzı alamadım. Bir de bu kez Bay Robbins'in ana fikir olarak verdiği fikirleri fazla içselleştiremedim sanırım. 
   Evet yazarımızın spiritüalizm, içsel zenginleşme, bilinç yükseltme, budizm ve daha nice öğretiye yakın durduğunu biliyorum ama evrenin alışkanlıklarının değiştirilebilmesi uğruna ölüme karşı durmak, zamanı durdurmak fazla makul gelmiyor frontal loblarıma. Yine de ne budizme ne hedonizme yaranan kendi başına bir felsefeyi oturtmak da kolay iş değildir. Tom Amcanın kitapları hep okunur, hep ruha letafet verir.

4 Eylül 2022 Pazar

"Aşk ve Şehvet Üzerine - Cinslerin Duygusal Farklılıkları" Seksist Psikanaliz.

   Aşk konusunda okumalara sardım. Platon'dan, İbn-i Sina'ya, Schopenhauer'dan Montaigne'e, Freud'dan Lacan'a, Geçtan'dan Güleç ve Hasanoğlu'na varıncaya dek okudum, okudum. 
   Sonra da bu aşk denilen menfur ve müthiş olgunun nedenselliği konusunda psikologlar ve psikiatristlerin yaptığı birtakım ortak saikler&tespitleri inceledim. Gördüm ki: günümüzdeki tanımlar ne Schopenhauer'ın "yaşam istenci" ne de Freud'un "haz ilkesi"ni içeriyor (eskidi bunlar zaar (zaar!)). Buna mukabil konuştuğum her profesyonelde bir "ego ideali" tanımı dikkatimi çekti. Bunun da kökenine inince Freud'un halefi Theodor Reik'e vardı yollar. Freud'un en iyi öğrencisi ve sonrasında meslektaşı bu zat, nazizmden kaçıp yeni dünyaya varınca tıp kökenli olmadığı için eziklenmiş önceleri. Ancak sonrasında başta Lacan olmak üzere Reik'ten fazlaca etkilenmiş önemli isimler ve ABD'de yakın dönemde psikanalizdeki gelişmelerde çok etkin olmuş. 1957'de yazdığı "Aşk ve Şehvet Üzerine (Cinslerin Duygusal Farklılıkları)" adlı kitap memleketimizde iki cilt olarak basılmış. Her nedense birinci cilt hiç bir yerde (Nadir Kitap bulunan yerlerde dahi) yok. Bulamadım. Çaresiz aldık ikinci cilti ortadan başladık. 
   Şu ahir ömrümde bu kadar seksist bir metin okumamıştım. Günümüzde yapılan aşk tanımlamasını içeren kısacık III.Bölümden (kitabın ilk 33 sayfası) sonrası cinslerin duygusal farklılıklarına ayrılmış (kitap 296 sayfa). Sıkça yapılan psikanaliz seanslarından örnekler verilen başlıklarda kadına yönelik müthiş bir negatif ayrımcılık fışkırıyor sayfalardan. Feminist bir insan değilim ama yazılanların çoğuna katılmıyorum (şükür birazcık akl-ı selim kaldı). Üstelik yazar bu bölümün başında yaptığı küçük bir girizgahta okuttuğu metin hakkında; görüşlerine değer verdiği bir kadın meslektaşının "Hakkımızdaki (kadınlar) izlenimlerinizden çoğu doğru. Hiçbir erkek bu kitabı okumamalı" dediğini yazıyor. Kadınların ne sinsiliği kalıyor ne yalancılığı, ne çaresizliği. Gömdükçe gömmüş Reik Efendi! İlk okumanın verdiği acemilik mi dedim ama sonra notlar aldığım, çizdiğim yerleri bir kez daha geçtim. Yok arkadaş (dönemin ruhu mu bunu yapan bilmem ama) bildiğin maço psikanaliz bu! 
   Her insan başka bir dünya, herkesin hikayesi eşsiz. Bunları standarta oturtmak da pek mümkün değil. O yüzden bu konuda yazılanları okumak ufkunuzu açabilir ama hayatınızda biraz boşluk verip kendinizi analiz etmeniz en iyisi olacaktır. Bilge filozofumuz Cem Yılmaz'ın dediği gibi "herşey içimizde". 

3 Eylül 2022 Cumartesi

"Kendime Düşünceler" Başucu Kitabı Olur.

    Dört ay önce yaşadığım bir hayat krizi ile Stoik düşünceye meylettim. Ne yalan söyleyeyim; ilk okuduğum kitap pek faydalıydı (amerikan usulü hap şeklinde felsefe!). Sonra bu kitaba ilham veren başlıca eserleri kıraata başladım. Nedir: bunlar başından başlayayım sonuna kadar okuyayım türü metinler değildir. Şöyle benzetelim: beş dakikada sigarayı tüketip bitirmek gibi değil eski usulde sarılmış tömbeki tütünüyle kadim model nargileyi uzun süre tüttürmek gibidir (bir saati aşar çoğu zaman). Nefesi fazla sık çekmemek (nefes sıcak ve harlı gelir) ama közü geçecek kadar da ihmal etmemek gerektir (sık sık "seri köz getir" diyen tayfadan olmamak istiyorsanız (bunlar bilmez nargileyi. moda olduğu için içerler (ömürlerinde Tophane'ye (o kadim kahve) ya da Çorlulu Ali Paşa Medresesine ayak basmamışlardır))). Hülasa özen ve zaman gerektirir stoik okumalar. Bunun için (uzun olmasalar da) bitirmesi zaman alır.
   Marcus Aurelius. Stoacı filozofların en kudretlisi. Henüz 18 yaşındaymış erki eline aldığında, 59 yaşında ölünceye kadar da Roma İmparatoru olarak yaşamış. Filozof İmparator diyorlar. Hakkaniyetli ve hoşgörülüymüş. 
   Stoacıların amacı mutsuzluktan kaçmak, dinginliği ve neşeyi yakalamak. Hal böyleyken işbu metni Aurelius'un savaş seferlerinde yazması oldukça garip gelebilir okura. Gelmesin! Her ne kadar amaç sükunet olsa da stoacılar görevden asla kaçmıyor. Görev, sefere çıkmaksa bunu da hallediyorlar.
   Kitabımız 133 sayfa olmasına karşın yukarıda belirttiğim sebeplerden, bir ayı aşkın zamandır başucumda duruyor. İlk sayfadan itibaren Aurelius'un tavsiyeleri var. Herhangi bir mantıksal akış olmadan 133 sayfa biteviye öğüt. Bunları aklınızda tutmak ve hayatınıza uygulamanız imkansız elbette. Ancak şöyle bir şey var ki yazmadan edemeyeceğim: Herhangi bir yerinden başlıyorsunuz, bazı yerlerin altını üstünü çiziyor, derkenarına notlar alıyorsunuz. Bir iki sayfa sonra bir akış oluşuyor ve garip bir ruh haline giriyorsunuz (Tibet'in monoton dua metinleriyle girilen akış gibi), içinize garip bir huzur doluyor, okuduklarınızın sabit diske kaydedilmediğini biliyorsunuz ama nedense hoşunuza gidiyor. Ertesi gün kaldığınız yerin 15 sayfa öncesinden başlıyor, aynı döngüyü yine yaşıyorsunuz. Böyle böyle bugüne kadar başucumda kaldı. Sonuncu sayfaya geldim ama yine başucumda kalmaya devam edecek. Birkaç ay sonra önce çizdiğim yerleri, sonra da tümünü yeniden okuyacağım. 
   İlginç zamanlar yaşayan kâriler ıskalamasın.