85 sayfalık incecik bir kitap beni nasıl da etkiledi yahu! Aslında Sinyor Latronico, "hımm Perec'in "Şeyler"ini bir güncelleyeyim" demiş ve bunu yazmış. Ben okumadım, edebi dipsoman bir arkadaşım guardianda bir ropörtajını bulmuş, okumuş ve "adam bayağı bayağı Perec güncellemesi yapmış" dediydi. Neyse önce kitaba gelelim.
Güney ülkelerinden (neresi belirsiz) genç bir çift, işlerini uzaktan yapabilmelerine (kreatif direktördürler) karşın birşeyleri yakalayabilmek için Berlin'e gelir. Kendilerine bir düzen oturturlar, istedikleri herşey olmuş ama içlerindeki o tamamlanamamışlık hissi baki kalmıştır. Olaylar gelişmez. Bu kısacık novellada, çiftimizin hayatını çok ilginç detaylarla okuyoruz.
Bu metni iki ayrı şekilde okumak mümkün. Eğer popüler hadi öyle demeyelim de egemen kültür sizi şekillendirdiyse, "aa negzel hayatlar var, mutlu sonla da bitti. Şahane!" diye düşünebilir ancak henüz o kıvama gelmemiş şanslı (yahut şanssız mı demeliyim?) kitledenseniz acı acı gülümsersiniz.
Gerçek şu ki: cesur yeni Dünya; yaşananlardan değil ekranda görülenlerden etkilendiğimiz bir yere dönüştü. Özellikle pandemiden sonra yüzyüze iletişim, yerini sosyal medyaya ve hatta tümden medyaya bıraktı. Güzel fotoğrafların (ama sanat yahut en kötü ihtimalle zenaat denebilecek fotoğrafların) paylaşımı amacıyla kurulan instagram benzeri sosyal platformlar yetmezmiş gibi, televizyon, sinema, dizi (ve hatta) haber yayınları, etki liderleri, kerameti kendinden menkul fenomenler, fikir insanları, politikacılar, kimi sanatçılar, sanatı kullanan zenaatçılar (bunlar daha fazla) insanların paradigmasını şekillendirmeye başladı. İdeal zannettiğimiz hayatlar internet sayesinde biçimleniyor. Yaşamak, artık internette paylaşılan bir şeye dönüştü. Bu mecrada başarılı olup iyi sermaye toplamak da mümkün. Üretilen bir şey olmamasına karşın (milleti ekran karşısında zaman geçirmeye ayartmak üretim sayılabilirse) elde edilen şeyler oldukça cezbedici. Hâl böyleyken genç potansiyel de bu kanala yönleniyor elbette.
Romanımız bu döngüde doğmuş, yetişmiş, görece başarıya ulaşmış bir çifte odaklanıyor. İnternette (instagram, tictoc (ve hatta) onlyfans, twitter vs.) idealize edilen yaşama erkenden ulaşmışlar. Berlin gibi bir şehirde süpersonik bir evde (masif macar parkelerın kontrastı, süzülen günışığıyla parlayan salon bitkilerinin koyu yeşili, iskandinav mobilya), egzotik bir mutfak zevki, en derin cinsel tutkular, en yeni sanat akımlarına ilk elden ulaşım, egemen kültürü şekillendiren bir çevre, kendileri gibi düşünen&yaşayan arkadaş grubu. Herşey bittamam.
Ama derinde bir yerde (ne derini basbayağı günyüzünde) bir erişilememişlik, tamamlanamamışlık hissi. Bir tatminsizlik. Bir yüzeysellik tortusu durmaktadır. Neden?
İdealin çok standartlaşması, ideoloji fakirliği, inancın (burada kastedilen; dini inancın ötesinde bir şeydir, yanlış anlaşılmasın) eksikliği, bilincin sığlığı ve daha neler...
Tüm metinde çiftimizin hiç bir diyaloğu yoktur. İsimleri, geldikleri yer anonimdir. Buna mukabil; kişisel tüm ögeler çıkarılmasına karşın baskın kültürün tüm bileşenleri adıyla sanıyla verilmektedir. Yazar, iyi iş çıkarmış. Ben olsam ergenlere, gençlere okumayı ve üzerinde konuşmayı şart koşardım. Ne işe yarardı? Oralara girmeyelim.
Kısacası öneririm efendim!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder