24 Nisan 2026 Cuma

"Neyi Bilebiliriz?" Ian McEwan'dan Sağlam Roman.

 
   Nerelere koyacağımı bilemediğim romandır. Bir kere yazarı ilk kez okuyorum. Çok tatmin edici, başka işlerini de alıp okuyacağım. 

   2119 yılında başlıyor roman. Artık sadece akademik çöp olarak değerlendirilen sosyal bilimler çalışan bir akademisyen; 2014 yılında okunduğu rivayet edilen bir coronanın (bir şiir formu) peşine düşüyor. Şiiri yazan Birleşik Krallığın o dönemdeki en büyük şairi. Ama bir sorun var. Bu şiiri duyanlar vardır ama okuyanlar yoktur. Sadece tek kopya yapılıp (şair tarafından tüm müsveddeleri, eskizleri, çalışmaları ve notları imha edilmiştir) ithaf edildiği kişiye el yazısı (bir parşömen üzerine) ile yazılmış ve bir daha gören olmamış. 
   Yazarın kurgusu, dili, olay örgüsü ve elbette çeviri pek çizgi üstü. Kendi adıma okuduğum her 30 sayfadan sonra mola verip okuma sırasında aklıma gelen soruları düzene dizdim ve meşrebimce cevaplamaya çalıştım. Bu kitap bana, kendimi gözlemleme kapıları açtı. Yaşadığım benzerlikler ve tezatları, verdiğim kararlardaki paralellikleri ve karşıtlıkları düşündürdü. Kimi zaman çevremde gördüğüm, kimi zaman kendimde gözlemlediğim davranışları analiz ettirdi. Bunu yaparken de ilk bölümde (ki bu bölümü rahatlıkla ütopya&distopya karışımı olarak adlandırabiliriz) geleceğe yönelik birtakım kaş kaldırıcı, üzerinde düşündürücü gelecek tasvirleri yaptı.  
   İkinci bölümde ise doğrudan 110 yıl geriden başlayarak aslında neler olduğunu okuyoruz. Hâl böyleyken (yani geçmişi değerlendirmek için zilyon tane elektronik veri olmasına karşın) geçmişin nasıl eksik ve taraflı değerlendirilebileceğini anlıyoruz. Tarih diye bize belletilen senaryoların nasıl da yanlı ve yanlış olabileceğini de acı bir şekilde idrak ediyoruz. Günümüzdeki veri bombardımanından kafası karmakarışık olan ve yaşadığımız günleri idrak edebilmekte güçlük çeken bizler hakkında, kimbilir 100 yıl sonra (eğer insanevladı 100 yıl sonra hala inat edip de yaşayakalırsa) neler bilecekler, nasıl değerlendirilecekler? Neyse, fazla da şeyetmemek lazım.
   Yazdığım gibi roman fazla uzun olmasa da (290 S.) okunulan bölümlerin sonunda uzun uzun düşündürdüğü için hızlı okunmuyor. Yavaştan sindire sindire bir okumayı hakediyor. Romandan son derece alt bir fayda da çıkardım: bir sanat eserini sanatçıyı tanımadan değerlendirmeliyim. Eser sanatçıdan azade olarak özümsenmeli. Çünkü hepimiz insanız, hepimizin ciddi arızaları var (buna beğendiğimiz eserleri yaratan sanatçılar da dahil). Sanatçının arızalarını bildiğimizde yarattığı esere de bir soğukluk giriyor(en azından bende öyle oluyor). İbrahim Maalouf pedofilmiş, Woody Allen evlatlığıyla evlenmiş, Feridun Düzağaç Umut Sarıkaya'ya karikatürünü çizdiği için ona atar yapmış.  Ne Beiruth'u eskisi gibi dinleyebiliyor, ne "Kahire'nin Mor Gülü"nü eskisi gibi gülümseyerek izleyebiliyorum. Onun yerine sadece eseri bilseydim daha fazla haz alacaktım. İflah olmaz bir faydacı olarak; bundan kelli biyografi okumak ve sanatçının güncelini takip etmekten kaçınıyorum. 
   Velhasıl, öneririm yani.  

21 Nisan 2026 Salı

"Memoria" Şebnem İşigüzel'den Osmanlının sonu, Cumhuriyetin başı.

 Seyahatte okunamayacak kitaptır. İçerik açısından değil hacim açısından (933 sayfa). Kitap kulüplerinin okumaları nedeniyle iki aydır rafta yatıyordu. Vira bismillah deyip giriştim. Bir kere; dili ve kurgusu sular seller gibi akıyor. Kaldı ki sayın İşigüzel'in başka işlerini hiç aksatmadan okumuşluğumuz olduğundan nasıl bir şeyle karşılaşacağımı az çok tahmin ediyordum.
   Osmanlının son dönemleri, Eyüp Sultan mezarlığında bir "Karılar Tekkesi". Her ne kadar postnişin erkek olsa da her işin başında Münire Hanım var. Bir de buraya "yaşamaz" deyip terkedilen bir erkek çocuğu ve onun torunu. Roman, serbest bilinç akışı yöntemiyle yazılmış. 
   Şöyle örnekleyeyim. Anlatıcı torununa yaşadıklarını anlatıyor, anlattıklarının içinde biri yine yaşadığını anlatıyor ve asıl anlatıcı bu öykü içinde öykünün detaylarını açıklıyor. Anlatılanlar pek bir renkli ve meraklı olduğundan aslında nerede başladığımızı unutuyoruz çokça. Anlatılar gerçek değil, hayal de değil. Kimi zaman "katil" damgası yapıştırdığımız (ağzı ikrar itiraf ediyor çünkü) biri, 300 sayfa sonunda katil olmayabiliyor mesela. Birinci bölüm bittiğinde genç cumhuriyete geçiyoruz ve aslında burada başrolü, eskiden "memoria" sonradan "cumhuriyet" olacakken "cennet"e dönüşmüş Nişantaşı'ndaki bir apartman alıyor. İnsanlar, ana ve yan karakterler bu binanın (eskiden konağın) çevresinde dönüp duruyor. Final de burada yazılıyor.
   Kadın gözünden değerlendirilip oldukça pozitif ayrımcılık taşıyan bir üslupla yazılmış. Hâl böyleyken düşünüyorum: iyilik içeren bir karakter bulamıyorum. Bunun esintisini taşıyan çok az sayıda faktör, sadece belirli bir etnik kimliğe sahip.
   Cumhuriyetin ilk dönemleri sütten çıkmış ak kaşık değil. Devrim bir hayli çocuğunu yedi, biliyoruz. Ama romanımız bu dönemi oldukça kıyıcı anlatıyor. Bence burada bir kolaylığa kaçılıyor çünkü bu keskin eleştirileri yapan anlatıcıların akli melekeleri fazla da muteber değil. Yani okuduğunuz şeylere inanmanızı engelliyor. Kaldı ki: Abdülhamit'in karılar tekkesinde marangozluk yaptığına da inanmamız gerek bu durumda. Yani: tarihi yansıtan bir roman değil. Zaten romanın ortalarından itibaren günümüze yakın zamanlara geçiyoruz. 
   Fakir; ilk gençliğinin bir kısmında o coğrafyada yaşadığından ayrı bir merak ve ilgiyle okudu romanı.Ne yalan söyleyeyim: iş çıkışı olsun da sayfaları çevireyim isteğiyle doldu taştı bünye kimi zaman. Böyle böyle sonunu getirdim. Ancak bu kadar uzun olması kimi zaman yağsız tuzsuz , salçasız soğansız kabak kalye tadı verdi. Üzerinde düşünülecek değil, merakla sayfaları çevireceğimiz uzunca bir metin kısacası. Yine de okumaktan neyi beklediğinize bağlı olarak vereceği zevkleri gözardı etmemek gerektir.

5 Nisan 2026 Pazar

"Kusursuzluk" Korkak, Eski Dünya'ya Ağıt!

   85 sayfalık incecik bir kitap beni nasıl da etkiledi yahu! Aslında Sinyor Latronico, "hımm Perec'in "Şeyler"ini bir güncelleyeyim" demiş ve bunu yazmış. Ben okumadım, edebi dipsoman bir arkadaşım guardianda bir ropörtajını bulmuş, okumuş ve "adam bayağı bayağı Perec güncellemesi yapmış" dediydi. Neyse önce kitaba gelelim.
   Güney ülkelerinden (neresi belirsiz) genç bir çift, işlerini uzaktan yapabilmelerine (kreatif direktördürler) karşın birşeyleri yakalayabilmek için Berlin'e gelir. Kendilerine bir düzen oturturlar, istedikleri herşey olmuş ama içlerindeki o tamamlanamamışlık hissi baki kalmıştır. Olaylar gelişmez. Bu kısacık novellada, çiftimizin hayatını çok ilginç detaylarla okuyoruz. 
   Bu metni iki ayrı şekilde okumak mümkün. Eğer popüler   hadi öyle demeyelim de egemen kültür sizi şekillendirdiyse, "aa negzel hayatlar var, mutlu sonla da bitti. Şahane!" diye düşünebilir ancak henüz o kıvama gelmemiş şanslı (yahut şanssız mı demeliyim?) kitledenseniz acı acı gülümsersiniz. 
   Gerçek şu ki: cesur yeni Dünya; yaşananlardan değil ekranda görülenlerden etkilendiğimiz bir yere dönüştü. Özellikle pandemiden sonra yüzyüze iletişim, yerini sosyal medyaya ve hatta tümden medyaya bıraktı. Güzel fotoğrafların (ama sanat yahut en kötü ihtimalle zenaat denebilecek fotoğrafların) paylaşımı amacıyla kurulan instagram benzeri sosyal platformlar yetmezmiş gibi, televizyon, sinema, dizi (ve hatta) haber yayınları, etki liderleri, kerameti kendinden menkul fenomenler, fikir insanları, politikacılar, kimi sanatçılar, sanatı kullanan zenaatçılar (bunlar daha fazla) insanların paradigmasını şekillendirmeye başladı. İdeal zannettiğimiz hayatlar internet sayesinde biçimleniyor. Yaşamak, artık internette paylaşılan bir şeye dönüştü. Bu mecrada başarılı olup iyi sermaye toplamak da mümkün. Üretilen bir şey olmamasına karşın (milleti ekran karşısında zaman geçirmeye ayartmak üretim sayılabilirse) elde edilen şeyler oldukça cezbedici. Hâl böyleyken genç potansiyel de bu kanala yönleniyor elbette. 
   Romanımız bu döngüde doğmuş, yetişmiş, görece başarıya ulaşmış bir çifte odaklanıyor. İnternette (instagram, tictoc (ve hatta) onlyfans, twitter vs.) idealize edilen yaşama erkenden ulaşmışlar. Berlin gibi bir şehirde süpersonik bir evde (masif macar parkelerın kontrastı, süzülen günışığıyla parlayan salon bitkilerinin koyu yeşili, iskandinav mobilya), egzotik bir mutfak zevki, en derin cinsel tutkular, en yeni sanat akımlarına ilk elden ulaşım, egemen kültürü şekillendiren bir çevre, kendileri gibi düşünen&yaşayan arkadaş grubu. Herşey bittamam. 
   Ama derinde bir yerde (ne derini basbayağı günyüzünde) bir erişilememişlik, tamamlanamamışlık hissi. Bir tatminsizlik. Bir yüzeysellik tortusu durmaktadır. Neden?
   İdealin çok standartlaşması, ideoloji fakirliği, inancın (burada kastedilen; dini inancın ötesinde bir şeydir, yanlış anlaşılmasın) eksikliği, bilincin sığlığı ve daha neler...
   Tüm metinde çiftimizin hiç bir diyaloğu yoktur. İsimleri, geldikleri yer anonimdir. Buna mukabil; kişisel tüm ögeler çıkarılmasına karşın baskın kültürün tüm bileşenleri adıyla sanıyla verilmektedir. Yazar, iyi iş çıkarmış. Ben olsam ergenlere, gençlere okumayı ve üzerinde konuşmayı şart koşardım. Ne işe yarardı? Oralara girmeyelim. 
   Kısacası öneririm efendim!