Seyahatte okunamayacak kitaptır. İçerik açısından değil hacim açısından (933 sayfa). Kitap kulüplerinin okumaları nedeniyle iki aydır rafta yatıyordu. Vira bismillah deyip giriştim. Bir kere; dili ve kurgusu sular seller gibi akıyor. Kaldı ki sayın İşigüzel'in başka işlerini hiç aksatmadan okumuşluğumuz olduğundan nasıl bir şeyle karşılaşacağımı az çok tahmin ediyordum.
Osmanlının son dönemleri, Eyüp Sultan mezarlığında bir "Karılar Tekkesi". Her ne kadar postnişin erkek olsa da her işin başında Münire Hanım var. Bir de buraya "yaşamaz" deyip terkedilen bir erkek çocuğu ve onun torunu. Roman, serbest bilinç akışı yöntemiyle yazılmış.
Şöyle örnekleyeyim. Anlatıcı torununa yaşadıklarını anlatıyor, anlattıklarının içinde biri yine yaşadığını anlatıyor ve asıl anlatıcı bu öykü içinde öykünün detaylarını açıklıyor. Anlatılanlar pek bir renkli ve meraklı olduğundan aslında nerede başladığımızı unutuyoruz çokça. Anlatılar gerçek değil, hayal de değil. Kimi zaman "katil" damgası yapıştırdığımız (ağzı ikrar itiraf ediyor çünkü) biri, 300 sayfa sonunda katil olmayabiliyor mesela. Birinci bölüm bittiğinde genç cumhuriyete geçiyoruz ve aslında burada başrolü, eskiden "memoria" sonradan "cumhuriyet" olacakken "cennet"e dönüşmüş Nişantaşı'ndaki bir apartman alıyor. İnsanlar, ana ve yan karakterler bu binanın (eskiden konağın) çevresinde dönüp duruyor. Final de burada yazılıyor.
Kadın gözünden değerlendirilip oldukça pozitif ayrımcılık taşıyan bir üslupla yazılmış. Hâl böyleyken düşünüyorum: iyilik içeren bir karakter bulamıyorum. Bunun esintisini taşıyan çok az sayıda faktör, sadece belirli bir etnik kimliğe sahip.
Cumhuriyetin ilk dönemleri sütten çıkmış ak kaşık değil. Devrim bir hayli çocuğunu yedi, biliyoruz. Ama romanımız bu dönemi oldukça kıyıcı anlatıyor. Bence burada bir kolaylığa kaçılıyor çünkü bu keskin eleştirileri yapan anlatıcıların akli melekeleri fazla da muteber değil. Yani okuduğunuz şeylere inanmanızı engelliyor. Kaldı ki: Abdülhamit'in karılar tekkesinde marangozluk yaptığına da inanmamız gerek bu durumda. Yani: tarihi yansıtan bir roman değil. Zaten romanın ortalarından itibaren günümüze yakın zamanlara geçiyoruz.
Fakir; ilk gençliğinin bir kısmında o coğrafyada yaşadığından ayrı bir merak ve ilgiyle okudu romanı.Ne yalan söyleyeyim: iş çıkışı olsun da sayfaları çevireyim isteğiyle doldu taştı bünye kimi zaman. Böyle böyle sonunu getirdim. Ancak bu kadar uzun olması kimi zaman yağsız tuzsuz , salçasız soğansız kabak kalye tadı verdi. Üzerinde düşünülecek değil, merakla sayfaları çevireceğimiz uzunca bir metin kısacası. Yine de okumaktan neyi beklediğinize bağlı olarak vereceği zevkleri gözardı etmemek gerektir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder