28 Mart 2019 Perşembe

"Love, Death&Robots" Yeni Tür Bilimkurgu.

   18 Bölümlük (kimi uzun kimi kısa (6 ile 17 dk.arası)) bilim kurgu animasyonları. Her animasyon birbirinden bağımsız öyküler içeriyor. Konuları farklı olduğu gibi üslupları, konuya yaklaşımları da farklı. Bazıları herhangi bir derinliğe varmayıp sığ sularda yüzerken, kimilerinde (bitip üzerine düşündüğünüzde) olduğundan daha derin mesajlara sahip olduklarını görebiliyorsunuz. Kendi adıma iki günde 18 bölümü bitirdim. Süre olarak böyle bitirebilmek pek iddialı görünmüyor biliyorum ancak içerik olarak yorumlamam gerektiğinde (fularımı takıp, "hımm bu cyberpunk (beyond the aquila rift), bu steampunk (good hunting). bak burada ruhun dijitalleşmesine gönderme var (sonnie's edge), burada iletişimsizlikten dem vuruluyor (the witness)" tarzı ahkam kesmeler) çabuk bile bitmiş denebilir.
   Animasyon ve bilimkurguya meftunlar ıskalamayacaklardır.

 Gelelim işin bilimkurgu ve ticari yönüne. Netfliks, Black Mirror ile yakaladığı bilimkurgu damarını bir iki filmle ilerletmeyi denedi ama senaryolar/fikirler pek parlak olmasına karşın netice pek parlak olmadı. En son Bandersnatch'la bitirdikleri Black Mirror ise filmlerinden çok daha fazla başarılı. Bu minvalde; bilimkurgu yönünde bütçesi yüksek filmler yerine başarılı animasyon sanatçılarına ilginç fikirleri çalıştırmak hem daha ekonomik, hem daha vurucu. Üstelik hard science fiction'dan bunalabilecek ergenlere arada komedi unsurları içerecek (the dump) kısa animasyonlar, hedefi yanılmadan vurabilecektir. Öyle de olmuştur. Şimdiden ikinci sezon geyikleri döndüğüne göre zevahir kurtarılmış, geleceğe bakılabilmiştir. Bilimkurgu açısından : yukarıda yazdığım gibi belli başlı tüm türlere (hard sf bile var "helping hand") selam çakan serimiz, herhangi bir yenilik getirmese de hap gibi bölümlerle ilgimizi ve merakımızı canlı tutmayı başarmaktadır. Bu da az şey değildir!

18 Mart 2019 Pazartesi

"Doktor Ox'un Deneyi" J.Verne'den Bir Öykücük.

   Kikendon, haritalarda bile olmayan bir kasaba. Flamanlar mukim. Biraz yavaşlar ve hayatı kendilerine uydurmuşlar. Dünya oldukça yavaş dönüyor (6 perdelik opera ancak 3 haftada gösterilebiliyor (ölçüler üç kat düşünce mecburen! (allegro oluyor sana adagio))) ama bundan memnunlar. Kasabaya yeni gelen Dr.Ox, bedavadan şehre aydınlatma yapmayı öneriyor, olaylar gelişiyor.
   136 sayfalık (İthaki Baskısını okudum) metin (öykü diyebilir miyiz ? elbette. (1 gecede bitti)) şimdiye kadar en az bilimsel göndermeyle karşılaştığım J.Verne kitabı oldu. Bay Verne'in üslubu başka kitaplarında olduğundan daha fazla oyuncaklı. Bir doktor tarif ediyor mesela: "Doktor Custos ise, bu saygıdeğer pratisyen hekim, meslektaşları misali, her türlü hastalıktan mustarip hastaları iyileştiriyordu; tabii ölenler dışında." fakirin dudakları yukarı kıvrılıyor bittabi. Buna benzer pek çok betimleme var. Kısacası kitap su gibi akıyor. Bilgilendirici değil ama eğlendirici. Zannediyorum Bayan Verne'in oğlu bu risaleyi adolesanlara yazmış. Kafa boşaltmalara birebirdir.

"303" Herkese Göre Değil Ama Çok Güzel !

   Çok uzun (2s25d). Aşk var, aşk filmi değil. Yol var, yol filmi de değil. Çok fazla bilgi var, belgesel değil. Ama güzel film.
   İşleri yolunda gitmeyen iki öğrenci. Biri siyasal bilimler diğeri biyoloji okuyor. Biri bursu kaçırıyor (fazla doğrucu davutluktan), diğeri dersi batırıyor (ezbere karşı olduğundan). Kafayı dağıtmak adına yola vuruyorlar kendilerini, bir şekilde yolları kesişiyor, olaylar gelişiyor. 
   Baştan sona iki oyuncuyla çekilmiş. Berlin'den İspanya ve Portekiz'e gidiyoruz. Kartpostal gibi görüntüler, aşk/evrim/evlilik/ kapitalizm/din/ilişkiler ve daha başka bir sürü konu hakkında şükela geyik, aksamayan bir kurgu, iyi işçilikli kadrajlar var. Geç bir saatte izlemeye başladık, bünye sebat edemedi yarım bıraktık. Ertesi günü aynı yerden aynı haleti ruhiye ile izlemeye koyulduk. Hiç sıkılmadık. Aklımıza bir 303 alıp (o ne ferahfeza kokpittir öyle) yollara vurmak geldi. Son zamanlarda izlediğim en eğlendirici filmlerdendi. Hararetle öneririm.

"Captive State" Dünyayı Kurtaran Şikagolular.

   Uzaylı istilası on yıl önce gerçekleşmiş. Garaip donlu uzaylılar, ırkımı bir güzel sömürüyorlar. Nefis distopya (bayılırım). Şikago'nun varoşları. Enfes çekimler, hızlı bir sinema dili, kışkırtıcı müzikler, Conguudmın ve daha neler. Böyle olunca çekime karşı koyamayıp, küçük bir salonda (neredeyse yarısı dolu) oturup izledik.
   Heyhat, bilimkurgu ve distopya yok. Direniş ve gizli kapaklı sabotajlar silsilesi var. Bilimkurguya hevesleniyor ve fragmanla film lambalarına bakıyorsanız, aldanmayın. Dünyayı kurtaran ateşi başlatan kahraman Şikagolular var. Ben yandım, siz yanmayın...


15 Mart 2019 Cuma

"Fiziğin Evrimi" Einstein Bilal'e Anlatıyor!

   248 Sayfa, ilk baskısı 1938, sonra 1960'da basılmış. Bu baskıya Leopold Infeld bir yeni girizgah yapıp, ilk baskıdan o güne nelerin değiştiğini (o zamanlar bilimsel ilerleme bugünkünden daha çarpıcıymış) bir güzel açıklamış. Daha sonra Bay Albert almış kalemi, önsözü yazmış. Öner Ünalan'ın metine ruh katmasıyla (o "yarenlik" ne de güzel gitmiş son cümleye!) daha da heveslenmiş okur.
   Dört bölümden oluşan kitabımız, Newton fiziğinden başlayıp, mekanikçi görüşün değerinin düşmesini didikliyor sonra görecelilik/ilişkinlik durumlarını açıyor ve nihayet kuantum fiziğinde nihayete erişiyor. Fizik bilginiz zayıf veya bu konuya ilgi duymuyor olabilirsiniz. Ancak kitap; tüm bu zorlukları aşıp, bu konudaki en cahil insana dahi bir şeyler anlatabilecek bir basitlikte yazılmış. Bölümlerde yazılan deneyler, öyle büyük laboratuvarlar, araç/gereç gerektirecek bir kesafette değil. Ancak her teoremin başlangıç noktasını oluşturan sorular sormaya yarıyor. Satır aralarında bilimsel yöntemle ilgili çok güzel benzetmeler, betimlemeler, ipuçları var. 
   Kitap önemli! Neden? Newton fiziği sayesinde Mars'a uydular gönderiyoruz. Görecelik ve kuantum ise teorik ve matematik olarak ispatlandı ancak hayatımızdaki yansımaları (nükleer güç haricinde (ki o da az şey midir?)) pek yok (zaman/boyut çerçevesini kastediyorum). Muhakkak ki bu konuda çalışanlar bir sonuca ulaşacaktır. Bunun için bu fikirlerin çıkış noktasının neler olduğunu bilmekte fayda var (Yok! Newton başına düşen elmayla kütleçekimi bulmadı!). 
   Bilimle ilgilenenler ise asla ıskalamamalı. Hangi disiplinde çalışıyor olursanız olun, bu metni en az bir kez okuyup, altını üstünü çizmek gerektir.
ÖN SÖZÜN SON CÜMLESİ : "Bu kitap, sizinle aramızda zorlamasız bir yarenliktir. Onu can sıkıcı ya da ilginç, usandırıcı ya da sürükleyici bulabilirsiniz; ama bu sayfalar, yaratıcı insan aklının, fiziksel görüngüleri yöneten yasaları daha tam olarak anlama uğruna olan o öncesiz (ezeli) uğraşı üzerine size bir fikir verirse, amacımıza ulaşılmış olacaktır."

12 Mart 2019 Salı

"Yüzbaşı Marvel" Görünüşe Aldanmamak Lazım!

 
   Zaten Pazartesi. Önümde çalışacak 4 gün daha var. Yazılı metinler de ilerlemiyor. Dedim "bari zihni sıfırlayalım". Gittik Yüzbaşı Marvıl'a. Beklentilerimin düşük olmasından mıdır nedir (bu tip filmlerde mantık, senaryo, alt/üst mesaj, sinematik beğeni beklenmez!), beğendim yahu filmi.
   Elitist uzaylı kızımız var (asil, soylu, mağrur vb.savaşçılar klanı), biraz kafası karışık "ne işim var benim buralarda? ben kimim?" gibi soruların peşinde. Yeşil kertenkelemsi düşmanlar var (tabi en baştan düşman belliyoruz). Diğer yandan evıncırsın zuhur etmediği zamanlar (1995 (hesap edin CD bile yüklerken bayıyor)). Neyse film ilerliyor. Serinin diğer filmlerindeki gibi sıkılmadım. Sten Bey Amcayı rahmetle anarak (öyle böyle son filmlerde kafa bir amca gibi duruyordu) filmimizi sıkılmadan izledik. Zihin sıfırlandı mı? Evet. Meşazımızı aldık mı (fakire göre serinin diğer filmlerinin aksine meşazı bile vardı: görünüşe aldanmayın, kertenkele gibi görünseler de düşman bazen haklı/mağdur/ezilen olabiliyor).
   Ne diyeyim: cansıkıntısına birebir.

6 Mart 2019 Çarşamba

"Manves City" Kaybolan Hayatlarımız!

   Ersel, Erice'ye varır. Herşey değişmiştir.
   Konu budur. Berci Kristin Çöp Masalları ile hayatıma giren Latife Tekin'in kalemi yine alıp götürüyor beni başka dünyalara. Daha entellektüel okurlar için, kitap hakkında yazılmış "Psikanalitik Edebiyat Kuramı Bağlamında" diye başlayan derin bir ropörtaj var. Ben bilmem! Fakir, sadece okuyan, okurken hissettiklerini aktarmaya çalışan karbon bazlı bir organizma. 
   Ne zaman Tekin metinleri okusam üzülüyorum. Bu yüzden de fazla okumamaya çalışıyorum ama her geçişte bakmamaya çalıştığım kağıt toplayan (ama her nedense yüzlerinde bir umut, bir iyimserlik olan) gariban takımına bakmamaya çalıştığım gibi. Bakmasam ne olacak? onlar yine varlar. Bakamamazlık edemiyorsunuz. Böyle yapınca digemkârlık etmemek de elde değil. 
   Tekin metinleri de öyle. Her birinde bir başka boyut. Erice'deki boyut, bildiğimiz arkaplanı içeriyor. Değişen şeyler. İçinde garip bir mizah da barındıran hüzünlü bir okuma yaptım. Bakışlarını çeviremeyenlerin okuması için...
Eşdeş kitap "Sürüklenme" biraz bekleyecek ama, bünye o kadar dirayetli değil!

"Aquaman" Adolesanlara...

   Holivut için başarının formülü belli artık.

  • Sağlam bir bütçe oluştur.
  • İyi bir çizgi roman bulup, telifini öde.
  • Ana akım film çeken ortalama bir yönetmen ve çok iyi bir teknik ekip tut.
  • Mali sıkıntıda olan (kim değil ki?) iyi oyuncuları yan rollerde harca.
  • Neredeyse tamamı yeşil perdelerin önünde çekilen filmi, CGI ekibine teslim et.
  • İyi bir pazarlama yap.
  • Filme öyle kan, cinsellik, şiddet koyma ki izleme sınırı yaşı yükselmesin.
  • Sonra gelsin paracıklar.

   Kendi kendime söz vermiştim, "Süper kahraman filmlerini artık sinemada izlemeyeceğim" diye, iyi de yapmışım. Dün gece sırf kafa boşaltmak için suadamı izlemeye çalıştım. Yok, olmuyor! 
   Filmimizin başında esas adam (ki çizgiromandaki WASP karakterinden light bir maori figürüne evrilmiş (neden light?(çünkü yüzünde dövme yok)) bir denizaltıda korsanları tepelerken başına bir darbe alıyor. Sonra da hiç bir şey olmamış gibi yüzünü yan devirerek pis pis sırıtıyor. Son 20 yıldır neredeyse bütün holivut filmlerinin şiddet sahnelerinde görünen bu ısıtılmaktan helak olmuş temcit pilavını görünce "tamamdır bu iş" diyerek hemen hemen tüm filmi ileri sararak izledim. Evet sevgili Edinburglular! (neden edinburg? (çünkü içimden öyle geldi)) IMDb puanının yüksek olmasına, neredeyse tüm eleştirilerin iyi olmasına bakmadan, risk alarak iddia ediyorum. Filmimiz tamamen çöptür, izlenmesi zamanınıza yazıktır. Ne türe, ne sinemaya hiç bir yenilik getirmediği gibi, şimdiye kadar kötü klişelerde kullanılmış bütün beylik teknikleri kullanmakta, zamanınızı bile iyi geçirtememektedir. 
   Ardı ardına iyi filmler izleyip (Farhadi, Lanthimos vs.) sonra bu türe geçince bünye ters mıknatıslanma! yaptı herhalde. Sadece 2002 yılından sonra doğmuş, sinema beğenisini televizyon izleyerek (yok izleyerek olmadı) seyrederek geçirmiş adolesan kitleye hitap eder. Yoksa : evlat olsa sevilmez!
   Son olarak Triers filmlerinde oynayan iki oyuncunun (vilemdefo (antichrist) ve nikolkidmın (dogvil)) buralarda garaib kostümlerle hoplayıp zıplamaları; bana paranın insanları zayi edebilme kudretini hatırlatıp acı acı gülümsetti...

3 Mart 2019 Pazar

"Shoplifters" Aileye Farklı Bir Bakış!

   Şükela bir aile. Herkes birbirini kolluyor, genellikle mutlular. Zahiren mükemmel bir holivut pelikulası adeta... Gel gör ki taşın oturtulduğu foya sıyrılınca (burada malumatfuruşluğumu konuşturup "foya"nın ne demek olduğunu açıklamiyciim, sorun bir hakkaka söylesin (hah bir de hakkak çıktı başımıza!)) yavaştan gözlerimiz açılıyor, acıyor.
   Altın Palmiyesi var, Japonya'nın oskar adayı, finale de kaldı (alamadı (hakkı değildir (alsa ne değişirdi sanki: hiç))). Süresi pek uzun (2s1d). Sonuna kadar izleyince, düşündürüyor. Birçoğumuzun ömründe bâki olan bir kavrama olan yaklaşımı, paradigmayı sarsıyor. Kabul. Ancak benim canım sıkıldı. Bir türlü içselleştiremedim yaşananları. Farhadi'nin filmlerinden iki tık aşağıda. Demirkubuz'un filmlerinden bir tık yukarıda. Sadece dipsoman sinefillere gelir, yoksa abime/ablama bir griinbuuk vereyim, hem ana akımdan ayrılmamış olur hem zenci duyarlılığını besler...

1 Mart 2019 Cuma

"Yaşamın Bilgece Deneyimleri" Schopenhauer'den...


   Sardım Schopenhauer'e. Bir ay bitmeden ikinci kitabının da hakkından geldim. Berberini ıslak havlu ile dövesim geldiği bu huysuz ihtiyar, "Yaşamın Bilgece Deneyimleri"nde yine ezberimi bozan tespitler yapmayı sürdürmüş. Kendisinin kadınlar ve başka ırklar üzerindeki tespitlerine hiç bir şekilde katılmıyorum (oldukça şoven tespitler bunlar (ki bir kupleyi aşağıdaki alıntılarda faş ediyorum (gri olan))). Ancak son zamanlarda  altını üstünü en çok çizerek okuduğum kitaptır. Kitap hakkında yazmak zor. Sadece normal kitap okur gibi okumamanız gerektiğini, bölüm bölüm ve yavaş yavaş ilerlenirse idrakinin o kadar kolay olacağını belirtmem gerek. Her ne kadar dili anlaşılır ve akıcı ise de, önünüze sürülen düşünceler öyle oku-unut tarzında değil.
   Konunun bölümlendirilmesi ile başlayan kısım, okumayı kolaylaştırıcı bir başlangıç. Daha sonra maddi varlıklar, itibar, gurur, mevki, onur ve şöhret gibi bizi tanımlayan alt başlıklar var. Hepsi şükela (şövalyelik onuru bölümünü tenzih ediyorum. Bu bölüm günümüz için pratiği olmayan tespitlerle dolu, hayli de uzun, doğrudan pas geçebilirsiniz). Bazı alıntıladığım yerler aşağıda (bunlar sadece yazmaktan üşenmediğim kısımlardır, asıl hazinelerse kitabın içinde). Hayatını yazılanlara göre şekillendirmeye niyetli kâriler için birebirdir. Kitaplığınızda bulunsun...
"Neşe kapımızı ne zaman çalarsa çalsın onu kapıyı ardına kadar açarak içeri almamız gerekir. Mutluluğun nakit parası olan sadece odur, geri kalan hepsi birer banka senedidir yalnızca; zira bir tek neşe, insanı, doğrudan doğruya hemen o anda mutlu kılabilir ve bundan dolayı da bizim gibi var oluşu sadece iki sonsuzluk arasında ölçülemeyecek denli küçük bir andan ibaret olan varlıklar (ne de güzel tanımlamış acıklı hayatımızı!) için en büyük, en gerçek lütuftur."
"Mutluluğumuzun onda dokuzu sağlığa dayanır."
"Bir keresinde bir Fransız gazetesinde gerek özgür gerekse köle olsunlar, siyahların birbirlerinin ufacık burunlu suratlarını sık sık görmeye tahammül edemedikleri için en dar mekanlara büyük kalabalıklar halinde sıkışmaktan hoşlandıklarına dair bir şeyler okuduğumu hatırlıyorum."
"Dışarıdan birşey kazanabilmek için, içeriden bir şeyler yitirmek, yani şan şöhret mevki şatafat, unvan ve şeref kazanmak için huzurunu, boş zamanını ya da bağımsızlığını ya bütünüyle ya da önemli ölçüde feda etmek büyük bir budalalıktır."
"Zenginliğin deniz suyuna benzediği söylenebilir. Kişi, ondan ne kadar çok içerse o kadar çok susayacaktır. Aynı şey, ün için de geçerlidir."
"Yoksul bir kızla evlenen bir adama, ona, anaparayı değil sadece geliri miras bırakmasını ve çocukların servetinin idaresinin onun eline geçmemesine de bilhassa özen göstermesini tavsiye ederim."
"Mevki, bir danışıklı dövüştür. Kullandığı metot tam anlamıyla yapmacıklıdır ve aslını isterseniz bir bütün olarak ele alındığında da bir komediden başka bir şey değildir."