27 Aralık 2021 Pazartesi

"The Matrix Resurrections" Ben Yandım Siz Yanmayın!

   1999'da ilk izlediğimde zihnimi allak bullak etmişti. Devam filmlerini de izledim (2003). İlki kadar parlak olmasa da yine güzellerdi. Arşivimde durur, eskisi kadar olmasa da kimi yerlerini açar bakarım. 
   Siz siz olun eğer zihninizde oluşmuş bir Matrix kavramı varsa, o imajı yıkmamak için bu filmi izlemeyin. Üçlemenin çok ucuz bir kopyası (hem de kötü bir kopyası) olmuş. Ben yandım, siz yanmayın.

"Kaptanın Teknesi" Meet Joe Black Törkiş Verşın!

 
   Bugüne kadar okuduğum Sezgin Kaymaz kitapları arasında en beğenmediğimdir. 
   Zaten 331 sayfa ve hepi topu üç günü anlatıyor. Hızlı okuma tekniğiyle 1.5 günde bitiverdi. 
   Hacettepe'li zengin Selen ve yancısı Cavidan'ın Murat (Joe Black)'la olmadık yakınlaşmalarının hikayesi. Selen ve Cavidan o kadar şımarık, bencil ve geveze ki, kitabın ortalarından itibaren sararak okumak zorunda kaldım. Hani 100 sayfalık bir öykü de kotarılırmış bu kadar laf kalabalığı yapılmasaymış. Romanın büyük çoğunluğunu oluşturan diyaloglar da kanımca 22-26 yaşlarında üniversitelilerin edeceği laflar değil, daha ziyade aşırı enerjik ergenlere yakışıyor. Hiç beklemezdim ama ilk kez bir Sezgin Kaymaz kitabı için "pas geçerseniz iyi olur" diyorum. Bir de kitabın adının "imamın kayığı"na benzemesinin verdiği büyük spoyler! Hiç olmadı...

25 Aralık 2021 Cumartesi

"Don't Look Up" İdiokrasiye Doğru Tam Gaz!

   Abartmadan söylüyorum. 2021'de Netfliks'te izlediğim en iyi filmdir. Elbette herkesin en iyi değerlendirmeleri farklıdır. Benim istediğim, öykünün sarması, izlerken gülümsemem ve yazılar çıktığında eski halimden farklı olmam. Bu film, ilk iki kriterimi gayet güzel karşıladı, üçüncüsü ise eski halimi daha da güçlendirdiği için "en iyi" değerlendirmem farklı olabilir. Cuaron'un "Roma"sı, Amsterdam'lı "Ferry" bile bu kadar hoşuma gitmemişti. 
   Neyse filmimize dönelim. Bir bilimsel gerçek vardır. Bu gerçek insanlığın sonunu getirecektir. Bilim insanları da önlenebilecek bu tehlike için başta politikacılar olmak üzere ulaşabildikleri herkesi uyarmaya çalışır. Olaylar gelişir.
   Her ne kadar gözyüzündeki kuyruklu yıldız, yaşadığımız pandemiye yönelik bir metafor olsa da; izlediklerimiz hal-i pür melalimizi bir güzel faş ediyor. Olayın geçtiği coğrafya bizden çok uzak olsa da, memleket insanının hali güzel ve yalnız ülkemin vatandaşının yaşadıklarıyla pek benzer. Tehditin; "yahudi işadamlarının başının altından çıktığı", "milli birliğimizi bozmaya yönelik bir komplo olduğu", "aslında olmadığı" gibi teoriler gırla gidiyor. Bilim insanlarının yaptığı tek şey ise insanlara "yukarı bakın ve görün" demesi. 
   Galileo zamanında güçlü dürbünler vardı. Onun yaptığı bunları birazcık geliştirip gökyüzüne bakmaktı. O zamanlar gökyüzüne bakmayı kimse aklından bile geçirmemişti. Neticede Aristoteles, tüm gökyüzünü sınıflandırmıştı ve tüm gerçeklik bu safsatanın üzerine inşa edilmişti, herkes halinden memnundu. Oysa askeri rasatta kullanılan teleskopları gözyüzüne çevirseler adamakıllı bir değişim gerekecekti. Ne gerek vardı değişime? Ne güzel idare edip gidiyorduk "Ay altı evren" "Ay üstü evren" diye. Uzatmayalım.
   Oyunculuk (ki Keytvinslıt ve Merılstriip çizgi üstü, Kapriyo ve Jenifırlourıns beklenen frekansta, Conehhil yine muzip (eşyalara yaptığı dua ile pek güldürdü fakiri), cep telefoncu amca Markraylıns ise tahammül ötesi gıcıktı (yeminle kıçını kızılcık sopasıyla dövesim geldi)), müzikler (bir tek konser sahnesi gereğinden uzundu), senaryo (pek sarkma yok) pek kıvamındaydı. Tek eleştirim uzunca sayılabilecek süresine gelebilir (2s18d) ama o kadar hata kadı kızında da olur. İzleyiniz, izlettiriniz; insanevladının sınırsız eblehliğine, bilişimin bizi getirdiği noktalara gülüp geçiniz efendim.

"Sürü" Gaia Teoreminin Bilimsel Hali.

 
   Peru sahilinde bir balıkçı, pek çok meslektaşı gibi aniden kaybolur. Balinalar sebepsizce insanlara ve teknelere saldırmaya başlar. Mutasyon geçirmiş milyonlarca deniz solucanı metan serbest bırakmak için buzulları yemeye başlar. Katil denizanaları sahilleri istila eder. Agresif midyeler gemilerin dümen ve uskurlarına tutunarak deniz kazalarına neden olur. Olaylar gelişir.
   2015'de yayımlandığında büyük ses getirmesine karşın, okumak için yine bir sinefil dostumun önerisini beklemişim bugüne kadar. Bir kere önceden uyarayım: kitap bir tuğla kesafetinde (800 Sayfa). Bayan Schatzing'in oğlu Peter; adeta bir bilimsel makale yazıyormuşçasına (ancak o sıkıcı akademik üslup olmadan) bölüm aralarında bolca fizik-kimya-biyoloji-antropoloji-psikoloji-psikiatri-okyanusbilim-taksonomi-evrimsel biyoloji-meteoroloji-jeoloji ve bilumum pozitif bilim kuralları kaideleri veriyor okura. Bunca bilgi ve akışın arasına ise iki kişiyi eksene oturtarak bir holivut senaryosu aktarıyor. İlk 300 sayfada "Hımm bu bir Gaia!" diye bilmiş bilmiş kurumlanırken (fularımı da takmışım tabi), 500. sayfadan sonra kitap süratle bilimkurguya kaydı, derken 650.sayfalardan itibaren yine başka bir yere evrildi. Şahsen sonlara doğru artan aksiyon ve gerilimin de etkisi olmasına karşın "bitse de gidip yatsam" dediğim zamanlar oldu. Bu kadar bilimsel ayrıntı olmayıp biraz (bir 400 sayfa kadar) kısaltılabilse daha iyi bir macera/gerilim romanı olabilecek kitap; bu haliyle büyük kasede sunulan bir aşureye benziyor. Hani lezzetine diyecek bir şey yok ama 5 kaşıktan sonrası fazla geliyor. 
   Dünyamızın artık canına tak dediği yerlere geliyoruz. Bunu sokaktaki insana aktarmak için böyle uyarı tarzı eserlere ihtiyaç var ama daha kısalarına. Herneyse; kısa keselim Aydın abası olsun. Güzel kitap, mesajı da iyi (her ne kadar fakir sonunu muğlak bulsa da) ama uzun. Siz bilirsiniz yani.

19 Aralık 2021 Pazar

"The Hand of God" Sorrentino'nun Napoli'si!

   Alfonso Cuaron nasıl "Roma"yı çekip çocukluğunu izleyiciye aktardı (bu arada 3 oskar heykelini de zulaladı), Sorrentino "benim başım kel mi?" saikiyle "Tanrının Eli" ni çekip yine aynı kanalda yayınlamıştır. 

   Bay Paolo, tarzı olan bir yönetmen kişisi. Daha önce "This Must Be The Place", "La Grande Bellezza" ve en nihayet "Youth" adlı filmlerini bu mecrada yazmışım. Sezar'ın hakkı Sezar'a. Mukayese yapacaksak, Napoli Roma'yı havada karada döver. Gerek büyülü gerçekliği dozunda kullanması (o ürkütücü fiti fiti adımlarıyla "minik keşişler" falan), gerekse yan karakterlerin renkli sinemaskop halleri, Napoliliğin o snop şakacılığı Roma'nın tekdüze seyrinden evladır. 
   Filmimizin konusu basit. Yönetmen bey ilkgençliğini çekmiştir. Maradona'nın arkaplanda olduğu bir Napoli tablosu, yıl 1980'lerin sonu, bele takılı volkmenler, yüksek belli pantalonlar ve daha neler! İlk yarısında işlenen karakterler (o ne renkli karakterlerdir onlar (yazın ortasında kürk giyen ve ota b.ka küfreden yaşlı teyze)) ve yaşananlar (İtalya'nın kuzeyinden olmaları hasebiyle kendilerini prusyalı zanneden gıcık komşulara yapılan işletme, Fellini'nin seçmeleri, uzun masalardaki bombastik yemekler, insanların humoru (vallahi özledim humorlu ortamları!)) nedeniyle beklenti yükseliyor ama sanırım düğüm ve çözüm bölümleri tam olmadığından, yazılar çıkınca biraz hayal kırıklığına uğruyor insan. Hülasa; dönemin Napoli fotoğrafını görmek istiyorsanız izleyebilirsiniz ama yukarıda bahsettiğim üç film de arşivimde olmasına karşın Sorrentino'nun Napoli'si arşivimde olacak mı? Hayır!

4 Aralık 2021 Cumartesi

"Usta ile Margarita" Eski Tadını Bulamadım.

   Uzuun yıllar önce okumuştum. İş Bankası Yayınları bombastik bir kapak ve daha özenli bir çevirisiyle yeni edisyonunu çıkarmış. Aldım okudum.

   Şeytan ve avenesi Moskova'ya gelir. İsa Jericho (o zamanki adı o değildi galiba) tepesine çarmıha gerilmeye çıkar. Olaylar gelişir.

   Nereden bakılırsa bakılsın çok ilginç bir konu. Bulgakov'da ölene kadar bu oldukça hacimli (benim okuduğum edisyon 505 sayfa) roman üzerinde çalışmış. Yayım tarihi ilginç (1966-67 (soğuk savaş yılları)). Yeniyetmeyken elimden düşüremediğimi biliyorum. Öyleyse neden bu kez elimde iki haftayı süren bir şekilde sürüklendi bilmiyorum. Belki de ben değiştim. İlk gençliğimde okuduğum Tolstoyları, Dostoyevskileri okumaktan hala hazzediyorum ama bunda öyle olmadı. Belki çok fazla isim vardı (ama o diğerlerinde de var), akış çok farklı yerlere akıyor ve aktı mı güçlü akıyor bilemiyorum. 30 yıl önce olsaydı hararetle önerirdim, artık öyle hararetle öneremiyorum. Siz bilirsiniz!

"The Power of Dog" Son Anda Tersköşe!

   Netfliks kimi zaman kesenin ağzını açıp iyi yönetmenlere iyi filmler çektiriyor (misal : Kohen Biraderler). Yeni Zelanda'lı Ceynçempiyın 2009'dan beri sinema filmi yönetmiyor. Artık nasıl bir teklifle gittilerse, bu filmi çekmiş. İyi de yapmış.
   Biri uyumlu, diğeri maço iki erkek kardeş. Çiftlik patronları. Uyumlu kardeş şımşıkırdak bir dulla evlenince, maço olan kardeş servet avcısı olarak yaftaladığı kadıncağıza ve onun kibar ergen oğluna hayatı dar etmeye başlar. Zaman 1925, zemin (artık pek de vahşi olmayan) batıdır. Olaylar gelişir.
   Her ne kadar süresi uzun olsa da (2s6d), içinde vahşi batıya ilişkin bir klişe barındırmasa da, izleyicinin dikkatini düşürmeden, kaçırmadan kendini sonuna kadar (adeta roman okur gibi hissettim) izletiriyor kordelamız. İlk 20 dakikadan sonra fularımı sıkılayıp "hımm bu arkadaş çocukken bir travma yaşamış (Bkz. Bronco Henry'nin ettikleri! (tövbe yareppim porno artisti adı gibi!))" dedim ve de haklı çıktım ancak yönetmenimiz dantel gibi işleyerek sonuna kadar cinsel gerilim olarak nitelendirdiğim filmimizi bombastik bir şekilde cinayet filmine çevirdi ve ters köşelere pek seyrek düşen fakiri tongaya bastırdı. Efemine (yalnız içten içe nasıl sert ve güçlü bilemezsiniz) Kodisimitmekfii daha önce Slow West'de (bulabilirseniz izleyin o da çok değişiktir) kovboy şapkasını takıp ata binmişti, burada da iyi kotarmış rolünü (yalnız insan altı yılda hiç mi yaşlanmaz!).
   İzlemekten pek hazzettim. Metaforları (tavşanlar, köpekler), müzikleri (o yaylılar felan), oyunculukları (yalnız Kirstındanst ne yaşlanmış yav!) bildiğiniz netfliks işlerine benzemiyor. Pişmemiş yemek değil, pişireli bir gün olup tadını oturtmuş nefis kuzu etli kurufasulye gibidir (o mübareğin üstüne de kurutulmuş kırmızı arnavut biberi ne yakışır).

"The Last Duel" 14.Yüzyıl Fransa'sında Kadının Yeri.

 
   Yaşayan tüm film yönetmenlerinin önünde ceketini ilikledikleri Sörraydli Skat'ın yönettiği (şimdilik) son filmdir.
   Sör Jandekaruj evde yokken karısı tecavüze uğrar ve olaylar gelişir.
   İki saati aşkın sürede (2s32d) kısa bir girizgahtan sonra üç bölümde, üç farklı bakış açısından aynı süreci görür, kısa bir finalden sonra da yazılara bakakalırız. 
   Usta işi bir film, her bölümün izlenişinde aynı olayın bir önceki halinde farklı olarak (dikkatli) izleyicinin dikkatini çeken detaylar, çizginin oldukça üstünde dekor/kostüm/sanat yönetimi, iyi oyunculuklar (yalnız kastın afişteki isimlerinden başka selebriti yok! (Leydi Karuj'u oynayan kızcağız pek latif)), son sahnelerde görünen Edımdrayvırın pipisi, Krallıkta dahi yaşansa sorunların mahkemede çözülmesi (ki din ağırlıklı olmasına karşın yine de kurallar işlemektedir), din insanlarının yargılama usüllerinde dönemin bilimini kullanmaları neticesinde diyebiliriz ki. Bu iyi bir filmdir. 
   Ancak: 14.yüzyılın Fransa'sında kadının yerini (sanki başka yerlerde daha farklı mı?) idrak edebilmek için ayrı bir dikkati hakediyor. Savaş ve şiddet sahneleri çok gerçekçi olmasından dolayı sabi sübyanla kesin izlenmez. Ben keyifle izledim, öneririm.

1 Aralık 2021 Çarşamba

"1000 Yıl Önce Türkler ve Ötekiler" İbn Fadlan'dan İslamiyet Öncesi Kendi Açısından Türkler

   Zeki Velidi Togan 1923 yılında Meşhed kütüphanesindeki bir coğrafya dergisinin arkalarında, gerçekliği tartışılır bir metne ulaşır. İbn Fadlan'ın 922 yılında Arabistan yarımadasından taa Bulgaristan'a yaptığı bir seyahatin (ama sadece gidiş kısmının) seyahatnamesidir bu. Eserin gerçek olduğu taa 1814'de Rasmussen'in bu metne atıf yapmasından bellidir. Dönemin nisbeten gerçekçi bir tasvirini veren metin daha başka pek çok tarihsel çalışmaya kaynak&atıf olmuş ve hatta holivut bundan 13.Savaşçı diye bir film kotarıp İbn Fadlan'ı da Antonio Banderas'a canlandırtmıştır.
   Pek de uzun sayılmayacak seyahatname pek şenliklidir. Oğuzlar, Başkırtlar, Slavlar, Hazaralar, Çuvaşlar, Vikingler, Ruslar hakkındaki gözlemler kimi zaman kendi içinde çelişse de dönemin ilginç bir fotoğrafını vermektedir. Toplum yaşantısı, dini inançlar, ekonomik ve siyasal çerçeveye dair şaşırtıcı ipuçları okurun zihnini şenlendirir. Kimi zaman göklerde çarpışan cin ordularının (üstelik bu yılın belli dönemlerinde hep olmaktadır) yazıldığı bu seyahatname ne kadar gerçeği yansıtır bilinmez ama İslam öncesi bölge halklarının az sayıdaki tasvirlerinden olduğu için okumakla bir şey kaybetmezsiniz. Hepi topu 71 sayfa zaten (İstiklal Kitabevi 2005 edisyonu) çabucak biter.