Osmanlının sonlarına doğru, başkent İstanbul, tüccar Zümrützedelerin konağında ağır bir yemek daveti. Önemli misafirin en sevmediği şey ise pırasa. Son yemek olarak ne servis ediliyor? Elbette pırasa. Olaylar gelişir.
Fakir güzel yemek sever, birazcık da yapmaya çalışır. Günümüzün trendy (ne işim olur trendiyle?) çok kullanılan deyimi "gurme"yi de hiç sevmez. Mis gibi "şikemperver" varken! Üstüne üstlük çok zedelenen ve üzerinde hala çalışılan kokusal hazlara da pek düşkündür. (niye kendimden üçüncü şahıs olarak bahsediyorum bilmem!). Bu yüzden mesela Suskind'in Koku'sunu birkaç yılda bir açar okurum. Herhalde sayın Ersin'in kitabını da aynı istikbal bekliyor.
Adı hiç anılmayan bir aşçıbaşı. Meslektaşlarından ayrıldığı önemli özellikleri var. Kitap ilerledikçe baş karakterin nasıl olup da böyle olduğunu anlıyoruz. Birçok özelliğiyle fantastik roman olarak nitelendirilebilir. Bir yudum yemek tatmakla insanın tamamen manipule edilmesi biraz hayal gibi geliyor. Nitekim haseki sultan bundan daha kuvvetli bir motivasyonu sonlara doğru açıklıyor. Buna katılıyorum işte.
Temelde bir aşk hikayesi ancak daha sonraları işin içine intikam ve neredeyse bir tutku da giriyor. Arka plan mutfak. Kimi zaman bir gemi kamarası, kimi zaman matbah-ı şahane ama başrolde kokular, lezzetler, yemekler var. Üzerinde çalışılmış bir metin. İyi bir araştırma yapılmadan o kadar detay yazılamaz. Üslup akıcı, kurgu oyuncaklı, dili temiz, betimlemeler başarılı (kimi zaman tarifleri koklar, tadar gibi oldum).
Kitap kulüplerinin kitapları biraz depresif ve yoğun oluyor. Zihni, muhakemeyi zorluyor. Bu anlarda polisiyeye ve fantastik romanlara yöneliyorum. Böyle bir dönemde, iki günde bitiverecek kadar hızlı akıyor. Bu arada sonu da pek güzel bağlanıyor. Sinemadan benzetmek gerekirse bir Tarkovsky değil ama Spielberg işi gibidir. Alt mesajı, ana mesajı besbelli ama işlenişi çok çekicidir.
Ben kütüphanemde gözönünde bir rafa kaldırdım. Öneririm yani.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder