televizyon sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
televizyon sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

18 Eylül 2017 Pazartesi

"Televizyon Üzerine" Bourdieu'nun Dedikleri !

   Piyerbordiyö, günümüzün en önemli sosyoloji kuramcılarından (dı). 
   Kendisinin Kolejdöfrans'ta televizyon üzerine verdiği iki dersi kitap haline getirmiş YKY (taa 2007'de). 105 sayfacık bir kitapçık olmuş. Bay Bordiyö, gayet akademik bir insan. Kibar. Çomarlara kemik atmıyor. Diyeceklerini tane tane, acele etmeden, manipülasyonsuz, arkaplanına uygun, bilimsel temeller üzerinde söylüyor. Hâl böyleyken bok'a bok deyince, söylenecek bir şey kalmıyor.
   Kitabın ilk bölümü sansürü, son bölümü televizyonun diğer görsel iletişim araçlarıyla (özellikle gazetecilikle) olan rabıtasını irdeliyor. Bu yazılanlar (söylenenler) içinde (artık) çoğumuzun gecelerini karşısında geçirdiği (iyi ki 2009'da bırakmışım) aptal kutusunun (bilimsel olarak) gizli bir "itin mahrem yerlerine duhûlü" mesajları vardır ki; anlamasını bilene evlere şenliktir. Misal : Usta diyor ki : "kişi ne denli entellektüel yetkinliğe sahipse televizyonun bir "araç" olarak onu kitlelere ulaştırması o kadar olanaksızdır" ya da tam tersi. 
   Ağır akademik üslubun altındakileri çözebilirseniz tadından yenmez. Ama Çevirmen Turhan Ilgaz'ın usturuplu önsözünü (çizme altını krom ! ön söz değil önsöz) okumazsanız olmaz (özellikle televizyon okuyanlar kaçırmamalıdır).
"Türkiye, gelişmiş bir demokrasi olmanın çok uzağındadır ama, oyunu gelişmiş Batılı ülkelerinin koyduğu kural ve standartlara göre oynayan çok gelişmir bir medyaya sahiptir." T.Ilgaz Önsözden
"Nihayet bu medya, siyasetin alabildiğine geniş ve kirli "alan"ını, muhteşem bir işbirliği (hatta suçortaklığı) bağlamında, ülkenin tek ve değişmez gündem maddesi yapabilmektedir." T.Ilgaz Önsözden
"Oysa, gelgeç olaylara önem atfederek, o değerli zamanı boşlukla, hiçle ya da hemen hemen hiçle doldurmak suretiyle, yurttaşın demokratik haklarını kullanmak için sahip olması gereken ve asıl önem taşıyan enformasyonlar dışlanırlar." Burası önemli : S.20
"Hiç bir şey, gerçekliği bütün sıradanlığı içinde hissettirmekten zor değildir." S20
"Televizyon, hızlandırılmış hızda düşündükleri varsayılan düşünürlere söz vermek suretiyle, kendini yalnızca birtakım fast-thinker'lara gölgelerinden daha gızlı düşünen düşünürlere mahkum etmiyor mu ?"S30
"Televizyon, pek az özerkliği olan ve gazeteciler arasındaki toplumsal ilişkilerden, saçmalık derecesindeki acımasız, azgın rekabet ilişkilerinden kaynaklanan bir dizi baskıların ağırlığı altındaki bir iletişim aygıtıdır."S.44
"Kendisine özerkliği sağlayan özgürlükleri ve eleştirel erkleri kullandığı durumlar dışında, basın özellikle de görüntüsel (ve tecimsel) basın, bizzat hesaba katmak zorunda olduğu kamuoyu yoklamasıyla aynı doğrultuda hareket eder." S.82
"Yargısal alan, olduğunu sandığı şey, yani siyasalın ya da ekonominin zorunluluklarıyla her türden uzlaşmadan arınmış bir evren değildir. (bakınız adam bunu Fransa'da söylüyor. Varın memleketimin yargısal alanını siz belirleyin !) Ama kendini öyleymiş gibi kabul ettirmeyi başarmakta oluşu, tümüyle gerçek olan toplumsal etkiler yaratmasına ve öncelikle de bu etkileri, mesleği hukuku uygulamak olanlar üzerinde yaratmasına yardımcı olmaktadır."S.92
SON NOT (SORU) : Çevirmenimizin yazdığı harika önsöze karşın çeviride sıkça kullandığı "dendikte" sözcüğünün ne olduğunu (pek çok kamus didiklememe karşın) bulamadım.

11 Temmuz 2012 Çarşamba

"Confessions Of A Dangerous Mind" Yoksa şizofren miyim ?

   Şimdi bu eski filmi niye bugün tanıtıyorsun diyenler çıkar ama ben dün seyrettim kardişim. Beğenmeyen küçük kızına almasın.
   Corc Kuluni'nin ilk yönetmenlik denemesidir.
   Yeni seyrettiğim için üzüldüm keşke 2002'de görseymişim.
   Bir televizyon programı yapımcısının (Chuck Barris) kuntastik yaşantısı konu edilmektedir. Çak Beris, filmle aynı adı taşıyan kitabını yazdığında CIA ortaya atılan iddiaları "Gülünç ve kesinlikle gerçekdışı" bulmuştur. Mr.Beris, yıllarca CIA'nın özel operasyonlarında tetikçilik yaptığını ve 33 kişiyi öldürdüğünü yazmaktadır. Acun Ilıcalı'nın sörvayvırda MİT tetikçiliği yaptığının ifşası gibi bişiy. Nereden bakarsan ilginç...
   Film de ilginçtir, evet 113 dakikanın sonlarına doğru biraz sarkmalar olur, hafiften (yorgunsanız) esneyebilirsiniz lakin :
(dönem olarak incelerseniz)
  • taa 70'li yılların başında televizyon dediğimiz aptal kutusunun nasıl gerçekten aptal kutusu haline getirildiğini merak ediyorsanız,
  • soğuk savaşın insanların bilinçaltını ve günlük yaşantılarını nasıl etkilediğini görmek isterseniz,
  • dönemin Birleşik Devletlerinde sansür mekanizmasının işlemesini irdelemek isterseniz,
  • bugün aptal kutusunda bize izlettirilenlerin nasıl evrim geçirdiğini gözlemleme isteğiniz varsa,
(sinema sanatı olarak bakıldığında)
  • ünlülerin nasıl figüranlık yaptığını merak ederseniz (Bred Pit ve Met Deymın resmen birer saniye görünüyor koca filmde ve göründükleri sahnede oldukça güldüm)
  • sekans geçişleri arasındaki şükelalık nasıl oluyor derseniz,
  • Sem Rakvel ve Driuv Berimuurun döktürmeleri ne güzel olurdu diye düşünürseniz,
  • Culya Rabırts'ı da bir fem fatal rolde izleyemedim şu cihanda diyorsanız,
  • Kafkaesk sokaklar sinemada nasıl görünürdü diye bir merakınız varsa,
  • Diyaloglarda sinema sanatı nasıl kullanılır ve izleyici nasıl kıllandırılabilir endişesine sahipseniz, 
izlemekte fayda vardır.

   Bir de : kast, müzikler, kurgu, oyunculuk falan da gayet iyidir. Başrolün femfatalle göründüğü her sahnede çalan Bethooven kulakları ve beyin kıvrımlarını gıdıklamaktadır.
   Film bittiğinde protagonistin (hadi bakalım gugıllayın biraz) bir tür vicdan azabıyla mı yoksa çocukluk travmalarıyla mı şizofreni geliştirdiğini arkadaşlarınızla tartışınız. Yok eğer anlatılanları anlatıldığı gibi kabul ediyorsanız daha da yazdıklarımı okumayınız reca ederim.
   Çekilebilirsiniz...

3 Ağustos 2014 Pazar

"Başkaldıran Kurşunkalem" Ferhan Şensoy'dan Kişisel Yakındönem Türk Tiyatro Tarihi

   Uykudan önce kitap okuyan kitap kurtlarının uzak durması gereken kitaptır. (bu fasılı sonra izah ediciiz)
   "Kalemimin Sapını Gülle Donattım" ile başlayan bibliyografikanısalözyaşamöyküsü "Başkaldıran Kurşunkalem" ile tam gaz devam ediyor. Rukiye Hanımın torunu Bay Ferhan'ın üslubuna aşinaysanız şaşırmayacaksınız, değilseniz ilk bölümden sonra "bu neymiş yav !" iç geçirmeleri ile dalacaksınız tuğla kesafetindeki (540 sayfa) eserimize. 
   Fransa-Kanada konkurhipikinden sonra Türkiye'ye yönelen rotası; genç Ferhan'ı nerelere atar ? Kimlerle eğleşir, neler yapar, neler yazar ? Konumuz budur. 
   Doğrusal bir yazım sürecinde halim selim okuma yapar iken aniden beliren bir karakter, sonraki bölümü taa F.Ö. (Ferhan'dan Önceki) zamanlara sektirme yapar. Hazırlıksız okur için "Nooluyoruz ? Bunlar kim ?" dedirtebilecek bu ilginç okuma, ilk ikiyüz sayfadan sonra kabullenilir, içselleştirilir ve hatta olaya yeni dahil olan kişiler için böyle "balkondan düşen" tarzda bölümlerin olması beklentisine girilir. 
   Bay Şensoy çok şanslı bir karakter. Yaşayakaldığı ve ürettiği yıllarda çevresinde inanılmaz çeşitlilikte ve yüksek sanat seviyesinde kişiler var. Üstelik "yüksek sanat" derken, memleketim yüksek sanat çevresinden bahsediyorum. Yoksa bir İsveç'teki "yüksek sanat" cemiyeti, bizimkilerden hayli farklıdır zaar. (zaar !!) Tanıştığı kişiler, beslendiği kaynaklar, (elbette ki) eğitimi ve kökenleri açısından Bay Ferhan üzerine düşeni fazlasıyla yapıyor. Kimi günler hem televizyon skeci, hem tiyatro oyunu hem reklam cıngılı üretimi (aynı anda) kimi zaman ise turnede yazılan kitaplar, oyunlar takır takır yazılıyor (Bay Şensoy daktilo kullanıyor). 
   Okurken, kullanılan tıngırdaklı kelimeler (ki tirbüşon yerine kullanılan "çekmantar" favorilerimdendir), kendi aralarındaki jargon ("- Bazı biralar içmemiz gerekmektedir efenim !"), olayların mizahi akışı, yanlış bildiğimiz doğrular (misal : ben Mete İnselel'i softporno aktörü olarak bilir idim. Burada onun bambaşka bir insan olduğunu öğrendim. misal2 : Ayfer Feray'ı pek de iyi bilmezdim. Burada onun da Madame Dö Feray olarak pek değişik yüzlerini okudum, misal3 : Özcan Özgür'ü sıkı alkolik olarak bilirdim. Burada sıkı alkolikliği yanında pek iyi aktör olduğunu öğrendim, bu misaller uzar gider), bilhassa olayların hiç durdurak vermeden mp5 seriliğinde f1 hızında akıp gitmesi okumaya kendini kaptıran kitapkurdunun tansiyonunu yükseltir, digerkâmlık pik yapar ve uykular kaçar (bu da ilk cümlemizin uzunca bir izahıdır.). 
   Alıntılanacak pek çok şey var. Sadece birini aşağıya alıyorum. Varın ortamın kesafetini tahmin edin. Bu arada yaşanan siyasi gelişmelerin de sokağa ve kültüre yansıması es geçilmiyor. Bu açıdan yapılan tespitler günümüzde de geçerliliğini koruyor. 
   Velhasıl : tiyatroya, sanata, mizaha, yakın tarihe ilgi duyuyor, okurken sıkılmamak istiyorsanız hararetle öneririm.
ALINTI :
"Demircan'ın yeri kalabalık. Tüm masalar dolu. Arka orta masada Bedia Muvahhit, Vasfi Rıza Zobu, Leyla ve Hamit Belli, Mutlu ve Metin Sügan neşeli bir muhabbet içindeler. Vasfi Rıza patlatıyor espriyi, Bedia Muvahhit gelişine vuruyor katlamalı karşı espriyi. Muntazaman kahkahalar yükseliyor masadan. Bu ikilinin bir araya gelmesi her zaman müthiş bir şov.
   Duvara bitişik dip masayı sinemacılar parsellemiş. Barın önünde çift sıra oluşmuş. Barda oturma şansına sahip olanlar; Turgut Boralı, Orhan Çağman, Erdinç Üstün, Uğurtan Sayıner, Bilge Zobu, Kemal Sunal, Erdinç Akbaş, Tuncer Necmiğlu, Hadi Çaman, Yüksel Gözen ve barın sol köşesinde gülümsediği nadir görülen korkutucu adam Dinçer Çekmez.
   Dipte bir masada yalnız oturan efkârlı Aydemir Akbaş. Onun yanındaki masada başkentten gelmiş takım elbiseli, boyunbağlı, televizyon yapımcıları, masalarında haftaya ünlü olma adayı şuh hatunlar. Giriş kapısının solundaki masaa Tolga Aşkıner ve Nisa Serezli oturuyor."

KONUDAN İLGİSİZ TESPİT
  "Âyinesi İştir Kişinin Lafa Bakılmaz" en önemli mottolarımdandır. Kitabı (ve önce kitabı) okurken farkettim ki tiyatro yapmak zor zenâat (üretmek sanat da, yürütmek ve sürdürmek bayağı bayağı zenâat sayılır bence). Bay Şensoy'un nefesi kokmasa da, aldığı telifler haricinde ekonomik durumu pek hallice değil. Hep yokluklar, hep parasızlıklar. Bu ahval ve şerait içinde dahi Bay Şensoy "Ses Tiyatrosu"nu abâd etmiş (Babacığımın dükkanı 20 m. ilerideydi oradan biliyorum). Bir zamanların şaşaalı bir oyun salonuyken seks filmleri gösteren viran sefil bir sinema salonu haline dönüşmüş bu salonu eski günlerine döndürmek cesaret isteyen bir işti ve Bay Şensoy bunu sadece tiyatrodan kazandığı parayla yaptı. Bu 1.
   Geçen Rasim Öztekin'le bir ropörtajı izledim. (sanat dünyasında birbirine bok atmak esastır) Dedi ki "Şimdi emekliyim. Sağolsun Ferhan, en zor dönemlerimizde dahi bizim emekli keseneklerimizi yatırmayı ihmal etmedi, tiyatroculukta bu pek zordur, kimse bilmez. Onun sayesinde bugün rahatım." Bu benim için önemli. İnsanın para hesabı yaparken, çalışanlarını ihmal etmemesi önemli. Bu 2.
   Bu küçük detaylar belki kimsenin dikkatini çekmez ama benim için önemli. O yüzden bir çok kişiye; burnu büyük, ukala gibi gelen Bay Şensoy'un benim için pek müstesna bir yeri vardır. Ne zaman kapımı çalsa, gözüm başım üstünedir.

7 Eylül 2013 Cumartesi

"Beraber Yürüdük Biz Bu Yıllarda" Uykunuz Kaçar, Okumayın !...

 Cuma günü öğleden sonra aldım. Biraz evvel bitti. Çalışmaya başladığımdan kelli okumada eski hızım yok üstelik. Bu meyanda birazcık besin zehirlenmesi yaşadım, serumlar yedim, soğuk aldım amma tuvalette bile elimden düşüremedim. Velhasıl; bu akşamüzeri 352 sayfa nihayete erdi.
   Bir zamanlar; yok efendim "asimetrik tehdit", vay efendim "bilgi destek harekatı" (psikolojik savaşın kibarcası) gibi konularda hasbelkader dersler verdiğimden bu konulardaki bilgi birikimime güvenmekteyim. Ancak; son yıllarda görsel medyayı hiç takip etmediğimden, yazılı basını ise ancak üçüncü sayfa haberlerini okuduğumdan, kendimi bir nevi komada tecavüze uğrayan Uma Thurman (Bkz.Kill Bill Vol.1) gibi hissetmekteyim. Arada istem dışı olarak maruz kaldığım haberler ise bana hep usta bir propagandacı tarafından kurgulanmış (bkz.bağlantı) ajitasyon bombardımanı gibi gelmekte. Asıl haberlerin bir yerlerde gizlendiğinden emin olarak hep 7-12. sayfaların küçücük haberlerini tarıyorum. İnternet sitelerini geziyorum. Üzülerek de olsa dış basını takip ediyor, analizlerini anlamaya çalışıyorum. Evet bir şeyler oluyor. Manşetlerde şişirilen gündemin gerisinde önemli haberler var. Okumak, tahlil etmek, yorumlamak ve yayımlamak gerek. Lâkin "söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil" tarzı bir tevekkülle kırıp dizimi oturuyorum köşemde. (söylesen n'olacak arakolpa ! ürkütmüşsün zaten fincancı katırlarını...)
   Bay Özdil öyle yapmamış. Üşenmemiş, son onbir yılın arşivini taramış, olay/zaman bağıntılarını da titizlikle yaparak ortaya bu kitabı çıkarmış. 
   Kitabımızın kategorisi belli değildir. Roman, belgesel, anı, biyografi, inceleme, araştırma değildir. Son onbir yılın 352 sayfalık bir özetidir. 2002'den bugüne dek neler yaşandığını gazete başlıklarından, televizyon haberlerinden, çoğunluğun gündeminden cımbızla seçtiği gelişmeleri ardı ardına sıralamış ve "çıraklık", "kalfalık" ve "ustalık" dönemleri olarak üç bölümlük bu toplumsal bellek kılavuzunu kaleme almış. 
   Kaleme almış demem sözün gelişi, yoksa yazarın arada yaptığı mizahi (mizahi bakış açısı da olmasa, oturup ağlarsınız. O derece...) saptamalar dışında yeni bir şey yazdığı yoktur. Olanı biteni ardı ardına sıralamıştır. Sonlara doğru ilerledikçe tansiyon pik yapmakta (okurun tansiyonu) ve "son" falan yazmadan kitabımız pattadanak bitmektedir. 
     Balık hafızası olan bir toplumuz. (kesin bilgi !)
   Köşeyi dönünce (mecazi olarak değil coğrafi olarak) göremediğimizi unutmak temayülündeyiz. Evin dışını değil içini dünyamız kabul ediyoruz (yanılıyoruz, hem de çok ("Evde Oturan Ölür" çingene atasözü)). Büyük bir çoğunluk için de evde söz sahibi olan tek bir olgu var : televizyon. Hal böyle olunca çoğumuzun eksenini diziler, maçlar, magazinler, yarışmalar oluşturuyor. Hayatın başka bir şey olduğunu unutmuş durumdayız. Çok kötü, çok kötü. Unutmamak gerek. Hatırlamak gerek. Kaydetmek gerek.
   Nedir : son paragrafta bahsettiğim çoğunluk bu kitaptan bîhaber olacak ("söylesem tesiri yok" etkisi), farkında olan azınlık okuyacak ve bedbinlikle üzülecek. Ne diyeyim bilmem ? Okusanız uykunuz kaçar, sinirleriniz bozulur. Okumasanız ve nadanlığın mutluluk verici boşluğunda kalsanız rahatsız olursunuz. Bilmiyorum. Bilemiyorum....

27 Ekim 2014 Pazartesi

"Sen Aydınlatırsın Geceyi" Onur Ünlü'den değişik bir tat, bir doku.

     Bir yıldır bulmak için yarım yarım yarıldığım filmdir. Sinemalarda gösterilmedi (Başka Sinema dahil), DVD'si falan çıkmadı, Ankara'da bir tek Cermodern'de gösterilmiş kaçırdım, Ağustos ayında bir özel televizyon kanalında gösterilmiş (2009'dan beri televizyon izlemediğim için göremedim), (son çare) korsancılara baktım orada da yok (sürümü olmazdı zaten (ya da korsancılar O.Ü.'ye saygı duyuyorlar)). Bilemedim nasıl izlerim diye. Film işleriyle haşır neşir dostumdan rica ettim "rica ederim, bunu istemeyiniz" cevabı aldım. İyiden iyiye ümidi kesmiştim.
   Ki malum ortamlara düşmüş olduğunu öğrendim. İndirdim, suçluluk duyarak izledim. Yine söylüyorum : DVD'si çıksın alacağım. Bu sinema anlayışına para kazandırmak farzdır. 
   Yönetmen, filmi ticari kaygılar için değil, içinden geldiği için çekmiş (film hakkındaki bir röportajı okumak isteyenler tıklasın). Bu yüzden oldukça kişisel bir filmdir. Seven çok sevecek, hazzetmeyen hiç hoşlanmayacaktır (aman ne güzel öngörü !). 
   "Cemal, karısını çok sevmektedir."
   Konu budur. Olay kasabada geçmekte, kasaba hayatının gergin ve küçük ve sıkıcı ve boğucu ve yavan ve tehlikeli atmosferi (Vavien deki kadar olmasa da) yeteri kadar işlenmekte, bu kasabada yaşanan bir dramı merakla izlemekteyiz. Bir de : karakterlerin hepsinin doğaüstü bir gücünün olması durumu vardır. (Cemal duvarlardan geçip, duvarların arkasını görmekte, İsmet adlı güvenlik görevlisi flu bir şahsiyet olmakta, Cemal'in ilkokul öğretmeni ise direkman (direkmanı da kullanmayalı bir 20 yıl oluyor ha !) görünmez kadın olarak zuhur etmekte, Defne bir el çırpmasıyla zamanı durdurabilmekte, Nazım trol boyutlarında gezinmektedir.)
   Ne var ki : ne kadar fantastik olursan ol, hep bu hayatın kalıplarına uymak zorunda kalmıştır karakterler. Hiç ölmeyen adam (ki Cemal'le yaptığı diyalog yarıcıdır "Yasemin'i bi s.kem dedim ama vaktım (evet vaktım) olmadı.") besi hayvancılığı yapmakta, Cemal traş yapmakta (ki burada obsesif berberde "The Man Who Wasn't There" e bir gönderme var mıdır ? bilemedim.), görünmez kadın öğretmenlikle iştigal etmektedir.
   Cemal'in beyninde hep bir tekerlek dönmektedir. Ne zaman Yasemin mobiletini (Cemal'in motorize aracı mobilet'tir) yoldan çıkarıp refüje adar Cemal tekerleği durdurur. Ne zaman Cemal Çiğdem'im gerdanında Yasemin'in kolyesinin aynısını görür tekerlek dönmeye başlar. 
   Karakterler geçmişlerinden bahsederken, kamera hep yüzün yarısını alacak şekilde gerideki flu plana odaklanır, o zaman anlarız ki karakter geçmişiyle ilgili yalan söylemekte, gerçek ise arka plandaki şekliyle gerçekleşmektedir.
   Şiddet olduğunda ışık kaynağı harekete geçmekte (Cemal'in Yasemin'i hırpalaması),
   Zina ihtimali doğduğunda gökten taş yağmaktadır.
   Cemal en didaktik Orhan Gencebay kritiğini yapmakta, Shakespeare'den soneler okunurken araya bumbar ve işkembe girmektedir.
   Cemal, Yasemin'e senkronize kusarlarken evlenme teklifi yapmakta, aynı Cemal Defne'ye satırla girişebilmektedir.
   Keklik yetiştirirken gözlerinden kanlar gelen riyakar bir doktor, Cemal'in psikoanalizini tarlanın ortasında yaparken, Cemal'in eşcinsel saplantılarını kâh rüyalarından kâh morarmış gözünü bir süper kahramana tamir ettirirken anlarız.
   Olaylar muhtelif miktarda ayı ve güneşi olan, giriş tabelasında rakım ve nüfus yazmayan bir kasabada vuku bulmaktadır.
   Oyuncular yevmiyenin hakkını vermekte, görüntü yönetmeni şakşaklanmayı hakketmekte, "Mreyte Ya Mreyte" (iyi şarkı seven üstünü tıklasın) ve "Sevmek İçin Yaratılmış" filmden sonra zihnimizde takılmakta,  tam anlamıyla havada biten sonu ise "Allam ! şunun devamını bir çekseler de izlesek" temennisiyle içimize oturmaktadır.
   Nasıl yaşanıyorsa öyle bir argo ve şiddet kullanıldığından çocuklarla izlemeyebilirsiniz. Rakınız, beyaz leblebiniz, kapalı telefonlarınız, sağlam bir mesaneniz, boş bir akşamınız varsa; "orada ne oldu ?", "bu niye böyle dedi ?", "kimden hamileymiş ?" gibi sorular soran bir yareniniz yoksa izlemenizi öneririm.

26 Mayıs 2019 Pazar

43 Yıllık Fark ile İki Filmin Mukayesesi! "Us" (2019) "Marathon Man" (1976)

   Bir gün arayla izlediğim ve aralarında 43 yaş fark bulunan iki filmi masaya yatırıyoruz.
   Yönetmen Bey Canşelsingır, "Geceyarısı Kovboyu" gibi bir külte yönetmenlik yapmış, bu filmini de televizyon yayınlarının siyah beyaz olduğu dönemlerden hatırlıyorum. Babe'in dişi delinirken beyaz ampule zum yapılarak sahnenin bembeyaz bitirilmesi ve acı ile beyaz rengin eşleştirilmesi pek zihnime kazınmıştı. Gencecik bir Dastinhofmın ve Royşayder var. Abidevi Şekspiryen Loorınsolivye var. Bugün dahi izlerken seyirciyi ekrana mıhlayan bir senaryo ve kurgu var. Arşive atılsa yine izlenirliği var.
   Yönetmen Cordınpele "Get Out" gibi pek şaşırtıcı bir filmi yönetmiş (üstelik ilk uzun metrajı (izlediğimde oldukça şaşırmış ve üzerine düşünmüştüm)). Siyahi yönetmen filmlerinin çok başka açılımlarını müjdeler gibiydi. "Us"ı merak ediyor ama sabit sırıtma ve makas pek korkutucu geldiğinden sinemada görmeye kaidemiz yemiyordu. Televizyon ekranında izledik mecburen. Kıyamet gibi metaforlar silsilesi, güzel bir kurgu ve müzik kullanımı, sadece sinefile gelen ince espriler (akıllı evlerin aptallığı "- Ophelia, call Police" "-Sure, Bastard Police found, playing."), gerilim olarak da sosyal eleştiri olarak da incelenebilecek senaryo. Ama inandırıcılıktan uzak bir omurga. 
   Ben olsam maratoncuyu izler, elinde makasla sosyal devrim gerçekleştiren yarı kaçık ordudan uzak dururdum...

5 Nisan 2021 Pazartesi

"The Boys" Acaip Bir Dizi.

   Bu güncede dizi güzellemesi yapmıyorum. Şimdiye kadar sadece Black Mirror vardı yamulmuyorsam. Ama bunu yazmasam içim şişer.
   İki sezonu, 23 bölümü var. IMDb notu gereksiz yüksek (8.7). Aşırı şiddet, küfür, cinsellik içeriyor (aman diyim küçüklerden ırak!). Ancak kapitalizmi, reklam dünyasını, ABD'yi, "kahramanlık müessesesini" (var mı böyle bir müessese? (DC, Marvel vs.)) eşeğin karanlık bölgelerine mütemadiyen batırıp çıkaran mümtaz bir televizyon serisidir. (Barakobama'nın da en sevdiği diziymiş (söyleyenlerin yalancısıyım)). İki günde iki sezonu bitirdim. Elbette ki televizyon dizisi olmak; mütemadiyen sündürme, anlamsız uzatmalar demek. Bu da onlardan azade değil ama izlerken keçiboynuzu değil de iğde yemiş gibi oluyorsunuz (seven çok sever, sevmeyen hiç sevmez). 
   Fakirin durduğu yer belli (ABD'nin tam karşısında duruyorum), uzun yıllardır da bu değişmedi. O yüzden bayıla bayıla izledim. Körlemesine önermiyorum ama bir bakmanızda çeşitli faideler olabilir.

2 Ağustos 2014 Cumartesi

"Going Postal" ve Fantazya Nedir ?

 
    Türk Dil Kurumu'nun güncel Türkçe sözlüğünde "fantazya"nın anlamı yok "fantezi" dediğinizde karşınıza fantazya çıkıyor. Bir de ilave olarak "sonsuz, sınırsız hayal" var. Her halûkarda elimizde bir "hayal" kavramı var. Hâl böyleyken Bay Teripireçıt bir diskdünya kavramı yaratıp fantastik edebiyat sevenlerin beğenisine sunmuştur. Geç keşfettiğim ve eserlerini yalayıp yutmaya henüz başlamadığım yazarın bir TV mini dizisi olarak yayınlanan Going Postal'ını da dün gece bitirmiş bulunmaktayız. 
   Üç saati beş dakika aşan süresiyle, son derece iddiasız kastıyla, mütevazı CGI efektleriyle bas bas "ben televizyon yapımıyım" diye bağıran iki bölümlük bu dizi sinefili kendisine sadece senaryosuyla bağlamaktadır (bu da hiç az şey değildir.) Fantazyanın tüm gerekleri yerli yerindedir. 

   Hayali bir dünya yarat, ama bizim yaşadığımızla da benzerlikler göstersin (diskdünya). Olmasını istemediğin şeyleri koyma (ki Bay Preçıt eserine hiç silah koymamış (polis gücünün başındaki afet sarışın aslında bir kurtkadın ama), dinsel ögeleri ise "kutsal timsah" boyutuna indirgemiş; buna mukabil yaşadığımız tüm garabetlikleri es geçmemiştir). Bir insanın değişimini eksene oturt (ki Moist Von Lipwig iyi bir örnektir).

   Burada Riçırdkoyl adlı oyuncuya mavi paragraf ayırarak, ağ güncemde konudan sapmayı düzgün bir kaideye oturtmak kaygısındayım. İş bu kişinin; oyunculuk yetenekleri vasatın üstünde olsa da fiziksel özellikleri olarak iki ilginç detaya dikkat çekmek isterim. İlk bölümdeki sakallı haliyle Jethro Tull'ın überkarizmatik solisti ve fülisti Ian Anderson'a olan benzerliğiyle, daha sonraki cillop haliyle de kalbimizde hep müstesna bir yer eden Danny Kaye'e olan benzerliği şaşırtıcıdır. Ayrıca Adora'ya can veren Kleyrfoy da Penidredful'daki Evagriine rol modeli olmuştur kanımca (benzerlik, gözden kaçırılacak gibi değil).


   Vereceğin meşazları sekans aralarında zarifçe ver (ki burada mektuplar için yapılan güzellemeler, fakirin aklını başından almıştır (misal :  "Şebekeler (burada internet ve telefon kastediliyor), eğer Genua'daki market fiyatlarını öğrenmek isterseniz iyi ve güzel, ama şebekeyi sevgi dolu bir öpücükle mühürleyebilir misiniz ? Şebekelere göz yaşı akıtabilir misiniz ? İçine bir çiçek koyabilir misiniz ?"). Başka bir misal vermesem içim şişer : "Kitaplara saygılı davranmak gerek. Onları iliklerimizde hissederiz, çünkü kelimelerin bir gücü vardır. Yeteri kadar kelimeyi bir araya getirirsen, uzayı ve zamanı bükebilirsin. Sana halusinasyonları yaşatan da işte bu. Kelimeler öldürmez. İnsanlar öldürür. Vahşi hayvanlar öldürür. Ama kelimeler, kelimelerin tamamen başka bir gücü vardır. Gözlerimizden ve kulaklarımızdan girerler ve ruhumuza ulaşana kadar devam ederler.".
   Netçede televizyon için yapıldığından senaryoyu IQ seviyesi 60 düzeyinde olanlar için revize et. Kötüler, iyiler, iyilerin zaferi, yancı karakterler her bir şeyi tamamla. Üç saate yay. İşte tamamdır. Going Postal tüm bu unsurları bir araya getirerek izleyicinin kafasını pek yormadan hoşça bir üç saat geçirmeyi vâdediyor. 
   Gayet saran bir ilk bölümden sonra yer yer aksayan ikinci bölüm biraz gözkapaklarını zorlasa da finale kadar uyuklamadan gelmeyi başarabiliyoruz.
   Fantastik edebiyatı ve sinemayı sevenler rahatlıkla izleyebilir, çoluk çocukla da gider ama ilgilerini çeker mi bilmiyorum.

10 Kasım 2019 Pazar

"Psiko-Siyaset" Bilimsel Değil ama İlginç.

   Vedat Özdemiroğlu'nun Uykusuz'daki yazılarında bu kitap önerilince okuma listeme bir girmişti. Daha sonra aklınıza ilk gelen internet kitap satış sitelerinde bakıp bulamayınca zihinde "acep gizli bir sansür mü var?" düşüncesi zuhur etti. Neyse, aklınıza ilk gelmeyen kitap sitelerinde bulunabiliyormuş 134 sayfalık bu matbuat. Edindik, hızlı okumayla iki günde de bitirdik. 
   Kitabımızın ismi "Psiko-Siyaset" olmakla birlikte alt bağlığı "kolay kandırılmanın nedenleri". Aklınıza "kolay kandırılan" deyince kimin geldiğini az çok tahmin edebiliyorum. Üst başlıkla sıkı rabıtası olan siyasetçiler elbette. Sayın Kaya, kolay kandırılma nedenlerimizi üç ana başlıkta toplayıp açıklamış. Yalnız bu açıklamalar, yazarımızın kendi bakış açısına göre yarattığı bir teori çerçevesinde yapılıyor. İlk okumada oldukça garip gelecek bu teorinin bilimsel altyapısı elbette ki yok. Okurken "bu da ne yahu?" diyeceğiniz sadece deyimler (ağız osuruğu, ağız ishali), jargon, cümle yapıları değil aynı zamanda her bölümü açıklayan nesirden nazıma geçişler bolcadır. Her teorinin İslam dininin çeşitli referanslarına eklemlenmesi ise bilimsel olma iddiasındaki bir tezi, baştan yanlışlamaya yeterliydi benim için ("Kaptan Kusto denizlerin ayrıldığını görünce İslama intisap etti" geyiği gibi). Düşüncelerine destek olmak için yaptığı alıntılar ise genellikle daha önce yazdıklarından yapıldığından "kendini doğrulayan kehanet" benzetmesi yapabilir miyiz? Evet, bence yaparız. Sayın Kaya'nın teorilerinin gerçekliğine olan inancı ve kimi uç uygulamalarına olan yaklaşım tarzını ise başka bir yazarımıza benzetmek gerekse kendisine "psikiatrinin Yalçık Küçük'ü" diyebilir miyiz? Şahsen ben bir beis görmüyorum.
   Satır aralarında yazarımızın kendine yönelik olarak yaptığı bazı tespitlerden (şiir yarışmalarında birincilik, televizyon programları (burada Bourdieu'nun bu kitabının ilgili yerlerini (televizyon aydınları) özümsemekte fayda vardır) , daha önce yayımlanmış kitaplar vs.) hafiften bir megalomanlık seziliyor ama Küçük Hoca kesafetinde değil (eleştirme arakolpa, belki sende de vardır!). Yine de tüm bu ilginç yaklaşımların neticesinde varılmak istenen nokta, fakir ile aynı paralellikte olduğundan sonuna kadar okundu ve bitirildi. Psikolojik harp, ilginç bir mevhum ve yazarla birebir aynı düşünceleri paylaşıyor olmamız pek dikkate değerdi. 
   Bilimsel bir yaklaşım arayanlar koşarak uzaklaşsın. Yok eğer rüyaya, İslama, kozmik bilince, kuantum felsefesine (yok öyle bir şey. Kuantum fiziği var!) sıcak duruyorsanız, "büzük, otonom sinir sisteminin efendisidir" tarzı ahkamlara tahammülünüz varsa okuyabilirsiniz.

14 Nisan 2022 Perşembe

"İnsanlar" Bilimkurgu olmayan Bilimkurgu.

 
   40'lı yaşlarını süren matematik profesörü Andrew Martin, çözülemeyen bir problemi çözer. Asal sayıların gizemini ortaya çıkarmıştır. Ancak bu çözümün insanlığın önünde olmadık kapıları açacağını gören üstün varlıklar olaya müdahil olurlar.
   Şimdi böyle yazınca (üstün varlıklar falan!) bir bilimkurgu romanı okuyacağını zannediyorsunuz ancak sayfalar akınca işin öyle olmadığını; o ögelerin romana insanlığa tamamen farklı açılardan bakmak için yerleştirildiğini anlıyorsunuz. 280 sayfalık roman kolayca bitiyor, dili akıcı, kimileri bir sayfalık bölümler ilginç tatlar bırakıyor dimağınızda (ölü ineklere konulan cafcaflı isimler vs.). Nedir: bilimkurgu değil, insanlığa yapılan ince bir eleştiridir. Bu açıdan hem en iyi roman hem de en iyi bilimkurgu ödüllerine aday gösterilmesine şaşırılmamalıdır. Ancak ödül alırsa şaşırılabilir zira ne iyi bir bilimkurgu ne de şükela bir romandır. Yine de vakit geçirmek için televizyon seyretmekten iyidir.

4 Ağustos 2015 Salı

"Mahalleden Arkadaşlar" 90'larda Çocuk Olmak.

   Yok arkadaş, yaşlanmışız !.. Yazma hassam olsa 80'ler ve hatta 70'lerde çocuk olmayı yazacak kıvama gelmişim. Elin adamı (Bay Aydemir) 90'larda çocuk olmayı yazmış, pek de şükela olmuş.
   Dost tavsiyesiyle alıp okuduğum, başlamamla bitirmemin bir olduğu (İstanbul-Kavala arası otobüs yolculuğunda biter gibi olup Taşoz feribotunda nihayete ermek), okumalara doyamadığım, gecenin bir yarısı kıkır kıkır gülmekten uyuyan otübüs yolcularını taciz ettiğim, sadece 222 sayfa olmasına çok bozulduğum kitaptır.
   Bay Aydemir, televizyon ve sinemada güzel reyting/gişe yapmış işlerin senaristi. Kendi adıma (kızımın zoruyla da olsa) "Kardeş Payı"nın kimi bölümlerini izlemişliğim vardır. İşte o işi yapan kafanın nasıl bir kafa olduğunu anlamanın yolu kitabımızı okumaktan geçer.
   Bir kere girizgah, ciğerime çengeli attı. Ferhan Şensoy kitaplarına olan iptilaya aşina bir bünyem var çünkü. Sonrasında, ilk sayfadan başlayarak bir elinden bırakamama durumu oldu. Hayır okuma maymunluğumu da biliyorum. Biliyorum ki net beş saatte bitecek. Adam olan kişi bunun sündüre sündüre okur bir haftaya yayar. Olmuyur kardişim. Başlayınca biten bir yapısı var. En son "Darağacında Üç Fidan"ı okumaya başlayan ve hala bitiremeyen sevdiceğim bile (4 sene önce başladı) üç günde bitirdi bu kitabı. O derece !..
   Olaylar mahallede geçiyor. Mahallelerin yavaştan yok olmaya başladığı zamanlarda. İlk satırlardan itibaren, mekanı, zamanı, kişilikleri net bir şekilde muhayyilede canlandırıyorsunuz. Üstelik bunu dokuz yaşındaki bir çocuğun gözünden yapıyorsunuz. Birinci bölümün sonunda çeteye dahil oluyor, sonuncu bölümün sonunda çeteden ayrılıyorsunuz. 
   Öyle subliminal, maxliminal (var mı böyle bir şey ?) mesajlar, durup düşünülecek paragraflar, çıkarılacak dersler yok. Fırlama bir naiflikte yazılmış süpersonik bir durum komedisi var. 30'lu yaşlarını geçmiş her kâri kitapta kendinden bir şey bulacaktır. Bünyede azıcık da olsa humor barındıran insan, gülümseyerek, kıkırdayarak okuyacaktır.
    Altı ay geçsin, bir kez daha okuyacağım.
   Fiyatı 15 TL. Geliri Koruncuk Vakfı'na bağışlanıyor. Bu minvalde, satın almalı, korsana (zinhar) yanaşmamalı, okunmalı, okumayanlar da kibar bir şekilde uyarılmalıdır.
   Bakınız kibarca uyarıyorum, alınız okuyunuz.
Kendimce şöyle de bir güzelleme yapayım : 
Ferhan Şensoy kitapları kaymaklı ekmek kadayıfıysa, bu kitap da en azından şöyle gülsuyu, narı, cevizi yerinde, iç ferahlatan bir güllaçtır.

25 Ağustos 2012 Cumartesi

"Fahrenheit 451" Okur, bunu okur...


   451 Fahrenayt kağıdın tutuştuğu ısıdır. Bu bilindiğinde kitabın adı bilinmezden manidara yönelecektir. (Tıpkı on yıl önce "Silivri" dendiğinde aklımıza yoğurdun şimdi ise gugukun  (harf hatası yok "GUGUK") geldiği gibi).
   Bilimkurgu sevebilirsiniz, sevmeyebilirsiniz ama bu satırları okuyorsanız okumaya meyilli bir ademoğlu/havvakızısınızdır belli.

   Belli siz, geceleri kolay uyuyamayanlardansınız. 

   Belli siz, artık aptal kutusuna, gazetelere sinirlenemeden göz atamayanlardansınız. 

   Bu "Belli li" cümleler uzar gider, kitaba gelelim biz...

   İlk 80'li yılların sonunda okumuştum Rey Bredböri'nin bu hikayeciğini. Nasıl da çarpmıştı beni.

  Anlatılanın distopya olduğunu idrakim, sonraki yıllarda olmuştu ama hep bu tür yapıtlara meyyal olmuştum (örn. "1984", "V for Vendetta") (gay fovks ve corc orvıl'a selam olsun). Baskan yayınlarının bilimkurgu serisinde yayınlanmıştı. Taksim-Sarıyer (41A) hattında bitmişti o seriler. Bilimkurgu iyiydi, güzeldi, hayalgücünü dürtüklüyordu, imgelemi fişekliyordu ama bu kitap tam bilimkurgu sayılmazdı. Bugünlerde iyice sayılmıyor (malum : adeta mahkumlar kadar tutuklu kalan tutuklulara sorulan sorular bazen "bu kitabı niye yazdın ?", "bu haberi niye yaptın ?" şeklinde olabiliyor (Bkz.distopya)). (hah başladık parantez içinde parantezlere (açıldın arakolpa!)).

   Meçhul bir gelecekte itfaiyecilerin kitapları yaktıkları bir dünyadayız. İnsanoğlunun tüketime yönelik tüm ihtiyaçları karşılanmış, sadece tüketime yönelik bir yaşam eksene oturtulmuştur. Televizyon artık köşede değil evin tüm duvarlarında ve duvar boyutlarındadır. Hız, eğlence, tüketim; toplumun tümüyle yöneldiği yegane kavramlardır. Yine de intihar son derece sıradan bir eylem haline gelmiştir.    Ayrı..

   Guy Montag, teamülün aksine mola veren, bir soru soran ve soruların arkasını getiren bir itfaiyecidir. Bir kitap okur, hayatı değişir, olaylar gelişir.

   Baskan Yayınlarının edisyonu iyiydi güzeldi ama İthaki Yayınları Zerrin ve Korkut Kayalıoğlu'nun özenli çevirileriyle çok daha iyisini yapmış ortaya bir bilimkurgu hikayesinden ziyade derinlikli bir novella çıkarmış. 

   Okuyorsanız, okuyunuz, okutturunuz, bitirince de kara kara düşününüz efendim...

İLGİLİ NOT : Bu konu "ödüllü bulmacam"daki 6.sorunun da cevabıdır aslında.

İLGİSİZ NOT : Önceki yorumlarımda edebi düztabanlığımdan bahis geçtiydi. Bakınız bunu okuduktan sonra da Rey Bredböri Amcabeyimiz 5 Haziran'da kalıbı dinlendirmeye almış. Sevmediğiniz biri varsa ona bir kitap yazdırıp bana gönderin. Bir okuyayım...

4 Nisan 2021 Pazar

"Karadul Bulmacaları" Asimov'dan Bilimkurgu Dışı Öyküler.

 
   Kapağına ve yazarına bakıp bilimkurgu zannedilmemesi gereken öykü kitabıdır. Asimov bu öyküleri ilk kez Ellery Queen'in Gizemli Hikayeler Dergisi'nde yayımlamış, tutunca devamı gelmiş ve nihayet kitap haline dönüşmüştür. 
   Fazlasıyla kişisel ögeler içeren hikayelerin tümü de birbirine benzemektedir. Hali vakti yerinde bir grup erkeğin "Karadul" titri ile toplandıkları yemekte bir konuklarını "sıkıştırmaları", bunun sonucunda esrarlı bir sorunun zuhur etmesi, hep birlikte kafa yormalar ve nihayetinde garson Henry'nin çözümü şıpınişi bulması. Bilimkurgu ve gizemle ilgisi olmayan hikayeler yalnızca hayalgücünüzü tetiklememekle kalmıyor, içinizdeki sıkıntı canavarını da besliyor. Yazar, arkadaşlarından bir grubu betimlediği açık olan bu topluluğun sohbetlerine kendini de dahil etmekle (üçüncü tekil şahıs olarak) bir beis görmüyor. 
   Kendi adıma hızlı okuma yaptım (bir günde bitti!). Bir daha okur muyum? Asla. Kitapta tek hoşuma giden şey: konuğu sıkıştırırlarken sordukları ilk soru oldu (-Varlığınızın amacını nasıl açıklıyorsunuz? (birini tanımaya başlamak için kesinlikle iyi bir soru!)) bir de kitapla ilgili olarak bir kitap satıcısının yaptığı açıklamalar. (Bkz."Üçlü Şeytan" adlı öykü). 
    Haydi şöyle özetleyeyim de öyküyü okumaktan kurtulalım. "Şeytanın avukatı -Sinema ve televizyon çok popüler ve daha çok para kazandırıyor, kitabı kim okur. Kitapçı - Hızlı yiyecek restoranları da popüler ve çok kazandırıyorlar ama iyi bir fine dining'in (ne işim olur fine diningle) şık bir restoranda yenilen iyi bir yemeğin yerine geçemezler." Nokta!

10 Şubat 2020 Pazartesi

"Bilimin Toplumsal Kullanımları" Bourdieu'dan İnciler...

  Hepi topu 142 sayfa. Üstelik bunun yarısına yakını (52 sayfa) önsöz ve ardsöz. Buna mukabil 15 gündür üzerinde cebelleşiyorum. Bir kere akademik üslupla yazılmış (hemi de dibine kadar). Bu demektir ki fotoğrafın altındakine benzer cümlelerle uğraşacak (bu cümleler alışılagelenin hayli üstünde hem cesamet hem içerik olarak hem de), dipnotları (kimi zaman sayfanın yarısını kapsar ve bir kaptırdınız mı bunda ilerlersiniz) çözmeye çalışacak ve hazmettiklerinizi idrak imbiğinden geçirerek kendi düşüncenizi oluşturacak (en azından çabalayacaksınız). 
   Bordiyö, çağımızın en önemli sosyologlarından biri olmasının yanı sıra yaşamımıza dair getirdiği tanımlar (bkz.televizyon üzerine), tespitler ve çözümlerle bir filozof. Değil yazıları, ropörtajları, derslerinde dahi akademik üslubu kullanıyor. Böyleyken; anlamak için çaba gerektiriyor. Bu kitapta Fransa'da bulunan INRA namıyla mülakkap bir bilim kurumunu eksene alarak bilimin kullanılmasına dair düşüncelerini, fikirlerini açıklıyor. Her ne kadar ele alınan kurum ulusal olsa da, işlenen kavram: bilim. Böyle olunca (bilim tarihi okumaktayız ya) mecburen okuma listesine girdi ve anlaşılmaya çalışıldı. Yerele yönelik ve aşırı akademik yerleri hafiften hızlı okuyarak, kısıtlı idrakimin hazmedeceği satırlara yöneldim ve yemin ediyorum beynim kulaklarımdan çıkacak gibi oldu. 
   Üstadın bilimsel sermayeyi açıkladığı bölüm pek incili. Onu dağarcığımıza attık. Ayrıca öğretim hakkındaki görüşü beni benden aldı. Şöyle ki: "Ekseriyetle öğrenim olarak adlandırılan şey, bilginin derlenmiş, rutinleştirilmiş aktarım mecrasıdır ve bilimsel alanların ataletinin önemli bir kısmı, öğreten kişilerin umumiyetle araştırma faaliyetlerinden kopmuş olmalarıyla ilişkili yapısal gecikmeden kaynaklanır. Böylece tuhaf bir biçimde öğrenimin bir atalet etkeni olduğunu söylemek abartı olmaz.". Nasıl ilginç ve doğru değil mi? Buna benzer çok sayıda irfan barındıran bu kitaba öncelikle akademisyenler, sonra da bilimle yakınlık duyan herkesin yakın durması gerektir. 
   Türkçe söyleyen sıfatıyla çeviriyi üstlenen (bir dönem dersini de almıştım) Levent Ünsaldı ise noktainazar, hasbi gibi, kullanılmadığından sarfınazar edilen kelimeleri çokça kullanarak firfirikli bir metni dilimize kazandırmış (evet kulağınıza ne kadar yabancı görünen kelime varsa TDK güncel sözlüğünden baktım. Var onlar!). Ona da ayrı bir alkış.
   Fiyatı uygun, içeriği çok fazla. Okumak, anlamaya çalışmak iyi olur.
"Dolayısıyla eğer bilimsel bilginin her zaman için kısmi bir bilgi olduğunu veya gerçekliği kısmi olarak inşa eden "daha az yanlış" bir bilgi olduğunu, diğer bir ifadeyle sosyal-kültürel manada konumlanmış tarihsel bir rasyonalitenin kısmi bir inşası olduğunu kabul edersek ve derdimiz sosyal bağlamından kopuk farazi bir mutlak-evrensel-total bilgi peşinde koşmak değilse bilimsel bilginin verili (tarihsel) kurumsal ve sosyal şartlarda, verili (tarihsel) bir rasyonalitenin-bilim insanının (çıkarlarıyla, ideolojileriyle, sosyal belirlenmişlikleriyle vb.) dışsal bir gerçekliği derretmeksizin (hatta tam tersine, bu nesnelliğe daha iyi nüfuz etme yönünde) gerçekleştirdiği bir inşa (ancak belli metotlara ve ilkelere riayet eden ve ampirik olarak sınanan bir inşa) olduğunu söylemek, neden zaruri surette bu bilginin (bütün tarihselliğine rağmen) tüm geçerlilik ve doğruluk vasıflarını (nesnel gerçeklikle kısmi uygunluk anlamında) ortadan kaldırsın ve onu herhangi bir bilgi seviyesine çeksin?"

6 Ekim 2019 Pazar

"Joker" Şakacı Bu Kez (her zaman olduğu gibi) Güldürmüyor!

   Dün izledim. Unutmadan yazayım.
   Marvılın süperkahraman filmlerinden değildir. Atlamalı, zıplamalı, CGI'lı özel efektler falan yoktur. İşte tam da bu yüzden bana göre en gerçekçi marvıl filmi olmuştur.
   Baştan sona sepya, sarı, yeşil filtreler ve ağırklostrofobikmelankolik büyük yaylılarla geçilen bir müzik eşliğinde (itiraf edeyim son yıllarda beni en etkileyen film müziklerindendir (ha çok mu hoşuma gitti? Hayır! ama bu etkili olmasını etkilemiyor)) izlenen bir filmden ne bekleyebilirsiniz ki? Elbette film bittiğinizde ağzınızda kekremsi bir tat, zihninizde acı bir tortu kalacaktır. Hele ki konu da böyle karamsar olduğunda.
   80'li yılların Gotham'ı (bildiğiniz (nasıl olup da biliyorsak!) Niyork). Anacığıyla yaşayan Arturflek bitmiş, okeye dönmekte ama farkında değil. Ayaküstü komedyen olma hayali var ama komik değil. İşsizlik, ekonomik sorunlar, toplanmayan çöpler, devasa sıçan istilaları, kötü arkadaşlar, dallama patronlar, deli bir anne, psikolojik (hatta psikiatrik) sıkıntılar, fukaralık ve elbette olmazsa olmaz gerçekleşmeyecek bir ideal (başa çıkamadığı durumlardaki gülme krizleri). Hal böyleyken kırılma normal. Ama kırılmanın nereye olacağı meçhul. Biraz da hikayenin genelini bildiğimiz için bu kırılmanın ne yöne olduğunu biliyor ama merakla pür kötülüğün ortaya çıkış hikayesini izliyoruz. 
   Öykünün genelinde hep diğer Batman filmlerinin tam aksi yönden temaşa ediyoruz durumları. Böyle olunca da sessiz ve ezik çoğunluğun nerelerde kitlesel hareketlere geçtiğini, kendisine nasıl liderler çıkardığını idrak eder gibi oluyoruz. Bu açıdan holivutun baskın ideolojisinden farklı bir yaklaşımla karşılaştığımız için şaşırıyor gibi de oluyoruz ama yönetmen ve senarist (%75'i daha önce pek de süpersonik filmleri olmayan Tadfilips) basiret sahibi izleyiciler için diğer tarafı haklı gösterecek mebzul kırıntılar bırakmış (sistemi böyle kötülemek olmaz!).
   Jekinfiiniks hep izlediğimiz bir aktör. Seviyoruz arızalı hallerini (en son Sisters Brothers'da da böyle kafakırık bir roldeydi, orada da iyiydi). Lakin arkadaş bu filmde aşmış. Verilen kiloları falan hiç saymadan bile içinde bulunması gereken halleri (televizyon şovundaki iyi evlat, kafayı kırdığını anladığı an, o garaip (ama her nasılsa estetik) dansı, pseudo neşesi ve daha neler) senaryodan daha fazla vermiş. Oskar amcayı alır bence (o heykelin de bir uğursuzluğu vardır ama dur bakalım!). 
   Güvercinim diisi marvıl filmlerini falan pek sevmez. O bile sonuna kadar merakla izledi (cebren sürükledim!) ve filmin sonunda "nasıldı?" diye sorunca "değişik" dedi. Hakikaten de bu kurmaca evrenin en "değişik" filmlerindendir. Genelgeçer film kritiklerine katılmayı pek sevmiyorum (hanimiş benim fularım?) ancak kez film hakkında yazılanlara katılmamazlık edemiyorum. 
   Son olarak Nolan'ın Joker'i Ledger ile bu rolü kıyaslamak yanlıştır. Bülbülyuvası mı güzeldir Dilberdudağı mı ?