21 Mayıs 2020 Perşembe

"The Painted Bird" Kosinski Üzülmezdi!

 
   Yeniyetmeliğimin sonunda Jerzy Kosinski'nin kitaplarını okumaya Boyalı Kuş'tan başlamıştım. Önsözünde "otobiyografik ögeler içermektedir" yazıyordu. Oha demiştim bunun onda biri otobiyografik olsa, insankişisi şizofrene bağlar!. Neyse sonra diğer kitaplarını da alıp bitirmiş, yıllar sonra intihar edişi ve yöntemini de duyunca pek şaşırmamıştım. 
   Küçük x'in (adını yazmayayım şimdi bakarsınız izlersiniz) Kuzey Avrupa'da biryerlerde 2. dünya savaşından kaçınmak için emanet edildiği yerlerde başlayan bir yolculuğunu üç saate yakın bir zamanda (2s49d) temaşa ediyoruz. 
   Tüm görsel sanatlarda ve medya dünyasında genel bir kaide vardır: çocuk sattırır. Üstüne bir de savaş ve çocuk yanyana kullanıldıysa, kesin sattırır. Bu minvalde Spiilberg bile "güneş imparatorluğu" diye film çekti. 
   Slovakya, Ukrayna ve Çekya yapımı filmimiz ise holivut sinemasının sığ sularından çok daha derin sularda yüzüyor. Bir kere aktarılan öyle holivut tarzı filmlerde göreceğiniz cici senaryolardan değil. Kosinski'nin romanı okuyanı şoke eden bölümlerle dolu (öyle uzun da değil roman 200 sayfadan kısaydı yamulmuyorsam). Aradan uzun zaman geçmiş ama filmde de aynı travmalar (ne işim olur travmayla!) darbeler, izleyiciye aktarılıyor. Çocuk istismarı (biteviye ve her türlüsü), ırkçılık, bencillik, acımasızlık, tecavüz, aile içi şiddet, cinsel istismar, cinayet, kötülük (envai çeşit) ve daha neler neler...
   Çek yönetmen Vaclav Bey, gişede de iyi iş yapalım düşüncesiyle bazı pahalı sahneler çekmiş ama çekmeseymiş de olurmuş. Oyuncular şükela (er rayını kurtarmak'taki keskin nişancının (beripepır) yine aynı rolde zuhur etmesi, gelvegör'deki iyi askerin de aynı rolü kapması), lehçe konuşan harvikaytel, udokiyer, cülyınsends, almanca konuşan stellanskarsgaard ve elbette başroldeki kopil; bombastik. 
   Birtek rus üniformalı kazakların mezalimine anlam veremedim. Almanlar ve Ruslardan çok daha huncarca eleştirilmiş. Nedenini öğrenmek için tarih kitabı karıştırmak gerek.
   Neyse, çok sağlam, çok sert film. İkinciye izler miyim? Hayır. Siz de sağlam sinemaya meyyalseniz izleyebilirsiniz (ama baştan söyleyeyim, meşrebi uygun arkadaşlarla izleyin, sabi sübyanı zaten yaklaştırmayın)...

18 Mayıs 2020 Pazartesi

"Algernon'a Çiçekler" Okumak Gerek.

   Takip ettiğim bir ağ güncesinden (Okuma Günlüğüm'e selam olsun!) ilgimi çekince alıp okuduğum, bugüne kadar nasıl olup da ıskaladığım için hayıflandığım kitaptır (e-kitap olarak alıp okudum ama basılı olarak alıp kütüphanemde saklayacağım (o derece!)).
   Konu basit: Zihinsel olarak hayli geride olan Charlie, bir operasyonla aşırı zekileşir, olaylar gelişir. 
   Anlatım ise bombastik. Roman, ilk kişinin kaleminden yazılıyor. Başlarda IQ seviyesi 68 civarında olan birinin yazım ve anlatımıyla karşılaşınca afallıyorsunuz. Ortalara doğru gelişen yazma/ifade gelişimiyle birlikte kendinizi doğrudan protagonist ile özdeşleştirebiliyorsunuz (ki evvel ahir ömrümde buna benzer bir okuma deneyimi hiç yaşamadım). Sonlara doğru neler olduğunu ise yalnızca okuyanlar bilebilir. Bu minvalde çeviren Handan Ünlü Haktanır'a başarılı  (ve yaratıcı) çevirisi hararetli bir alkış gönderelim (zirâ beceriksiz ellerde roman heba olurdu). 
   1959'da bir bilimkurgu dergisinde tefrika edilen, ancak 1966'da roman olarak basılan ve hem Hugo hem Nebula ödülleri alan kitabımızı bilimkurgu olarak nitelendirmek doğru mudur bilemedim. Ancak Darko Suvin'in bilimkurgu tanımındaki iki ögenin varlığına bir bakınca ("yabancılaştırma" ve "novum") konunun deneysel bir operasyon ile novum (yenilik) ögesini, kendi bilincimize başka bir perspektiften bakarak da yabancılaştırma ögesini içerdiği için rahatlıkla bilimkurgu olarak nitelendirebileceğimizi görüyoruz. 
   Bilincimizin, idrakımızın, bilişsel kapasitemizin nasıl çalıştığını; tüm bu istatistiki değerlerin arasında sevgi ve şefkat gibi ölçülemeyen duygularının kapladığı yerin önemini, zihinsel engelli insanların nasıl düşündüklerini neler hissettiklerini, zekasız sevgi ve sevgisiz zeka durumlarının hallerini merak ediyorsanız alıp okuyunuz efendim. 325 sayfa ama bu karantina günlerinde bitirmesi iki gün sürmez.    

16 Mayıs 2020 Cumartesi

"Şarkiyatçılık" Said'ten Önemli Saptamalar.



   Yemin ediyorum üç aydır okuyup anlamaya çalıştığım, ama herhalde daha sonra tekrar alıp daha fazla anlamaya çalışacağım kitaptır. 
   Edward W.Said (buram buram ingiliz kokan bir ad ve arap olduğundan şüphe edemeyeceğimiz bir soyad, Hristiyan bir Filistinli), 1977'de metnini yayımlamak ister, zorlukla bastırır. 1979'da bir kez daha (ama bu kez oldukça kolayca) yayımlar eserini. Bir çok dile çevrilir, çok okunur, daha da çok okunacaktır. 
   Üç bölümlük ve daha sonraki baskılarla gelen eklemeler, önsözler, sonsözler ve hayli uzun kaynakçasıyla 416 sayfanın her satırı dolu dolu yazılmış. Oluşturulmaya çalışılan düşüncenin ana ve alt bölümlerle aktarılması kuşkusuz okuyucu için kolaylaştırıcı bir yöntem. 
   Eğer ki bu coğrafyada yaşıyorsanız, mutlaka alıp okuyup (en azından anafikri) özümsemeniz gereken bir kitaptır.
   Champollion'dan Lamartine'e, Renan'dan Gertrude Stein'a, Lewis'den Twain'e ve adını yazmaya üşendiğin yüzlerce isme dair "Şark" düşüncesine yönelik analizler yapılıyor. Olgunun kaidesi (taa Napoleon'un Mısır Seferi'nden bugüne), yapısı ve aksaklıkları bir bir (yine bir Batılı yöntemiyle) açıklanıyor. Ne yalan söyleyeyim, zihnimde bugüne kadar bir yere oturdamadığım düşünceler, bu kitap sayesinde daha iyi yerleştiler oldukları yere. 
   Said'i eleştirecek halimiz yok ama kitapta, güzel ve yalnız ülkemizden eser miktarda bahsedilmesi, "Şark"ın sadece arap dünyasına indirgenmesini pek yadırgadım. Yazarımız mukaddime'de Hind'ten ve Çin'den bahsetse de "Orientalisme" diye de belirtilen olgunun aslında ortadoğu olduğunu belirtiyor. 
   Metni okumaya üşenen okura şunu önerebilirim: Birinci bölümü ilk iki alt bölümünü ve Üçüncü bölümün dördüncü alt bölümünü okursanız, kitapta aktarılmak istenen düşüncenin anahatlarını yakalayabilirsiniz. 
   Benim aklımda kalan en önemli şey şöyle: yabancısı olduğunuz bir olguyu keşfeder ve kendi değer yargılarınıza göre kategorileyebilirseniz artık onun sahibi ve şekillendiricisi siz olursunuz. Eskimoların hiç biri kendilerine böyle demese de (onlar inuitlerdir), dünyanın hakim güçleri onları eskimo olarak betimlemiş ve öyle olduklarına karar vermiştir. Batı da Doğu'ya böyle yaklaşmış, isimlendirmiş, şekillendirmiş, sınıflandırmış, bunun hakkında koca bir disiplin oluşturmuş ve zaten mevcut olan bir olguyu kendine göre yorumlamıştır. Hâl böyleyken biz ne desek boştur, atı alan Üsküdar'ı geçmiştir. 
   Ama bilmekten zarar gelmez. Zordur ama bence mutlaka okunmalıdır.

"Yeni Dünya" Sabahattin Ali'den 13 Hikaye.

   136 Sayfa 13 Hikaye. Genellikle 1940'lı yılların başından Anadolu izlenimleri. Ben hata yaptım, uyumadan okumaya hallendim. Siz yapmayın. Genellikle insanın içine oturan acı haller yazılmış. Bir tane mi şöyle ruhu hafifleten bir öykü olmaz mı içinde yahu!
   Bir tek sonlara doğru Kazdağlarının orada geçen bir "Hasanboğuldu" öyküsü insanı iç Anadolu kasavetinden uzaklaştırır gibi oluyor ama o da adı üstünde bir boğulma hikayesi. Dönemin acı gerçeklik akımını merak ediyor, bir dönemi daha iyi tanımak istiyorsanız okuyabilirsiniz ama öyküler bitince insanın boğazına bir yumru tıkanıyor...
   Siz bilirsiniz.

"La Belle Epoque" "Yeni Baştan" Güzel Film.

   Fransızlar romantik film çekmeyi biliyor.
   İki saatlik bir sinema çekmişler, dikkatim gram düşmedi, bir çok yerde bir çok farklı duygu yaşadım. Hayır Fransızların bizim toplulumuzla pek fazla benzer yanı yok ancak yaş alındıkça bazı şeyler benzerlik gösteriyor herhalde. Tembellik edip madde madde yazayım bari.
  • Uzun süreli bir birlikteliğiniz varsa kesin izleyin. İnsanın zamanla yaşadığı değişimi ve zamanla aşık olunan obje/süjeden nasıl yabancılaştığınızı anlarsınız.
  • Modern zamanlarda hayatımızın çok kolaylaştığını zannederken 1970'lerin başında nasıl bir kafanın olduğunu ve eğlencenin nerelere evrildiğini görürsünüz.
  • Aşkı neden kovalamalıyız, belki bir fikir edinirsiniz.
  • Aile, eş, evlat ilişkileri konusunda kafa yorarsınız.
  • Sanal dünya mı? yoksa primitif olanı mı? sorular sorarsınız.
  • Güzel müzikler, görüntüler eşliğinde hoşça bir 2 saat geçirirsiniz.
Az mıdır? Velhasıl öneririm.


15 Mayıs 2020 Cuma

"Vahşetin Çağrısı" Ama Uygar Olan Vahşetin!

   Ne zamandır sinema filmi yazmıyorum, bir ucundan başlamak gerek.
   Oldukça uzun zamandır holivut filmi izlemiyordum. Depresif zamanların da etkisiyle herhalde "du bakalım" dedik ve ailecek (tavsiye edildiği üzere) oturduk başına. 
   Geçen yıl olsaydı: "Yok! Ceklandının kemiklerini tıngır mıngır döndürmüşler, bilinen tüm klişeleri kullanmışlar, kitapla ilgili hiç bir şey bırakmamışlar, nerede vahşet? neoliberalizmin çağrısı, üstelik yaşlı başlı adamı animasyonla oynatmışlar" diye çemkirip duracağım filmi, ağzı açık ayran budalası gibi izledim. 
   Bir üstte dediklerim harfiyen doğru. Bütün bunları yapmışlar ancak bünyenin kandırılmaya, oyalanmaya, avutulmaya o kadar ihtiyacı varmış ki, bu satırları okuyanlara önerim: İzleyin! Güzel manzaralar, ancak holivut filmlerinde görülecek tevafuklar, cici kurtlar (adeta yavrukurt sevimliliğinde!), hakkını vermeliyim ki çok özenerek yapılmış bir anime başrol (aşağıdaki fotoğrafta canlandırma olduğu anlaşılıyor mu hiç?), musmutlu bir son (herkes sevdiğini kavuşur (orada ya da burada)) görür, beyninizi uyuşturur ardından temiz bir uyku çekebilirsiniz.

12 Mayıs 2020 Salı

"Metro 2034" 33'ün Devamı.

   Artyom bir önceki kitapta ilginç bir yerde kaldığından, ikinciye de hemen başlayıp bitirdim (bu daha insaflı 496 S.). Yanılmışım ki Artyom burada pek küçük bir rolde (niye oradaysa artık?) pek az görünüyor (ne biçim seçilmiş insansın? nerede karaderililer?). 
   Bu kez eksende yaşlı bir metro emekçisi Homer var. Homer'in, bir salgını durdurmak için yola revan olan Hunter'ın (ilk kitabı okuyanlar hatırlayacaklardır) yancısı olarak görüyoruz. Sonra sürgün Saşa da ekibe katılıyor. İlk kitaptaki sarsak anlatım burada da aynı şekilde devam ediyor. Okuduğuma pişman olduğumdan serinin üçüncü kitabını okumaktan vazgeçtim. 
   Her ne kadar sayın Glikhovsky büyük usta Stanislaw Lem'in stalkerlarını kitabına yerleştirse de, her ne kadar kitap ve türevleri çok satar olmuşsa da; fakir bu distopyayı arşivine eklemeyecek maalesef. 
  Eğer ki modadan etkilenen "vakit geçirmelik" okuyucuysanız, elbette ki alıp okuyabilirsiniz ancak Strugatski Biraderler ve Stanislaw Lem usulü bilimkurgu arıyorsanız koşarak uzaklaşınız. 

"Metro 2033" Slavik Distopya.

 
   Ne zamandır okumaya halleniyordum da boyutu biraz korkutucu geliyordu (600 S.). Şu karantina günlerinde fırsat bulup okudum.
   Tür olarak bilimkurgu diyeni kırarım! Bildiğiniz distopyadır. Neden sorusu sordurmayıp, nasıl'a odaklanmıştır. Kısaca konu: Artyom, rutinini kırar, metroda bir anabasise başlar. Konu bu. Ancak nasıl olduğunu bilemediğimiz bir nükleer savaştan kurtulan bir avuç insanın Moskova metrosunda kurdukları küçük uygarlığın izlerini bizler de Artyom'la birlikte öğreniriz. Bu minvalde, Hansa Birliği, komünistler, ateistler, misyonerler, naziler gibi onlarca küçük oluşumun hikayeciklerini okuruz. 
   Artyom'un içinde büyüdüğü küçük istasyonundaki günlük yaşantısının ardından kendine öylesine verilen bir görevi yerine getirmek için, o güne kadar gidemediği menzillere varması pek maceralıdır. Bu yolculukta kendisine eşlik edenlerin genellikle bu hayattan göçtüklerinden midir, yoksa durmadan değişen mekanların karamsarlığından mıdır bilemedim ama Artyom'da bir uğursuzluk olduğunu düşünmeye başlamıştım ki kitap bitti.
   Okuması pek haz vermeyen uzun bir metin. Buna mukabil okumadan da duramıyorsunuz (uyuma öncesi yapılan okumalarda uyku kaçırmışlığı vardır). Çevre tanımlamaları pek detaylı yapılırken, karakterlerin tanımı pek üstünkörü geçilmiş. Akla mantığa sığmayan pek çok detay var. Şimdi bunu bir açayım.
   Kurmaca bir dünya yaratıyorsanız, kendi içinde bir bütünlüğünün olması gereklidir. Misal: bir istasyondan diğerine geçmenin zorlukları üzerinde sayfalarca yazıp, kahramanınızı o sınırdan çok güçlüklerle geçiriyorsanız; bu durum olağanüstü bir hal olmadıkça hep aynı tutarlılıkla olmalı. Kitabımızda ise bu maalesef yok. Bir yerde yüzeye çıkıldığında radyasyon insanları hemencecik etkiliyorken, başka yerde pek etkisini göremiyoruz. Bir istasyona girmek imkansızken, ilerleyen sayfalarda çabucak giriliveriyor. İşte böyle.
   Bunun oyunu da yapılmış. Youtube'dan şöyle bir trailerine (öyle mi deniyordu?) göz attım, evet aynı depresif atmosfer.
   Bilimkurgu değil distopya meraklısıysanız, buyrunuz efendim.

5 Mayıs 2020 Salı

"Tehlikeli Rüyalar Görme Yılı" Zizek'ten İktisadi Felsefe.

 
   Kapakta bir Şia hattı var "Allah'ın Kaplanı Ali". Süpersonik bir kapak: emek, incelik, ustalık biraraya gelmiş ve tehlikeli bir imge oluşturmuş. İçerikle böylesine bütünleşen bir kapak bulmak da her kitabın harcı değildir. 
   İçerik ise; şimdiye dek okuduğum jijek metinlerinden (evet yazarımızın soyadı aslında böyle okunuyormuş!) en kolay okunanı oldu. Bayan jijek'in sevgili oğlunun önceki kitaplarından da okumuş (sinemayla rabıtalı olanları) ancak buraya yazabilecek kadar anlayamamıştım. Bu kitap kolaylıkla anlaşılabiliyor. Elbette yazarımız mektepli bir feylesof olmanın verdiği ağdalı akademik yazın ilkelerini kullanmış metinlerde (her gördüğünüz olgunun felsefi bir atıfı, bir hikayesi, bir ardılı üşenmeden verilmiş (böylelikle bizler de (cahil okur) bu düşüncelerin öylesine havadan gelmediğini anlıyoruz)). Ama işlenen konular öylesine güncel ve saptamalar öylesine keskin ki; bir an bile dikkatimiz düşmüyor. 
   Okuldaki hocalarıma sormuştum "bilim, felsefenin elinden kaçtıktan sonra filozoflara ne gerek var?" diye (çünkü filozoflar gerçeği, düzeni ve anlamı açıklama derdindeler, oysa bugün bunu teknik olarak bilim üstlenmiş durumda), Melek Hocam da bana "felsefe olmayan yerde bilim ilerleyemiyor çünkü" demişti. Baktım, araştırdım. Evet! hakikaten de öyleymiş...
   Neticede: günümüzde yaşanan bir çok güncel olaya (Wall street işgali, Arap baharı, Doğu Avrupa ülkelerinde yükselen (hem de öyle böyle değil) faşizm, faşizmin bugün dayandığı değerler, semitizm/anti semitizm, Avrupa Birliği, parasal sistemlerin insanevladını nerelere sürüklediği, Amerika, kapitalizmin nerelere gittiği ve daha neler...) felsefi ve etimolojik serimini görmek isteyen okurlara hazla öneririm (bu arada "haz" ve "keyif" anlamlandırması da şükeladır (bir örnek şöyle: jijek sigara müptelası bir arkadaşıyla ABD'de koket bir evde partiye davetlidir. Bir süre sonra tiryaki arkadaşı yerinde duramıyor ve evsahibinden sigara içmek için verandaya çıkmak için izin istiyor. Evsahibi kibarca "hayır" diyor. Daha sonra dışarı çıkmak ve sokakta içmek için müsaade istiyor, yine aynı cevabı alıyor (çünkü dışarıda sigara içilen bir evin itibarı sarsılırmış). Ama parti ilerledikçe evsahibi herkese cigaralık dağıtıyor veee devreye jijek "haz" ve "keyif" tanımlamalarıyla giriyor, pek de güzel oluyor.)
   Sonsözde ise ilginç bir soru var. Evet, bu sistem sürdürülemez, çeşitli yerlerden aksıyor, buna bağlı olarak birçok karışıklık/ayaklanma/çatışma/kaos çıkıyor. Ancak bu tepkilerin ortak bir noktası var: karşı çıktıkları sistemin yerine başka bir sistem öneremiyorlar. Sadece tepki yetmez, bir alternatif olmalı! Bu ne olacak?
   Üzerinde düşünmeye değer...

3 Mayıs 2020 Pazar

"Kör Talih" Lem'den Polisiye.

   Zorlukla bitirebildiğim Lem kitabıdır. Çünkü şöyle: efendim, fakir Bay Lem'den felsefi bilimkurgular okumaya kurgulanmış bir karbon bazlı organizma. Bay Lem de bu 195 sayfalık kitapta bilimkurgu değil, polisiyeye hallenmiş.
   ABD'den İtalya'ya gelen birbirine benzer profillerde 11 kişi, çeşitli nedenlerle ölünce; bunların ölümünü kurgulamak için bir emekli astronot; aynı senaryoyu yaşar. Olaylar gelişir. Konuyu, ortalarına gelinceye kadar anlayamadığımız, polisiye olarak okunması halinde okura oldukça ilgi çekici gelebilecek bir roman. Ancak bilimkurgu okumaya hallendiyseniz pek de öneremeyeceğim. Sadece bir yerde Lem, yine meseleyi "insanevladının algı derecesine" getirip evrende başka uygarlıkların "hem var, hem de yok" olduklarından bahsediyor. Kitabımızın bilimkurguyla rabıtası da bu kadardır. Ancak polisiye olarak okuyacak olursanız: şans, ihtimal, tesadüf kavramlarının occam'ın usturası ilkesiyle nasıl çatışıp açıklandığını da görmüş olursunuz. Fakir kitabın sonunu zor getirdi, ama siz bilirsiniz. 

28 Nisan 2020 Salı

"Yıldız Güncesi" Lem'den Bilimkurgudan Fazlası.

 
   Bilimkurgu diye başladığım ama beni ters köşelere yatıran kitaptır. 
   312 sayfalık kitabımızda Lem'in kuntastik başkahramanı Ijon Tichy'nin 12 uzay yolculuğu anlatılmış. Yedinciden başlayıp yirmisekizinci yolculukta biten kitabımız ilk başlarda profesör Tarantoga'nın (Betimlemeli, Karşılaştırmalı ve Öngörmeli Ticholoji, Tichografi ve Tichonomik Enstitüleri Derneği Başkanı) genişletilmiş baskıya giriş sunumuyla başlıyor ve doludizgin devam ediyor. 
   Bilimkurgu ile distopya ve teknoloji bazında ilgilenenlerin hayal kırıklığına uğrayacakları kesin. Çünkü Lem'in dalgacı bir üslubu var (en azından bu kitapta kötümser değil) ve teknoloji oldukça geri (misal: kasetçalar açan çiçekler!). Buna mukabil saf bilimkurgunun peşine düşenlerin ve hatta azıcık felsefe ile uğraşanların zihnini açacağı kesindir. 
   Paralel okuma diye başladım (yatmadan önce uykum gelene kadar yapılan, zihni hafifleten okumalar (kaçış edebiyatı da diyorlar)), hata etmişim. Yolculukları okuduktan sonra (her geceye bir yolculuk okumayı planlamıştım) uykularım kaçtı. Lem, olmadık yerlerde ve zamanlarda (çünkü zamanla oldukça oynanıyor bu yolculuklarda) olmadık sorular sorup, açıklamalar yapıyor. Bu minvalde yerleşmiş algılarımız, inancımız, bilgimiz ve bakış açımız oldukça sallantılı sulardan geçiyor. Çok sallanıyoruz çok!
   Okumak gerek...
PS: Yalnız Sevil Cerit'in şetaretli ve yetkin ötesi çevirisi beni benden aldı. Hayalgücü olmasa çevrilemeyecek yerleri, bihakkın halletmiş. Sağolsun, varolsun!

25 Nisan 2020 Cumartesi

"Transit" Petzold'dan Yine İyi Sinema.

   Paris işgal altında. Şehirden kaçan Georg, ünlü muhalif bir yazara eşlik etmek kaydıyla Marsilya'ya varır. Yazar yolda ölür, Georg ise yazarın sahip olduğu ayrıcalıklı izinler sayesinde bir şekilde ülkeden kaçış fırsatına kavuşur, olaylar gelişir. 
   Petzold, yine izledikçe insanı şaşırtan bir işe imza atmış. Arka plan ve dekorların günümüzü göstermesine karşın, arada işe karışan dış ses vasıtasıyla adeta bir yazılı metni geçen tiyatro oyunu gibi filmimizdeki detaylar 2.Dünya Savaşı'ndaymışçasına ilerliyor (pasaportun fotoğraflarının değiştirilmesi vs.). Bayan Petzold'un sevgili oğlu, çok iddialı bir işe kalkışarak (dışsal faktörlerin tümünü hiçe sayarak dönem filmi çekmek) hakkından gelmiş. Filmimizin çerçevesi, içindeki tuvalden çok ayrı bir hava çalıyor. Onbeş tane siyah üniformalı adamla yaklaşan faşizmin korkusunu süslemekle bu işin yapılabileceğini gösteriyor. Oyuncuların samimi performansı ve senaryonun gücü, sosyal baskıyı mükemmel yansıtıyor. Misal: bir sahnede aniden ortadan kaybolan kadının intihar etmesi, yıllardır yaşanılan evin bir gecede mülteci barınağına dönmesi; izleyiciyi çok şatafatlı dekor/kostüm/müzik/sanat yönetiminden daha fazla eline alıyor.
   Bu sefil güncede Petzold'un Barbara ve Yella'sını yazmışım. Her ikisi de iyi filmdir. Ancak bu, daha önceki Petzold filmlerinden farklı olduğu gibi izlediğim tüm sinema filmlerinden de farklı. IMDb'de sınıflandırıldığı gibi "Drama, bilimkurgu" kategorisinde değil, bal gibi "ağır drama"dır. Çerçeveye değil de içindekinde odaklanan bir tecessüsünüz varsa yakın durunuz. Pişman olmazsınız.

22 Nisan 2020 Çarşamba

"Sobe, Siyah Orkide" Yaprak Öz Polisiyesi.

  İnternet üzerinden kitap satan sitelerde ciddi yavaşlama var. Verdiğim siparişin hazırlanması üç haftayı bulunca diğer kitabın e-kitap versiyonunu bir daha okudum, bitirdim, burada da yazdım ama bu kitabın e-kitabı yok. Mecburen bekledik. Dün öğleden sonra geldi, geceyarısına doğru bitti (156 s.). Ama cep kitabı boyutlarında olduğu ve alışılageldik yapraköz diline sahip olduğundan, çabucak bitmesine şaşırmamak gerek. 
   Jülide, duygusal bir travmanın ardından yeni bir eve taşınır (yeni başlangıçlar yazarımızın hoşuna gidiyor ki birçok kitabı böyle başlıyor!). Evin yerini de biliyorum ha! Altıyol'a yakın, şükela bir mekan. Herşey çok güzel gidiyorken, olaylar gelişir.
   Yürek kaldırıcı son on sayfa haricinde yavaştan ilerleyen olaylar, doksanlı yılların o şımşıkırdak atmosferinin (kimi anılar kötü ama (Madımak Oteli falan)) insanı saran ılıklığı, iyi işlenmiş gerçeğe yakın karakterler (ama öyle müdür (Devrim) modeli ben bilmiyorum (35 küsur yıllık çalışma hayatımda görmek nasip olmadı)), günlükler ve aktüel yazılan satırlarla çift yönlü bir anlatım (ki ben yazsam öyle bir yöntem izlemezdim ("sıkıysa sen yaz Arakolpa" içses)) Neticede bugünlerde (eğer benim yaptığım gibi oburcasına okumayıp zamana yayarsanız) zevkle, merakla okunacak bir kitap. Polisiyeseverlere öneririm...

"The Fool" Sisteme Karşı Koymaya Çalışan Enayidir!

   Dima, sisteme karşı koymaya çalışır. Sistem onu ezer.
   Rusya'da ortahalli bir kasaba, varoşlarda (taa Sovyetler döneminde yapılmış) sosyal konutlar (hani ortak banyolu mutfaklı falan), orada yaşayan (toplumun sorunlu olarak gördüğü) gelir düzeyi düşük insanlar. Dima, eğrisi büğrüsü olmayan düz bir belediye çalışanı (tamir şefi). Arıza müdahalesinde binanın çökmek üzere olduğunu görür (binada 820 kişi yaşamaktadır), gece uyku tutmaz, durumu belediye başkanına yetiştirir, olaylar gelişir.
   Bundan beş yıl önce izleyip yazdığım Leviathan'daki Kolya'nın durumuna çok benzer bir durum. Yalnız önceki filmin sinematografisi daha iyiydi. Filmimiz, gerek oyunculuk gerekse sahne kullanımı açısından bir tiyatro oyununu andırıyor. Dostoyevski'nin "Budala"sından da bir miktar esinlendiği söylenebilir. Ekonomik bir müzik kullanmışlar (ama oldukça etkili!). Oyunculuklar güzel (ki sosyal konutlardaki birtakım insanların oyuncu olduklarından bile şüpheliyim (eğer öylelerse çok iyi iş çıkarmışlar)). 
   İki saate yakın sürmesine (1s56d) karşın, kimi zaman dakikalarca bir yürümenin peşine takılmasına karşın bir şekilde (nasıl oluyor bilmiyorum ama) izleyicinin ilgisini düşürmüyor. Bazı tiratlar temcit pilavı tadı veriyor (nasıl da soysuzuz! amma rüşvet alıyoruz! hepimiz kokuşmuşuz!). Filmi izlerken ailemle arada fikirleri çatıştırdık: "Dima enayi mi, yoksa doğrusunu mu yapıyor?". Çok ilginç, varılan sonuçlar zamana ve zemine bağlı olarak değişiyor. Filmimizi ne kadar Doğu'ya yakın izlerseniz Dima'nın "enayi", ne kadar Batı'ya yakın izlerseniz "doğru" olduğunu düşünüyorsunuz. Demek ki doğrular, içinde bulunulan yere bağlı olarak değişiyor (İbn-i Haldun'a selam olsun ("Coğrafya kaderdir" buyurmuş üstad)). Hollywood ve yeşilçam sinemasından yorulanlara önerilir...

19 Nisan 2020 Pazar

"Zamanın Daha Kısa Tarihi" Neden Var (ız)"!

 
   Sadece 132 sayfa olmasına karşın, okuması zaman ve konsantrason isteyen kitaptır. Aristo'dan Newton'a Einstein'dan Bohr'a fiziğin (ilk bilim (niçün çünki big bang'de önce hareket (fizik) sonra tepkime (kimya) var idi)) günümüze değin yaptığı yolculuğun çok çok kısa bir özetini anlamaya çalışıyoruz. 
   Günümüz fiziği kuantum gibi bulanık sularda yüzmeye başlayalı beri, ipin ucunu kaçırdım. Yalnız değilim, biliyorum çünkü bu kitapta da yazdığı gibi: 80 yıl önce görelilik teorisini dünyada bilen yalnızca 2 kişi vardı. Günümüzde bu sayı çok daha yüksek rakamlarla ifade ediliyor ancak konu öylesine genişledi ki, bir kişinin tüm alana hakim olması imkansız hale geldi. Bunun yerine ancak belirli bir konuda ihtisaslaşıp, orada çalışıyorsunuz ve resmin tümünü bilmenize imkan yok, sadece hissedebiliyorsunuz. Bu durum elbette konu üzerinde çalışanlarda olabilir. Bencileyin, merak eden okur yazar kitlesi ise ancak (kendini popüler bilim haberlerinden (%90'ı çöptür) azade kılabilirse) böyle kitaplardan olup biteni takip edebiliyor. 
   Kitap önemli kitap. Aşağıda aklımda kalan bazı bilgileri kısaca yazdım. Böyle birçok bilgi böylesine küçük hacimli bir kitaba sığabilmiş. Fiziğe, hayata, evrene, dine, anlama dair sorularınız varsa, bunları açıklamaya başlangıç olarak faydalı bir kitaptır. Mutlaka okunmalı...
  • Bir ışık demeti saniyede yaklaşık 180.000 mil hızla yol alır. Güneşimizin dışında bize en yakın yıldız olan Proksima Erboğa (Alpha Centauri C olarak da biliniyor) gezegenimizden dört ışık yılı uzaklıkta. Bu öylesine büyük bir uzaklık ki, tasarlanmış en hızlı uzay gemisiyle bile oraya ulaşmak yaklaşık on bin yıl sürer. (İşte bir bilimkurgu meraklısı olarak beni en çok üzen gerçek bu oldu)
  • Şimdiye kadar çoğu bilimci, evrenin ne olduğunu açıklayan yeni kuramlarla, niçin sorusunu soramayacak kadar fazla meşgul oldular. Öte yandan, işi niçin sorusunu sormak olan filozoflar, bilimsel kuramların gelişmesine ayak uydurmayı başaramadılar. XVIII. yüzyılda filozoflar, bilim de dahil olmak üzere insana ait bütün bilginin kendi alanları olduğunu düşündüler ve evrenin bir başlangıcı var mı yok mu, tartıştılar. Ancak XIX. ve XX. yüzyıllarda bilim, filozoflar ya da birkaç uzman dışında herkes için çok teknik ve matematiksel hale geldi. Filozoflar araştırma alanlarını o kadar daralttılar ki, XX. yüzyılın en ünlü filozofu Wittgenstein, 'Felsefenin geriye kalan tek görevi, dillerin analizini yapmaktır" dedi. Bu da günümüzde felsefenin neden düşüşe geçtiğini çok açık bir şekilde ifşa eden bir bilgi.
  • Sicim teorisiyle, dünyanın bir dizi kaplumbağanın üstünde durduğu teorisi arasında hiç bir fark yoktur. İlki her ne kadar matematiksel olarak desteklenmesine karşın bunun yansımasını görebileceğimiz hiç bir kanıt/istatistiki bilgi yoktur.(şahsen kaplumbağa bana pek gerçekçi gelmiyor)
  • Ayrıca sonuç bölümü, özellikle din konusunda kafayı yoran münevverlere hitap eder. 

18 Nisan 2020 Cumartesi

"İnsan Neyle Yaşar" Tolstoy'dan 6 Hikaye.

   112 Sayfa, 6 Hikâye, Koray Karasulu'nun özenli çevirisi. Şu sokağa çıkılması müşkül günlerde bitirmesi bir günü bulmaz. 
   İlk başlarda İncil'den alıntıları görünce içimden bir eyvah çekerek başladığım öyküler (bir öykünün içine Melek Mihail'i yerleştirdiği halde), hiç de beklediğim gibi doğrudan din ile rabıtalı değillerdi. 
   Kırsal Rusya'nın fakir mujiklerinin başrollerde olduğu hikayeler, insanın açgözlü tabiatı ve bitmek bilmeyen iştahının (her konuda) başına neler açtığını yazıyor. Başkurt Türklerinin de içinde geçtiği (hem de birinde başrolde İlyas var (İlyas'ın hikayesi ayrı bir güzel)) öyküler, bir köy yaşlısından da dinleyebileceğiniz yarı nasihat, yarı menkîbe türü anlatılara benzemesine karşın, bitirince insanın içine hoş duygular akıtan cinsten.
   Tolstoy'a başlamak için iyi bir seçenek... (kendisinin hayatını da okumanızı öneririm, "âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz" mottosunun kanlı canlı örneğidir (bir şopenauer değildir yani!)).

14 Nisan 2020 Salı

"1917" Adamakıllı Savaş Filmi.

   Birinci Dünya Savaşında geçen beylik bir hikaye iyi bir yönetmenin elinde güzel bir sinema filmi olmuş. 
   Açılış sahnesini izledikçe hayretler içinde kaldım. Bitmek bilmiyordu. Böylesine bir açılış sahnesi için yapılan emeği düşündükçe hayretler içinde kalmamak mümkün değil çünkü. Aksayan tek bir faktör, tüm emeği heba ederdi ve sahne durağan değil aksine devamlı akan bir süreçte verilmişti. Zannediyorum yarım saate yaklaşan bir süresi vardı. Sonrasında (o savaşın genelde bir cephe savaşı olmasına karşın) değişen mekanlarda izleyeni koltuğuna çakan sahneler de vardı ama açılış sahnesi başka...
   Öyle mesajlar veren, metaforlar kullanan, sinemayı sanat olarak algılayabileceğiniz bir film olmamasına karşın; izlediğiniz sürece dikkatinizi düşürmeden, sıkılmadan izleyeceğiniz bir 1 saat 59 dakika vadediyor. 
   Öneririm...

"Yaban Kızlar" Guin'den Okumayı Sevenlere...

 
   Kitabın 100 sayfa olması okuru yanıltmasın. Bayan Guin'in bu uzun öyküsü sadece 45 sayfa kadar sürüyor. 
   Yazarımızın ilk sayfalarda kurduğu evrenin ortasına pattadanak düşen okur; önce afallıyor sonra (eğer kaptırırsa) bu erkek egemen toplumda kadınların yaşantısını (anlatanın pek de içselleştirdiği bir dille) dümdüz okuyor. Ne yalan söyleyeyim sonlarına geldiğini ve aniden bittiğini anlayınca biraz bozuldum. 
   Kurmaca bir toplumda iki kızkardeşin hayatı anlatılıyor. Ancak anlatı o kadar olağan ki anlatılanlar kurmaca değil de tarih gibi geliyor okuyana. Bir Guin metninden beklenecek kadar zihninizi eğip büken, birtakım sorular sorduran, hayalgücünüzü çalıştıran kitaptır. Ancak kitabımızın ortalarından itibaren yazarla yapılmış iki söyleşi vardır ki, biri tamamen yazarın hayatına odaklandığı için çok kişinin ilgisini çekmeyebilir. Benim yazmak istediğim ise ilk söyleşi: "Okurken Uyanık Kalmak". 
   Kitap okuma alışkanlığınız (fakir gibi) artık bir tiryakiliğe dönüşmüşse bu makaleyi okumanız gerektir. Gerek "çoksatar" diye önümüze sürülen çöplerden, gerekse okumanın bize neler getirdiği (ve neler götürdüğü) üzerine; okuma ile ilgili çok güzel bir metin. Sadece bu bölüm için bile okunası önerilir. 

12 Nisan 2020 Pazar

"Tılsım" S.King&P.Straub Aradan geçen 30 yıl sonra ikinci okuma.

 
   Jack Sawyer, hasta olan annesini kurtarmak için kıtanın bir ucundan diğer ucuna bir yolculuk yapar. Olaylar gelişir.
   İlk kez 30 küsur yıl önce okumuştum. Romanın sonlarına doğru artan tempo nedeniyle sağlıklı, sindire sindire yapılan bir okuma olduğunu söyleyemem. Kitap bitince şöyle içimi bir çekip arkama yaslanmıştım. Ne kitaptı ama....
   Sonra aynı ekürinin yazdığı "Kara Ev" çıktı. Hemmen aldık okuduk. O da şükelaydı. Karakterlerin yaratılması (ki Ceksovyır'ı daha önceden tanıyorduk ama o motosikletçi tayfanın tasviri şükelaydı), mekanların tarifi, olay örgüsü, hayalgücünün kullanımı; kitabı elinize aldığınızda bıraktırmıyordu. 
   Geçenlerde çoklu evrenlerin kullanıldığı bilimkurgu/fantazya eserlerini tanıtan bir yazı kaleme aldım (Bkz. (eğer merak eder de bakarsanız) Mayıs Ayı Bilim ve Ütopya Dergisi). Burada hangi eserleri yazacağıma karar verme aşamasındayken aklıma "Tılsım" düştü. Süpersonik bir şekilde çoklu evrenleri kullanıyordu. Evren geçişleri vardı. Niçin olmasındı? Nitekim yazdım. Ama içime de bir kuşku salındı "Yav bu kitabı okuyalı 30 yılı geçiyor. Bu sürede çok şeyler değişti. Başta sen değiştin Arakolpa!". Dedim bir daha okuyayım. 
   Dün bitti. Kuşkularımda haklıymışım. Zamanla herşey değiştiği gibi insanın algıları, beklentileri, yorumları da değişiyormuş. Önceden belirteyim: kitap yine güzel kitap. "Kara Ev" için yazdıklarım bu kitapta da geçerli. Bu arada bu ekürinin yazarken uyguladıkları teknik şöyleymiş: Straub: karakterler ve mekanlara çalışırken olay örgüsüne King odaklanıyor, ortaya böyle güzel bir şey çıkıyormuş. Neyse ama yıllardır bende süren değişiklik edebi beğenilerimi de etkilemiş olacak ki, kitap yine iki günde bitse de eski hazzı vermedi fakire. Kötü ve iyinin, karikatürize edilerek verilemesi (ki space operaya teşnedir). Tiplemeler, son anda oluşan olgular (Deux ex machina), bir holivut filmi senaryosu gibi kurgu vesaire vesaire. 
   Olsun! Okumaya yeni başlayan yahut okuma fiilini sevmeye çalışan acemi okurlara tavsiye edilecek türdendir. Yüksek bir edebi zevk yahut zihinsel egzersiz peşinde değilseniz her türlü okunur. 
PS: Ya da şöyle okunur: "uzun zaman önce neleri beğeniyormuşum?" diye bir merakınız varsa, onu pekala da giderebilir.

6 Nisan 2020 Pazartesi

"Uzayda Satranç" Altın Çağ'dan Bir Esinti...

   Cerarklayn, kitabı 1958'de yazmış. Bilimkurgunun altın çağı, nasıl hayaller var bilemezsiniz. Sonra Baskan Yayınları 1984'de basıyor "Ustaların Gambit"i yerine "Uzayda Satranç" adını veriyor. 
   İlk kez sonunu getirmekte zorlandığım bir bilimkurgu romanı oldu. Yazarımız her ne kadar 1958'de değil daha sonraları yazar gibi yapmışsa da, Jerg Algan (esas oğlan odur!)'ın maceraları beni pek de alakadar etmedi. Kurgunun içindeki devasa boşluklar bir yana kurgunun kendisi dahi pek muteber gelmedi. Yeni baskılarının (haklı olarak) yapılmadığı kitaba artık nadir kitapları satan web sayfalarından ulaşabilirsiniz. Ama ulaşmasanız daha iyi olur.