22 Nisan 2019 Pazartesi

"Aşkın Metafiziği" Şopenhauer'en Aşk Masalları!

 
   96 sayfalık küçücük risalede; (bakın buraları çokomelli!) pipolarını kilit altında tutan, başucunda her daim dolu bir tabanca bulunduran, boynunu berberin usturasına teslim etmeye cesareti olmadığından ömrü boyunca kendi traş olmuş yazarımızın aşk hakkında fizik ötesi açıklamalarını anlamaya çalışıyoruz. Aslında yazıldığı dönemin tüm pozitif bilimlerini bihakkın kullanıp bu olguya yaklaşan Artur Bey'in vardığı nokta Aşık Veysel'imizin vardığı noktayla benzer "seversin kavuşamazsın aşk olur!". Bir önce söylediği de : aşkın temelinde cinsel dürtüler vardır. 
   Kanımca en ilginç bölüm oğlancılığın ele alındığı son bölümdür. Artur Bey, "madem bunun önüne geçemiyoruz, bari kökenine inelim!" diyerek, konu hakkındaki "bilimsel" çıkarımlarını yazmış. Yazdığına göre: çok yaşlı ve çok genç erkeklerin tohumları işe yaramaz olduğundan, doğa kendisine böyle bir çıkış yolu bulmuştur. Nereden bakarsanız elinizde kalmakta.
   Dönemin "bilimsel" bilgileri ışığında aşkın bir tahlilini merak edenler bir göz atabilirler, yoksa vaktinizi harcadığınıza değmez...

"Habemus Papam" Sadece Eskiden Katolik olan Ateist/Deistlere Gelir!

   Papa ölüp de yenisi seçilince Senpiyetro meydanındaki o meşhur balkona çıkıp ilan ediyorlar "Habemus Papam". "Bir Papamız Var!" demek oluyor latince. Nannimoretti'nin filmi de işte böyle bir zamanda başlıyor. Ancak yeni papamızın bir sorunu da vardır. Görevini ve varlığını sorgulamaktadır. 
   İşte bu noktada, katoliklikle ilgili bir kaç bilgi vermek elzemdir. Bu inanışa göre, papa tanrının dünyadaki yansımasıdır. Kararları sorgulanamaz, yanlış yapamaz. Yani seçilmesi bile tanrının bir takdiridir. Bu noktadan sonra yapılacak bir değişiklik yoktur (elbette katoliklikte yanlışlıkla seçilen kadın papalar bile vardır ama konumuz bu değil). Ancak filmimizde papamız, kendine inanan bir milyar insanın aksine pek de emin değildir, bulunduğu konumdan. Varlığını Vatikan'ın kasvetli odalarından ziyade Roma tiyatrolarında arar. 
   Filmimiz, kimi zaman ağır çekimler ve gereksiz diyaloglarla uzatılmış da olsa, katolik inancına ciddi bir eleştiri getiriyor. Yönetmen bey aynı zamanda psikiatristi de oynamış (ki ahir ömründe gördüğüm en anlaşılır italyancayla konuşmaktadır). 1949'da başlayan oyunculuk serüvenine hala devam eden Mikelpikoli, bîkarar papaya pek yakışmış. Ancak İtalya gibi katolikliğin kalesi olarak görülen bir yerde bu filmi çekmek için hem cesaret, hem de eleştirilen sistemin ciddi bir toleransı olması gerektiğini düşünüyorum. Yoksa aynı şeyi güzel ve yalnız ülkemde yapsanız, sonuçları pek iç açıcı olmayabilir. Neyse...
   Geçmişte inançlı bir katolikseniz daha ilgilenerek izlersiniz, değilseniz izlemeseniz de olur...

21 Nisan 2019 Pazar

"Türkiye'nin Yakın Tarihi" Tarihçi Gözünden Popüler Tarih!


   240 Sayfada, anayasa tarihimiz ile başlayan yakın tarihimiz üzerine notlarla devam eden, Türkiye'nin dış politikası ile finale yaklaşan, tarihten miraslar ve eğitim sistemimiz ile biten bir kısacık tarihi dökümü okumak isteyenlerin başvuracakları kitaptır. Yazarımızın titri belli, bu sıfatla ele alıyor konuyu. Haliyle, yaptığı kıyaslar, tespitler oldukça ilginç özellikler taşıyor. İlber Hoca'nın kitaplarını ikiye ayırmak mümkün akademik ve popüler olanlar. Kitabımız popüler olup, kitlelere tarihi sevdirmek amacıyla yazılmış. Bu uzunlukta bir tarihi kesiti 240 sayfada özetlemek değil özetin özetini çıkarmak dahi oldukça zor. Nedir: yazarımız bunu kendine özgü bir üslupla gerçekleştirip, madde madde çıkarımlarını yazmıştır. Nereden bakarsanız ilginç bir deneyim. 
   Kendi adıma altını üstünü çizip, bu konularda daha derinlikli okumalar isteğine kapıldığın bir çok dönem oldu. Zannediyorum kitabın asıl amacı da bu! Hamasi değil gerçekçi durumlardan (misal:Almanya'nın Malazgirt savaşından taa 500 yıl önce Germenleştirilmesi!) yakın tarihimize dair somut tespitleri okumak için başvurulmalıdır. Ayrıca kuru bir tarih derlemesi olmayıp, renkli bir dille yazıldığından (bir yerde "zaten argonun etimolojiyi bilmek diye bir kaygısı yoktur" demesi güldürdü fakiri); okunması her yerde mümkündür. İlla ki sessizlik, okuma ışığı falan gerektirmez. Öneririm.

"Bubba Ho-Tep" B Sınıfı Güzel Film!

   Kral (afişe bakınca kim olduğunu  şıpınişi anlarsınız) , paradan/ünden/kadınlardan /uyuşturuculardan sıkılınca yerini bir taklidi ile değiştirir. İşler yolunda gitmez. Kendini bir bakımevinde bulur. Kendini JFK zanneden bir arkadaşı ile birlikte bakımevine dadanan bir mumyanın hakkından gelmeye soyunurlar. 
   Nereden baksanız akıllara zarar bir senaryo. Tüm çekimler, efektler, makyajlar, ışıklar, kurgu, replikler, kast (düşünün başrolde efsanevi B film kültü Bruskempıl var), yönetmen (Bay Koskarelli hep B tipi filmler yönetmiş), ilk çıkan yazılardan film bitince çıkanlarına kadar basbas bağırıyor "Ben B tipi filmim" diye. Olsun. 
   Başından sonuna kadar tahmin ettiğiniz senaryo sizi hiç bir şekilde şaşırtmıyor. Buna rağmen filmin kendi içinde bir hoşluğu var. Bütün o klişelerin içinde bazı mesajlar var ki, insanın zihnine (kimi yerlerde yüreğine) dokunuyor. Hayatın beyhudeliği, pişmanlıklar, "keşke"ler ve daha neler. Değişik bir tat, bir dokunuş denemek isteyenler bir göz atabilirler...

14 Nisan 2019 Pazar

"Gizliajans" Yavaşça Okunamayan Kitap!

 
   Bilgilenmek, çoğalmak için yapılan okumalar biraz fazla gelince; fakir hemen zihni pırıl pırıl eden okumalara yelken açar. Bu minvalde, Bayan Canıgüz'ün sevgili oğlunun 2008'de yazdığı (ve nasıl olduysa gözden kaçırdığım (ne ayıp!)) Gizliajans'ına "bir haftadan önce bitirmeyeceğim" diyerek başladım. Bir günde bitti...
   Dünyanın şahsına karşı kurulmuş bir komplo olduğuna inanan genç ve avare metin yazarı Musa, Gizliajans'ta (bildiğiniz reklam ajansı) işe başlar. İşler gelişir.
   Doludizgin bir tempo, hepsi birbirinden ilginç karakterler, altı çizilecek bir sürü aforizma, yükselen tansiyon ve final. Kitabı okurken sündürmek imkansız. Ankara'nın ani yağmurlarındaki Kuğulu alt geçidi debisi gibi gürül gürül akıyor. Sohbet aralarında dahi kaldığım yerden aynı hevesle açtım okudum. AVM'lerdeki koca koltuklarında (bilen bilir o trajediyi!) okudum, (yazardan ve okurlardan af dileyerek) def-i hacet giderirken okudum ve uykumdan çaldığım geç vakitlerde pattadanak bitti (biraz daha uzayaydı iyiydi).
   Roman; Kaan Sezyum, uzaylılar, Nikola Tesla, Prensçarls'a doğru uzanınca hayli güldürdü. Zaten romanın genelince dudakta gayri ihtiyari bir tebessüm oluşuyor. Gündemden kaçmak, zihni boşaltmak, okuma yapınca mutlu olmak isteyen kârilere hararetle önerilir...

Hamiş : "Biz ayrı dünyaların insanıyız" repliği bundan daha iyi oturamazdı başka yere.

12 Nisan 2019 Cuma

"Hellboy" Ben Yandım Siz Yanmayın!

 
   Filmden çıkalı yarım saat oldu, unutmadan başlayalım yazıya. 
   Gitmeyin bu filme, paranıza zamanınıza yazık. Nasolsa bir süre sonra malum ortamlara düşer. O zaman bile zamanınıza yazık etmeye devam eder. Öylesine kötü ki.
   Süper kahraman filmlerini yazmamaya çalışıyorum ama helboy başka! Bir kere yakışıklı, iyi kalpli, süpersonik kıyafetler giyen bir tip değil. Fıtratı kötü ama içinde bir iyilik de var. Serinin birinci ve ikinci filmleri arşivimde. Hepsini üç kez filan izlemişimdir. İlkinin depresif atmosferi, ikincisinin ise ilk filme ilaveten verdiği ana fikir (doğanın içine eden insanoğlunu buharlaştırmaya hallenen elflere mücadelesi, en ekolojik canavara karşı diklenmesi, giyermodeltoro'nun ince işçiliği vs.) hep fakiri içine çekti.
   Bu hafta vizyona girince ilk gün tenha bir salonda gittim. Gitmez olaydım. Televizyon dizileri yönetmeni ve üçüncü sınıf bir kastla (milacovoviç'i tenzih ediyorum ama o da pek bir şey yapmamış yani!) güzelim bir efsanenin üstüne büklüm büklüm bırakıp film sonrası sahnelerle bir de tüy dikmişler. 
   Konu beylik : helboyumuz yine insanlığı kurtarmakla fıtratını seçmek dilemmasını çözmeye çalışıyor. Konunun işlenişi ne bir zerafet, ne bir incelik, ne bir akış, ne de bir mantık barındırıyor. Şiddetin zuhurunda adeta bir gore filme kayan sahnelerse sinefilin zerre umurunda olmuyor. Yan karakterler yok gibi. Ranpörlmın'la monoblok olmuş bir karakteri, ortodontik sorunları olan (evet puroyu bırakmış ama çirkin ve itici) salyalı bir tv dizisi oyuncusuna vermek ne demek bilemiyorum. Yönetmen (giyermoteltoro) ve kastın (ranpörlmın, canhört, dagcons ve diğerleri) bir film için ne denli önemli olduğunu idrak etmek istiyorsanız 1.ve 2. filmlerden sonra bunu izleyebilirsiniz. Ama ilk filmlerde aldığınız zevki almak istiyorsanız koşarak uzaklaşın. 

10 Nisan 2019 Çarşamba

"Beyond the Clouds" Mecit Mecidi'nin Son Filmi

  Tüm filmlerinin arşivimde kuzular gibi durduğu, "Cennetin Çocukları"nda gözlerimin buğulandığı, "Serçelerin Şarkısı"nda yutkunduğum yönetmen Mecit Mecidi'nin 2017 yılında çektiği "Bulutların Ötesinde" gösterime girmiş (elbetteki güzel ve yalnız ülkemde gösterilmemiş). Nasıl kaçırdım yahu! deyip malum ortamlardan edindim, izlemeye başlamadan önce şöyle bir ekibe göz gezdirdim. O da ne? Filmimiz Bombay'da geçiyor (nedir bu İranlı yönetmenlerin başka yerlerde film çekme modası? (Ferhadi İspanya'da çeker, Mecidi Hindistan'da)). Müzikleri A.Rahman yapmış (birkaç albümü arşivimdedir). Oh şükela!
   İki saat. Bir torbacının hikayesi. Başına türlü haller gelir (su testisi su yolunda kırılıyor). Halleri izlerken iki saat gelir geçer, yazılar çıkar (yazılar çıkmadan önceki o son sahnede zum yapmayaydın iyiydi Bay Mecidi (senin izleyicin o metaforu çakar)). 
   Bence yönetmenin en zayıf filmlerinden biriydi izlediğim. Ne Hintli oyuncuların çabaları (yok! bunda da abartısız oyunculuklar var ama nebliyim (özellikle başkarakter Amir'in bir iletişim sorunu olduğu kesin (yoksa niye durmadan bağırıp dursun?))), ne de senaryonun bütünlüğü fakiri içine çekemedi. Yönetmenimiz daha önceki işlerinden bazı benzer duyguları aktarmış sanki ama  sanki self servis tatil köyünde (orta halli olanlarında ama) öğle yemeği yermiş gibi olmuş. Hımm patlıcanlar gevşek, kızartma almayalım, dolma tazeye benziyor (ama dolmanın eti eser miktardadır) gibi. Önümüze konulan duygular, ilişkiler var ama doğaldan uzaklar. Garaj çekimlerinde, (o meşhur) Bombay genelevlerinde (belgeseli vardır, kaçırmayın), holi festivalinde değişik bir kültür tanıma ve tanıtma çabası var. Güzel sinematografik dokunuşlar var. Ama bir Mecidi filminde olan (olması gereken) duygudan çok uzak. Para ve olanakların çokluğu kimilerine iyi gelmiyor. Ya da hamsinin tadı Marmara'da bozuluyor. İzledikten sonra silip arşive katmadım hesap edin. Mecidi tutkunları uzak dursun (yönetmenden soğursunuz). 


"Yalnızız" Peyami Safa'nın Son Romanı

   Peyami Safa dümeni Fatih'ten çevirip pruvayı Harbiye'de karar kılıyor ve dönemin canlı bir fotografisini (daha doğrusu zeitgeist'ını (böyle miydi o?)) okurun önüne bir güzel seriyor. Ne zamandır roman okumuyorum, dedim bir ucundan başlayayım. Peyami Safa ve roman denince akla ilk gelenlerden olmasa da en sağlamlarından biri "Yalnızız". Üstadın son romanı (1951'de basılmış (meraklı kâri 1959'da basılan "Biz İnsanlar" nedir? diye sorabilir. (sormasınlar o 1939'da tefrika edilmiş))). 
   Öyle romana beylik kalıplar yok. Yazar pattadanak giriyor konuya ve anında okuru içine çekiyor satırlar. 416 Sayfa (Ötüken basımını okudum) sular seller gibi akıyor. Kitabın dili (öyle fazla bir müdahale de yok günümüz diline çevirmek için) bir acaip. Okudukça okuyası geliyor insanın. 
   Bir aile halleri, karakterlerin tanımını sayfalar ilerledikçe oturtuyoruz muhayyilemizde. İlk başlarda (adeta bir tiyatro oyunuymuşcasına) tek hanede ilerleyen kitabımız, ortalara doğru okuru ters köşeye yatırıp bambaşka karakterlerde yoğunlaşıyor. Kendi adıma, insanların neler yaptığı ile değil neden yaptıkları konusuna  yoğunlaştığımda okuma zevki aldım. Safa, yarattığı Samim karakterinin (gerçi Besim daha pragmatik duruyor) düşüncelerinde hayata dair pek çok tespitte bulunmuş. Geçen yüzyılın ortalarında yazılmış olması metni eskitmiyor, aradan geçen onca zamana karşın insanın fıtratı aynı. 
   Roman ilerlerken, adamakıllı incelediğimiz Simeranya adlı ütopik ülke ve hakkında yazılanlar ise ayrı bir başlığı hak ediyor. Samim'in yazdığı bu ütopik metin, dönemin edebi akımlarına paralel olarak çok ilgi çekici bir akışla ve betimlemelerle süregidiyor.
   Eleştireceğim (sen kim oluyorsun Peyami Safa'yı eleştirebiliyorsun Arakolpa!) anlayamadığım tek şey: romanın sonlarına doğru zuhur eden para-psikolojik doğaüstü olaylar (Necile ve Renginaz'ın halleri). Bunları romanın herhangi bir yeri ile bağdaştıramadım. Bir de final sanki pek alelacele bağlanmış. Ayrıca adı da yalnızlığımızı yüzümüze vurur gibi (anladık! yalnızız (öyle doğduk, öyle öleceğiz)). Bunun haricinde genel olarak ruha hüzün veren bir melankolik havası var ama sarfınazar edilemeyecek kadar önemli bir eser. Baharda ve tatilde okunacak kitaplardan değil, herkes yattıktan sonra okuma ışığında müskirat eşliğinde tadından yenmez...

5 Nisan 2019 Cuma

"The Mule" Olmadı Clint Baba!

  Çocukluğumuzun Dörtiherisi Bay İistvuud 88 yaşında. Oynamış, yönetmiş. Burada kendisini eleştirirsem en kibar ifadeyle "b.k yemişsin" derler. Neyse. 
   İşini her şeyden önde tutan Öörlsıton, yeniliklere uyum sağlayamaması nedeniyle (internetin önemini hafifsemiştir!) topu atar, bir ayağı çukurda fakir adamı kim ne yapsın? Kızının düğününe bile gidememiş! Kızı 12 yıldır konuşmuyor, karısı kızgın (zaten ayrılar). Bir tek torunu ile arası iyi. Neyse gelişen koşullar Öörl'ü uyuşturucu kuryeliğine sürükler, olaylar gelişir.
   Derli toplu bir film olmuş. Yönetmenin kimi yerde ilginç dokunuşları var ama bunlar senaryodan mıdır, Klint Bey'in kendi dokunuşları mıdır bilemedim. Bana tek acı gelen, çocukluğumun dörtiherisinin kuru erik gibi kalmış olmasıdır. Asla bir Invictus, Milyon Dolarlık Bebek ve hatta Gran Torino beklemeyin, ustaya saygı baabında izlenebilir. 

2 Nisan 2019 Salı

"Homo Deus" Bu da İlki Gibi Ama Geleceğe Odaklanıyor!

   İlk kitaptan sonra okumayı hayli ertelediğim kitaptır. 456 sayfa ama çabucak bitiyor. Birincisinde geçmişimize göz attıktan sonra, bu metinde geleceğe odaklanıyoruz. Bunu yaparken şu anda yaşadığımız kavramların nerede, nasıl doğduklarını ve semantiklerini öğreniyoruz. Hümanizmin, evrimsel ve sosyalist alt gruplarının 1914 yılında savaşmaya başlayıp, 1989 yılında savaşı bitirdikleri yorumunu okuyunca "n'ooluyoruz yahu?" dedim bir. Sonra Harari Bey'in takkesini giyip düşününce "hımm olabilir aslında!" diyerek kabullendim. 
   Her halükarda insanın farklı düşünebilmesini sağlayan bir çalışmadır. Bilim tarihi, bilim/din çatışması, yaşayakaldığımız "izm"ler (liberalizm olur, modernizm olur, hümanizm olur. her türlü), gelecekte neler olabileceği gibi çok çeşitli konularda kalem oynatılmış. Yazarın bir önceki kitabının tanıtımında yazdığım gibi : sakın ola ki burada yazılan yorumların gerçek olduğu zehabına kapılmayın! Bayan Harari'nin sevgili oğlu çok akıllı: yorumlarına yardımcı olabilecek tüm tarihi olayları ardı ardına sıralıyor sonra da gelsin kehanetler. Örneği verilen tarihsel gerçekler yorumu destekler içerikte (ve kontrol ettiklerimin hepsi de doğru). Böyle olunca yoruma da katılmak istiyor bünye. Öyle yapmayın! Verileri bir de kendi zihninizin imbiğinden geçirip son cümleyi siz yazın. 
   Hülasa: yavaş yavaş, incelenerek okunduğunda, hâllerin farkında olan insana kâm verir. Yok her dediğine katılırsanız, moda kavramlara yatkınlığınızı arttırırsınız.

28 Mart 2019 Perşembe

"Love, Death&Robots" Yeni Tür Bilimkurgu.

   18 Bölümlük (kimi uzun kimi kısa (6 ile 17 dk.arası)) bilim kurgu animasyonları. Her animasyon birbirinden bağımsız öyküler içeriyor. Konuları farklı olduğu gibi üslupları, konuya yaklaşımları da farklı. Bazıları herhangi bir derinliğe varmayıp sığ sularda yüzerken, kimilerinde (bitip üzerine düşündüğünüzde) olduğundan daha derin mesajlara sahip olduklarını görebiliyorsunuz. Kendi adıma iki günde 18 bölümü bitirdim. Süre olarak böyle bitirebilmek pek iddialı görünmüyor biliyorum ancak içerik olarak yorumlamam gerektiğinde (fularımı takıp, "hımm bu cyberpunk (beyond the aquila rift), bu steampunk (good hunting). bak burada ruhun dijitalleşmesine gönderme var (sonnie's edge), burada iletişimsizlikten dem vuruluyor (the witness)" tarzı ahkam kesmeler) çabuk bile bitmiş denebilir.
   Animasyon ve bilimkurguya meftunlar ıskalamayacaklardır.

 Gelelim işin bilimkurgu ve ticari yönüne. Netfliks, Black Mirror ile yakaladığı bilimkurgu damarını bir iki filmle ilerletmeyi denedi ama senaryolar/fikirler pek parlak olmasına karşın netice pek parlak olmadı. En son Bandersnatch'la bitirdikleri Black Mirror ise filmlerinden çok daha fazla başarılı. Bu minvalde; bilimkurgu yönünde bütçesi yüksek filmler yerine başarılı animasyon sanatçılarına ilginç fikirleri çalıştırmak hem daha ekonomik, hem daha vurucu. Üstelik hard science fiction'dan bunalabilecek ergenlere arada komedi unsurları içerecek (the dump) kısa animasyonlar, hedefi yanılmadan vurabilecektir. Öyle de olmuştur. Şimdiden ikinci sezon geyikleri döndüğüne göre zevahir kurtarılmış, geleceğe bakılabilmiştir. Bilimkurgu açısından : yukarıda yazdığım gibi belli başlı tüm türlere (hard sf bile var "helping hand") selam çakan serimiz, herhangi bir yenilik getirmese de hap gibi bölümlerle ilgimizi ve merakımızı canlı tutmayı başarmaktadır. Bu da az şey değildir!

18 Mart 2019 Pazartesi

"Doktor Ox'un Deneyi" J.Verne'den Bir Öykücük.

   Kikendon, haritalarda bile olmayan bir kasaba. Flamanlar mukim. Biraz yavaşlar ve hayatı kendilerine uydurmuşlar. Dünya oldukça yavaş dönüyor (6 perdelik opera ancak 3 haftada gösterilebiliyor (ölçüler üç kat düşünce mecburen! (allegro oluyor sana adagio))) ama bundan memnunlar. Kasabaya yeni gelen Dr.Ox, bedavadan şehre aydınlatma yapmayı öneriyor, olaylar gelişiyor.
   136 sayfalık (İthaki Baskısını okudum) metin (öykü diyebilir miyiz ? elbette. (1 gecede bitti)) şimdiye kadar en az bilimsel göndermeyle karşılaştığım J.Verne kitabı oldu. Bay Verne'in üslubu başka kitaplarında olduğundan daha fazla oyuncaklı. Bir doktor tarif ediyor mesela: "Doktor Custos ise, bu saygıdeğer pratisyen hekim, meslektaşları misali, her türlü hastalıktan mustarip hastaları iyileştiriyordu; tabii ölenler dışında." fakirin dudakları yukarı kıvrılıyor bittabi. Buna benzer pek çok betimleme var. Kısacası kitap su gibi akıyor. Bilgilendirici değil ama eğlendirici. Zannediyorum Bayan Verne'in oğlu bu risaleyi adolesanlara yazmış. Kafa boşaltmalara birebirdir.

"303" Herkese Göre Değil Ama Çok Güzel !

   Çok uzun (2s25d). Aşk var, aşk filmi değil. Yol var, yol filmi de değil. Çok fazla bilgi var, belgesel değil. Ama güzel film.
   İşleri yolunda gitmeyen iki öğrenci. Biri siyasal bilimler diğeri biyoloji okuyor. Biri bursu kaçırıyor (fazla doğrucu davutluktan), diğeri dersi batırıyor (ezbere karşı olduğundan). Kafayı dağıtmak adına yola vuruyorlar kendilerini, bir şekilde yolları kesişiyor, olaylar gelişiyor. 
   Baştan sona iki oyuncuyla çekilmiş. Berlin'den İspanya ve Portekiz'e gidiyoruz. Kartpostal gibi görüntüler, aşk/evrim/evlilik/ kapitalizm/din/ilişkiler ve daha başka bir sürü konu hakkında şükela geyik, aksamayan bir kurgu, iyi işçilikli kadrajlar var. Geç bir saatte izlemeye başladık, bünye sebat edemedi yarım bıraktık. Ertesi günü aynı yerden aynı haleti ruhiye ile izlemeye koyulduk. Hiç sıkılmadık. Aklımıza bir 303 alıp (o ne ferahfeza kokpittir öyle) yollara vurmak geldi. Son zamanlarda izlediğim en eğlendirici filmlerdendi. Hararetle öneririm.

"Captive State" Dünyayı Kurtaran Şikagolular.

   Uzaylı istilası on yıl önce gerçekleşmiş. Garaip donlu uzaylılar, ırkımı bir güzel sömürüyorlar. Nefis distopya (bayılırım). Şikago'nun varoşları. Enfes çekimler, hızlı bir sinema dili, kışkırtıcı müzikler, Conguudmın ve daha neler. Böyle olunca çekime karşı koyamayıp, küçük bir salonda (neredeyse yarısı dolu) oturup izledik.
   Heyhat, bilimkurgu ve distopya yok. Direniş ve gizli kapaklı sabotajlar silsilesi var. Bilimkurguya hevesleniyor ve fragmanla film lambalarına bakıyorsanız, aldanmayın. Dünyayı kurtaran ateşi başlatan kahraman Şikagolular var. Ben yandım, siz yanmayın...


15 Mart 2019 Cuma

"Fiziğin Evrimi" Einstein Bilal'e Anlatıyor!

   248 Sayfa, ilk baskısı 1938, sonra 1960'da basılmış. Bu baskıya Leopold Infeld bir yeni girizgah yapıp, ilk baskıdan o güne nelerin değiştiğini (o zamanlar bilimsel ilerleme bugünkünden daha çarpıcıymış) bir güzel açıklamış. Daha sonra Bay Albert almış kalemi, önsözü yazmış. Öner Ünalan'ın metine ruh katmasıyla (o "yarenlik" ne de güzel gitmiş son cümleye!) daha da heveslenmiş okur.
   Dört bölümden oluşan kitabımız, Newton fiziğinden başlayıp, mekanikçi görüşün değerinin düşmesini didikliyor sonra görecelilik/ilişkinlik durumlarını açıyor ve nihayet kuantum fiziğinde nihayete erişiyor. Fizik bilginiz zayıf veya bu konuya ilgi duymuyor olabilirsiniz. Ancak kitap; tüm bu zorlukları aşıp, bu konudaki en cahil insana dahi bir şeyler anlatabilecek bir basitlikte yazılmış. Bölümlerde yazılan deneyler, öyle büyük laboratuvarlar, araç/gereç gerektirecek bir kesafette değil. Ancak her teoremin başlangıç noktasını oluşturan sorular sormaya yarıyor. Satır aralarında bilimsel yöntemle ilgili çok güzel benzetmeler, betimlemeler, ipuçları var. 
   Kitap önemli! Neden? Newton fiziği sayesinde Mars'a uydular gönderiyoruz. Görecelik ve kuantum ise teorik ve matematik olarak ispatlandı ancak hayatımızdaki yansımaları (nükleer güç haricinde (ki o da az şey midir?)) pek yok (zaman/boyut çerçevesini kastediyorum). Muhakkak ki bu konuda çalışanlar bir sonuca ulaşacaktır. Bunun için bu fikirlerin çıkış noktasının neler olduğunu bilmekte fayda var (Yok! Newton başına düşen elmayla kütleçekimi bulmadı!). 
   Bilimle ilgilenenler ise asla ıskalamamalı. Hangi disiplinde çalışıyor olursanız olun, bu metni en az bir kez okuyup, altını üstünü çizmek gerektir.
ÖN SÖZÜN SON CÜMLESİ : "Bu kitap, sizinle aramızda zorlamasız bir yarenliktir. Onu can sıkıcı ya da ilginç, usandırıcı ya da sürükleyici bulabilirsiniz; ama bu sayfalar, yaratıcı insan aklının, fiziksel görüngüleri yöneten yasaları daha tam olarak anlama uğruna olan o öncesiz (ezeli) uğraşı üzerine size bir fikir verirse, amacımıza ulaşılmış olacaktır."

12 Mart 2019 Salı

"Yüzbaşı Marvel" Görünüşe Aldanmamak Lazım!

 
   Zaten Pazartesi. Önümde çalışacak 4 gün daha var. Yazılı metinler de ilerlemiyor. Dedim "bari zihni sıfırlayalım". Gittik Yüzbaşı Marvıl'a. Beklentilerimin düşük olmasından mıdır nedir (bu tip filmlerde mantık, senaryo, alt/üst mesaj, sinematik beğeni beklenmez!), beğendim yahu filmi.
   Elitist uzaylı kızımız var (asil, soylu, mağrur vb.savaşçılar klanı), biraz kafası karışık "ne işim var benim buralarda? ben kimim?" gibi soruların peşinde. Yeşil kertenkelemsi düşmanlar var (tabi en baştan düşman belliyoruz). Diğer yandan evıncırsın zuhur etmediği zamanlar (1995 (hesap edin CD bile yüklerken bayıyor)). Neyse film ilerliyor. Serinin diğer filmlerindeki gibi sıkılmadım. Sten Bey Amcayı rahmetle anarak (öyle böyle son filmlerde kafa bir amca gibi duruyordu) filmimizi sıkılmadan izledik. Zihin sıfırlandı mı? Evet. Meşazımızı aldık mı (fakire göre serinin diğer filmlerinin aksine meşazı bile vardı: görünüşe aldanmayın, kertenkele gibi görünseler de düşman bazen haklı/mağdur/ezilen olabiliyor).
   Ne diyeyim: cansıkıntısına birebir.

6 Mart 2019 Çarşamba

"Manves City" Kaybolan Hayatlarımız!

   Ersel, Erice'ye varır. Herşey değişmiştir.
   Konu budur. Berci Kristin Çöp Masalları ile hayatıma giren Latife Tekin'in kalemi yine alıp götürüyor beni başka dünyalara. Daha entellektüel okurlar için, kitap hakkında yazılmış "Psikanalitik Edebiyat Kuramı Bağlamında" diye başlayan derin bir ropörtaj var. Ben bilmem! Fakir, sadece okuyan, okurken hissettiklerini aktarmaya çalışan karbon bazlı bir organizma. 
   Ne zaman Tekin metinleri okusam üzülüyorum. Bu yüzden de fazla okumamaya çalışıyorum ama her geçişte bakmamaya çalıştığım kağıt toplayan (ama her nedense yüzlerinde bir umut, bir iyimserlik olan) gariban takımına bakmamaya çalıştığım gibi. Bakmasam ne olacak? onlar yine varlar. Bakamamazlık edemiyorsunuz. Böyle yapınca digemkârlık etmemek de elde değil. 
   Tekin metinleri de öyle. Her birinde bir başka boyut. Erice'deki boyut, bildiğimiz arkaplanı içeriyor. Değişen şeyler. İçinde garip bir mizah da barındıran hüzünlü bir okuma yaptım. Bakışlarını çeviremeyenlerin okuması için...
Eşdeş kitap "Sürüklenme" biraz bekleyecek ama, bünye o kadar dirayetli değil!

"Aquaman" Adolesanlara...

   Holivut için başarının formülü belli artık.

  • Sağlam bir bütçe oluştur.
  • İyi bir çizgi roman bulup, telifini öde.
  • Ana akım film çeken ortalama bir yönetmen ve çok iyi bir teknik ekip tut.
  • Mali sıkıntıda olan (kim değil ki?) iyi oyuncuları yan rollerde harca.
  • Neredeyse tamamı yeşil perdelerin önünde çekilen filmi, CGI ekibine teslim et.
  • İyi bir pazarlama yap.
  • Filme öyle kan, cinsellik, şiddet koyma ki izleme sınırı yaşı yükselmesin.
  • Sonra gelsin paracıklar.

   Kendi kendime söz vermiştim, "Süper kahraman filmlerini artık sinemada izlemeyeceğim" diye, iyi de yapmışım. Dün gece sırf kafa boşaltmak için suadamı izlemeye çalıştım. Yok, olmuyor! 
   Filmimizin başında esas adam (ki çizgiromandaki WASP karakterinden light bir maori figürüne evrilmiş (neden light?(çünkü yüzünde dövme yok)) bir denizaltıda korsanları tepelerken başına bir darbe alıyor. Sonra da hiç bir şey olmamış gibi yüzünü yan devirerek pis pis sırıtıyor. Son 20 yıldır neredeyse bütün holivut filmlerinin şiddet sahnelerinde görünen bu ısıtılmaktan helak olmuş temcit pilavını görünce "tamamdır bu iş" diyerek hemen hemen tüm filmi ileri sararak izledim. Evet sevgili Edinburglular! (neden edinburg? (çünkü içimden öyle geldi)) IMDb puanının yüksek olmasına, neredeyse tüm eleştirilerin iyi olmasına bakmadan, risk alarak iddia ediyorum. Filmimiz tamamen çöptür, izlenmesi zamanınıza yazıktır. Ne türe, ne sinemaya hiç bir yenilik getirmediği gibi, şimdiye kadar kötü klişelerde kullanılmış bütün beylik teknikleri kullanmakta, zamanınızı bile iyi geçirtememektedir. 
   Ardı ardına iyi filmler izleyip (Farhadi, Lanthimos vs.) sonra bu türe geçince bünye ters mıknatıslanma! yaptı herhalde. Sadece 2002 yılından sonra doğmuş, sinema beğenisini televizyon izleyerek (yok izleyerek olmadı) seyrederek geçirmiş adolesan kitleye hitap eder. Yoksa : evlat olsa sevilmez!
   Son olarak Triers filmlerinde oynayan iki oyuncunun (vilemdefo (antichrist) ve nikolkidmın (dogvil)) buralarda garaib kostümlerle hoplayıp zıplamaları; bana paranın insanları zayi edebilme kudretini hatırlatıp acı acı gülümsetti...

3 Mart 2019 Pazar

"Shoplifters" Aileye Farklı Bir Bakış!

   Şükela bir aile. Herkes birbirini kolluyor, genellikle mutlular. Zahiren mükemmel bir holivut pelikulası adeta... Gel gör ki taşın oturtulduğu foya sıyrılınca (burada malumatfuruşluğumu konuşturup "foya"nın ne demek olduğunu açıklamiyciim, sorun bir hakkaka söylesin (hah bir de hakkak çıktı başımıza!)) yavaştan gözlerimiz açılıyor, acıyor.
   Altın Palmiyesi var, Japonya'nın oskar adayı, finale de kaldı (alamadı (hakkı değildir (alsa ne değişirdi sanki: hiç))). Süresi pek uzun (2s1d). Sonuna kadar izleyince, düşündürüyor. Birçoğumuzun ömründe bâki olan bir kavrama olan yaklaşımı, paradigmayı sarsıyor. Kabul. Ancak benim canım sıkıldı. Bir türlü içselleştiremedim yaşananları. Farhadi'nin filmlerinden iki tık aşağıda. Demirkubuz'un filmlerinden bir tık yukarıda. Sadece dipsoman sinefillere gelir, yoksa abime/ablama bir griinbuuk vereyim, hem ana akımdan ayrılmamış olur hem zenci duyarlılığını besler...

1 Mart 2019 Cuma

"Yaşamın Bilgece Deneyimleri" Schopenhauer'den...


   Sardım Schopenhauer'e. Bir ay bitmeden ikinci kitabının da hakkından geldim. Berberini ıslak havlu ile dövesim geldiği bu huysuz ihtiyar, "Yaşamın Bilgece Deneyimleri"nde yine ezberimi bozan tespitler yapmayı sürdürmüş. Kendisinin kadınlar ve başka ırklar üzerindeki tespitlerine hiç bir şekilde katılmıyorum (oldukça şoven tespitler bunlar (ki bir kupleyi aşağıdaki alıntılarda faş ediyorum (gri olan))). Ancak son zamanlarda  altını üstünü en çok çizerek okuduğum kitaptır. Kitap hakkında yazmak zor. Sadece normal kitap okur gibi okumamanız gerektiğini, bölüm bölüm ve yavaş yavaş ilerlenirse idrakinin o kadar kolay olacağını belirtmem gerek. Her ne kadar dili anlaşılır ve akıcı ise de, önünüze sürülen düşünceler öyle oku-unut tarzında değil.
   Konunun bölümlendirilmesi ile başlayan kısım, okumayı kolaylaştırıcı bir başlangıç. Daha sonra maddi varlıklar, itibar, gurur, mevki, onur ve şöhret gibi bizi tanımlayan alt başlıklar var. Hepsi şükela (şövalyelik onuru bölümünü tenzih ediyorum. Bu bölüm günümüz için pratiği olmayan tespitlerle dolu, hayli de uzun, doğrudan pas geçebilirsiniz). Bazı alıntıladığım yerler aşağıda (bunlar sadece yazmaktan üşenmediğim kısımlardır, asıl hazinelerse kitabın içinde). Hayatını yazılanlara göre şekillendirmeye niyetli kâriler için birebirdir. Kitaplığınızda bulunsun...
"Neşe kapımızı ne zaman çalarsa çalsın onu kapıyı ardına kadar açarak içeri almamız gerekir. Mutluluğun nakit parası olan sadece odur, geri kalan hepsi birer banka senedidir yalnızca; zira bir tek neşe, insanı, doğrudan doğruya hemen o anda mutlu kılabilir ve bundan dolayı da bizim gibi var oluşu sadece iki sonsuzluk arasında ölçülemeyecek denli küçük bir andan ibaret olan varlıklar (ne de güzel tanımlamış acıklı hayatımızı!) için en büyük, en gerçek lütuftur."
"Mutluluğumuzun onda dokuzu sağlığa dayanır."
"Bir keresinde bir Fransız gazetesinde gerek özgür gerekse köle olsunlar, siyahların birbirlerinin ufacık burunlu suratlarını sık sık görmeye tahammül edemedikleri için en dar mekanlara büyük kalabalıklar halinde sıkışmaktan hoşlandıklarına dair bir şeyler okuduğumu hatırlıyorum."
"Dışarıdan birşey kazanabilmek için, içeriden bir şeyler yitirmek, yani şan şöhret mevki şatafat, unvan ve şeref kazanmak için huzurunu, boş zamanını ya da bağımsızlığını ya bütünüyle ya da önemli ölçüde feda etmek büyük bir budalalıktır."
"Zenginliğin deniz suyuna benzediği söylenebilir. Kişi, ondan ne kadar çok içerse o kadar çok susayacaktır. Aynı şey, ün için de geçerlidir."
"Yoksul bir kızla evlenen bir adama, ona, anaparayı değil sadece geliri miras bırakmasını ve çocukların servetinin idaresinin onun eline geçmemesine de bilhassa özen göstermesini tavsiye ederim."
"Mevki, bir danışıklı dövüştür. Kullandığı metot tam anlamıyla yapmacıklıdır ve aslını isterseniz bir bütün olarak ele alındığında da bir komediden başka bir şey değildir."