21 Haziran 2017 Çarşamba

Aradan 20 yıl geçtikten sonra Trainspotting izlemek.


   İlkini çıktığı gibi izleyememiştik (o zamanlar filmler hemencecik gelmiyordu yalnız ve güzel ülkeme). Yamulmuyorsam iki yıl sonra falan izlemiştim. İkincisini de biraz demlenmesi için bıraktım. İlkini izledim. Sonra da buna başladım. Aradan geçmiş 19 yıl.
   Cankilik, arkadaşlık, fırsat, ihanet eksenindeki ilk filmden sonra, oyuncuların o oturmuş görüntüleri (koşu bantındaki Rentın yerlere yatırdı fakiri), "bakalım ne olacak ?" diye meraklana meraklana, ikinciyi de bitirdik. Hakkını yemeyelim, güzel bağlamışlar. 
   Nedir : ilki de pek sarmamıştı fakiri, ikincisi de. Beğenen beğenir, ama kendimden, çevremden fazla bir şey bulamadığımdan, içselleştiremedim pelikulayı. Muhalif olmak için uyuşturucu almaya gerek yok bence. Bir iki kitap okusa aynı sonuca çıkabilir insankişisi. 
   Yoksa film olarak güzel !  Sıkılmadan, kişilere odaklanıp (hepsi de pek şükela resmediliyor) rahatça izleniliyor. Ama nebliyim, bu konuda ezici çoğunluğa katılamiicim. 
   Spud iyidir. Spud'a diyecek bir şey yok.
   

20 Haziran 2017 Salı

"Aziz Bey Hadisesi" Ahh !

   172 sayfa, 6 öykü. İlki kapakla tastamam bütünleşiyor (Can'ın yeni kapaklarını sevemedim, istiyorum olmuyor (yaşlanıyorsun Arakolpa ! (bunlar hep yeniliğe direnç))).
   Aziz Bey'in öyküsü, daha ilk satırlardan aldı beni içine (mekana, kişilere, meşk adabına aşina olduğumdan zaar (zaar !)). Çabucak bitti. Sonraki öyküler de güzeldi ama ilki kadar değil. Bir de hep kahır, hep kahır. Yalnızlıklar, ayrılıklar, sinsi kötülükler, yalanlar, dolanlar, uzun uzun pencerelerden bakmalar (festival filmi gibi). Yine de arızalı babaların çatlak kızlarından sonra iyi geldi. 
   Nedir : yazarımızın diğer kitaplarına temenna edersek, bunun önünde hafifçe baş selamı veriyoruz.

"2 Coelhos" Ritchie ve Tarantino Brezilya'da.

   Sayın Menteş'in önerisiyle bu akşam izlediğim, feci halde hızlı filmdir.
   Edgar; Walter'ın eşi ve çocuğunu ziyan zebil bir trafik kazasında katleder. Olaylar gelişir.
   1 saat 41 dakika doludizgin koşuyor gibi oluyorsunuz. O kimdi ? şimdi neler oluyor ? diye sorarken, yönetmen bey taşları (yeri geldiğinde) yerine oturtuyor.  Son sahnede de "haa !" diyorsunuz "ince görmek böyle bir şey.".
   Feci halde gayriçi ve tarantillo kokmakta ancak ikisinden de farklı olarak şükelâ bir favela/downtown karşıtlığı barındırmaktadır. Yanınızda; sizin de içinizden geçirdiğiniz soruları yüksek sesle soran birileri yoksa izlemek pek keyiflidir (sonlara doğru Radiohead'ı duyacaksın, şaşırma !). 
   Ortaların sonuna doğru biraz sarkan tempo, sonlara doğru toparlanmakta ve filmimiz ilgiyi düşürmeden rahatlıkla izlenmektedir. Öneririm yani...

"Arıza Babaların Çatlak Kızları" Bir "Çöp Masalları" Değil !...

   80'li yıllar. Ankara'nın varoşları. "Arıza" olarak betimlenen ama gayet standart babaların, "çatlak" olarak nitelendirilen standart kızlarının öyküsü. 
   160 Sayfayı da bir "Berci Kristin Çöp Masalları" tadı bularak ümidiyle okudum, sonunu zor getirdim. Suçu bünyede aramak gerek ! Latife Tekin'in bombastik kitabının geçtiği mahallelerle bir rabıtam oldu. Romandaki kişilerin bazısını (elbette ki gerçek hayattaki replikalarını) tanıdım. Ankara varoşlarını o kadar bilmiyorum. O çevreden bazı bebeleri tanımışlığım var ancak Bayan Görgün'ün kitabında kullandığı dili kullanmıyor, o çerçevenin dışında duruyorlar. Tabiy ki arkaplanda varoşlardaki (biçare) kadının rolü, durumu, işlevi veriliyor ancak diyaloglarda, akışta bir türlü kendimi kitaba veremedim. Zorlukla bitti.
   Okuyabilirsiniz ama "Çöp Masalları"nı okuduysanız yavan gelebilir...

14 Haziran 2017 Çarşamba

Ah Muhsin Ünlü Döşüme Bıçaklar Saplıyorsun !

   Bir şiir, her okunduğunda zırıl zırıl ağlatır mı insanı ? 
   Evet !
   Yıllardır böyle bu...

"Resulullah süper bir insandı, ben o kadar değilim,
Resulullah yolda Ebu Bekir’i görse ‘es selamu aleyküm ya Sıddık’ derdi,
ben yolda Ebu Bekir’i görsem tanımam.
Resulullah asla yalan söylemezdi; ben annem ölürken hiç ağlamadım.
ben annem ölürken çok ağladım çünkü annem
gırtlağından hırıltılar çıkarırken nasıl terliyordu, görmeliydiniz.
Resulullah Azrail’i yolda görse tanırdı;
ben Azrail’i annemin yanında görseydim ona bir çift lafım olurdu,
derdim ki şimdi yani af edersin ama o sıktığın annemin gırtlağı.
Resulullah olsa ona bunları söylesem o bana gülümserdi;
o bana gülümserdi ben ona derdim ki, anam babam yoluna feda olsun ey Allah'ın Resulü;
fakat şu koca melek, annemin gırtlağını sıkıyor, bir şeyler yapamaz mıyız ?
Resulullah orada olsaydı annemin elini tutardı derdi ki ‘kızım ha gayret!’;
ben orada olsaydım annemin elini tutardım ve derdim ki ‘anneciğim ölmesen…’
ben oradaydım annemin elini tuttum ve dedim ki ‘anneciğim seni ben…’;
annem döndü bana bir baktı o bakışı görmeliydiniz
Resulullah o bakışı görseydi merhametten ağlardı;
ben o bakışı gördüm haşyetten bayılacaktım ama annem elimden tuttu.
ne tuhaf, anneler ölürken bile çocuklarının
anneler ölürken bile çocuklarının ellerini bırakmıyor ne tuhaf...
Resulullah çok şanslı bir insan
annesi öldüğünde o küçücüktü;
benim annem öldüğünde ben küçücük değildim,
zaten şanslı birisi de değilimdir, filmlerim iş yapmaz.
annem daha yeni öldü fazla uzaklaşmış olamaz !
olamaz dedim annem son nefesini alıp da vermeyince
verse de ben alsam onu, içim ferahlasa, siz de görseniz
Resulullah tutsa annemin elinden birlikte geçseler çölü
nasıl olsa Resulullah da ölü annem de ölü."
Ah Muhsin Ünlü



12 Haziran 2017 Pazartesi

"Ateş Yolu" ya da "Roadworks" ya da King'den Korkutmayan Roman.

   1981'de yazılmış. Fakir, 1980'lerin sonunda okumuş ve içi bayılmıştı. Neredeyse 40 yıl olmuş. Bir kere daha açtım kapağını.
   Sonlarına geldim. Bitirmeden yazıyorum bunları. 270 sayfa, bir karakterin adım adım delirmeye yaklaşmasını izlemek isteyenler ıskalamasın. Sonunu kadar okumayı istememin nedeni, hastalıklı bir merak sahibi olmam. Yoksa: Bartındovs'un Niksın'a bol bol laf sokmalarına, deliliğe nasıl adım adım yaklaştığına, şizofreninin nasıl geliştiğine pek bir ilgi duymuyorum.
   Yine de; hayranları yazarın 1981'deki ruh halini (madde ve alkol bağımlılığı, rejime muhalif falan (oldukça köşeli yani)) merak ederler ve başarılı bir şizofreni romanı okumak isterlerse okuyabilirler. Yoksa ! gerilim, korku falan peşindeyseniz hiç yaklaşmayın.

11 Haziran 2017 Pazar

"Bu Dinciler O Müslümanlara Benzemiyor" Uzun Köşe Yazıları.

   11 Bölüm, 440 Sayfa.
   Yazarın bakış açısı belli (hep o açıdan bakıyor). Odatv ve yazdığı gazetedeki yazıları takip ediyorsanız biliyorsunuzdur.
   İşte o yazıları alıp, detaylandırın, 11 tanesini ciltleyin, bu kitaba sahip olmuş olursunuz.
   Okurken fenalıklar geldi. Aman Allahım neler oluyor ? modundayken, bitince Stiivınking açtım bir tane. Kafa pırıl pırıl oldu. 
   Biraz sakinleşince : kitaptaki verileri kontrol etmeye başladım. Evet, doğru. Kenarda köşede kalmış haberler (belirli bir açıdan bakınca) yazarın vardığı sonuçlara işaret ediyor. Nedir : böyle bakınca insan ciddi mutsuzluğa sürükleniyor. Ancak kitabı okumadan önceki halimden daha farklı düşündüğümü de belirteyim. Kıbrıs, Cemaat, cemaatçikler; indimde daha farklı bir yerdeler şimdi. 
   Kitaba yönelik eleştirim de şudur : içinde Marks'ın Frenhofer benzerliği de var, Kıbrıs meselesi de. Yani oldukça geniş bir konu yelpazesi var. Tek ekseni yok. Artısı : okurken sıkmıyor. Eksisi : kitap değil köşe yazısı okur gibi oluyorsunuz.
   Ne diyim : arpacık kumruları gibi düşünmek isteyenler alır okur, çevresindekilere daha farklı bir gözle bakar. İstemeyen de okumaz, cehaletin mutluluk verici huzuruyla oturur durur. 

4 Haziran 2017 Pazar

"Wonder Woman"

   Roma mitolojisindeki av tanrıçası Diana; Yunanca isimli bir adada kılıç çatıp havada taklalar atmaktadır. Ada, yelkenli tekneyle (üstelik gece kimsenin kullanmayıp yol alabildiği (bir nevi otopilotu olan bir yelkenli (olsa da alsak !))) Londra'ya bir gecelik mesafededir. Diana, amazon olduğunu zannetmektedir ama aslında savaş tanrısı Ares'i (Hayripıtırın profesör (kurtadam) Lupin'i) yok edebilecek yegane silahtır. Neyse Diana'mız, hayli kalın bileziklerini, teneke/deri karışımı kostümünü giyerek, kahraman İngilizlerle (hakkını yemeyelim senaristlerin, esas time bir İskoç, bir Arap ve bir de (ne alakası varsa) Kızılderili yerleştirmişler (mültikültürel yapı bir nevi) insanlığı savaştan kurtarmaya hallenir. Böyle de bir senaryomuz var.
   Bol miktarda ağırçekimli hoplama zıplama içeren filmimiz Marvıl'ın kahramanlarına karşı DC komiksin kahramanlarını çıkarıyor. 
   Ciddiye almayıp, sadece kafa boşaltmak için gittiğim bu filmlerden zerre haz almıyorum. Sadece iki holivut devinin birbirini altetmek adına neler yapabildiğini merak ediyorum. Burada da ilan ederim ki : bir daha bu tür filmlere para kazandırmayacağım. Oturur evde izlerim paşa paşa. 
   Filmimizin IMDB'deki puanına (gün itibarıyla 8.3 gibi kuntastik bir reytingdedir) falan aldanmayın. Böyle idrakfersa senaryolara (eğer Marvıl'ınkiler gibi gülümseten gag (ne işim olur gagla magla !) şakacıkları yoksa) bilet parası vermek israftır. Birden fazla filme gitmek ifrattır. 
   Velhasıl : sinemada izlemeye değmez. Ben yandım, siz yanmayın !


31 Mayıs 2017 Çarşamba

"El Cuerpo" Eden Bulur !

   Yakınlarda "Contratiempo"yu izledik ve çarpıldık ya. Hemmen Bay Yönetmenin daha önceki işini de izledik. O da iyi eleştiriler almış bir pelikula. 
   Alex'in kalp krizinden ölen karısı Mayka'nın cesedi (çok çekici bir cins-i latif, lakin yaşı Alex'ten hayli fazla, bir de şık olmayan şakalar yapıyor), morgdan çalınır. Komiser Pena olayı ele alır. Olaylar gelişir.
   Baştan sona (gecenin yarısı başlayıp, sabah bitiyor filmimizin kurgusu) izleyicide bir "ne olacak ?" sorusu. Bir merak. Hiç bitmiyor. Filmin ortalarında "ya bu paralel öykünün ne gereği vardı burada ?" sorusunu sordum sevdiceğime. Sormaz olaydım. Çok gereği varmış.
   Tanınmamış oyuncular, az bütçe ile iyi film nasıl çekilir görmek istiyorsanız, sizi şöyle alalım. 
   Gelelim tek eleştirime : yazıda bahsedilen iki filmi yakın tarihler içinde izlemeyiniz. Araya en azından bir kaç ay koymakta fayda var. Nedir : önden hünkarbeğendiyi lüpletip ardından alinazik taam etmeye benzer. İkisinin de (iyi yapıldıklarında asla reddedilemez yemek kategorisindedirler) ayrı ayrı tatları mükemmeldir ama ardarda tüketilirse mide fesadı yapar ve temel notaları aynıdır (patlıcan). Bu iki film de, konuları her ne kadar benzemese de anafikirleri bakımından ciddi bir benzerlik (hatta aynılık) taşıyor. Güzel bir atalar sözümüz vardır : "eden, bulur". Filmimizin omurgası budur. Sağlam bir omurga. Ama ardarda aynı duyguyu yaşatması ifrata benzer bir sinemasal (ne güzel buldum bu kelimeyi !) haz yaşatır (bu da oksimoron oldu). Neyse; arakolpa uzatmadan çekilir.   

"Kan ve Gül" Sevmiyorum Bu Adamı !

   Rutine bağlamış bir okuma planım var kendime göre. Soner Yalçın'ın tespitlerinden kafam yanmak üzere. Kitapçılarda dolaşırken o kapak beni kendine çekti (Sağolsun Bayan Yayla da azmettirici oldu). Dayanamadım aldım. İki uykusuz geceme maloldu. Gecenin bir yarısı başladım. Ertesi gün iş güç, derken gece yarısına doğru ikinci fasıla başladık ve bugünü iki saatlik uykuyla geçirmek zorundayım. 
   Fantastik bir polisiyedir kitabımız. Kahramanımız Aziz, hepi topu bir sefercik yaşadığı zaman yolculuğunda eski bir cinayeti çözmeye hallenir. OIaylar gelişir.
   Üslup (ki kullanılan dil, burada yazılanlara benziyor (faş etmek falan)), kurgu, tasvirler (bilhassa BÜ kampüsü), karakterler; bildik Canıgüz tarzı. Final kuntastik : "-Ben bu anı daha önce yaşamamıştım sanki !" ve daha sonra gelen replikler. Sizi bilmem, benim kafamı iyiden açtı. 
   Eleştirilerine baktım. Yazarı kendini tekrar etmekle suçluyorlar. Sizi bilmem, fakir yazarda üslubu sever, tarzı sever. Bu tarzı seviyorum. Yok Polostır gibi fuzzy roman yazacaksa yazmasın. İyi böyle...
   Nedir : polisiye ve fantazya sevenler kaçırmamalıdır. Bibliyofil zaten ıskalamaz. Diğerleriyle de hiiç işim olmaz.

30 Mayıs 2017 Salı

"Perfetti Sconosciuti" Kişisel Karakutular !

   Taa çocukluktan arkadaş dört kişi. Bunların eşleri (birininki gelemiyor (nedeni ilginç (aşkın korumacılığı))). Güzel bir akşam yemeği. Bir anda gelişiveren bir oyun : cep telefonlarının masaya konup, her mesajın, her aramanın faş edilmesi (nasolsa dört kişiyiz birbirimizi biliriz). Sonuçlar ilginçtir.
   7 kişi, bir oda. Minimal sinemanın gayet güzel bir örneği (en iyi örneği kanımca "The Man from Earth" (şimdi ! bilimkurguya meftun olunca))Bunun tiyatro oyunu da yapılabilirmiş, güzel de olurmuş.
   Süresi makul (1s37d), ilk on dakikadan sonra ilginiz hiç düşmüyor. Oyunculuklar, senaryo, kurgu, yumuşacık renkler, italyan mutfağı/sosyal yaşamı ve elbette "kişisel karakutularımız" olarak nitelendirilen akıllı telefonlar ve bize ettikleri; şükela bir biçimde izleyiciye aktarılıyor.
   Yapılan tespitler düşündürücü. Film, hakkında yapılan tüm olumlu eleştirileri hakkediyor. Son on dakikanın ne olduğunu pek çıkaramadım. Her sinefil kendi yorumunu getirmiş. Fakirin de yorumları var ama altyapısı sağlam olmadığından yazmaya utanıyor. 
   Hakikaten de ! ne olacak bu akıllı telefonların bize yaptıkları. Filmden bir replik "- Eskiden telefonu "nasılsın ?" diyerek açardık. Şimdi "neredesin ?" diyerek açıyoruz.". Bu değişim bile artık ulaşılabilir oldukça mahremiyetimizin de fazla mahrem olmadığı anlamına mı geliyor ? En son ne zaman göz attınız malum alete (muhtemelen en fazla yarım saat önce). 
   İdrak ettiğim : akıllı telefonunuz varsa kendinize ait zamanın ciddi olarak azaldığı. Fakirin bir aptal telefonu var (haftada bir şarj oluyor, numarası sadece 10-15 kişide var, reaksiyon alamadıklarından reklam bile göndermiyorlar artık). Bir de işim nedeniyle kullandığı akıllı telefonum var (çok faydalı, yol falan tarif ediyor, fotoğraf çekiyor, internete bağlanıyor daha neler neler !). İşten ayrıldığım anda olmayacak. Akılsız telefonu da sadece denize açılınca kullanacağım. Bana ulaşmak isteyenler sadece ev telefonundan ya da e-posta adresimden ulaşabilecekler. İnanıyorum ki çok daha rahatlayacağım. Bu konuda yazmak beyhude ama yazmamaya da gönül razı değil. Neyse uzatmayalım.
   Akıllı telefonunuz varsa, izleyin ıskalamayın.
P.S. : Filmi öneren Bayan Kepenek'e de selam olsun !
Son P.S. : Rocco'nun kızına yaptığı "ilk gece" konuşması şükelaydı.

28 Mayıs 2017 Pazar

"A Cure for Wellness" Almanya'da çekilmiş "Shutter Island".

   Çok uzun (2buçuk saat). O yüzden sinemada izlemedim. Malum ortamlara düşmesini bekledim. Ne iyi yapmışım.
   Şattıraylınd'ın Almanya'da çekilmiş versiyonu diyebiliriz. Bir buçuk saat olarak çekilseymiş belki daha iyi olabilirmiş. Sonu Dr.Frankenstein'e bağlanmasa (aslında bağlanmıyor tabiy ki), daha iyi olabilirmiş. Senaryo, birazcık (aslında oldukça) daha çalışılsa ve idrakfersa olsa daha iyi olabilirmiş. Filmimizin daha iyi olamayacak tek şeyi : sanat ve görsel yönetimi. Bu konuda diyecek hiç bir şey yok. Müzikler de fena değil. 
   Ama sırf görsellik ve müzik için çekilir çile değildir. Sörvayvır mı izlesem, bunu mu izlesem derseniz bunu izleyin derim. Ama misal : "Kelime Oyunu" mu izlesem (Bay Varol'a da selamlar olsun), bunu mu izlesem derseniz. "Kelime Oyunu"nu tek geçerim.



"Contratiempo" Suç ve Ceza İspanyolca.

   4 ana, 4 yardımcı karakter oyuncusu. 3 iç, 4 ya da 5 dış çekim, 2 bilgisayar efekti (siciiay), bir kaza sahnesi, 1 helikopter kiralanması, hepi topu 4 milyon $ bütçe (nereden baksanız bir marvıl filminin özel efekt bütçesinin 5te1i).
   Neymiş : sinemasal açıdan bir marvıl filmiyle kıyaslanmayacak kadar iyi bir film, böyle mütevazı bütçeyle de çekilebiliyormuş. 
   Suç ve ceza üzerine çekilmiş en etkileyici filmlerden biridir. Sağlam bir senaryo (ki yönetmen bey genelde kendi yazıyor senaryoları), akıcı bir kurgu, abartısız oyunculuklar, ilginç sahne geçişleri, twist (ne işim olur twistle) şaşırtmaca üstüne şaşırtmaca (sanki sabun dükkanı, devamlı zemin kayıyor), bombastik bir final. İzleyiciyi bağlamak için, süperstarlar, üç boyutlu özel efektler, ezici bir bütçe gerekmediğinin; iyi bir öykünün bu işi yapmasının çok daha zevkli olduğunun çok iyi bir örneğidir. Vallahi 1s46d çişe kaldırtmadı !
   İspanyollar bu işte iyi ilerliyor. Holivut versiyonu çekilmese bari.
   Hararetle öneririm.

21 Mayıs 2017 Pazar

"Alien Covenant" Ehh !

   Raydli reyisin son çektiği Elyını da gördük efem.
   Elyın serisine meraklıysanız gidilir. Yoksa öyle sinemada izlemek için (özellikle AVM sinemasına falan gidiyorsanız) gidilecek bir iş değil. Evde de izlenebilir yani.
   Konu (Prometheus usulü değil) beylik. Kolonizasyon görevindeki bir gemi bir gezegene yaklaşır, olaylar gelişir.
   Açılış sekansında, olayın artık insanlar değil sentetikler etrafında döneceğinin ipuçları veriliyordu ve bu sahneyi (ultra modern dekora kondurulmuş steinway kuyruklu piyano, davud heykeli vs.) pek bir beğendim. Filmin gerisini ise standart holivut filmi izler gibi izledim (bu durumda kontrol omurilik soğanına geçer ve frontal lob devredışı kalır). Evet 2 saat 2 dakikayı güzelce ezdim. Herhangi bir sürpriz olmadan, hiç bir sahnede şaşırmadan, marazi bir zihinsel kayıtsızlıkla (ki eminim filmimizi yapanlar son bir dakikada izleyicinin ters köşeye yatmasını beklemiştir) yazılar çıkıncaya kadar koltuğumda sakince oturdum.
   Seriye, kendine özgü dokunuşları olan Jöne ve Finçer haricinde hep aynı gibi gelen filmler maalesef ilkinin yerini tutmuyor. Tabiy ki o filmlerin Sörcın Ripliy gibi bir avantajı da vardı. Maalesef Sigurni Hanım aradan geçen 38 yılda biraz yaş aldı (oha o kadar olmuş mu ?). Bu versiyonda hoplayıp zıplayamaz ama yeni ripliy replikamız, aşağıdaki gibi hep ağlak bakışlarla rol kesen bu kızcağız mıdır yani ? Yemin ediyorum, ne zaman dikkat etsem hep bir küçükemrah bakışları, hep bir yavru kedi tedirginliği. Gözler ripliy gibi bir başrol arıyor ama beyhude !
   Kafam biraz karışık. Madde yazma kolaylığına kaçayım bari.
  • Filmimiz hormonlu İskoçya (kallavi yarlar, erik büyüklüğündeki buğday taneleri falan) gibi bir gezegende geçiyor. Kasvetli, single malt viski gibi. Yalnız, mühendisler ne buğday yapmışlar arkadaş !
  • Senaryo hataları, (frontal lobu devreye sokarsanız) colossal (ne işim olur colossalla) anıtsal.
  • Yeni Elyın figürünü pek sevemedim (bir de sevseydin arakolpa !), fazla premature.
  • Kovboy şapkalı, egosantrik kaptan yine zuhur etmiş. Dengelemek için özgüven yoksunu bir rahip de koymuşlar ama o da ayrı bir yazı konusu. 
  • David'in, ciddi bir şekilde Hannibal Lecter'dan esinlendiği hissine kapıldım (o karakalem çizimler falan).
  • CGI göze sokulmamış (madem yapabiliyoruz anıtsal xenomorph (ne işim olur xenomorphla) elyın yapalım dememişler. İyi olmuş.
  • Mühendisler konusunda biraz detay aradı deli beyin ama o kılçık kursakta duruyor hala. (yalnız yaklaşan gemi ile irtibata geçmeyi es geçen bir neslin ahvadı olduklarını anladık (hafif mallar)).
  • Neticede, izlenir ama beklentileri yükseltmeden (bir de tabi raydli reyisin 80 yaşından sonra nasıl film çekeceğini ciddi merak ediyorum (Amca ! gelmişin 80 yaşına hala film sonlarında kılçık atıp gidiyorsun. Nasıl olacak bu iş ?)).
  • Afiş güzel ama afiş iş yapar.
  • Son olarak, üç buutlu değil (iyi ki de değil, başağrısından yazıyı yarına bırakırdım (sanki çok önemli !)).

16 Mayıs 2017 Salı

"King Arthur: Legend of the Sword" Kılıçlı Guy Ritchie !

   Filmden şimdi çıktım. Taze taze yazayım bari.
   Önceden belirteyim, malum kaynaklara düşmesini beklemeden, Diviidisi blureyi çıkmadan, adamakıllı bir ses sistemi olan sinemada izlemekte fayda var. Kanımca, müzikler bir çok yerde filmi bastırmış çünkü. Semlii&Denyılpenbırtın'ın ürünü olan şu dört dakikalık şarkıyı iyi bir tesisattan dinlemesi kuntastiktik (temelde basit bir irlanda ezgisi ama o borular, çıngıraklar (evet çıngırak), yaylılar falan).
   Sinema sanatına hiç bir şey katmamasına, hayata dair hiçbir şey söylememesine, izlediğimiz karakterlerin mümkün olmamasına karşın iki saati aşkın zamanınızı güzelce ezmenize, yaşadığımız (en azından benim yaşadığım) gri distopyayı bir süreliğine unutmanıza yarar.
   Gayriçi'yi bilen bilir. Kendine ait bir sinema dili vardır. Herhangi bir filminde 20 dakika geçince "a bunu Londra fırlaması gayriçi çekmiş." diyebilirsiniz. Akış, kurgu, müzik sahne korelasyonu ve hatta kast; hep kendine özgüdür. Özgüdür de kendisi hiç kostümlü film çekmemiştir. İşte bu da bir ilktir. Kahramanlarımız yine Londinium sokaklarında koşturmaktadırlar ama ortaçağ (ve hatta çok öncesi dönem) kılıklarında... Yine de Mischief John'un 1950'li yıllardan kalma saç traşı ve tarak izli saçları, sanat yönetimine ciddi darbe vurmaktadır. Cuudlov, dudaklarını büze büze kötü adam rolü keserken, o hüzünlü yüzünün kötü adam rolüne yakışmadığı apaşikar (böyle mi yazılıyordu ?) görülmektedir.
   Konu klasik. Daha önce yüz kere işlendi. Bay Riçi'de hem bunlardan (John Boorman'ın "Excalibur"'u, Piitırceksın'ın "LOTR"i, S.King'in "Kule"si (o arturlu değildi ama ciddi intihal var, yazmasam olmaz) hem popüler başka kaynaklardan oldukça esinlenmiş. Ne gam. İzlerken eğlendiriyor mu ? Kesinlikle.
   Gelelim eksilerine : senaryoda mantık, rasyonalite aramayın, bulamazsınız. Merlin'siz Artur da olur muymuş demeyin, oldurmuşlar (Merlin yerine sıçan suratlı bir kızcağız kondurmuşlar). Deus ex machina, dev yılan donunda görünür müymüş ? Evet ! Başrolümüz o role bir numara küçük mü gelmiş ? Bence öyle. Corc adındaki Çinliden (karate falan yapan, bildiğimiz Çinli) Kingartur şovalyesi olur mu ? Oldurulur. Son beş dakikada o kadar britiş milliyetçiliğine gerek var mıydı ? Hiç gerek yoktu.
   Ha ! bütün eksilerine karşın (daha da yazardım ama üşeniyorum, ah bu tembellik !) önerir miyim ? Evet !

"A Man Called Ove" Ah be Ove !

   Uuve (böyle söyleniyor filmde), 59 yaşında işten el çektirilip hayattaki tek tutanağından uzaklaştırılınca, sevgili Sonya'sına kavuşmak için intiharın her türlüsünü (tren, egzosts, ip, tüfek vs.) dener. Bu arada hayatına, İranlı komşular ve çocukları, Mirsad isimli bir gay, Sonya'sının eski öğrencileri, "beyaz gömlekliler", kediler, köpekler, paraplejik eski arkadaşı, intihar anında gözlerinin önünden akan film şeritleri karışır.
   Uve; zahiren huysuz ihtiyarın tekidir (vardır böyle site yöneticisi emekli albaylar !). Kalbi çok büyüktür (mecazen de, hakikaten de) ama pek göstermez.
   Başrolümüzün ilk dakikalarda gösterdiği mükemmel anti-kahraman profili, "aman ne işim olur böyle adamlarla !" dedirttirdi ama ilerleyen dakikalarda gittikçe sardı. Hele sonlara doğru iyiden kanımız ısındı Uuuve'ye.
   Aktüelde yavaş, geri dönüşlerde hızlı bir akış tutturan ve çift eksenli olan filmimiz, önyargıların, acıların, mutlulukların, sevginin, aşkın hülasa hayata dair bir çok kavramın resm-i geçidi gibi. Bunları o kuzey mizahıyla harmanlayıp, iki saate yakın zamanda izleyiciyi hiç sıkmadan faş ediyor. Samimi ve gerçek bir film. 
   Son on dakikadaki "çözüm" bölümü biraz aceleye gelmiş gibi olsa da filmimiz sağlamdır. Gülümsetir, hüzünlendirir, hayata dair düşündürür. Eee daha ne olsun. Velhasıl öneririm.

15 Mayıs 2017 Pazartesi

"Astsubay Hakkında Herşey" Sadece Astsubayları İlgilendirmiyor.

   Fakir; 25 yıl astsubaylık yaptı. 4 yıllık okulu da sayarsak 29 sene üniforma giydiğini söyleyebiliriz. Bu sürede mesleğini "Aslan Asker Şvayk" ciddiyetiyle yaptığından (bkz.alttaki fotolar (beni bulmak hiç zor değil)) asla iyi bir astsubay olamadı, olmadı. Kitapta yazılan haksızlıkların büyük bir kısmını yaşadı. Gasp edilen, görmezlikten gelinen hakların mücadelesi bağlamında bütün etkinliklere katıldı, imza verdi, yürüyüşlerde bayrak salladı. Ergenekon sanığı oldu, hakimlerin karşısında ifadeler verdi, 25 yıl ağır hapisle suçlandı. Beraat etti. 
   (birinci tekil şahısa geçiyorum, böyle yazmak zor !) Bu 29 senede yaşadıklarım, gördüklerim, yorumladıklarım sonucunda mücadele etmenin beyhude olduğunu zannedip, başka işleri de tecrübe ettikten sonra "ne işim olur astsubaylıkla!" deyip hayli uzun bir faslı kapamıştım. 
   Geçenlerde dikkatimi çekti, fazla hacimli de değil (176 sayfa) aldım, okudum (konu ile ilgili doğrudan yaşadıklarım olduğundan bir günde bitti) Bir meslekdaşımın böyle ciddi bir çalışmaya imza atmasından gurur duydum. Bir kere kitap, gayet akademik bir tarzda yazılmış. Atıflar, dipnotlar, kaynakça, dizin hepsi bittamam ve kaynaklar sarih/güvenli (üşenmeyip araştırıp, baktım evet !). "Çabış"lık müessesesinin, üzenginin bulunduğu zamanlardan günümüze tarihsel, Çin ordusundan, İngiltere ordusuna kadar da çeşitli bir coğrafi incelemesini bihakkın yapıyor. Özellikle son 70 yılda yaşananlar oldukça ilginç. 
   Buraya kadar olan konuyu okumak; mevzuya özellikle ilgisi olmayan okura, keçiboynuzu kemirmek gibi gelecektir. Gelelim "keçiboynuzunun içindeki o bir dirhem bala".
   Son bölümde Sayın Yıldırım, gittikçe hem zihinsel hem pratikte temayül ettiğimiz "profesyonel ordu" kavramını teşrih masasına yatırıp, sıkı bir otopsi yapıyor. Bu yola girildiğinde bizi nelerin beklediğini bir güzel faş ediyor. Dün, bir helecanla hızlıca okudum. Yakında altını üstünü çizerek bir kez daha okuyacağım.
   Velhasıl, siz yahut yakınlarınız bu "astsubaylık" meselesine girdiyseniz okumak zaruridir. Marazi malumatfuruşsanız yine okumalısınız. Yoksa, sadece son bölüm için dahi alınır okunur (6 şişe kola fiyatına (toptan)).  

"Ada" Huxley'den bu sefer ütopya !

   368 Sayfa ama bir türlü bitmek bilmedi. Kitap, yazarın ölümünden bir yıl önce yayımlamış (1962). 
   Distopyayı çok severim. Müsebbiblerinden biri de Bay Haksliy'dir. "Cesur Yeni Dünya"sı, "1984" ve "Fahrenheit 451" ile sacayağını oluşturup, distopik subasmanımı (sub-basement) oluşturmuştu. 
   "Cesur Yeni Dünya" kimilerine göre ütopya (onlar kendilerini bilirler !), akl-ı selim kâri içinse distopyadır. Muhayyile edilen dünyayı okudukça kulaklarıma kadar haşyet içinde kalmıştım. Kitap 1932'de yayımlanmış, birinci dünya savaşı bitmiş, toparlanma başlamış, Bay Haksli'nin kulağına da "cesur, yeni dünya"ya yönelik karsuyu kaçmıştır bir kez. Aradan geçen 30 yılda, bir dünya savaşı daha yaşanmış, soğuk savaş yaşanmaya devam edilmiş, nükleer silahlanma azıtmış, üzerinde yaşadığımız yerküre Haksli'nin öngördüğü distopyaya doğru adım adım evrilmiştir.
   Hâl böyleyken, Aldus Bey "Ada" da pek zayıf bir roman örgüsü içinde herşeyin çok güzel olabileceğine dair bir ütopya oluşturmuş. Aslında genel olarak baktığınızda çok acıklı bir ütopya :
   Şöyle ki : kapitalizmin ve tüketimin tam kucağındaki tüm dünyada, bütün bu kalıpları kıran bir ada vardır. Adada insanlar, tüketmeden mutlu olmanın yolunu bulmuşlar (fakire göre zaten ancak öylesi mümkündür), ordusuz, kolasız (nassıyanee !) yaşayıp gitmektedirler (üstelik çok mutlu). Modern dünya buna izin veremez, vermemelidir elbette. Kolpa bir deniz kazasından kurtulan gazeteci, Adanın yeni liderine yanaşmanın bir yolunu bulacak ve olaylar gelişecektir.
   Romansal kurguyu bir tarafa bırakıp, satır aralarındaki hikmetlere odaklanıldığında kitap daha fazla haz veriyor. Bay Huxley, mutad üzre, arada kitaptan neredeyse bağımsızcasına bilgiler, yorumlar, fikirler saçıyor. Bunların çoğu da üzerinde düşünmeye değer. 
   Sakın ola ki tatilde, yolculukta okumaya hallenmeyin. Ağır okumalarla sindirilecek kitaptır. Çabuk yemek değil perde pilavıdır.

13 Mayıs 2017 Cumartesi

"Cehennem Çiçeği" Alper Kamu Yeniden !

   9 Yıl sonra Alper Kamu yine beş yaşında.
   Bay Huxley'in "Ada"sını okuyorum. Ortaların sonuna doğru beyinden yanık balata kokusu gelince, dedim araya bir polisiye sıkıştırayım. Zaten aklım Alper Kamu'da. Başladım Cehennem Çiçeği'ne, bir günde bitti. Omuzlarımın üstündeki pembe gri kitle pırıl pırıl oldu. 
   Bay Kamu, bu kez mahallede yeni tanıştığı bir arkadaşının üstlendiği cinayetin sırrının peşinde. Bu minvalde; babasıyla ilgili birtakım gerçekleri de açığa çıkaracaktır. 
   Aşina karakterler, şükela bir ironi, akıcı bir kurgu (öyle böyle değil, şıkır şıkır akıyor), gülümseten tespitler ("verilemez ! edilemez ! bildirildi !. Cumhuriyet tarihimiz, edilgen kiplerden ve gizli öznelerder ibaretti."), harlı geyikler, usturuplu aksiyon ve nihayet okura bile biraz ağır gelen acı (ama kabak çekirdeği acısı, acıbadem acısı, hıyar acısı gibi buruk olanından) son. Beş yaşındaki bir çocuğu sarsacak bir acı (hani yıkmaz, güçlendirir cinsten). 
   Ankara-İstanbul otobüs yolculuğunda biteri vardır (molada çişe çıkmazsanız). Polisiye seviyorsanız, hararetle öneririm.
P.S. : Bizzat benzer deneyim yaşadığımdan "Karanfil Kız" ın hikayesi bir başka etkiledi fakiri tabi.

"Mandariinid" Iskalamayın, izleyin !

   Gürcistan, 1990.
   Gürcistan ve Abhazya arasında bir savaş (mutad üzre). O bölgede 1800'lerin sonunda kurulmuş Estonya köyleri var. İvo, Estonyalı bir mukim. Köyünü bırakmamış. Herkes Estonya'ya gitmiş, o kalmış (ama niye kalmış). Tabi bir de arkadaşı Margus. 
   Margus'un derdi gücü : mandalina bahçesi. O topluyor, marangoz İvo; mandalinalara kasa yapıyor. Sakin köylerine kadar gelen savaş. İvo'nun evinde düşman taraftan iki askerin zorunlu nekahatlerine mekan oluyor. Gürcü Nika, Çeçen Ahmed (ki adeta Halit Ergenç replikasıdır). 
   Birbirlerini öldürmeyi başaramamış bu iki düşman, birbirlerini tanıyacaklar, olaylar gelişecek.
   Hepi topu dört kişi üzerinde dönen bir öykü. Efekt, entrika, aksiyon yok. Holivuttan çok uzak (filmde İvo'nun söylediği gibi "Sinema büyük bir aldatmaca). Subliminal mesaj yok, doğrudan yüzünüze bam bam bam bağırıyor. 
   Geçenlerde "Joyeux Noel" i izlemiştim de (aldığı iddialı ve olumlu eleştirilere karşın) içimden yazmak gelmemişti. Nedir, Avrupa ortak yapımı bu şişirilmiş filmde verilen mesaj aşırı sığdı. "Madem din kardeşiyiz, madem Noeli bile aynı kutluyoruz öyleyse ne diye savaşıyoruz ? Kuralım AB'ni, gelsin ekonomik sömürü (başkalarına)". 
   Mandalin öyle değil. Madem ki insanız, savaşmaya gerek yok diye basbas bağırıyor. Bunu ajitasyona kaçmadan, süslemeden, dolandırmadan doğrudan veriyor. Aklımda kalanları maddelemek daha kolay olacak, zira filmi bitireli bir on dakika oluyor. Üzülüyor insan. Ve yatışmadı henüz.
  • Margus'un "hani karşılığı bir yana mahsul dalda kalacak" fikri.
  • Ahmed'in filmin sonunda dinlediği sarı kaset.
  • İvo
  • Belletilmiş önyargılar (sanki aksi varmış gibi !).
  • Kasa yapmaktan tabut yapmaya geçen süreç.
  • Atölyede elektriğin olması evde olmaması.
  • Margus'un evden kurtardığı fotoğraflar.
  • Ve son beş dakika.
   Güzel ve yalnız memleketimde gösterime girmemiş. Girmeliydi. Hani Oskara falan da adaylığı var. Çekimler, kurgu, oyunculuklar, görüntü, sanat yönetimi, diyaloglar, senaryo her bir şey tamam. Bunun DVD'si BR'i falan da yok piyasada. Tek çare malum ortamlardan bulup izlemek. Yapabiliyorsanız öyle yapın, eşe dosta verin, ne kadar çok insan izlerse o kadar iyi. 
   Velhasıl; Usta'nın sözünü bir kez daha yâd ederek bitirelim yazıyı "Savaş icat eden, görmesin cennet !"