26 Ağustos 2019 Pazartesi

"Once Upon a Time in Hollywood" Yine Ükroni ama Zincirin Zayıf Halkası.

   İki saat kırkbir dakika.
   2s41d. kadar büyülüfenerde oturup filmin bitmesini izledim. Fakir ki bugüne dek Tarantillo'nun filmografisini (kimini pek çok kez (aynı sevdiği romanları okuması gibi)) izlemiş, beğendiklerini arşivine katmıştır. Halen de mutad aralıklarla Kill Bill'leri izlerim. Daha yeni Django Unchained'i izledik sevdiceğimle. Bu kez zzcuğumuz da bize katılıp, hep birlikte güzel bir iki saat geçiririz dedik.
   Olmadı.
   Nebliyim pek bilinmeyenlerden Death Proof'un bile bu pelikulanın yanında gideri vardı. Üstelik kast şükelaydı (dikapriyo, bretpit, margorobi, alpaçino, brusdörn, eskilerden kurtrasıl, zoyibel, maykılmedsın vs.). Konu 60'larda geçiyordu (pek severim, kavisli büyük arabalar, darpaçalar, darkravatlar, slim ceket yakaları, fırfırlar, hipiler falan). 
   Senaryonun eksen ve bağlama noktası da ilgi çekiciydi (şerınteyt ve çarlzmensın (adıbatasıca)). Oyuncular yevmiyeyi haketmiş (gerek bretpit (yalnız o aksan biraz sırıtıyur) gerekse kapriyo ve diğerleri (yalnız margorobi 60'ları gözönüne aldığınızda 2020'lerdeki gibi dansediyor)). Sanat yönetimine diyecek bir şey yok. Adamlar paraya hiç acımamış. Kısacık bir sahneyi bile uzun uzun çekmişler (şimdi dönem filmlerinde fazla diyalog/aksiyon olmayan sahnenin uzaması ve kadrajın genişlemesi ciddi masraftır (düşünün her kadraja giren otomobilin o yılın otomobili olması, her ilanın dönemi yansıtması, her kostümün buna göre ayarlanması, velhasıl masraf büyür)). Küçücük el ilanlarından, karton bardaklara, otomobil lastiklerinden (ki çoğu beyaz yanaklıdır), kostümlere hepsi dönemi yansıtıyor (açınca vızıldayan neonlara kadar). Tamam buraya kadar güzel ama film akmıyor. Güzel oyunculuklar, şahane müzikler (bak buna diyecek yok!), nefis bir görsellik bir film için iyi güzel ama bunlar dikkatimin düşmesini engellemedi. Belki Kuentin Bey, yaşı kemale erip de sinematik evrende biz ölümlülerin irfanını aşan göndermeler yapıyor. Bilemediğimiz şımşıkırdak sanatlar sergiliyor da biz düz sinefil göremiyoruz. Bilemiyorum. 
   Sonda yine ükronik (haydi biraz lugât karıştıralım) bir tvistle eski filmlerini de anımsatmasına karşın bence kordelamızı izlemek keçiboynuzu yemek gibi birşeydi (bir dirhem bal için bir çeki odun çiğnemek). 
   Sinema altyapınız benimkinden iyidir, bu zanaatın inceliklerine vakıfsınızdır, metaforları şıpınişi anlayabilirsiniz. O zaman hiç durmayın gidin. Lakin sadece filmi izlerken keyif alıp, sonra da (filmine göre) bazen kendi kendinize sorular sorup perspektifinizi değiştirebilen sinefilseniz koşarak uzaklaşın.
HAMİŞ : Yalnız ne sigara içildi filmde be. İleride televizyonlarda gösterilecek olsa, kimse birşey göremez.

18 Ağustos 2019 Pazar

"Parasite" Sağlam Film, Çok !

 
   Şaka maka Bay Bonyunho'nun neredeyse tüm filmlerini izlemişim (artık arşivde "Yönetmenlere Göre Filmler" klasörüne girebilir. (Snowpiercer, Madeo, Okja, Memoirs of Murder, The Host)). Parazit'i ne zamandır bekliyordum. Altın Palmiye falan aldı, fragmanı da göz dolduruyor. Güzel ve yalnız ülkeme kimbilir ne zaman gelir, ama malum ortamlara düşmüş. Arakolpa bekleyemez. Bu akşam izledim.
   Yazma kotamı bugünlük doldurduğum halde hemmen klavyenin başına koşturtacak kadar iyiydi. Karküreyici filminde gözönünde, diğer filmlerinde gözaltında ama hep biryerlerde yönetmenimizin sosyal sınıflarla bir alıp veremediği var (bu alıp verememe durumu yanlış mı ? zinhar! (bende de var)). Ancak Asalak'ta bu alıp verememe durumu pik yapmışa benziyor. 
   Dört kişilik bir aile düşünün: Baba, müflisin önde gideni (Tayvan pastaneciliği, çiçekçilik, şoförlük, valelik batırmadığı iş yok). Anne: eski gülleci. Çocuklar zeki ama okumaya durumları yok (kapitalizmin gözü kör olsun (ama neydi o Kuzey Kore spikerleri ile dalga geçmek bilemedim!)). Evlerine uğurlu bir taş gelir, olaylar gelişir.
   Sinemasal olarak diyecek hiç bir şey yok. Bay Alfred'in zamanında yönetmenlere buyurduğu tüm trükleri bihakkın uygulamış Güney Koreli meslektaşı. Sadece seyircinin bildiği ve bundan dolayı tırnak yedirten gizli gerilim sahneleri. En trajik anlarda yerleştirilen komedi unsurları (dedektife benzemeyen dedektif ve doktora benzemeyen doktor kastı için kast direktörüne alkış gönderiyorum). Asla sarkmayan bir kurgu, enfes bir görüntü yönetmenliği (dışkı fışkıran klozette sigara tüttürmeli sahnede mavi/yeşil filtre-floresan ışığı, bahçedeki piknikte adeta floresan renkler (ağır çekimler)), ekonomik müzik kullanımı (yok denecek kadar az (nedir: yönetmen duyguları manipüle etmede yardımcı unsurlara gereksinim duymuyordur)), sıkı bir senaryo (sınıf farklılığı çok işlenmiştir de böylesini daha önce görmedim (kokulardan falan (finaldeki kırılımı da kokuya bağlaması!))), aforizma gibi diyaloglar (ama bunu göstere göstere değil, çok doğal yapıyor), iyi oyunculuklar. 
   Velhasıl fakirde Altın Palmiye olsa ben de bu filme verirdim. Hoş, hiç ödül almasa bile fakirin alkışlarını kazandı (kendimce palmiyelerden, ayılardan, oskar amcalardan daha önemli (egoizm yükseliyor!)). 
   İkinci izlemede metafor tahlili falan da yaparım gibime geliyor (o taş, pasta, gizli bodrum, mors alfabesi, bodrumdaki ev vs.). Ancak ilk izlemede aklımda kalan: spor salonundaki şükela diyalog (-hangi plan en iyisidir biliyor musun? Plansız olmak. İşte o zaman hiçbirşey onu bozamaz. yoksa sen plan yaptığında hayat onu bozacaktır.) ve yağmurdan sonraki zenginin yorumu (-dün yağan yağmur tüm pisliği temizledi (o sana öyle!)). Burada ne yazsam boş. Benim için önemli bir değerlendirme kriteri: güvercinimin filmi sonuna kadar izleme standartıdır. Yazılar çıkıncaya kadar gözlerini ayırmadı.. 
   İzleyin izlettirin efem. Memlekete gelince sinemada da izleyeceğim. O kadar diyeyim...

15 Ağustos 2019 Perşembe

"Güçler" Batı Kıyıları Serisinin Sonuncusu...

   Marifetler ve Sesler'den sonra okunması daha bir hoş olan romandır (neden? çünkü sonlara doğru Orrec, Gry ve Memer var (eski dostlarla karşılaşmak gibi)). Diğerlerinden daha hacimli (352 S.) ancak daha kolay okunuyor.
   Bilinçli hayatına köle olarak başlayan Gavir'in hikayesi. Çocukcağızın öyküsü tam yeşilçam filmi kıvamında ilerliyor. Her merhale bir öncekinden daha meraklı okunuyor. Komün yaşantısından, aristokrat salonlara, vahşi hayvan inlerinden, üniversite konukevlerine, ölüm tehlikelerinden, tembellikten sıkılınan günlere hülasa her türlü...
   Bayan Guin'in başarısı: olayları tam da her okuyana yabancı bir paradigma (kölelik) üzerinden anlatmayı pek şükela bir şekilde başarabilmesi. İlk elli sayfadan sonra Gavir'in bakış açısını anlayabiliyor, kitabın ortalarından sonra da içselleştirebiliyorsunuz. Yazarımızın üslubu ve kurgusu belli. Fantastik edebiyatta sıkça rastlanan hamaset ve epik anlatımı tercih etmiyor (iyi ki de!). Okuduklarımız, kimi zaman cesurca davransalar da, zaafları zayıflıkları olan, her gün karşımıza çıkan (belki de sabah aynaya bakarken) insanlar, insancıklar.
   Yazın okunabilir, yolda okunabilir (ben öyle yaptım). Bitirince mutlak itaatin nasıl olabildiğini anlayabildiğimi farkettim (hiç iyi bir şey değil). Öneririm...

8 Ağustos 2019 Perşembe

"Sesler" Yüzler, Sokaklar!

   "Marifetler" zaten ,birşeylere başlayacak gibi bitmişti. Hemmen devamı olan "Sesler"e başladık ve 240 sayfalık bu kaçış metnini çabucak bitirdik.
   Aaa! Orec ve Gry büyümüşler de uzun zamandır diyar diyar dolaşmaktaymışlar. Tabiy ki kitabımızın kahramanı onlar değil, Memer adlı bir kız çocuğu. Memer'in şehri işgal altında, yüzyıllarca bilgelik ve ariflikle nitelendirilen şehri, çöllerden gelen, okuma yazmaya düşman bir halk tarafından 17 yıl önce işgal edilmiş. Kitaplar yokedilmiş, okumak yasaklanmış, istibdat sürüyor. Derken Orec ve Gry şehre gelirler, bir isyan çıkar, olaylar gelişir.
   Din iktidar ilişkisi, sosyal meseleler, Bayan Guin'in akıcı ve okuru kendine çeken üslubuyla güzelce işleniyor. Kitap da çabucak bitiyor.
   İlk paragrafta "kaçış metni" demiştim. "Sesler"in sonunda bu kaçışın uzadığını düşündüm. Fakir gibi aşırı realist (ha ha ! tezim bilimkurgu üzerine :)) zihinler, bu tip metinleri fazla kaçırınca (ifrat) ara verme gereği hissediyor. O yüzden "Güçler"i okumayı makul bir süre erteledim. Ancak fantazya meraklıları ertelemeyeceklerdir.

5 Ağustos 2019 Pazartesi

"Never Look Away" Yine Florian, Yine Aynı Dönem!

   "Başkalarının Hayatları" ile fakiri hayran bırakan Bay Florian'ın son filmidir. Yine aynı dönemlerde geçmektedir (ilkinin aksine bunda 2.Dünya Savaşı'nın sonları da vardır).
   Roma ile birlikte oskara yarışmışlar, heykeli Roma kapmıştır (hala izleyemedim onu). 
   40 yıllık bir yaşam, bir savaş, iki (ve hatta üç) ciddi rejim değişikliği, bir aşk hikayesi; 188 dakikaya yedirilmiştir. İzleyici de bu üç saati aşkın seyirlikte hic canı sıkılmadan öyküyü izleyebilmektedir. 
   Nazilerin öjenik uygulamaları, sanatta "sosyalist realizm" akımı, babaların istibdadı ve hiç aksamayan bir aşk hikayesi eşliğinde sağlam film izlemek isteyenlere öneririm.


4 Ağustos 2019 Pazar

"Marifetler" Guin'den Fantazya...

   Bayan Guin'i, bilimkurguyu sosyal eleştiri için kullanan bir edip olarak biliyordum. Öyle değilmiş. Kimi zaman fantazyayı kullanıp, sosyal eleştiriden ziyade hikaye anlatıcısına da dönüşebiliyormuş.
   Marifetler, hiç şüphesiz fantastik bir roman. Batı Sahili Yıllıkları diye bir serinin ilki. Fantazyayı, (kimbilir belki de gerçekten bir "kaçış edebiyatı" addettiğimden) pek sevemedim (King'in fantazyaları hariç (o da bir tek "Kule"dir (o da fantazya üstüdür (hah! kırdım parantez rekorunu)))). 192 sayfalık kitabımıza bilimkurgu diyerek başladık. Kitapta anlatılan şeyler, Guin'in daha sonraları işin içine bilimkurguyu dahil ettiği kurgulara benziyordu. Ancak ilerleyen sayfalarda bilimkurgu gelmedi, öykü de fakiri içine çektiğinden kitabı bırakmak için çok geçti. Öyle ki: serinin diğer kitapları "Sesler" ve "Güçler"i de okuma listeme aldım. İlerleyen günlerde burada küçücük tanıtımları olacak.
   İki ergenin hikayesi. Her ne kadar bilinmeyen bir zaman/mekanda geçse de, kişilerin ilginç yetileri olsa da, sonuçta iki ergenin bulundukları, kabullendikleri düzenden kaçışlarının öyküsü. İlk 50 sayfadan sonra betimlenen dünya sizi o kadar içine çekiyor ki (işte bu noktada Guin'in iyi bir öykü anlatıcısı olduğunu kabullenmek gerekiyor) isteseniz de bırakamıyorsunuz. 
   Fantazi sevenler yakın dursun!

"Büyük Yapıtlar Küçük Yapıtlar" Sanata Dair...

 
   223 sayfalık bir kitapta 57 metin. Tümü de sanata dair. Çokça zaman edebiyat, bazen resim, kimi zaman heykel. Ama istisnasız hepsi sanata dair.
   Yazarın; arşivlerden, gazete haberlerinden, kitapların gizli kalmış sayfalarından, kimi zaman da hafızasının derinliklerinden bulup buluşturup, bir araya getirdiği ilginç, bilgilendirici yazılar.
   Tatilde, yolda okunur. Paralel okumalarda zihni rahatlatır. İstediğiniz yerden açıp başlayabilirsiniz.
   Edebiyatla hemhal olanlara öneririm.

1 Ağustos 2019 Perşembe

"Alçaklık Öyküleri" Uyku Kaçırır!

 
   Ahmet Yıldız'dan on öykü, fazla hacimli değil (122 sayfa). Okuduğum bir önceki kitabı gibi kimi öykülerde spekülatif tarih var. Bu öykülerde aklınızın köşesinden geçmeyen zaman ve yerlerde (bazen Konstantinopolis (Fatih, fethetmeden öyle idi) kuşatmasında, bazen Kırım Savaşı'nda, İzmir işgalinde, Haşhaşilerin köküne kibrit suyu ekilmesinde ve daha nereler/neler/kimler) kalem oynatılıyor. Kimi öykülerde ise çevremizde görebileceğimiz karakter ve zamanlar var. Dil son derece akıcı, olayların yaşandığı zamanlar ilgi çekici. Tüm öykülerin bir ortak noktası var: Alçaklık! 
   Burada paragrafı ayırıp kapak görselinin konuyla mükemmel bir uyum içinde olduğunu söylemesem şişerim (Fransisco de Goya'nın bir eserinden alınan ve öykülerle mükemmelen örtüşen detay). Bünyedeki başka bir şişme durumu ise öyküleri okuduktan sonra gerçekleşiyor. Öyküye başlıyor, güzel güzel okuyorken bir karakter öyle işler yapıyor ki, ister istemez kızıyor, sinirleniyorsunuz. Bunu farkettikten sonra (aşağı yukarı üçüncü öyküden itibaren) kitabımız yatağımın yanındaki şifonyerden, okuma masama tayin oldu. Zaten fazla kalmadı (iki günün akşam okumalarında bitti). Evet! pek yakın durmak istemeyeceğimiz bir kavram. Ancak tanımak gerek. Bunun için de "Alçaklık Öyküleri"ni öneririm.

"Dönüşüm Hastanesi" Bu Kez Bilimkurgu Değil!

   229 Sayfa. Bir başladım ki (isimlerden olacak) rus klasikleri okuyormuş hissiyatı bünyeyi sardı. Kişiler, yerler, ilişkiler o kadar Dostoyevski romanları gibi ki! 
   Ancak olay Polonya'da ve klasik dönemde değil 2.Dünya Savaşı yıllarında geçiyor. Kahramanımız Stefan, memleketinde bir cenazeye icabet eder. İşsizdir. Ani bir gelişmeyle, evine bile dönemeden kendini bir akıl hastanesinde psikiyatrist olarak bulur. Olaylar gelişir.
   Lem'in içinde bilimkurgu olmayan fakat (sanıyorum) ciddi otobiyografik ögeler bulunduran, okuması ilginç ancak biraz zorlu bir roman. Kendi adıma dönemin kasavetli, klostrofobik atmosferi içimi baydı. Ancak Stefan'ın; savaştan ve muktedirlerden kaçma adına hastanede kalan şair Sekulowski ile olan diyalogları, beynimi tokatlar gibi oldu. 
   Bay Lem'in dönemi ve hayatı hakkında öğrenmek istedikleriniz varsa öneririm, yoksa bilimkurgu meraklılarına gelmez! (Tarkovski izleyebilenler, bunu da sonuna kadar okuyabileceklerdir)

21 Temmuz 2019 Pazar

"Mutluluğun Kazanılması" Farabi'den Kişisel Gelişim Olmayan Ciddi Bir Kazanım Çabası

 
   Şimdi kapağa bakıp da "hımm şunu okuyayım da, mutluluğu kazanayım!" derseniz feci halde yanılırsınız. 9.Yüzyılda yaşamış çok yönlü Türk-İslam  kişiliği (çünkü üstadın önemli satırları olduğu kadar rakamlarla oynamışlığı/takla attırmışlığı, müzik aletleri tasarlamışlığı ve burada yazmanın uzun süreceği çeşit çeşit şapkaları var) Farabi'nin siyaset felsefesi alanındaki en olgun eseri kabul edilen kitabımız, öyle genelgeçer "kişisel gelişim" kitaplarını adamakıllı döver (hemi (evet! hemi) de kızılcık sopasıyla).
   İş Bankası yayınları çok önemli bir iş yapıyor. Önemli eserleri, okuyucu/öğrenci dostu fiyatlarla (kimsenin "ama çok pahalı, okuyamıyoruz" dememesi için) meraklı gözlerin ilgisine açıyor. İşte Murat Menteş'in kitabı sayesinde ilgimizi çeken Farabi'nin ikinci kitabı da rahlemize yattı. 
   Hepi topu 50 sayfa. Yalnız cesameti sizi aldatmasın. Vallahi bir aydır bitirmeye çalışıyorum. Nedir: kitabımız öyle açayım okuyayım vaktimi geçireyim tarzında okunacak bir kitap değildir. Üstadın her iki dünyada mutluluğu kazanmaya aracı olan insani şeylerin (nedir bunlar: teorik, fikri, ahlaki erdemler ile pratik sanatlardır) tanımlaması, sınıflandırılması, niteliklerinin incelenmesi ve bu dört erdemin bireyden topluma aktarılması ve nihayet toplumda hayata geçirilmesini konu eder. Bunları yaparken de Platon ve Aristo'nun öğretilerini kullandığı, kimi zaman şerhler düştüğü, zaman zaman da kendi orijinal felsefesini oluşturduğu görülür. Şehir ve şehirliye özel bir itinası (hemen her kitabında olduğu gibi) vardır (bugün memleketimin şehirlerini görse kimbilir ne derdi?). 
   Velhasıl: tatil kitabı değildir. Zor okunur ama iyice anlaşıldığında tadından yenmez...

"Departures" Sahici Film.

   2s10d'lık uzunluğuna karşın dün gece nasıl olup da 45d.lık dizi kıvamında izlediğimi anlayamadığım filmdir. 2008 yılında oskar almışlığı da var (36 diğer ödülün yanısıra). 
   Öyle böyle bir şekilde senfoni orkestrasına girebilmiş bir çellist, orkestra dağılınca kendisini doğduğu küçük kasabada cenaze teşrifatçısı olarak bulur. Yaptığı iş, Japon geleneklerine göre pek de makbul değildir (hatta bu yüzden anime yüzlü eşi onu terk eder). Ancak parası iyi, koşulları caziptir. Derken 2s10d akar gider.
   Bugüne kadar nasıl olup da atlamışım diyerek hayıflandım. İlk bölümde ("kimi zaman anüse tampon yerleştirmek gerekli olur!" repliği ve geçtiği sekans dramatikliğine rağmen pek güldürücüydü) araya zekice serpiştirilen espriler ikinci bölümde daha ağır sahnelere geçiş yapıyor. Ölümün (ki hayattaki en kesin gerçektir) böylesine "mesleki" bir eksende ele alınması, arada bu gerçeklik hakkındaki yorumlar, yan karakterler, müzikler, oyunculuklar, mekanlar (o ne mükemmel bir bar/ev'dir öyle (Murakami romanlarındaki mekanlar gibi)), kurgu; kordelamızı izlenmeye değer kılıyor.
   Hararetle öneririm.

16 Temmuz 2019 Salı

"Yabancı" Stephen King'den Yarı Polisiye.

 
   Vahşice bir çocuk cinayeti, tüm kanıtlar ve görgü tanıklarının işaret ettiği bir fail. Ancak sorun şudur ki: fail aynı zamanda başka bir yerde olduğunu hem somut kanıtlar hem de görgü tanıklarıyla ispatlamaktadır (misal: aynı zamanda bir televizyon çekiminde kanlı canlı soru sormaktadır.). Nereden bakılırsa çetrefilli iş. Derken olaylar gelişir.
   544 sayfalık yazlık kitabımızda Bayan King'in sevgili oğlu (son yıllardaki kitaplarında olduğu gibi) yine polisiyeden girizgah yapıp metafiziğe kayıyor. Bu kayma ancak son sayfalarda olsa da, ilk bölümler gayet kolayca akıp gidiyor. Okuma alışkanlığımı kazandıran yazarın kitaplarını eleştirecek değilim (yumurta kabuktan çıkmış, kabuğunu beğenmemiş!). Belirli bir tarzı olduğu, müthiş bir hayalgücü olduğu (bkz."Kule" serisi (bkz.ilk dönem tüm romanları)), yazdığı dile taklalar attırdığı, zenaatın inceliklerine vakıf olduğu tartışılmaz. Sorun şu ki: son yıllarda (aslında Kule serisinden sonra) ilginç bir döngüye girmiş gibi geliyor fakire. O eski halinden eser yok şimdi diyor zihin içten içe. Bay Mersedes'te ayyuka çıkan bu bayma, bu kitapta daha az. Karakterler ve olayın kurgusu daha bir içine çekiyor okuru. Bu haliyle de yazın tatilde, yolculukta, şezlongda okunacak bir hale bürünüyor. 
   Meraklısıysanız (saygı duruşu babında) alıp okursunuz, değilseniz eski kitaplarından herhangi biri daha çok içine çeker sizi (mesela: Duma Adası (pek bilinmez ama iyidir)). 

13 Temmuz 2019 Cumartesi

"Ulusların Düşüşü" Ekonomist ve Siyasetçi Gözünden Tarih...

 15 Bölüm, yaklaşık 500 sayfa. Yazarları bu kadar popüler olmaya başlamadan önce okumaya başlamıştım. Uzun uzun okuyunca bazen bayıyor ondan dolayı ikili okumalarla başucumda uzun süre kaldı. Nihayet geçen hafta bitirebildim. 
  İki yazarımızın ortak özellikleri ekonomist olmaları. Daron Bey MIT'de, Ceymz Bey Şikago üniversitesinde (önceden Harvırt'taymış) ders veriyorlar. Yazarlarımızdan bize yakın olanının yakında Nobel ödülü alacağı tevatürü dolanıyor epistemik cemaat arasında. Ceymz Bey aynı zamanda siyaset bilimcisi. 
   Kitabın dili çok akıcı, başlayınca ilerliyor. İlk satırlarda Nogales örneğini vererek okurun ilgisini yükseltiyorlar (aynı coğrafya, aynı iklim, aynı zaman, aynı demografi, ortada bir sınır, bir yanı zengin, diğer yanı yoksul!). Bu basit ama çarpıcı örnekten sonra geniş bir zaman ve zemin yelpazesinde hem tarihsel hem de ekonomik çerçeveden ulusların zenginliği ve çöküşü hakkındaki teorilerini oluşturuyorlar.
   Sıradan ekonomi ve tarih kitaplarından çok daha bilgilendirici olduğunu söyleyebilirim. Üstelik ilk kez bu kitapta duyduğum bazı teoriler ve tanımlar bana çok doğru geldi. Hasbelkader iktisat okumuş bulunduğumdan bu konuda fikrim olacak kadar bilgim var sanıyordum, yanılmışım. Kapsayıcı ekonomik kurumlar, sömürücü ekonomik kurumlar, yapıcı yıkım gibi ilk kez duyduğum ama bunca zamandır gözümün önünde olan birtakım olgulara, kitabı okuduktan sonra daha başka bir gözle bakmaya başladım. 
   Yazarlarımızın şeylere bakış açısı belli. Değerlendirmelerini neo-liberalizm çerçevesinden yapıyorlar. Bunu kabul ederek okursanız eleştiremezsiniz (etmezseniz kitaba "neo-liberalizm güzellemesi" yaftasını yapıştırabilirsiniz) ancak Jared Diamond'un "Tüfek, Mikrop ve Çelik" ve "Çöküş" kitaplarını okuduysanız olaylara daha başka açıdan yaklaşacak, kendi tarihçilerimizin ve iktisatçılarımızın derli toplu eserlerini de hatmetmişseniz perspektifiniz genişleyecek ve kimi bölümleri haklı olarak eleştireceksinizdir (Osmanlı sonrası Türkiye'nin hiç ele alınmaması gibi).
   Buna mukabil es geçilmemesi gereken kitaptır. Zira kimi tarihsel gerçekler çok başka bir açıdan değerlendirildiğinde zihninizde daha farklı kompartımanlara yerleşiyor. Misal : kölelikle acımasızca sömürülen kara kıtanın kölelikteki en büyük makinesinin yine oradaki işbirlikçi devlet ve onun sömürgen kurumları olduğunu öğrendiğimde hemen bunu başka kaynaklardan teyit etmem gerektiğini bir kenara not ettim. Araştırınca haşyetle gördüm ki : bilgi doğruymuş. Böylece güçsüzün güçsüze ettiğini (müstakbel kara istikbale rağmen) üzülerek anladım. 
   Kitabın ortaya koyduğu teori belki ekonomik açıdan haklıdır ancak kronik yoksulluğun, kurumsal kötülük değil bireysel harislikten kaynaklanması daha olası geliyor. Tüm fakirliğin anası ne diktatoryal rejimler ne de sömürücü kurumlar bence. Tek sorumlu: insanoğlunun fıtratındaki açgözlülük ve hırs. Bunu yenebilirsek hayat bayram olabilir. Ama zor, çok zor!
   Ne diyim (mesela Mahmut mu diyim?) okuyun bence. 

9 Temmuz 2019 Salı

"Cennetten Akan Irmak" Bildiğiniz Cennet Değil !

   160 Sayfa, Sonuna kadar aynı dikkatle okumakta bazen güçlük çekilebilir (ben çektim!). DNA örneklemeleriyle ilgili bölümün okunması kimi zaman bezdirici olabiliyor. Yazarımızın etolog ve evrimsel biyolog olması hasebiyle kimi satırlar oldukça bilimsel bilgi içeriyor. Okurdan aynı dikkati beklemek biraz güç. Buna mukabil ilk bölümde DNA ile ortaya konulan teknik detay, kitabın tümü boyunca muhayyilemi zorladı. 
   Analog ve dijial arasındaki farkı belki biliyorsunuzdur. Burada kısaca açıklamaya çalışayım. Analog sistemde verinin tümü belirli değerlere sahiptir ve aktarım sırasında bunların bozulma ihtimali oldukça yüksektir. Evet! verinin tamamını ilk ve tek haliyle ele aldığınızda size onun hakkında çok detaylı bilgiler verir ancak kopyalandığında birtakım kayıplar olur, binlerce kopyalamada ise önemli veri kaybı olur (bir belgenin bin kez fotokopisini çektiğinizde son kopyada elinizde sadece gri bir gölge kalması gibi). Oysa dijital aktarımda verilerin sadece iki alternatifi vardır 1 ve 0. Veriler sadece bu iki alternatifle saklandığından ve bunların kopyalanmasında da bu iki alternatif değerlendirildiğinden kopyalamada hatasız sonuç verir (dijital telefon santrallerinde hiç hışırtı olmaması gibi). 
   İşte ilk bölümde DNA'mızın haritasının dijital olduğunu öğreniyoruz. Üstelik yerküremizde DNA'ya sahip olan canlıların tümü çok benzer bir DNA yapısı ile yaşayakalıyor ve bu DNA'yı eksiksizce kopyalıyor (ürüyor!). Yazar bunu bir ırmağa benzetip, yaşam formlarını bundan ayrılan küçük kaynaklar olarak değerlendiriyor. Kitabın bundan sonraki bölümleri ilk bölüm kadar ilgi çekici değil (en azından benim için). Yazarın daha önceki kitaplarında pek çok kez ele aldığı mükemmel tasarım, tersine mühendislik, göz teoremi gibi konularda somut açıklamalar var. 
   Ancak o ilk bölüm yok mu! Sadece bunun için bile okumaya değer. Eğer biraz da bilimkurguya ilgi duyuyorsanız. Belki de uygun kodlanmış bir DNA'nın primordial çorbanın içine bırakıldığı bir deneyin sonucu olup olmadığınızı sorgular bulursunuz kendinizi. 

6 Temmuz 2019 Cumartesi

"The Disappearance of Alice Creed" Üç Kişilik Film.

   2 Arkadaş, 1 kızı kaçırır, olaylar gelişir. 1s40d çişe kaldırmaz. Dokuz yıl önce izlemiş arşive atmıştım (o zamanlar DVDrip bulunca göbek atıyorduk, şimdi 1080p'leri falan çıkınca "dubakalım!" deyip bir kez daha arşive attık). İlk izlediğimde pek hoşlanmıştım. Şimdi de hoşlandım. 10 yıl önce bu günkü kadar bilinmeyen bir kast (gemaendırtın ve edimersın) şımşıkırdak oynamışlar. Filmin ortalarındaki ilk tvisti (ne işim olur tvistle) şaşırtmacayı görünce izleyici şöyle bir şaşırıyor. Sonra da bu şaşırtmacalar devam etse de, en kuvvetlisini en başa koymuşlar. 
   Bütçesi 800 bin USD. Ama etkisi çokyüzmilyonlu çoksatar filmlerinden fazla. Üç ünsüz oyuncu, bir kamyonet, bir sefil apartman dairesi. Tüm masraf bu... Elbette filmin en değişik kısmını atlamıyciiz. Tüm filmde üç kişi görünüyor. Evet! yan roller, figürasyon, sokaktan geçenler falan hiç bir şey yok. Bu üçünün haricinde bir tek telefondaki bir sesi duyuyoruz. Bu sacayağı (bakınız! trio falan demedim) ile bu sürede izleyicinin merakını düşürmeden izletmeyi başarmak için sağlam senaryo, usta işi kurgu gerektir. Bunlar da filmimizde vardır. Ne diyeyim: açın soğuk biranızı (bu havalarda ne güzel gider) başlatın filminizi. Pişman olmayacaksınız.


4 Temmuz 2019 Perşembe

"Nizamülmülk'ün Öldürülüşü" Belgesel Öyküler.

 
   168 Sayfa, 13 öykü. Yatmadan önce okumalarında iki gecede bitti. Bitti bitmesine de, hangi kategoriye dahil edeceğimi bilemedim. Belgesel değil (her ne kadar sonunda 10 öykü için kaynakça verilse de!), anı değil (oysa "Babamı Beklerken" bildiğiniz otobiyografik bir metin). Neyse sonra Nazım Hikmet'in başrolde olduğu "Yaratma Gecesi"nin, ödüllü bir öykü olduğunu öğrendim ve kitabımızı öykü kitabı olarak adlandırdım. 
   Bay Yıldız, tarihteki bir takım dönüm noktalarını edebiyatla harmanlayarak ilginç bir türü satırlara dökmüş. Protagonistler tarihi resm-i geçit gibi.  Nizamülmülk'ten, Hazar Kağan'ına, Muzaffer Buyrukçu'dan Nazım Hikmet'e, Papa Urbanus'tan Sultan Alparslan'a bir dolu (daha önce duyduğunuz duymadığınız) önemli şahsiyet arz-ı endam ediyor. 
   Öykü okumuşluğumuz da var, tarih de. Bu metinler her ikisine de göz kırpıyor. Tarihi olarak örtüştüğü noktalar vardır muhakkak ancak böylesi kurgular işin içine girdiğinde bir nevi tarih-kurgu diyebileceğimiz öyküler ortaya çıkıyor. Anlatılanların tarihte yaşanmış olduğunu düşünürseniz, öyküleri daha bir dikkatle okuyor ve dağarcığınızdaki malumat taşlarının daha bir yerine oturduğunu görüyorsunuz. 
   Yazarımızın diğer kitapları da okuma listemde. Edinip okuyunca diğer öykülerle olan benzerliğini doğrusu merak ediyorum. Ancak çok insaflı rakamlarla bulabileceğiniz bu kitabı hem öykü hem tarih meraklılarına hararetle öneririm.

1 Temmuz 2019 Pazartesi

25 Haziran 2019 Salı

"I Am Mother" Göründüğünden Derin Bilimkurgu.

  
   Güncel bilimkurgu izleyelim diyerek oturduk başına. Netflix'in bilimkurgularında herşeyin tamam ama lezzetin az olduğunu daha önceleri tecrübe ettiğimizden beklenti çıtamı düşük tuttum. Zaten bütçesi 5 milyon $'mış.
   Film başladı, insanlık yok oldu. Hah dedim "geliyor mis gibi distopya!". 113 dakika çabucak geldi geçti. Düz bilimkurgu olarak izleyen sinefil filmin sonunda "ne oldu şimdi ya!" diyebilir. O şapkayı takarak izlediğimden ben de aynısını dedim. Sonra sinefil ve bibliyofil birikimimi aynı anda işletmeye çalışarak (fularımı taktım bir güzel) filmi tekrar yorumlamaya çalıştım. Takıldığım ayrıntılara bir daha bakmak için başa sardım, durdurdum, düşündüm, lugat paraladım. Veee filmimizin izleyiciyi eğlendirmenin ötesinde başka bir vizyonu olduğunu gördüm.  
   Bakire bir anne tarafından büyütülen potansiyeli yüksek bir çocuk (bilinen bir dini çağrıştırıyor değil mi?), Rachel, Jacop gibi bilinen bir kitaptaki ünlü karakterleri ön plana çıkararak izlerseniz, düpedüz din propagandası.
   Okunan kitaplar ("Oz Büyücüsü", "Mars Tanrıları"), dinin ipine sarılan inançlı kişilerin halleri, rasyonel adolesanın son seçimi (ve elbette geldiği (üst akıl tarafından getirildiği) mertebe), sınavların sadece salonlarda verilmediği (aslınta yaşanan tüm sürecin bir sınav olduğu) gibi değişkenleri düşündüğünüzde ise çok daha başka bir film.
   Her halûkarda beklentilerimin üstünde çıkmış bir kordeladır. Bakmayın IMDb'deki düşük puanına, kafa açmak isteyenler izlesin...

"Farahnaz'ın Çiçeği" Zonguldak'lı Bayan Marple!

   Ciddi metinlerden zihin bunalınca ne yapıyoruz! Açıyoruz bir Yaprak Öz polisiyesi, zihin şımşıkırdak oluveriyor. 
   Yazarımızın daha önce yazdıkları hakkında kalem oynatmışlığımız vardı. Bu kez kitap eskilerinden biraz daha kalın (264 s.). Ancak yeni yayınevi kitabın boyutlarını cep kitabı boyutlarına indirdiğinden bu normal sayılır. 
   İzole beyaz Türkler olarak sürdürdükleri rutin yaşama ani bir cinayet, arkasından ikincisi karışınca Zonguldak'ın Kılıç Mahallesi karışır. Karışık siyasi ortam yüzünden (tam da 1980 ihtilali olmak üzeredir) polis cinayet dosyalarını kapatacaktır. Mahir bir terzi, 4/4'lük evhanımı, fahri hafiye Yıldız Alatan, kolları sıvar, işler gelişir.
   Anacığım terzilik yapardı. Üzerinde "Nervürlü şifondan, kolları büzgülü tek elbise" gibi notlar ve ölçüler olan defterlere aşinayım. Kitabın her bölümü böyle bir kostüm tarifiyle başlıyor (Yıldız Hanımın terziliği hasebiyle). O yüzden kitaba başlayınca şöyle bir gözlerim doldu. Üslup akıcı, döneme ait detaylar bihakkın verilmiş, son sayfalara kadar merak edilen şahsiyetin kimliği hakkında okur bîkarar bırakılmış (daha önceki kitaplarda daha önce belli ediliyordu). Kısacası polisiyeden beklenen her şey var. Üstüne üstlük o dönemi yaşayanlarda hafif bir geçmiş özlemi andırır bir arkaplan var. Umarım serinin devamı gelir. Ara okumalar için biçilmiş kaftan...

20 Haziran 2019 Perşembe

"Yaban Diyarlardaki Yabancı" 1961 yıl sonra doğan İsa!

 
   Okumaya başlarken, Bilimkurgunun Altın Çağının üç büyüklerinden en sevmediğim şahsiyet (hep militarist gelmiştir) Rabırteyhaynlayn'ın böyle bir eser yazabileceğini hiç zannetmiyordum. Ne zaman ki bitti (oldukça da kesafetli (Artemis Yayınları versiyonu 754 sayfa)), yazarımızı daha farklı değerlendirdim ve kitabın bu sefil ağ güncesinde yorumlamak için biraz kapsamlı olduğunu düşündüm.
   İşte tam da bu nedenle Ağustos ayında yayınlanacak Bilim ve Ütopya'daki yazımı bu kitap üzerine yazmaya karar verdim. O yüzden meraklılarına önerim: kitap hakkında tafsilatlı bilgi almayı düşünenler Ağustos ayında Bilim ve Ütopya alabilirler. Hem başka konularda da bilgilenmiş olurlar... (ağ günceme aldığım nadir reklamlardan biri de budur (üstelik kuruş kazanmıyorum bundan))