7 Eylül 2013 Cumartesi

"Now You See Me" Ne kadar yakından bakarsan, o kadar yanılırsın...

Tedaviden önce
   Soygun filmlerine biterim. Sihirbazlığın zaten hastasıyım (ya da ütülmeye doyamadım). Geçkin oyunculardan Maykılkeyn olsun Morgınfriimın olsun müptelasıyım. Gençlerden Cesiayzenbergin makineli tüfek gibi konuşmasına, Markrufalonun hafif ebleh bakışlarına, Vudiherılsın'ın kocaman yamuk burnuna da sempati gösteririm. Demek ki nedir : filmimiz kaçmazdır. Nitekim kaçmadı da...
   Standart holivut filmimizi benzerlerinden farklı kılan unsurlar nedir ? 
  • Çok hızlı kurgu,
  • Özenli oyunculuklar,
  • Sona kadar tahmin edilemeyen sürpriz son,

Tedaviden sonra
   Yav düşündüm de galiba hepsi bu. Demek ki neymiş : bitince "oo ne güzel filmdi be" dediğimiz filmimiz, standartın dışında pek de bir şey vermiyormuş. Lakin amacınız iş çıkışı kafayı resetlemekse biçilmiş kaftandır. Zevkle 115 dakika seyreder, bitince hemen unutur ve mışıl mışıl uyursunuz. 
   Zaten holivut'un amacı da bu değil mi ?

"Beraber Yürüdük Biz Bu Yıllarda" Uykunuz Kaçar, Okumayın !...

 Cuma günü öğleden sonra aldım. Biraz evvel bitti. Çalışmaya başladığımdan kelli okumada eski hızım yok üstelik. Bu meyanda birazcık besin zehirlenmesi yaşadım, serumlar yedim, soğuk aldım amma tuvalette bile elimden düşüremedim. Velhasıl; bu akşamüzeri 352 sayfa nihayete erdi.
   Bir zamanlar; yok efendim "asimetrik tehdit", vay efendim "bilgi destek harekatı" (psikolojik savaşın kibarcası) gibi konularda hasbelkader dersler verdiğimden bu konulardaki bilgi birikimime güvenmekteyim. Ancak; son yıllarda görsel medyayı hiç takip etmediğimden, yazılı basını ise ancak üçüncü sayfa haberlerini okuduğumdan, kendimi bir nevi komada tecavüze uğrayan Uma Thurman (Bkz.Kill Bill Vol.1) gibi hissetmekteyim. Arada istem dışı olarak maruz kaldığım haberler ise bana hep usta bir propagandacı tarafından kurgulanmış (bkz.bağlantı) ajitasyon bombardımanı gibi gelmekte. Asıl haberlerin bir yerlerde gizlendiğinden emin olarak hep 7-12. sayfaların küçücük haberlerini tarıyorum. İnternet sitelerini geziyorum. Üzülerek de olsa dış basını takip ediyor, analizlerini anlamaya çalışıyorum. Evet bir şeyler oluyor. Manşetlerde şişirilen gündemin gerisinde önemli haberler var. Okumak, tahlil etmek, yorumlamak ve yayımlamak gerek. Lâkin "söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil" tarzı bir tevekkülle kırıp dizimi oturuyorum köşemde. (söylesen n'olacak arakolpa ! ürkütmüşsün zaten fincancı katırlarını...)
   Bay Özdil öyle yapmamış. Üşenmemiş, son onbir yılın arşivini taramış, olay/zaman bağıntılarını da titizlikle yaparak ortaya bu kitabı çıkarmış. 
   Kitabımızın kategorisi belli değildir. Roman, belgesel, anı, biyografi, inceleme, araştırma değildir. Son onbir yılın 352 sayfalık bir özetidir. 2002'den bugüne dek neler yaşandığını gazete başlıklarından, televizyon haberlerinden, çoğunluğun gündeminden cımbızla seçtiği gelişmeleri ardı ardına sıralamış ve "çıraklık", "kalfalık" ve "ustalık" dönemleri olarak üç bölümlük bu toplumsal bellek kılavuzunu kaleme almış. 
   Kaleme almış demem sözün gelişi, yoksa yazarın arada yaptığı mizahi (mizahi bakış açısı da olmasa, oturup ağlarsınız. O derece...) saptamalar dışında yeni bir şey yazdığı yoktur. Olanı biteni ardı ardına sıralamıştır. Sonlara doğru ilerledikçe tansiyon pik yapmakta (okurun tansiyonu) ve "son" falan yazmadan kitabımız pattadanak bitmektedir. 
     Balık hafızası olan bir toplumuz. (kesin bilgi !)
   Köşeyi dönünce (mecazi olarak değil coğrafi olarak) göremediğimizi unutmak temayülündeyiz. Evin dışını değil içini dünyamız kabul ediyoruz (yanılıyoruz, hem de çok ("Evde Oturan Ölür" çingene atasözü)). Büyük bir çoğunluk için de evde söz sahibi olan tek bir olgu var : televizyon. Hal böyle olunca çoğumuzun eksenini diziler, maçlar, magazinler, yarışmalar oluşturuyor. Hayatın başka bir şey olduğunu unutmuş durumdayız. Çok kötü, çok kötü. Unutmamak gerek. Hatırlamak gerek. Kaydetmek gerek.
   Nedir : son paragrafta bahsettiğim çoğunluk bu kitaptan bîhaber olacak ("söylesem tesiri yok" etkisi), farkında olan azınlık okuyacak ve bedbinlikle üzülecek. Ne diyeyim bilmem ? Okusanız uykunuz kaçar, sinirleriniz bozulur. Okumasanız ve nadanlığın mutluluk verici boşluğunda kalsanız rahatsız olursunuz. Bilmiyorum. Bilemiyorum....

4 Eylül 2013 Çarşamba

"Iron Man 3" Alt Başlıklara Dikkat !...

   Şimdi arakolpa Ayrınmenüç için ne yazsın ?
   Herşey ama herşey beylik. Ardı ardına gelen aksiyon sahneleri, bir süre sonra olmayınca yadırgadığımız efekt fırtınası, Rabırtdavnicünyırın (hakkını yemeyelim şimdi) humoral performansı, tüm kurallara riayet eden senaryo, havsalaya sığmayan hareketler (havada halay çekebilen robotlar !), bildiğiniz marvel süper kahraman filmi. 
   Anncaaak : beyninizin ön loblarını (vardır böyle loblarımız, uygarlıktan da sorumludur kendileri) görsellikten ziyade meşaza vakfedersek, filmimizin standart holivut filmlerinden birazcık farklı olduğunu idrak edebiliriz. 
   Nedir bunlar : şimdik önce film açısından bakalım : bir kere ayrınmen değil tonistark filmi olmuştur, protagonistimiz alter egosundan ve teneke zırhından azade birşeyler yapabilmiş, filmin bir çok yerinde zırhlar, kullanandan bağımsız eylemler koymuşlardır.
   Genel açıdan alırsak : (hala da hayretlere garkolmaktayım) "yaratılan, imal edilen" terorist gerçeğini dile getiren ilk holivut filmidir. (ki bu da beni cidden afallatmıştır). Bunu geniş açıda değerlendirip "yaratılan, imal edilen savaş" kavramına da çeşitlemeler güzellemeler getirebilirsiniz (ön loblarınıza sağlık). Neymiş ? Esat kimyasal silah kullanmışmış. Adamceyiz kafasına sıksın daha iyi. (ya da "Ben bu filmi Irak'ın demokratikleştirilmesinden önce de görmüştüm Anne !") Daha sonra Irak'ta kimyasal silah fabrikalarının olmadığını BM açıkladı ama gazetelerin onbirinci sayfalarında pirekukusu kadar yazılarla çıktı, aptal kutusunda çıkmadı zaten (adı üstünde "aptal kutusu"). Mısırlı bir tanışım bir aydır Türkiye'de. Okumuş etmiş, doktor titrli de bir insan. "Mübarek'in g.tünün kılı olaydım, açaydım kollarımı, en azından canımız güvendeydi" diyor da başka şey demiyor. Bırakın abi demokratikleştirmeyin. (bu da afazinin, yani başka bir yazının konusudur ya neyse) (arakolpa ! film tanıtçan burda, politika yok) 
    Evet hocu aldım meşazı. Napıyoruz o halde, seri şekilde filme dönüyoruz... 
   Mandarin'in medyatik yüzü ve gerçek yüzünü bombadillo bir performansla yaşatan Benkingzlii'nin de ellerinden öperim. (" - Tuvalete bir yirmi dakika girmeyin." repliği de fakiri kendinden almıştır.)
   Başkanın petrol tankeri ! (altını siz doldurun)
   Çevre felaketi yaratıcılarının hukuk (guguk !) karşısında lakaytlıkları ve teflonlukları. (bunun da altını doldurabilirsiniz)
   Velhasıl; filme yönelik bir, film dışına yönelik üç ayrı alt (hadi alt demeyelim üst olsun) meşaz ve yenilikle başka bir şekilde yorumlanmak üzere izlenebilecek filmdir. Benim meşaz muşaz kaygım yok, ergenim ben, efekte aksiyona bakarım diyorsanız izler, film bitince unutursunuz. Ama öyle değilseniz, ergenin aldığı keyfin fazlasını alarak izler, film bitince de düşünürsünüz. Noolacak bu holivutun hali ? 
   İşte böyle...

3 Eylül 2013 Salı

"Spinoza Felsefesi Öğrenen Hırsız" ya da Milli Kütüphaneye nasıl üye oldum ?

   Benden başka kimse okumuyor bu kitapları. 
   Block Bey'in hem M.Scudder hem B.Rhodenbarr serilerinin iflah olmaz takipçisiyim.  Tesadüfen başladığım bir küçük kitap beni Milli Kütüphaneye kadar sürükledi. 
   Vakti olana yazayım bari. Evet önce Bernie Rhodenbarr kitaplarıyla başladım. Mizahi anlatımı, kafa boşaltan yapısı ve elden bıraktırmayan akıcılığıyla bir günde (veya beş saatlik bir yolculukta) bitecek kitaplardı. Bir iki tane okuduktan sonra kahramanlar ve yan karakterlerle özdeşlik kurulabiliyor ve hatta imgelemde canlandırılabiliniyordu (var mı böyle bir fiil ?). Önce alışıp sonra müptelası oldum. Derken seriyi tamamlamaya çalıştım. Sahaflar, internet, nadir kitap ve elbette kitapçılar araştırılıp, bütün kitaplara ulaşıldı Bir tek başlıktaki "Spinoza" ile ilgili olan kitabı bulamadım. Tanıdık sahaflara tembihler edildi, tanımadıklarımın depolarına girildi, olmayacak yerler eşildi, bodrumlarda kedi kadar fareler tarafından taciz edilme pahasına küflü kitaplar kurcalandı. 
   Yok, yok.... En nihayet Oğlak Yayınlarına telefon edildi, mektup yazıldı, e-posta bombardımanı yapıldı, aba altından sopa gösterildi, cazgırlık yapıldı.. Sökmedi... Kitap yoktu. Bendeniz merak içindeydim. Sonra fakir Ankara'ya hicret etti. Bir gün zihnimde bir ampül yandı (iktidarımız sağolsun !). Milli Kütüphanede, ülkemizde yayımlanan tüm kitapların bulunduğunu idrak eder oldum. Derrhal sözkonusu mahale seğirterek üyelik işlemlerini tamamladım. Aranan kitabın (sanki orijinal "eski ahit" !) isteği yapıldı veeee onbeş dakika sonra kitap elimdeydi. Hemen kütüphanenin içinde hizmet veren fotokopiciden fotokopisi çektirilip spiral ciltlendi. Aldım, okumaya başladım ve bitirdim. Bunlar 3.5 saatte oldu. Yaaa !...
   Ankara'da yaşayan kârilere en azından bir kere Milli Kütüphaneye gitmelerini can-ı gönülden, en kalbî (böyle yazınca tüylerim ürperiyor, bırr) duygularımla öneririm. Sadece üniversite öğrencileri, doktora müdavimleri, öğretim üyeleri ve (burası beni ilgilendiriyor) emeklilere hizmet veriyor. Üyelik için çok cüzi bir para yatırılıyor, hemen oracıkta fotografinizi alıyorlar, on beş dakika sonra bar kodlu fotoğraflı falan giriş kartınız hazır.  Girişte turnikeye okutup, hangi salonda kıraat edeceğinizi beyan ediyorsunuz (favorim günlük yayınlar salonu (deri koltuklu falan kulüp gibi bir yer (tüm günlük, haftalık, aylık yayınlar var))). Sonra gelsin yüzlerce okuyan, araştıran, bilgi peşinde koşan insanın oluşturduğu o şükela sinerjinin içinde okumanın keyfi. Valla anlatılmaz, yaşanır. Foça'da olmuyordu ama (Foça, kışın geriatri koğuşu gibi olayor) Ankara'da böyle yerlerin doluluğunu görünce, "bunca bilgi boşuna olmamalı" deyip bir ümitle doluyor insan. 
   Neyse gelelim yukarıdaki kitaba : Bayan Rhodenbarr'ın afacan oğlu, ıslah olmuş hırsız !, eski kitap satıcısı Bernie; çapraşık olayların ortasında kalır ve Spinoza felsefesinden de yararlanarak adeta bir Gordiyon düğümünü şıpınişi çözer. Zevkle, kolayca okunur ve kâride Spinoza hakkında bir ilgi uyandırır (sırf bunun için bile okunur). Bitirince; Spinoza'nın kolay okunur, başlangıç eserlerinden (Spinoza for Dummies !) bir ikisini listeye aldım. Mecburen okuyuciiz.
   Demem odur ki : hem sığ kâriye (eğlencelik), hem derin kâriye (çerezlik) hitap eder kitaptır.
   Benden söylemesi...
   Ya da en iyisi ben bir paragrafçık yazayım da, Bay Blok'un üslubu hakkında biraz ipucu vermiş olayım : 
   "Olduğum yerde kaldım, o da olduğu yerde kaldı ve tabanca da yerinden kıpırdamadı. Bir topa benziyor değildi. Romanlardaki dedektiflere yöneltilen tabancalar hep topa benzerler ve namlularında deliklerin mağaraları andırdığı söylenir. Bu tabanca kesinlikle küçüktü, kadının küçük eline sığacak boyda. Şimdi dikkat edince elinin de çok biçimli olduğunu görüyordum, tırnakları bluzunun ve dudaklarının rengine boyanmıştı. Ve tabanca da doğal olarak siyahtı. Beş santimlik bir namlusu olan siyah bir otomatik. Bu kadının her şeyi siyah ve kırmızıydı. Hiç kuşkum yok, en sevdiği kuşlar da kızıl kanatlı karga ile kızıl ispinoz olmalıydı. En sevdiği yazar da mutlaka Stendhal'di."

HAMİŞ : Şimdi baktım "Nadir Kitap"a bir tane düşmüş. Kaçan balık büyük, yakalanan küçük olurmuş...

"Open Range" Eski Usül Sığır Çobanları Hikayesi...

   Pazar kahvaltılarında siyah beyaz sığırçobanı (böyle deyince ne yavan geliyor değil mi ?) filmleri izleyerek büyüyen bir nesiliz. Hal böyle olunca (güzel ve yalnız ülkem de kendi kültüründe benzer bir sinematik tarz çıkaramadığından) western sever olduk. Koyboy (dünyanın en büyük hazinesi (bana göre), üç yaşındayken böyle derdi. ben de sever oldum) filmleri uzun süre aynı epik anlatımı benimseyerek güzel gişeler yaptılar. Bir ara italyanlar bile spagetti koyboylarla iyi ekmek yediler. Sonra devir değişti. Ekmek kesildi. Ne yaptı Klint Usta ?  Çekti "Unforgiven"ı ve noktayı koydu. Takke düştü, kel göründü. Sonra gelsin gerçekçi koyboy filmleri. Ama izleyici değişmişti artık. Sığır çobanlarının aşırı gerçekçi dünyası gişe yapmıyordu. 
   Kevınkostnır, bir nevi elini taşın altına koyarak eski usül bir koyboy filmi çekmiş. Durağan kamera açıları, uçsuz bucaksız kırlar, bir silahşor eskisi, bir eski kafa ihtiyar (yalnız Rabırtduval ne kadar yakışmış role anlatamam (bir nevi onun hatırına izledim (filmi çekerken attan bile düşmüş amca))), zihni pek hızlı çalışmayan çam yarması, kajun yeniyetme, kötü zengin toprak ağası, maşa şerif, topal (muhtemelen iç savaş gazisi) doktorun güzel kızkardeşi (Enıtbening hala yürekyakma potansiyeline sahiptir), pasif kasaba halkı, atlar, altıpatlarlar, namlusu kesik çifteler, aynalı saloonlar, çamurlu sokaklar, bilcümle klişeler mevcuttur. 
   Hikaye anlatmaya değmeyecek kadar klişe olduğundan iş bu ağ güncesinde yazılmamaktadır. Yalnız, giriş gelişme ve sonuçtan oluşmaktadır (bunu yazıyim bari). Finaldeki pikte çatışma sahneleri güzeldir. Adların itirafı filan hafif gülümsetmektedir. Ancak perşembenin gelişi çarşambadan bellidir. Filmimizde, sonradan hatırlanmaya değecek hiçbirşey olmadığı gibi, yeni hiçbirşey de yoktur. Sadece eski usül koyboy filmlerinin renkli, yüksek görüntü kaliteli halidir.  
   Hal böyleyken arakolpa da sadece iflah olmaz koyboyfilmiseven sinefillere yapacak daha iyi bir işleri yoksa izlemelerini önerir. 


31 Ağustos 2013 Cumartesi

"The Great Gatsby" Kapriyo'nun Hatırına...

   Dört senedir film çekmeyen (kısalar hariç) Bazluhrman oturmuş, daha önce dört kere çekilen (üstelik 74 çevriminde Rabırtredford ve Vudi Bey'in fetiş oyuncusu ve bir zamanlar zevci Miyaferov oynamaktadır) Muhteşem Getsbi'yi yeniden çekmiş. 
   Siyahbeyazını küçükken izledik, romanını yeniyetmeyken okuduk. İyi de kadro var. Ne yapalım mecbur izleyecektik. Öyle de yaptık. 
   Bu arada filmimizle ilgili olmayan ama üç boyutlu filmlerle ilgili olan (hay allah bu da filmle ilgili oldu ya naapalım artık) hiç hoşuma gitmeyen bir detaya girmek istiyorum. Nedir Allahaşkına bu üç boyut efekti verelim diye araya alakasız sokuşturulan sahneler ? Nedir ? Niye getsbi o tüm gardrobu üstüme üstüme fırlatıyor ? Bunlar filmi zedeliyor bence.. Yapmayın böyle !.. Neyse bu kadar çemkirme yeter, filmimize dönelim.
    Fitzcerıld'ın kitabı zaten şükela senaryo olur cinsten. Amerikan rüyası ve insan ilişkilerine güzel neşter atıyor. Leonardo olsun, Keri olsun, Tobi olsun (hadi) Joyıl de olsun vasatüstü oyuncular. Bay Baz Avustralya da da, Kırmızı Değirmen de de gösterişli sahneleri, parlak renkleri sevdiğini belli etti. 
   Filmimiz ohannesburger dedirten uzunluğunda (tam 143 dakika), beklentilerimizi fazlasıyla karşılıyor. Romanı okumayan sinefile roman hakkında iyi kötü bir fikir verebilir. Sahneler, dekorlar, kostümler, ışıklar, renkler gayet özenli. Oyunculuklar yeterli. Sadece Leyonardo yeterli olandan fazlasını sunuyor. Bir süre kendisine hayran bırakıyor, sonra antipati yaratıyor, sonra acındırıyor. Daha ne yapsın ?  İyi oyuncu, iyi. 
   Yalnız; şu afişte de görünen ve yönetmenin "kör kör gözüm parmağına" gözümüze soktuğu gözlüklü gözler'in metamorfik anlamını çıkaramadım (bu da ne "gözlü" cümle oldu haa). Doların üstündeki göz müdür ? Nedir ?  Bilemedim...
   Hikaye bazen görselliğin ardında kalsa da netçede sağlam senaryodur, görsellik bittikten sonra adamı düşündürür. Kasmayan efektli, sağlam senaryolu, iyi oyunculuklu (varmıydı böyle bişiy ?), kulak tırmalamayan müzikli, bombadillo sahnelerle, fülfürüşlü kostümlerle (yalnız pembe takım elbise beni benden aldı), "golden age"li atmosferle dolu bir film görmek isteyenler izleseler iyi olur.
   Bu da ekşiden yürüttüğüm alternatif anlatım (benim hoşuma gitti).
"fakir ve gururlu getsbi, beş yıl içinde türlü ali cengiz oyunlarıyla parayı bulur. bu arada beş yıl önce kendi aralarında söz yüzüğü gibi bir şey taktıkları deysi, getsbi'nin zenginleşmesini beklemez zengince bir adamla dünya evine girer lakin mutlu olamaz çünkü kocası alemcinin önde gidenidir, uçana kaçana atlamaktadır. neyse ki getsbi kızın oturduğu evin karşına düşen bir evi alır (misal kız karşıyaka'da oturuyo getsbi tam karşısında konak'ta oturuyor) ve uzaktan uzağa kızı kesmeye başlar. bu arada inceden sonrada görme olan getsbi havam olsun, namım yürüsün babından her gün vur patlasın çal oynasın partiler verir ve bir şekilde kızın kuzeni nik'e ulaşıp, azizim ayaklarıyla kızla aralarını yapması için dostluğunu kazanır. hatta bu amaçla nik'i 1-2 tur arabasına bindirir, uçağında gezdirir, yedirir içirir. nik farkında olmadan gavat yerine konsa da getsbi'yi sever sayar. sonra da çok değişik bazı şeyler olur, getsbi deysi'ye kaysa da dadından datsa da tam olarak muradına eremez ve ebediyete intikal eder. deysi de hava değişimi için ailecek başka bir yere göçer. bu mevzuları dillendiren nik ise alemin derdi beni gerdi, hesabı içer içer amatem'e yatar. "

30 Ağustos 2013 Cuma

"Byzantium" Neil Jordan'ın Başarısız Vampir Denemesi...

   Yönetmen Neyılcordın'ın 1994'te çektiği "Vampirle Görüşme"sinden sonra vampir temasına farklı bir yaklaşımını gözlemliyoruz sevgili sinefiller. Neredeyse iki saatlik (118 dk.) filmimizde vampirlerimiz günışığında sereserpe yürümekte, kan emecekleri zaman ise uzayan dişlerini değil başparmak tırnaklarını ! kullanmaktadırlar.
   Elenor ve Klara, yüzyıllardır hiç yaşlanmayan analıkızlı (Malatyalı olanlardan değil ama) vampirler olarak, peşlerindeki "vampir kardeşliğinden" kah kafa kopararak, kah desiseler kurarak kaçmaktadırlar. Son duraklarında Elenor bir eksılros kılıklı bir ergene aşık olarak, okul ödevine hayatlarının sırrını ifşa eder. Olaylar gelişir.
   Nereden baksanız elinizde kalacak mantık ve hayalgücü dışı bir senaryoyu Gemmaertırtın ve Seoarsironen ellerinden geldiğince yüklenmeye çalışıyorlar ancak hemşire gemmanın dağdağalı fiziği ve ronen (bu kızcağızın adını telaffuz edemiyorum bir türlü) kızımızın ağlak yüzü de bir yere kadar izletiyor pelikulamızı. Arada yapılan fleşbeklerle bir türlü oturtulamayan senaryo, gereksiz kan kullanımı ile dahi ilgiyi yüksek tutmayı başaramıyor. Kendi adıma ilk yarıdan sonra pek bir şey çıkmayacağını bile bile "belki ağ güncemde yazarım" düşüncesiyle sonuna kadar tahammül ettim. Ne yarasa adamın mağarasındaki yarasalar, ne kan akan ırmaklar, ne kopan kafalar, ne gemma hemşirenin kucak dansları filme çekemedi beni. Ha bittikten sonra ne gibi mantık hataları vardı, haydi mantığı geçtim ne gibi havsalaya sığmayan unsurlar vardı diye iyice bir düşündüm. Bir on dakika kadar düşündüm, sonra yoruldum bıraktım. 
   Nedir : vampir filmlerinin iflah olmaz müdavimiyseniz (yani bleydleri falan izleyecek kadar mütevazı ise beğeni (patetik vampirist)) izleyebilirsiniz. Neyılcordın ne yapmış böyle ? düşüncesindeyseniz ilk yarım saati belki izleyebilirsiniz. Çocuğunuz varsa zinhar izlemezsiniz. Vaktiniz kıymetliyse ve bunu ağ güncemde yazmam diyorsanız kesin izlemezsiniz.
   Budur yani....

"Green Street Holigans" Futbol Bilmeye Gerek Yok...

   İngiltere, holiganlar, futbol vs. İşte bu kelimeler biraraya gelince zihninizde beliren bir resim vardır ya. Bu kavramı yerle yeksan eden bir filmdir.
   Zengin ve ayarsız üstelik canki bir pijin dümeniyle (üslup Can Yücel'e dönmeden toparlayalım hemmen) Harvırd'dan atılan ümitvâr Met, memleketine ricat edip ablasının yanına gider. Enişte beyin pek fırlama bir kardeşi, Met'e istemeden çengel atar. Olaylar gelişir.
   Bir yılı aşkın bir zamandır bir sosyal sitedeki "Film Seyredip Paylaşalım" sitesine üyeyim. Sağolsunlar kenarda köşede kalmış ve gereken ilgiyi görmemiş bir çok "saklı hazineye" onlar sayesinde ulaşıyorum. Bu da üyelerin önerilerinden biriydi. Malum ortamlardan edindim. Ancak görüntü pek iddialı değil, format da 51 ekranlarda seyredilen şekildi. Haliyle izlemeye üşendim. Kısmet Ağustosaymış. İlk 20 dakika normal holivut tarzında seyretse de, ilerleyen dakikalarda yerimden doğrulmama, son 20 dakikada ise sintine tahliyesine mani olmuştur. Nedir : "altın yere düşmekle, değerini yitirmezmiş".
   Üç numara traşlı, cocney aksanıyla konuşan, genellikle maviyakalı britişlerden mürekkep holigan lakabıyla mülakkap güruhun aslında ne menem bir sosyal paylaşım birlikteliği olduğunu görüyoruz.
   Aidiyet duygusunun kimi zaman "Güdül Köyleri Yardımlaşma Derneği" şeklinde zuhur ettiğini, kimi zaman da bir takımı tutmakla peydahlandığını, ancak bunun britiş varoşlarında ne denli önemli olduğunu temaşa ediyoruz.
   Kimi zaman yaşanılan aidiyet duygusunun bireylerdeki karakterleri nasıl etkilediğini, grup liderlerinin insanların hayatları üzerinde nasıl değişiklikler yapabildiğini ibretliyoruz.
    Hobitten holigan olur mu ?  sorusuna cevap arıyoruz.(oluyormuş)
   Çarli Hannem'in Ceymzdiinvari (var mı böyle bir sıfat ?) oyunculuğuna el şakşaklıyoruz.
   Ağlakfrodo'nun holiganlaşınca gözlerinden ateşler çıkarmasını görüyoruz (kızınca pek güzel oluyorsun eliyahçığım)...
   Velhasıl, futbola ilgi duymasak da (misal : fakir), iyi filme ilgi duyuyorsak filmimize yakın duruyoruz.
Pij : Beyzade (Swahili lehçesinde)
Sintine tahliyesi : çişe çıkmak (gemici lehçesinde)

26 Ağustos 2013 Pazartesi

"The Iceman" Shannon Döktürüyor...

   Kuklinski; flört edip evleneceğini düşündüğü kıza hakaret eden bir sığırı, BİM'den dost yoğurt alır gibi kolaylıkla öldürüyor. Ne vicdan azabı, ne kaçan uykular. Hiç bir şey... Kuklinski sosyopat mıdır yoksa aile değerlerini çok mu yüceltmektedir ? Bilmiyoruz. Zira yönetmen bey bunu açıklamak yerine filmin gerçeklere dayandırılması mottosunda dümdüz filmini çekip, sinefile sunmuştur. 
   Riçırtkuklinski gerçekten var (bağlantıyı tıklarsanız "criminal career" kısmı ilginizi çekebilir), 100 (yazıyla yüz)'ü aşkın kişinin ölümünden sorumlu tutuluyor. Gerçekte 250 (yazıyla ikiyüzelli)'yi aşkın leşi varmış. Mesleğinde hayli üretken birisi. İşlediği cinayetler hakkında söylediği "Bir adam diğerini öldürmek istiyor. Ben ne yapabilirim ki ?" cümlesi, kuklinski'nin vicdanını nasıl rahatlattığını belirtmekte. Allahtan 2006'da öbür dünyaya hesap vermeye gitmiş. Biraz daha rahat uyuyabilirsin arakolpa.
   Filmimize gelince, dönem filmi olarak güzel bir çalışma olmuş. Kostümler, dekorlar, müzikler göze batmamakta, aktarılan çağa yönelik tüm ayrıntılar verilmektedir (ben de bilirim Beyoğlu Rüya sinemasında fosur fosur sigara içildiğini, evet ! hem de film seyredilirken). Vaynonaraydır formu koruyacağım derken yüzü küçülmüş ve kırkiki yaşından fazla gösterir olmuş. Sitiivındorf, ceymzfrenko, rol süreleriyle şaşırtıyor. Reyliyotta artık üzerine ayakkabıya yapışmış sakız gibi yapışan ikincil mafyozo rolünde bekleneni veriyor. 
   Ve sıra başrolümüze geliyor.... Maykılşenın, "Take Shelter"'dan kelli pruvamızda. Arızalı karakterlere hayat vermede daha başarılı geliyor bendenize, misal geçenlerde gördüğüm "Mud"da şahane bir performansı yoktu. Filmimizde kuklinskiyi canlandırırken o dona girmiş hakikaten de. Öfkeyi; jest ve mimiklere yansıtmadan sadece gözlerinde canlandırabilmesi (arabanın içinde kızı oraya yaklaşırken reyliyotta'ya yaptığı şekilde) takdire şayandır. Hülasa bu roller için biçilmiş kaftandır.
   İlk yarı çok şükela şekilde ilerleyen filmimiz, ikinci yarıdan itibaren standart senaryo kalıplarına uymadığından (kırılma sonrası yeni hedef belirlememesi (ki filmimiz polisiye değil biyografidir (bu yüzden de böyle olması mecburidir))) (hah yeni parantez rekoru geldi, iyice) polisiye beklentisiyle filmi izleyen sinefiller ilgi düşmesi yaşayacaklardır. Ancak Maykılşenın takıntılıları (bkz. fotoğrafım) ve bir katilin gerçek hayatını merak edenler sonuna kadar gidecekler ve istediklerini elde edeceklerdir.

   Polisiye seviyorsanız uzak durunuz.
   Biyografi seviyorsanız yakın durunuz.

Not : antisemitik bir insan değilim, yazdığım da eleştiri değil tespittir : filmin kamera arkasını genellikle museviler oluşturuyor.

24 Ağustos 2013 Cumartesi

"Baba Seni Neden Oraya Koydular" Belgesel Değil Korku Filmi Senaryosu !..

   518 sayfa, alışılmış ebattan büyük ve alışılmış puntolardan küçük yazılmış. Ancak sizi korkutmasın. Yazarımız (fakire göre) gereğinden fazla alıntı yaptığından, alıntılar çıktığında kolayca 200 sayfanın altına düşecek bir kitaptır. Nedim Şener, okunduğunda kolaylıkla takip edilebilecek, duru bir dil kullanmış. Önümüze açılıp okunmayı bekleyen eserimiz; biyografi değildir, belgesel değildir, roman değildir, anı değildir, olsa olsa korku filmi senaryosudur.
   Şener; Uğur ekolünden bir gazeteci. Kimi zaman Mumcu'su, kimi zaman Dündar'ı oluyor. Karanlık işlerle, onları ortaya çıkartmaktan gayrı bir rabıtası yok. Düz bir adam, eğilip bükülmüyor. Kötü bir koku aldığında sonuna kadar gidiyor. Fincancı katırlarını ürkütmesi Dink cinayeti üzerine yazdıklarıyla başlıyor. Perşembenin gelişi Çarşambadan sezinleniyor ve elbette katırlar tarafından tepilip bir zamanlar yoğurduyla meşhur ilçemizde mecburi ikamete tabi tutuluyor.
   Şener'in bu süreçle ilgili olarak öncesi, o anı ve sonrasıyla aklında kalanlar kitabımızı oluşturuyor. Lakin birinci paragrafta belirttiğim üzre alıntılar pek fazla. Şener bu konuda meraklı ve paranoyak okuru fazla yormamak pahasına, elinde bulunan her yazılı dokümanı (ki buna mizah dergileri ve karikatürler dahildir) kitabına iliştirmiş. Hacim büyümüş haliyle. Buna yönelik tek eleştirim : kullanılan hukuki alıntılarda maksada hasıl ifadelerin kalın yazılarak benim gibi vasati kârinin yakın gözlüklerle seçmeye çalıştığı metinlerin sadece ilgili kısmının okunması sağlanabilirdi (nebçim cümle bu arakolpa ?). 
   Yazılanların özeti olabilemiyor. Nedense ilk satırlardan itibaren Kafka'nın Gregor Samsa'sı geldi aklıma. Burada kahramanımız bir böceğe değil bir teröriste dönüşüyor. İlerleyen sayfalarda yine Kafka'nın kulaklarını "Dava"sı için çınlattık. Müteveffa yaşasaydı hemmen güzel ve yalnız ülkemize hicretle yeni romanlar yazmaya konu arar, zannediyorum ki bir küfe dolusu da bulurdu. 
   Böyle ağ güncelerinde ahkam kesmek kolay. Kitabın tanıtımını yapmak da... Lakin hem arakolpa, hem de bunu okuyan kâriler bir deney yapsınlar isterim. Hiç evden çıkmadan ne kadar durabiliyorsunuz bir deneyin bakalım. (sık bakalım, sık bakalım .....) Sevdikleriniz yanınızda olmasına rağmen, tüm konforunuz yerinde olmasına rağmen zor gelecektir. Bir de bunun çok daha ağır koşullarda, nemli beton duvarlar arasında, 24 metrekarelik gökyüzüne mahkum, sevdiklerinizden uzakta olmasını düşleyin, digerkâmlık yapın. Şener'in dramını daha iyi anlayacaksınız. 
   Etrafınızda neler olup bitiyor, nereye gidiyoruz, ne olacak gibi sorular dağarcığınıza düşüyorsa, Kafka seviyorsanız, karanlıkların olmamasını istiyorsanız okuyunuz, okutturunuz. (Galiba dienarlarda sepetlerde, kampanyaya düşmüş, makul fiyatlardan)
   Bir de kitabın son cümlesi çok açıklayıcıdır. Diyor ki Şener : "Mazlumun zulmü, zalimin zulmünden betermiş." Ben de diyorum ki : "Çingeneye beylik vermişler, tutmuş babasını kesmiş."

23 Ağustos 2013 Cuma

"Holy Motors" Metafordan İbaret Pelikula...

   Bendeniz ki "Endülüs Köpeğini" izlemiş ve ondan anlamlar çıkarmış bir insankişisiyim. Bendeniz ki bazen hafakanlar bassa dahi Tarkovski'nin "Ayna"sını ezber etmişim. Bir yıla yakın zamandır elimde "Senaryo Nasıl Yazılır ?" diye bir kitap sürükleniyor, altını çiziyorum, üstünü çiziyorum, postitler yapıştırıyorum. Metafor bulmada kendimi iyi zannederdim. 
   Ben böyle film görmedim arkadaş !...
   Konusunu yazacak kadar ebleh değilim. Ama şöyle denebilir : deneyimimiz bir aktör (Bkz.Denis Lavant) etrafında cereyan etmektedir. O cereyanlar da sinefili, basurlu ihtiyarlara çevirmektedir (bir o yana, bir bu yana dönerek oturma sendromu). Aktörümüz 11 (yazıyla onbir) farklı dona bürünmekte, bunların hiçbirinin kuyruğu öbürüne değmemektedir. İlk yarım saatten sonra bir anlam ve konu çıkarmaya çalışmaktan vazgeçtim. Kendimi rüyaya bıraktım, hiç sıkılmadan iki saate yakın zaman geçirdim (115 dk.). 
   Evamendez var, Kayliminok var (şarkı da söylüyor), Mişelpikoli var. Ama bunlar beş dakika falan görünüp kayboluyorlar (yönetmen bey evamendezi konuşturmak zahmetine dahi katlanmamış). Denizlavan kuntastik bir oyuncu, Leyokara fantastik bir yönetmenmiş. 
   Cosmopolis'e gönderme var (beyaz limuzin), "eXistenZ"e gönderme var (anlaşılan Kronenbergi seviyoruz), fundamentalizm de var, teknoloji bağımlılığı da (mezartaşlarındaki "visit my website" yazılarına bittim), holivut daşlaması da var (adamımızın adı oskar), sosyoloji haşlaması da (en son evdeki maymunlar), sibernetik halvet de var, bregoviç filmlerine yakışacak bir akordeonlu sahne de (bilen bilir akordeonun ses ayarı yoktur, bastınız mı titretir, hele tavan yüksekse ekoyu dinlemek gerektir. aşağıdaki işbu sahnenin bu ön bilgi ile izlenmesi daha iyi olacaktır)...
   Velhasıl; metafor bulmaktan helak olunca ipin ucunu bıraktığım, ipin ucunu bıraktığımda da daha fazla keyif aldığım bir deneyimdir. (film demeye kalemim varmıyor). Sadece arızalı sinefillere öneririm.
    
dikkat malumatfuruşluk : alex+oscar = leos carax

14 Ağustos 2013 Çarşamba

"Türkan" Ayşe Kulin'in yorumuyla...

 
   Hoca hakkında yazılmış çok şey var. Üstüne bir de kendi yazdıkları var (ki adıyla arattığınızda sadece idefiksde karşınıza onaltı sonuç çıkıyor). Demek ki nedir. Daha iyisini bulabileceğiniz bir kaynak varsa oraya yönelmelisiniz.
   Sadece yazarın üslubunu meraktan yöneldim kitabımıza, daha önce okuduklarım ışığında bir de bu açıdan bakmak istedim. 
   379 Sayfa çabucak bitiyor. Diğer otobiyografilere ilave olarak yakın arkadaşlarla yapılan mektuplardan alınan pasajlar öne çıkıyor. Kuru bir anlatım yerine romanesk bir yaklaşım tercih edilmiş. Lakin aradaki boşluklar kallavi olunca, bir geçmişe bir bugüne herhangi bir paralel kurgu olmaksızın geçiş yapılınca, üslup benim hiç ısınamadığım kulinesk üslup olunca : keçiboynuzu yemiş gibi oldum.
   İdealist ve sadece öyle kalmayıp aktivist bir insanın hayatını merak edenler elbette okuyup, daha yakından tanıyabilirler hocayı. Ancak düşüncelerine vakıf olmak isteyenlere kendi yazdığı kitapları öneririm.

6 Ağustos 2013 Salı

"Mud" Jeff Nichols'ın son filmi !...

   Ellis ondört yaşında. Annesi ve babası ayrılmak üzere. Ayrılmaları bir şey değil Elisçiğin hayat tarzı da buna bağlı olarak değişecek. (nehir üzerindeki bir yüzer evden bir apartman dairesine). Ellis ana ve babacığına hala "Yes, sir !", "Yes, M'aam" diyor.
   Ellis bir kız arkadaş yapıyor. Ellis bir kanun kaçağına yardım ediyor. Adamın peşinde kötü adamlar var. Adam bir kıza feci tutkun.
   Nasıl, tam aksiyon senaryosu değil mi ? Fena halde yanılıyorsunuz. Yönetmen Cefnikıls bey izleyiciyi ters köşeye yatırıyor. Lakin yattığımız ters köşe hiç de fena değil. 
   Süresi epeyce uzun (130 dk.). İlginizin düşeceği zamanlar olabilir. Yönetmen filmi sıkıştıracağım diye hiç kasmadan yavaş yavaş anlatacaklarını anlatmış. Genellikle iki karakter üzerine yoğunlaşan film (elis ve mad) (burada "Mud" isminin bir metafor olduğu dikkatli sinefilin dikkatinden kaçmayacaktır : Geylın amca ne demişti "çamurdan çoğunlukla süprüntüler çıkar ama bazen çok iyi parçalar da çıkıyor."), yan karakterlerde fazla derinleşmeden ilerliyor. Gül reçeli kıvamlı güneyli aksanların kulaklarımıza şenlikler getirdiği oyunculuklar ise vasatüstüdür. Metyuuvmakkanıgey ve riizvitırspuun bekleneni gerçekleştiriyor, Maykılşenın ise (maalesef (belki de senaryonun izin vermemesinden ötürü)) bekleneni gerçekleştiremiyor. Coodonbeykır eforsuz kötü, Semşepırt eforlu iyidir. Esas başrolümüz ise kanımca Ellis yeniyetmesini canlandıran Tayşeridın'dır. T.ş.klı yeniyetme rolünde resmen holivut starlarından rol çalmaktadır. Kanımca ileride ismini daha sık duyiciiz.
   Çekimler, sahneler, sekanslar, ışıklar, kostümler, müzikler şükeladır. Verilen meşazlar iyidir "sevenlere kıymayın efendiler !".
   Bizi, bir sonraki bilimkurgu filmi ile ilgili meraklar içinde bırakan Bay Cefnikıls'ın, izleyiciyi zora sokmadan, sadelikle anlattığı bu pelikulayı, geniş zamanlarda, sakin kafayla izlemenizi öneririm. 
T.ş.k = "teşekkür ederim şekerim, kalsın"  demektir.
(Uygur lehçesinde)

4 Ağustos 2013 Pazar

"Broken" İyi film...

   İzlemesi emek isteyen bir filmimizdir.
   Pastel renkler kullanılmış, arsadaki kulak tokatlayan müziklerle birlikte göz tırmalayan floresan renkleri hesaba katmaz isek tabiy ki... Kendi adıma bendeniz ilk yirmi dakikada "n'ooluyoruz yav, bu kim, o kim ?" diye sorular püskürtmemek için kendimi zor tuttum. Ama sakin olmak gerektir. Yarım saatten sonra taşlar yerine oturuyor, sonraki kırk dakikada "aa bu taşlar ne de değişikmiş" oluyor, son yarım saatte de "ne olacak bu taşların hali ?" konumuna düşüyoruzdur. 
   Skunk ismiyle müsemma kızımız feci halde britiş bir mahallede yaşamaktadır. Etrafındaki olaylar gelişir. Konumuz budur. 
   Evet, fazla aksiyon, efekt, heyecan yoktur. (son on dakikada feci helecan tuttu yalnız). Pahalı bir film değildir. Abartılı olmayan ancak çok sağlam kast vardır. Timrot, ilk defa gözümde gerçek bir rolde zuhur etmiş, Kilyınmörfi (yılık gözlü İrlandalı arkadaş) rolünü ete kemiğe büründürmüş, Skank rolünde ilk kez izlediğim Eloaslourıns ise beğenilerimi (haklı olarak) hakketmiştir (bu kızcağızı da holivut yakında apartmazsa (kahrolsun apartheid !) ben kasttan hiç anlamıyorum diyebilirim).
   Gerçek hayatta olduğu gibi izleyiciyi fena halde ters köşeye yatıran senaryo kırılmaları, arada "yahu bu sahne, burada mı olmalıydı ?" diye sorular sorduran bir kurgu, abartısız iyi oyunculuklar, sonlara doğru iyice artan bir gerilim, sıkı müzikler, ancak sağlam sinefillerin idrakine sunulan metaforlar (oyuncak skuutırlı zıpır ikizler misal) velhasıl holivuta boğulduğumuz bu günlerde evyapımı, buzlu, taze nane yapraklı bir limonata misali filmdir.
   Mahdut şiddet ve cinsellik içerdiğinden, tüyü bitmemiş sabi büyüklerinin birazcık tereddüt etmeleri gerekebilir. Ben olsam tereddüt etmezdim, zira hayatta olmayacak bir şiddet ve cinsellik yoktur. (Bkz. "Bunlar gerçek hayatta da var yavrucuğum...")
   İlgili sinefiller ıskalamasın derim....

2 Ağustos 2013 Cuma

"Çiçekler Ölürken" Scudder'ın Sonu...

   Daha önce bu güncede Metyuskadır'ın bir takdimi yer almıştı. (meraklısına işte bağlantısı). Yaptığım okumaların büyük bir kısmını karamsar konular oluşturunca (Yazarlar : Nedim Şener, Türkan Saylan) arada kaçış yapmak için Lourınsblok Bey'in mini polisiyeleri birebirdir. Bir günde biter, kafayı pırıl pırıl yapar. 
   Fakir, yazarımızın iki kahramanına yakınlık duyar. Bayan Rhodenbarr'ın oğlu Bernie (havai, espritüel, zeki bir hırsızdır kendileri, asla yaşlanmaz) ve pesimist kayıtsız dedektifimiz Matthew Scudder (AA müdavimi, kazancının %10'unu anında kiliselere bağışlayan dinsiz, katır gibi inatçı bir polis eskisidir). Börni'nin aksine romanlar ilerledikçe yaş alır Skadır. Geçen yılların etkisini satırlarda görebiliriz. Alkolizmin dibine vurduktan gidilen AA (adsız alkolikler) toplantıları, otel odalarında geçen hayatın yerine İleyn'in dairesine taşınma, çevresindeki dostlarının zamana yenik düşerek hayat defterlerini dürmeleri bunu okura hissettirir.
   Kitabımız zannımca bu serinin sonudur. Önceki onbeş kitabın aksine farklı bir üslupla kaleme alınmıştır. Önceki kitaplarda hep protagonist anlatıcı eşliğinde mevzuya sardırırken (amman fazla argoya kaçma arakolpa !) iş bu kitapta iki protagonist vardır. Adamımız Skadır ve Antagonistimiz AB. Belki de bu sayede diğer kitaplarından daha hızlı okunmaktadır. Nedir : Bay Lourıns burada birinci ağızdan olayları aktaran kötü adam yüzünden okurun sinir katsayısını hayli yükseltmektedir. Günlük hayatın her iki bakış açısından nasıl göründüğünü, böylece sakatlanmış bir zihnin hayatı yorumlayışını okuyoruz.
   Sert, karamsar, konuşmalardaki küçük şakalar haricinde pek gülümsetmeyen, aynı zamanda elden de düşürülemeyen bir kitaptır. Daha önce yazdığım gibi sıkıcı geçen günlerden ve iç açmayan okumalardan kaçmak istediğiniz zamanlarda kurtarıcıdır.
   Son olarak belirtmek isterim ki : bu seri bir gün holivut tarafından muhakkak keşfedilecek ve Burusvilis ölmeden Skadır'ı ona oynatacaktır.

31 Temmuz 2013 Çarşamba

"Şeytan Ayrıntıda Gizlidir" Ahmet Ümit'ten Öyküler...

 
   Ahmet Ümit'ten onsekiz polisiye hikaye. 
   Günümüz Türkiye'sinden suç manzaraları. Kâşanelerden viranelere, orospulardan centilmenlere, trajediden komediye çok çeşitli bir yelpaze içinde kısacık öyküler. Aşk, hırs, öfke, kıskançlık, ihanet otuziki kısım tekmili birden duygular, insanı suça yönelten itkiler onsekizlik draje halinde hizmetinize sunulmuş.
   Nedir : standart polisiye okuruna hitap etmez. Zira, öykülerin en kesafetlisi yirmi sayfa kadardır. E yazar ne yapsın ? Bu yirmi sayfaya karakter derinliği oturtamaz (Komiser Nevzat'ı tenzih ederim). Olay örgüsünü çetrefilleştiremez, hikayeyi derinleştiremez. Kuru bir anlatımla şıpınişi anlatır öyküsünü, noktayı koyar. Arada "Genelev Çiçekçisi" gibi, empati kurdukça içinizi buran öyküler vardır ama hızlı okursanız pek bir his uyandırmaz. 
   Roman okuyucusuna hitap etmez. Romanesk bir tarafı yoktur. Gazetelerin üçüncü sayfalarını okumak gibi bir şeydir. Edebi bir anlatım hak getiredir.
   Yolcuya ve tatilciye hitap eder ama. Ankara - İstanbul otobüs yolculuğunda yahut dört güneşlenme esnasında şezlongüstü gideri ve biteri vardır. Canınız sıkılmaz, okuduktan sonra aklınızda bir şey kalmaz. İyi oyalar...
   Öykü değil de gerçek isterim diyorsanız Doğan Katırcıoğlu (nur içinde yatsın) abimizin "Olur Böyle Vakalar"ını karıştıracaksınız.

30 Temmuz 2013 Salı

"Oblivion" Bilimkurgu, her türlü...

Post apokaliptik dünya var (ki pek severim (The Tower'a selam olsun !))
Elyıns var (görmesek de, duymasak da)
Klon teknolojisi var (The Moon'a selam olsun !)
Görsellik 10 numara.
Bilimkurguya düşkün sinefillere hitap eden bir filmimizle karşı karşıyayızdır.
   İstila bitmiş, savaş kazanılmış lakin dünyamız da mahvolmuştur. Göç hazırlıklarını yapan iki kişilik timimiz, son hazırlıkları kontrol etmekte ve etrafı kolaçan etmektedirler. Olaylar gelişir.
   Elbette bir A Space Odyssey 2001 beklemeyeceğiz. Senaryoda fazla mantık aramayacağız (Satürn'ün halkalarının %90'ı suymuş mesela...)(dronlar herkesi parça pinçik ederken insanların liderini öldürmeyecek şekilde yaralamayı tercih etmektedirler mesela).  Bırakacağız kendimizi süpersonik efektlerin karşısına 124 dakika su gibi akıp gidecek. Olgakurilenko hakkında birşeycikler diyemem ama Andrearaysboro'nun aksanı ve sterilliği şükeladır.  İlk 20 dakikadan sonra düşer gibi olan ilgimiz senaryodaki ilginç kırılmalarla canlı tutulmakta, sonlara doğru asıl gerçeğin belirlemeye başlamasıyla birlikte yine merak canavarı canlı tutulmaktadır. Tomkruuyz ve Morgınfriimın (Conlenın gözlükleri pek yakışmış) bekleneni gerçekleştirmekte, yancı rollerde gördüğümüz Ceymilenıstır  (biliyorum adamın adının Nikolaykostervaldau olduğunu) ise hoş bir sürpriz olmaktadır.
   Yalnız müzikler nasıl kulağımı tırmaladı, nasıl 80'li yılların beğenisiyle yapılmış anlatamam.   
   Velhasıl bilimkurguya meraklıysanız, beklentilerinizi yüksek tutmadan gayet güzel izlenecek filmdir. Efektler açısından arşive aldım (ama bir kez daha izleyip silerim). 
   Böyle yani... 

28 Temmuz 2013 Pazar

"Killing Season" Devlerin Düşüşü... (hem mecazi, hem zahiri)

   Direktör çok telmaşa da, başroller süper.
   Kast 7 (yazıyla yedi) kişiden oluşuyor. 
   Bunların beşinin söylediği replikleri toplasanız 100 (yazıyla yüz) kelimeyi bulmaz.
   Bazı gece sahnelerinin gündüz çekildiği, görüntülerdeki dolunayın oraya monte edildiği bas bas bağırıyor.
   Konumuz şöyle : intikam...
   Mesajımız da böyle : savaş kötüdür.
   Botokslu yüzü, eymiş sakalı, üç numara traşlı kafası ve kulaklara takır tukur gelen aksanı ile Contravolta;
   Yüzünde hep bezgin bir ifade, ikide bir sopa yiyen rolü, şnavbarfiks şovu yapabilen fiziği, "bu filmi unutmak istiyorum" dercesine bakan siması ile Rabırtdeniro; 
   Bir tek bıncemin'in (valla travolta böyle diyur idi) hayat tarzı ilgimi çekti. Cep telefonu, bilgisayar, televizyon, insan, et yok. Kitap, plak, doğa var. Bir de limon ve tuz (bu ipucu filmi seyredenler için).
   Deniro ve Travolta'yı izlediğinizi unutabilirseniz, beklentilerinizi düşük tutabilirseniz, içten içe sizi kemiren destrodoyu yatıştırmak için izlerseniz, güzel vakit geçirebilirsiniz. Ama aynı şeyi bilgisayarda FPS oyunları da deneyerek yapabilirsiniz. Karar sizindir.
   Son hatırlatma : sabisübyan ile izlenmez, yönetmen bey her nedense bazı yaralanma sahnelerini Cronenberg yalınlığı ve sansürsüzlüğüyle vermek istemiş, lakin olmamış. 


25 Temmuz 2013 Perşembe

"İstanbul'un Nazım Planı" Sunay Akın'dan Hem İstanbul, Hem Nazım...

   Okumaya başladım, bir gün sonra bitirdiğimde hiç şaşırmamıştım.
   Nedir : tüm Sunay Akın kitapları bende aynı hissi uyandırır. Bizde karşılaştırmalı tarih yoktur. O yüzden ilgi çeker. Sayın Bay Akın da, damarı iyi yakalamıştır. Hakkını yemeyelim eşelediği konuyu, sıradan okurun ilgisini hep canlı tutacak tarzda kalem oynatır. Neyse kritikler sona kalsın, gelelim kitabımıza...
   Başlık herşeyi özetliyor. (Bir şapka nelere kadir yareppim !) Kitapta İstanbul var, Nâzım var (Allaam şapka yapmayı öğrendim), şiir var, tarih (bolca) var, edebiyat dünyası var, ilginç bilgiler var. Otuzsekiz başlıkta ve 138 sayfada verilebilecek tüm hoşluklar var. İş Bankası yayımlamış (son dört baskı), onsekiz de baskı yapmış. Ne güzel... Buna diyebilecek hiçbirşeyimiz olmaması gerek. Yazarımız bir de oyuncak müzesi yapmıştır ki buna diyebilecek hakikaten de hiç bir şey yoktur. (olumsuz anlamda)
   Yalnııız = gerek tek kişilik gösterileri (ki ismi "Sunay Bey Tarihi"dir)(burayı da tıklayıverin bir zahmet), gerek üslubu, gerek konuları seçmesi, fakirde bir "layt" Salah Birsel çağrışımı yapmaktadır. Bu da (Salah Ustayı çok seven biri olarak) hoşuma gitmemektedir. Biliyorum ki hoşuma gitmemesinin hiç bir akılcılığı yoktur. Adamceyiz; kitabın esamisinin okunmadığı modern zamanlarda, yazdığı kitaplarla okuyan kitleyi belki de büyütüyor (her kitap on apaçi, on tiki kazandırsa bibliyofiller ordusuna, kârdır), üstüne müze de yapmış (kimsenin aklına gelmeyen bir temada), küfür etmiyor, belaltı vurmuyor, savunduğu düşünceler de güzel.... Eeee ne kaşınıyorsun arakolpa ?
   Bu kitabında da kendinden çok söz etmiş. (üstelik aynı Salah Ustanın üslubunca (kendinden hep üçüncü tekil şahıs olarak bahsederek))
    Edebiyatçılara gizliden giydirmesi de aynı üslupta (alıntılar ve ispatlarıyla (aynı Salah Usta usülü))
   Özellikle son kitaplarda hep birbirini tekrarlayan sayfalarla karşılaşıyorum (bak bunu Salah Usta yapmazdı).
   Vallahi de aklıma gelenler bu kadar. 
   Şikemperver bir insan olarak şöyle bir örnek vereyim de kendimi daha iyi anlatmaya çalışayım :
   Mahalledeki asırlık lokantaya gider bol sirkeli sarımsaklı bir paça çorbası içersiniz, iliği erimiş, yoğunluğu tam kıvamında, sirke sarımsağın pek yakıştığı, şükela bir çorbadır bu. Ama hazımsızlık yaptırabilir, bir de ağzınız kokar...
   Sonra eve yakın yeni bir lokanta açılır. Orada da vardır paça çorbası. Ama bu paça konsantre paçadır. Sirke tamam da sarımsak tozu kullanılır. Sarımsağın tadı var kokusu yoktur. (negzel), Daha ucuzdur, gitmesi daha kolaydır, ağzınızı kokutmaz, aşçıbaşı güleryüzlü, üstü başı temizdir. 
   Makul insan yeni lokantayı tercih eder. Hem sağlığını, hem çevresindekileri, hem kesesini korur. Arızalı insan, saplantılarının peşine gider eski çorbasından şaşmaz. Nedir : paça çorbası, paça çorbası gibi yapılmalıdır.
   Bay Akın'ın 23 kitabını toplasanız, 1/2 Salah Bey Tarihi etmezdir. 
   Arakolpa da ağır obsesiftir.

23 Temmuz 2013 Salı

"October Sky" Neden Olmasın ?

DİKKAT : MALUMATFURUŞLUK
Anagram nedir ?
Romanımızın adı "Rocket Boys", 
filmimizin adı "October Sky".
Anagram budur.
   Gelelim filmimize : 
   Konumuz beyliktir : madencilikle geçinen bir kasabadaki spor bursu alma ihtimali olmayan dört genç, başka türlü yırtmaya çalışırlar. Olaylar gelişir...
   Homırhikım'ın biyografik romanından çevrilen senaryo gerçek olaylara dayandığından filmin sonunda çıkan lambaları izlemek güzel olabilir. 
   Bitince gülümseten filmdir. Evet, holivut filmlerinde kullanılan klişelerin birçoğu amansızca kullanılmıştır (tipik okul gruplaşmaları, inekle yakınlaşmalar, yeşerilen kızların gıcık tiplerce kapılması, tüm ana ve yan karakterlerin pür betimlemeleri (bkz.kriskuupır) vb.). Giriş, gelişme, sonuç kitabına uygundur (yani şaşırtmaca yoktur (misal filmi Vudielın çekseydi son sahnede o roket patlar, dört gençten geriye sadece ayakkabılar kalırdı ve fakir filmi hararetle önerirdi)). Oyunculuklar, dekor/kostümler (sanat yönetmeni iyi iş çıkarmış), görüntüler iyidir. Yeni yetme, hafif ebleh bakışlı bir Ceykgilenhaal, tüm antipatikliği ile bir Kriskuupır, upuzun kemikli yüzüyle Loradern yevmiyeyi hakketmişlerdir.
    Filmden aklımda kalan iki sahne etkileyicidir. 
   Madene inen asansörün içinden, gökyüzündeki uyduyu seyreyleyen Homır'ın yüzündeki o mahzun ifade. (bildiğiniz Küçük Emrah)
   Filmin sonundaki roketin yükselişinin değişik açılardan çekimleri...
   Özellikle canınızın sıkkın olduğu akşamlarda güzel bir alternatiftir.
   Her türlü izlenebilir. Çocuklu, ana babalı, grup her türlü...