10 Şubat 2021 Çarşamba

"Nasipse Adayız" Sonra Siyaset Niye Kirli?

 
   Ercan Kesal'dan bombastik bir novella. 194 sayfa, Kesal'ın okudukça içine çeken üslubu sayesinde iki günde bitti.
   İstanbul Avrupa yakasında bir dükkan/hastane. Büyük hissedarı, ortayaşlarda bir doktor (hem solcu, hem doktor hem de kel. Bay Kesal kendini mi anlatıyor yoksa!), nereden heveslendiyse belediye başkanlığına adaylığa soyunur, işler gelişir.
   Okurken sıkça gülüyorsunuz ama işin arka planını düşündükçe gülümsemeniz acılaşıyor, güzel ve yalnız ülkemde siyasetin nelere teşne olduğunu daha iyi anlıyor, muhafazakarının da yenilikçisinin de devrimcisinin de aynı b.kun laciverdi olduğu gerçeğini gülerek idrak ediyorsunuz. Bu kadar acı bir gerçek, realist bir anlatımla ifade edilse ağır trajedi olacağından ve okuru bayacağından, Dr. Kesal mizahi bir üslubu tercih etmiş. Çok da iyi yapmış. Filmi de çıkmış ama hiçbiryerlerde bulamadım. Sinemalar da kapalı. Neyse artık hem bunu hem de aklımdaki diğer filmi görebilmek için sinemaların açılmasını bekliyciiz. 
   Siyasete gireceklere (özellikle aday adaylarına) ve memleket hallerini anlamak isteyenlere öneririm. 

6 Şubat 2021 Cumartesi

"Kumandanı Öldürmek" Orta Üst Düzey Edebi Haz.

   Nereden bakılırsa bu tanıtımı yapmak zor! Bir kere kitap 848 sayfa (Ytong kesafetinde ve HM'nin okuduğum ikinci en kalın kitabı. Birincisi için bakınız.), e-kitap formatı yok (her elinize aldığınızda tuğla taşıyormuşçasına bir his geliyor), okurken "aynen öyle" çevirileri IQ84'deki gibi kulağı tırmalıyor (kimbilir belki de vardır doğrudan Japoncası (bu arada çeviriye bu küçük tırmalama dışında diyecek yok)), yine sürreal ögeler fink atıyor. Neyse, doğrudan konuya girelim.
   İsmini öğrenemediğimiz portre ressamımız daha ilk bölümde altı yıllık karısından ayrılır. Biçare ressamımız manik mi yoksa defresif mi olduğunu çözümleyemediğimiz bir ruh haliyle kendini yollara vurur. Bir iki aylık sergüzeşti ruhunu yatıştırınca bir arkadaşının babasının (baba, Herrn Alzheimer arkadaşlığında bir kliniktedir) boş kalan evine kiracı olur. Geleneksel Japon resminin pek meşhur bir ressamı olan babanın, Dünya tarafından hiç bilinmeyen bir tablosunu (muhtemel en iyi eserini) tavanarasındaki baykuşu aradığında sımsıkı paketlenmiş olarak bulur ressamımız. Tablonun adı Mozart'ın Don Giovanni operasındaki bir sahneden esinlenerek "Kumandanı Öldürmek"tir. Olaylar gelişir.
   Bakmayın korkutucu hacmine! Okumaya başladıktan sonra sular seller gibi akıyor. Artık yazarın ismini bilmediğim bir metne "hımm bu Murakami" yakıştırmasını tereddütsüz yapıştıracak kadar iyi biliyorum Bayan Murakami'nin sevgili oğlunun yazma tarzını. Bu kez de şaşırtmadan aynı hazzı yakaladım. Yazarımızın, ilk sayfalardan okuru yakalama ve kitabın sonuna kadar bırakmama tarzı ile açıklanabilen bir üslubu var. 
   Bize ne kadar yabancı bir kültür de olsa, insan olmanın bazı standartlarının küresel olması (kıskançlık, iyilik yapma isteği, cinsellik (o da kitabımızda mebzul miktarda vardır), kötülük, korku ve daha neler) metni bu kadar cazip kılıyor herhalde. Yine eve girmeden çıkarılan ayakkabılar, bolca marka (her türlü (otomobil, plak, saat, albümler)), meme betimlemeleri (sutyen numarasına kadar (nedir bu adamın meme takıntısı?)), yeni başlangıçlar, kör kuyular, sürrealist ögeler (bakmayın ilk bölümün tüyler ürpertici olmasına, öyle korkutucu bölümler yok!), azıcık tarihi siyaset (Nanking bölümleri, tutucu Japonlar arasında küçük fırtınalar koparmış), yemek tarifleri gırla gidiyor. Satır aralarında, bölümlerin bir çoğunda okumayı yarım bırakarak düşüncelere dalacağınız pasajlar, satırlar var (ben en çok "zamanı yanına çekmeyi" tuttum). Okurken pek zevk aldım, çabuk bitmesin diye sadece yatmadan önce okudum, yine de 10 günde bitti. Unutunca bir kez daha okunur. Öneririm yani.

3 Şubat 2021 Çarşamba

"Turgut Reis" Eskimez, Bitmez, Sıkmaz!

 
   İlk okuduğumda 13-14 yaşlarındaydım. Sarsmıştı beni. Bu sarsıntı, genellikle denizin üstünde geçirilen bir işi seçmemde etkili olmuş mudur? Olabilir! Herneyse 30'lu yaşlarda bir kez daha okudum, yine bombastikti. 50'den 60'a neredeyse yarıyola geldiğimde bir kez daha okumalıyım dedim, oturdum başına. Sular seller gibi aktı gitti. Ancak bu kez ( bir ağ güncesi tuttuğumdan ve hissettiklerimi paylaştığımdan, biraz daha eleştirel gözle okudum. Fakir kim? Balıkçıyı eleştirmek kim? Bu konuda ne söylenebilir ki? Ancak şöyle bir özet geçebiliriz. 
   Halikarnas Balıkçısı (ki pek asil ailesinin taşımaya yüksündüğü soyadından çok daha samimi, sıcak gelir kulağıma), yarım asırdan fazla yaşadığı Sıralovaz yarımadasının (Bodrum'da) ünlü sakini Turgut Reis'in hayatını (biraz da destanlaştırarak) 300 küsur sayfaya sığıdırmış (benim okuduğum baskı 328 sayfaydı). Reis'in hayatının ilk yılları ve korsanlığa iktisap edinceye kadar olan süre okuyanın zihnine hoşluklar yayar. Korsanlığının ilk yılları da destansı bir anlatımla aktarılmış. Ancak kitabın ortalarından başlayarak birazcık didaktik sayfalar geliyor. Bir de denizcilik jargonuna aşina olmayanlar "burada neler oluyor yahu!" hissiyatına kapılabilirler. Denizcilik (bilhassa yelken) jargonu kitabımızın sayfaları arasındaki deniz tuzu gibi her bölümde burnunuzu yakıyor. Nedir: bozkırın ortasında, karantina günlerinde fakirin burnunun en çok aradığı şey deniz tuzudur. O yüzden, düz okura biraz meşakkatli gelebilecek bu okuma eylemi, bendenize "elle gelen düğün bayramdır" diyerek gerçekleştirildi. 
   Balıkçının yazdıkları; 16.yüzyılda Akdeniz'in nasıl olup da bir Türk gölü haline geldiğini göstermesi açısından özellikle öğreticidir. Alicante'ye, Palermo'ya, Cagliari'ye, Roma'ya gittiğimde yaşlıların "Türk'üm" dediklerinde gözlerinde beliren düşmanlığı anlamam daha kolay oldu (bu düşmanlık özellikle İspanya'da elle tutulur biçimdeydi). Ben olsam belki ben de öyle bakardım (eleştirmemek gerek). Neden bahriyemizin ilk denizaltılardan birinin adının "TCG CERBE" olduğunu (kitapta Cirbe yazılıyor) daha iyi idrak ettim (hep merak ederdim niye Tunus'un bir adasının ismi (üstelik de azıcık) denizaltılarımızdan birinin adı diye). Daha önce merak ettiğim bir çok sorunun cevabını buldum, güzel vakit geçirdim, Balıkçının ruhuna rahmet okudum. Daha ne olsun! Bu okudukça eskimez, yeni baskılarının yapılması bitmez (55 yıl önce 1966'da yazılmış, hala baskısı yapılıyor, satışı da var), okuyanı da asla sıkmaz kitabı hararetle öneririm.

2 Şubat 2021 Salı

"Atılay 1942" Denizaltıcılar Buraya!

 
   Her mesleğin jargonu ayrı. Avukatlarda "üstad", akademik çevrede "hocam", sanayide "usta" ise denizaltıdaki karşılığı "frend"dir (evet "friend" ya da "dostum" değil, nasıl yazılıyorsa öyle "frend"). Pek sevdiğim denizaltıcı frendim bana bu kitabı armağan edince, oturduk başına, kaynakçasıyla birlikte 183 sayfalık (ancak küçük puntolu olduğundan kelime sayısı 200 sayfalık kitapların üstündedir) kitabı bir güzel hallettik. 
   Yazarımız her ne kadar başka bir mesleğe (mimarlık) insitap ettiyse de bahriyeye ve özellikle denizaltıcılığa meftun. Hâl böyleyken oturmuş 1942'de üzücü bir şekilde batan Atılay denizaltısı üzerinden, memleketimizdeki denizaltıcılığın da sergüzeştini anlatan bir eser kaleme almış. 1915, 1918, 1934 ve 1942 yıllarında eş zamanlı olarak ilerleyen metnimiz; Dünya Savaşları arasındaki geçişleri, İmparatorluğun son zamanları, Cumhuriyetin ilk yılları arka planında denizaltıcılık ekseninde Atılay Denizaltısının hazin kazasını mercek altına alıyor. Edebi bir eser olmaktan ziyade belgesel/dokümanter yanı daha ağır basan bir kitap. Gerçek bir olayı aktarırken gerçek kişilerden bahsediliyor ve kullanılan jargon oldukça resmi. Hani dramatize edilmiş belgeselleri görmüşsünüzdür ya! İşte aynısı. Çok aradımsa da yazarımızın bir fotografisini bulamadığım için eksik olduğunu düşündüğüm bir kitap tanıtımının sonuna geldik. Eseri, hem tarih hem de denizaltıcılığa meraklı tüm okurlara öneririm.

31 Ocak 2021 Pazar

"Bloody Hell" Helsinki Chainsaw Massacre.

 
   Açıkçası başına otururken pek de fazla beklentide olmadığım bir ABD-Avustralya ortak yapımıydı (Avustralyalılar bazen güzel işler çıkarıyor). İçine su katıldığında beyazlayan sıvıdan üç kadeh kadar tükettiğimden beklenti haliyle düşüyor. O da nesi! Kafamın hali bir kenara bırakıldığında bile haftasonu makarasında gideri olacak bir pelikula çıktı karşıma. 
   Suçlu mu yoksa suçsuz mu sekiz yıl mahpuslarda yatan (bu soru bile taraflar arasında ihtilaf çıkarabilecek kesafettedir) Rex, ortamlardan kaçmak üzere verdiği rasyonel bir kararla (bu rasyonel karar aşamasının üç teşebbüsü de Finlandiya çıkmıştır) Helsinki'ye kaçar. Burada fantastik ve bombastik bir döngüye girer, olaylar gelişir.
   Kast hiç tanınmamış.Yönetmenimizin öyle bir otör (auteur) hali yok, senarist ise daha önce sadece kısa filmler yazmış. Ama ben beğendim kardişim! Müzikler süpersonik bir kere (metal dinleyesim geldi), masaaltından zuhur eden çiviler sahnesi ise adeta bir deus ex-machine kaldıracı gibi filmimizi "hah bu olmuş!" noktasına getirdi, sonrasında atılan (bir ikincisinin çekilme ihtimaline yönelik (ki bence olmasa daha iyi olur)) kılçıklar boğazınıza takılıyor ama o kadar kusur kadı kızında da olur.
   Korku değil, salt gülmece de değil, sorular sordurmayan, cevaplar aramayan, destrodonuzu tatmin etme potansiyeline sahip, birbuçuk saatinizi güzelce ezmeye yarayan haftasonu filmidir.  Öneririm yani.



30 Ocak 2021 Cumartesi

"White Tiger" Bir "Varoş Milyoneri" değil!

 

   Balram nasıl fakir, ne kadar biçare (ilkokula gelen müfettiş istidadını farkediyor ve onu burslu Delhi'ye okula gönderiyor ama ailesinin durumu yok. Balram mecburen kömür kırmaya talim!). Derken bir şekilde yırtmaya karar veriyor (o coğrafyada tatlıcı kastının cesaret edeceği şey değil). Olaylar gelişiyor.
   
   Başrolümüz Slumdog Millionaire'deki Dev Patel yaşlarında ama kalibresi pek düşük, üstelik daha kötücül. Yaşananlar ise daha tekinsiz. Sinema filmi olarak ele aldığınızda mukayese edeceğiniz bir varoş milyoneri mikyası olmasa belki başarılı denebilir. Ancak her netflix yapımı gibi bittiğinde ağzınızda kekremsi bir tad bırakıyor (bilmiyorum doğru mudur ama benim hissettiğim budur!). Şükela bir ABD güzellemesi (yaşasın kara ulaşmak için tüm yöntemlerin kabul gördüğü vahşi liberalizm!), inceden yardıran (neşter) bir Hindistan eleştirisi, Çin'e gözkırpmalar, insanın bencil ve karanlık yüzüne yüzeysel bir bakış, 2 saati aşkın (2s5d)  Hindistan mekanları izleme (her yabancının ilgisini çekecek mücessem tezatlar), İstiklal Marşı, kapanış. Filmimiz bitince aklımda kalan tek sahne Balram'ım suç ifadesini imzaladıktan sonra gözlerindeki acı ve gözyaşları ile sosyal statüsü gereği takındığı yaltaklanır gülümseme idi (hakkını yemeyelim etkileyici sahneydi). Yapacak hiç bir şeyiniz yoksa bakın, yoksa izlemeseniz de olur.

25 Ocak 2021 Pazartesi

"Promising Young Woman" Sarsıyor İyice!

   Afişi, lambaları, fragmanı yaldır yaldır holivut koksa da çok ciddi sistem (hadi sistem demeyelim de cinsiyetçi kast diyelim) eleştirisi yapan, izledikçe (özellikle sonlara doğru) seyirciyi sağlı sollu kroşelerle sarsan filmdir.
   Şimdi adından başlayalım "ümit veren genç kadın" isimli filmimiz açılış sahnesinden itibaren kadının neye "ümit verdiğini" çok bariz bir şekilde açık ediyor. Yani hiç bir şekilde "geleceği parlak" anlamında kullanılmamış bir sıfat tamlaması. Ancak filmin adamakıllı eleştirilerini ve yönetmenin dediklerini incelediğimde "promising young man" ifadesinin, genellikle aşırı alkol kullanımı sonucu tecavüz edilen kadınların davalarındaki (elbette ki konu hukuk çerçevesinde ele alındıysa) davalı olunan erkekler hakkındaki beraat kararlarında sıklıkla kullanılan bir deyim olduğunu öğrendim. "Bak efendi çocuk, duruşmada takım elbise de giymiş, açıköğretimde de okuyor. Geleceği parlak bir gencadam. Hayatını karartmayalım (zaten kız da alkollüymüş). Beraat verelim." cümlesindeki italik ifadeler, filmimizin (pek de metaforik) adının müsebbibiymiş. 
   "Dünyanın bin türlü derdi var. 10 yıl sonra elimizi yıkayacak su bulamayacağız. Senin derdin ne Arakolpa?" diyenler olabilir. Haklıdırlar. Ama bu da bir dert. Bu yıl kadın cinayeti olmayan hepi topu bir elin parmakları kadar ilimiz var. Kadınlar öldürülüyor, hırpalanıyor, istismar ediliyor, negatif ayrımcılığa tutuluyor, hor görülüyor, başta yazdım bir kez daha yazayım öldürülüyor (ÖLDÜRÜLÜYOR) yahu daha ne olsun. Fiziki olarak güçlü olan güçsüzü eziyor (hele karşı cinsse daha fazla eziyor). Bunun eğitimle falan da bir ilgisi yok. Okumuşu da okumamışı da var bu kitlenin içinde. Stanislaw Lem ustanın öngördüğü tersine evrim durumlarınımı yaşıyoruz belki de bugünlerde. Ama muhakkak ki: kadına şiddetin çok arttığı (belki de ifşa edildiği) ilginç zamanlar yaşıyoruz (Çin bedduası: "dilerim ilginç günlerde yaşarsın"). Görsel olarak (floresan, fosforlu renkler) pek neşeli, ancak içinde derin bir hüzün ve haklı bir öfke barındıran 1s53d'lık filmi (iki saate yakın), içindeki bazı sahneleri sarfınazar etmek suretiyle (özellikle eczanede geçen sahneler neydi öyle!) pek hararetli bir şekilde öneririm. (filmi "okuyabilen" sinefil, başkahramanımızın ebeveynlerinin 1980'lerde kalmış o bombastik dekorasyonu hakkında da metaforlar/kutaforlar türetebilirler ama fakir henüz o aşamada değil!)
 

20 Ocak 2021 Çarşamba

"Bilim ve Felsefe" Satışa Oynamayan, Oynasa Ülkenin Kaderini Değiştirecek Kitap!

   21 Makale, 192 Sayfa, okuması kolay değil ama öyle bildiğiniz felsefe yayınları gibi anlaşılmamaya yönelik olarak yazılmadığından (bence felsefi metinler sadece bu konu üzerinde ihtisaslaşan azınlığın anlayacağı şekilde yazılıyor ve geniş kitlelere ulaşamıyorlar (bir iki yazar hariç)) azıcık çaba göstermeniz halinde üst anlayış ve zihinsel hazlar yakalayabilirsiniz.
   Bugün bilim olarak adlandırdığımız olgunun taa yüzyıllar öncesinden günümüze olan sergüzeştini anlamaya çalışıyoruz. "İlim" ve "bilim" nedir, nasıl şekillenmiştir, nerelere savrulmuştur, "scienta"dan "science"a yapılan evrimleşme bu coğrafyada nasıl gerçekleşmiştir, iktidar bilim/felsefe ilişkileri nelere yol açmıştır, kırılma noktaları nereleridir (ki özellikle ilk bölümde (bilale anlatır gibi açıklanan) kırılmalar pek yerindedir), Kemalizm pozitivist midir?, bilimsel aydınlanmanın karşıtları/yandaşları kimlerdir?, şu an nerede duruyoruz?, aslında nerede durmalıyız? Gibi sorulara açıklamalar getiriliyor. Bu açıklamalar herhangi bir ideolojinin yahut tarihi yanlılığın yanında durarak değil, olabildiğince tarafsız bir perpektiften yapılıyor. 
   Okunduğunda "biz nasıl bu hale geldik?" sorusuna cevaplar üretebileceğiniz, günümüz siyasi ideolojisini daha iyi tahlil edebileceğiniz değerli bir kitap. Öyle zaman geçirmek için okunacak bir metin değil (fakir günde ancak bir bölümü zihinde sindirebildi!). Ancak yaşadığımız günleri ve hatta onyılları/yüzyılları daha net bir şekilde idrak etmek için bu çabaya değer. Zihin açmaya yeltenen kitap kurtlarına öneririm. 

14 Ocak 2021 Perşembe

"Eski Dünya Seyahatnamesi" Bildiğiniz Gibi Olmayan Gezi Kitabı.

 
   Çin'den İspanya'ya, Rusya'dan Yemen'e İlber Hoca'nın seyahat izlenimleri. Ancak bildiğiniz gezi kitaplarından değil. Benim bildiğim seyahatnamelerde genellikle ülkenin coğrafi, demografik ve daha ziyade turistik özellikleri öne çıkar. Bu kitap başka. Ülkelerin (yoksa coğrafyaların mı demek daha doğrudur?) tarihi arkaplanları eksene alınmış. Haliyle Mısır'da nerelere gideceğiniz yazmıyor da, Mısır'ın cemaziyülevvelini yazıyor. İspanya'dan bahsolunurken Emevilerin etkilerini ve ilginç bir şekilde Katalanların, Baskların bundan nasıl etkilendiklerini öğreniyorsunuz. 
   Yapacağınız seyahatte "aaa nerelere gideyim? neler yiyeyim?" düşüncesindeysiniz uzak durunuz ancak o destinasyonun (ne işim olur destinasyonla?) menzilin neler yaşayıp da bugünlere geldiğini ve (bilhassa) memleketimiz ve tarihimizle olan rabıtasını anlamak istiyorsanız (bilinçli seyyahların genel ortak noktası) bu 288 sayfalık okuması gayet de keyifli seyahatnameyi ıskalamayınız efendim.

12 Ocak 2021 Salı

"Chinese Take-Away", Darin'in Hatrına!

 
   Ricardo Darin hatrına oturup birbuçuk saatimi geçirdiğim filmdir. 

   Buenos Aires mukimi inatçı, bedbin, huysuz bir nalburun başına hiç yoktan bir Çinli düşer. Hayatı boyunca yalnız yaşamış Roberto için hayat zorlaşmaktadır.

   Filmimiz herhangi bir soruya cevap vermediği gibi sorular da sordurmuyor. Ancak; güzel bir karakter betimlemesi, iyi oyunculuklar, küçük gaglar (ne işim olur gagla?) şakalar, sıkmayan ve sarmayan bir senaryo görmek istiyorsanız öneririm.

7 Ocak 2021 Perşembe

"Bir Mars Destanı" Weinbaum: İkinci Nova.

 
   Daha önce "Sıfır Çemberi"ni okuduğum ve asıl patlama yaptığı öykülerinin o versiyonda olmadığını görünce edindiğim kitaptır. İthaki yayınları bu edisyona o meşhur Mars öykülerini (ve başka bir kaç öyküyü) eklemiş, başına da Asimov'un şükela bir önsözünü oturtmuş (Asimov: Weinbaum yaşasaydı Campbell devrimi olmazdı "Weinbaum" devrimi olurdu diyor). Ayzek Bey, gencecik yaşta ölüp bilimkurgu öykücülüğünü ancak 1.5 yıl sürdürebilen yazarımızdan "bilimkurgunun ikinci novası" diye bahsediyor.
   Elbette ki yazıldığı yıl olan 1934'teki bilimkurgunun durumunu bir gözönüne getirmek gerekir. Bir iki dergide yayımlanan "eğlendirici" çocuk hikayeleri. Bugüne evrilen türün henüz emeklediği dönemler. O dönemde yazılan ve türün kaderini belirleyen kafa açıcı hikayeler de Bay Stenli'nin kaleminden dökülmüş. İlk iki hikaye (toplam yedi öykü var) Mars'la ilgili ve günümüzde bile eğlenerek ve kafa açacak nitelikte (mükemmel toplumların yönetim şekli anarşidir!). Ben eğlendim ve bitirince sorular sordum. Ama bilimkurgu okumuyorsanız, sarfınazar edebilirsiniz.

5 Ocak 2021 Salı

"Bay Uzay Gemisi" Philip K.Dick'in Toplu Öykülerinin İlki.

 
   Bay Dik'in romanlarının büyük kısmını bitirdim ama öyküleri es geçmişim (ne ayıp!). Büyülüfener Yayınlarının versiyonunu Begüm Hanımın çevirisini okudum (gayet de özenliydi çeviri). Tüm öykülerin sadece dokuz aylık bir dönemde (1951-1952 arası) yazıldığı söyleniyor. Söylentiler doğruysa: Dik Bey LSD'yi damağına yapıştırır, oturur daktilonun başına yerinden kalkmadan günlerce yazarmış. Ancak bunun doğru olması biraz güç, zirâ (zirâ?!) öyküler öyle fazla uyarılmışlıkla, başka boyutlarda yazılacak kadar uçuk değil (Bkz. William S. Burroughs"The Naked Lunch" işte bunda birtakım bilinç açıcı kimyasal/organik yardımcılar var!). Ama bu öyküler akıl fikir işi (bilinç akışı bile yok). 
   Bay Dik'in sorunu belli, gerçeklik ve paradigmamız. Bunlarla uğraşıyor ve bunu gayet iyi başarıyor. 635 sayfalık ve birçok öyküden mürekkep kitabımız, burada tek tek yazamayacağım, bakış açınızı sallayan metinlerle dolu. Bu verimli vaha, birçok filme/romana da konu olmuş. Kimilerini alta yazdım, daha da çok var. Olmayanları da eşeleyebilirler (fikirler kuntastik). Hele ki Roog diye bir öykü var ki, sinemaya aktarılabilemez. Nedir: dört ayaklı bir dostumuz, bir köpek gibi düşünüyoruz (kendi bakış açımıza geçtiğimizde "hah, anladım!" diyoruz ki tadından yenmez).
   Velhasıl; bilimkurguya meyyalseniz muhakkak, değilseniz (ama hayal etmeyi, şeylere farklı köşelerden bakmayı seviyorsanız) hararetle öneririm. Yoksa uzak durun!
Ayarlama Ofisi-The Adjustment Bureau
Barınak-Take Shelter (Cefnikıls bunu ben yazdım diyor ama doğrudan buradan apartma (arakolpa'yı bu konularda kandırmak zordur nitekim!))
Oyuncak Hikayesi-Toy Story
Silo-Silo
Hesaplaşma-Paycheck

4 Ocak 2021 Pazartesi

"Uzaktan Kumandalı Kız" 1973'den Günümüze İsabetli Bir Bakış.

 
   Yazarımız yıllarca erkek mahlasıyla yazmış bir kadın. Bu da "eril yazım", "dişil yazım" konusunda tereddütleri olan kitap kurtlarını meraklandıracaktır. Ben bir fark göremedim. Ayrıca Alice Sheldon, CIA çalışanı ve 1987'de kendi yaşamına son vermiş. Nereden bakılırsa ilginç bir yaşam. Bunun yazdıklarına etkisi ne oldu diyerek başka yazdıklarının da tadına bakmak isterim. Herneyse!
   1973'de yayımlanan kitabımız bilinç akışı tekniğiyle yazıldığından biraz güldür güldür ilerliyor. Kimi bölümleri nereye oturtacağınızı bilemiyorsunuz ama olsun: taşlar yerine oturuyor okudukça.
    Belirsiz gelecek, distopik bir Dünya. Reklamsız bir tüketim piyasası. Bunu aşmaya çalışan azgın şirketler. Hipofiz bozukluğu olan ucube görünümlü bir genç kadın: P.Burke.  Uzaktan nöro bağlantı ile çalışan ve tüketim modeli görevi olan plasental kabuklar. Burke'ün başarısız intihar girişimi ile PK kullanıcısı olmasına giden yol, bir aşk hikayesiyle sekteye uğrar, olaylar gelişir.
   Keşke novella yerine (Ursula K.Le Guin'in önsözüyle toplamda 70 sayfa) düz yazımlı bir roman olsaymış!

3 Ocak 2021 Pazar

"Soul" Pixar'ın son işi.

 
   Genç balık yaşlı balığa sormuş "-Okyanusa gitmek istiyorum. Okyanus nerede babalık?
   Yaşlı balık yanıtlamış "-Okyanus burası evlat."
   Genç balık "-Olur mu yahu! Burası sadece bir parça su."

   Filmimizin konusu budur. Ama işçilik iyi. Şu düşünceyi 1s40d'ya sığdırmak incelik ister. Güzel yapmışlar. Ezecek bir akşamınız varsa öneririm (caz sevenler daha bir fazla sever).

"Tuhaf Kütüphane" Murakami'den Bir Garip Masal!

 
   Murakami'yi seviyorum. Bu minvalde yazdıklarının tümünü okumayı hedeflemem nedeniyle bu neşriyatı da edindik ve oturduk başına. 

   Bakmayın tanıtımlarda 72 sayfa olarak nitelendirilmesine, resimsiz sayfaları çıkarın 36 sayfa kalıyor. Onun da fontları büyük sayfaya 24 satır olarak yayıldığını düşünün. Elinizde tertemiz bir 25 sayfalık öykü kalır. Öykünün içeriğini de aslında bir masal olarak kabul edebilirsiniz. Öylesine fantastik bir metin ki, öykü demek olmaz. Hâl böyleyken, bombastik bir pazarlama harikası olarak ciltli kapaklı satılan, kağıdı çok kaliteli, illüstrasyonları başarı bir kitaba 30 küsur lira vermek belki içinize siner. Kitaba verdiğim paraya acımıyorum ama 25 sayfalık masala bu parayı vermek bana koydu! Koleksiyonerseniz alınır, yoksa değmez! Bir kütüphaneden edinin, yarım saatte okuyup iade edersiniz. Paranız cebinizde kalsın (bugünlerde ihtiyacınız yoksa bile olanlar çok).

29 Aralık 2020 Salı

"The Assistant" ABD Çalışma Hayatına Kısa Bir Bakış Yahut Weinstein Fobisi.

 

   Yeni mezun, oldukça zeki, potansiyeli olan genç çalışanların izlemeleri gereken filmdir. Birbuçuk saatlik filmimizin sonunda başrolümüz bir kez dahi gülümsemiyor, deliler gibi çalışıyor (ilk gelir, son çıkar), istismarlara şahit oluyor (nedir ki: her iki taraf da mutlu!), sesini çıkarmaya çalıştığında yıldırılıyor (-Bak! kariyerini bitirme. O pozisyon için elimde 400 özgeçmiş var!). 
   Herneyse konumuz: büyük bir sinema filmi şirketinde bir ofis asistanının bir günü. Sabahın köründe başlıyor, gecenin ilerleyen saatlerinde bitiyor. IMDb puanı 6 küsurmuş, boşverin. Zaten düz sinefile gelmez. Ne yapacaksınız sıkıcı bir ofis gününü izleyip de. Ancak ABD'deki çalışma koşullarını (ki ülkemiz de hızla o yöne evriliyor), genç/zeki/donanımlı ve fakat deneyimsiz çalışanların ahvalini görmek isterseniz buyrunuz. 
PS : Filmde hiç görünmeyen istismarcı patronun Harvey Weinstein olduğundan huylanmıştım. Sonra kritikleri okuduğumda yanılmadığımı ve hatta yönetmen Kitigriin hanımın, Weinstein olayından sonra bu filmi çektiğini öğrenince, üç hücreli beynimden gurur duydum.

28 Aralık 2020 Pazartesi

"Düne Kadar Dünya" Geniş Zamanlarda Okunmalı!

 
   Evrimsel biyolog Bay Diamond'un "Tüfek, Mikrop, Çelik"inin hastasıyız. Daha sonra basılan (ve ekleri gitgide güncellenen) edisyonlarını bile okumuşluğumuz vardır. Son onbeş gündür de bu ytong ebatlarındaki (696 S.) kitabıyla hemhal oluyorum. 
   Eski toplumlardan neler öğrenebilir, neleri günümüze adapte edebiliriz diye bir sorunun cevabını arıyoruz. Cerıd Bey, mesleğini icra ettiği uzun yıllarda, dünyamızın kenarda köşede bulunan en ilkel (en az bozulmuş) toplumlarıyla haşır neşir olmuş. Yeni Gine'den Avustralya'ya, İnuitler'den (hayır eskimo değil İnuit) Kuzey Amerika Yerli halklarına kadar birçok sonra keşfedilmiş toplumlarla birlikte çalışmış, hayat tarzlarını gözlemlemiş. Bu gözlemleri de bir bilim insanı perspektifinden yapmış. Sonra da, bu toplumların ne tür özelliklerini, günümüz toplumlarına uyarlayabiliriz diye düşünmüş ve bu kitabı yazmış. 
   Çocuk yetiştirme, yaşlılara olan yaklaşım, anlaşmazlıkların çözümü, dini inanışlar, risk yönetimi, beslenme ve fiziksel sağlık gibi çeşitli bölümlerde hem eski toplumların yaklaşımlarını inceliyoruz hem de bölüm sonlarında yaşadığımız toplumdaki bu uygulamaları didikliyoruz. Sonunda neler yapılabilir, neleri kendimize uyarlayabiliriz sorularının cevabını alıyoruz. 
   İlk bölümlerin pek sarmadığını ancak ilerleyen bölümlerde (özellikle de din faslına girdiğimizde) elimden bırakamadığımı belirtmeliyim. Din bölümünden itibaren beslenme ve sağlık kısmında çok çıkarılacak dersler vardır. E-kitaptan okudum (pişmanım), basılı halini de edinip altını üstünü çizerek, fosforlayarak, sayfa ayraçları koyarak okunmalı. Kitabı bitirdikten sonra eski siz olmayacağınızı tahmin ediyorum. Muhakkak ki bazı yargılarınızı, dogmalarınızı değiştirebilecek bir metin. Öneririm.

26 Aralık 2020 Cumartesi

"Midnight Sky" Bilimkurgu ama değil de sanki!

   Uyarıcımız çalıştı, oturdum akşam izledim. Corckluuni, Sabörbikın'dan sonraki sinema filmi yönetmenliğinde bir Netfliks filmini kotarmış. 

   Dünyada bir şeyler ters gitmiş ve bildiğimiz yaşam sona ermiştir/ermek üzeredir. Elbette uzun zaman önce yaşanacak gezegen bulmaya gitmiş Aeter uzay gemisindekilerin bundan haberi yoktur. Kutup dairesindeki gözlemevinde bulunan huysuz bir bilim insanı; tahliyeyi reddeder ve gelen gemiyle irtibat kurmak için tek başına kalır (zaten ömrünün sonlarına gelmiştir). 

   Üç eksenli senaryo, uzay gemisindekiler, Dünyadakiler ve neden izlediğimizi filmin sonlarında idrak edeceğimiz geri dönüşlerle ilerliyor. Eğer tekerlekli ofis sandalyelerinden yönetilen kocaman bir uzay gemisi izlemek sizin mantığınıza ters düşmüyorsa (aynı şekilde kutuplarda buz gibi sudan çıkıp yola devam etmek gibi garabetler de cabası), bir şekilde kendini izletiyor filmimiz. CGI efektleri, evet göze batıyor ancak konusunun bilimkurgu olarak yazılmasına karşın pelikulamız bilimkurgu filmi değildir. Daha ziyade aile olgusunun didiklenmesi gibi algıladım (o fedakarlıklar, çekilen zorluklar, kuvvetli bağlar vs.). Bilimkurgu peşindeyseniz uzak durun, ama "ezecek iki saatim var, ne yapsam" diyorsanız başına oturabilirsiniz. 

24 Aralık 2020 Perşembe

"The Burnt Orange Heresy" Yanık Portakal Sapkınlığı, Sanat Piyasaları Üzerine.

   Coseppekapotondi Bey, En İyi Teklif'ten bugüne izlediğim en sağlam "sanat piyasaları" filmini yapmış. Sanat piyasaları; filmin geçtiği fon tabiy ki, aslolan insanın hırslarının peşinde ne kadar gidebileceğidir. 1s39d'lık filmimiz, öncelikle çekildiği yer (İtalya'nın bombastik bir gölü Garda mı Como mu bilemedim) itibarıyla insanı cezbediyor. Başrol olmasa da en önemli diğer iki rolde arz-ı endam eden Mikcegır ve Danıldsatırlend ise adeta ayva tatlısının üzerindeki kaymak. Yırtıcı sanat simsarı ve aşmış emekli ressam rolleri bir insana bu kadar mı yakışır? 
   Filmimiz ilk anından itibaren diyaloglardaki vasat üstü akış sayesinde düz sinema izleyicisini (bakın sinefil değil!) kendinden uzaklaştırır. Ancak diyalogları doğru okursanız tadından yenmez. Ayrıca metaforlar kutaforlar sinekler filmimiz boyunca uçuşur durur (en son sahnede ise (buzdolabının üzerindeki çizim (filmin adını aldığı tablodaki parmak izi)) resmen içinizin yağları erir). Zekice yazılmış ve ustaca çekilmiş bir kordelayı kaçırmak istemeyen sinefillere iyi seyirler...


15 Aralık 2020 Salı

"Rojo" Arjantin Kırmızısı.

 

   1970'li yılların ortası, Arjantin'deyiz, kasaba eşrafından avukat Kladyo; bölgenin şık restoranında eşini beklerken bir hödüğün tacizine uğrar. Bu tacizi bertaraf ettiği gibi, hödüğü köpek hayvanının mahrem bölgelerine giriş çıkışını sağlar (elbette sosyal olarak (Kladyo kibar adamdır)). İki saate yakın (1s49d) filmimiz bu sahnelerle açılınca "aha" dedim "beyine takla attıran bir filmle karşı karşıyayım". Yanılmamışım. 

    Genç yönetmen Bünyamin Naiştat (muhtemelen levanten), yaşının ötesinde bir tecrübe göstererek, şükela bir iş çıkarmış. Bir kere iş iyi kotarılmış. Kullanılan filtrelerden (bildiğiniz 70'li yıllarda çekilmiş film izliyorsunuz hissi veriyor), sekans açılarına, sünmeyen senaryodan, ekonomik (ama yerinde) müzik kullanımına, iyi oyunculuklardan (Dieguito'ya nasıl kıl oldum! (gerçek hayatta da adı aynıymış)) metaforlara; özenli bir iş var.

   Öte yandan filmimiz hem bir dönemi yansıtıyor (darbe öncesi gelişmemiş ülke aurası) hem de hep muteber olacak soruları sorduruyor. 

  • Mevcut düzeni korumak adına ne kadar ileri gidilebilir?
  • İlahi adalet diye bir şey mevcut mudur?
  • Karma bizi nasıl etkiliyor? (Karma var mı?)
  • Güneş tutulmaları sırasında hava kızarıyor mu?
  • Filler tepişince, çimenler ezilir mi? (soruya gel!)
ve daha neler.

   Geniş zamanlarda izlemediğim için (kafa boşaltmak için başına oturmuştum, yanlış yapmışım) bolca geçen metaforları çözümleyemedim (peruk, güntutulması, Şili'li meşhur dedektifin mütedeyyinliği (ve hatta fundamentalistliği)) ancak geniş zamanlarda bir kez daha izleyip, hem senaryoyu anlamlandırmaya (bir çok gönderme havada kalıyor) hem de metaforları çözmeye çalışıciim. Netfliks'te ve sinemalarda görülmeyecek filmdir. Politik sinemaya ilgi duyuyorsanız öneririm.