14 Nisan 2021 Çarşamba

"Riders of Justice" Anders Thomas Jensen'in Bekleneni!

 En sonunda uzun zamandır ağ güncemde şuursuzca övebileceğim bir film çıktı. Daha önce Adem'in Elmaları ve Blinkende Lygter işlerini yazdığım Anders Thoman Jensen'in en son filmi. Yine başrollerin birinde Madsmikkelsen, yine altları iyice doldurulmuş sorunlu karakterler, yine hayatın insanları olur olmaz yerlere sürüklemeleri, iki saate yakın olmasına karşın izleyiciyi hiç dikkatini düşürmeden içene çeken bir kurgu. Filmimiz böyle.
   Litvanya'da küçük bir kız amcasından mavi bisiklet ister, amcası da "kısmet artık!" der. Danimarka'da üç geçkin nerd (ne işim olur nerd'le) bilgisayar delisi inek ortak çalıştıkları bir projeden şutlanır. Olaylar gelişir.
   Hayatın nedensellikleri, intikamın dibacesi, dine inanmanın nelere iyi geldiği, psikoterapiye ve psikanalize atılan goller (hemi de ne acımasız şutlarla), çok üfürmenin insanı nasıl olup da çuvallatabilmesi (Emmenthaler'in tetik elde far görmüş tavşan gibi kalıvermesi), baba-kız ilişkileri, İskandinav insanının rasyonel bakışı ve daha neler.
   Madsmikkelsen, duygularını ancak şiddetle ifade edebilen askeri, Nikolaj Lie Kaas, yıllarca tacize uğramanın getirdiği kişilik bozuklukları ile boğuşan (4000 saat terapi ve konulan binbir teşhis) Otto'yu ve burada yazmaya üşendiğim diğer başroller (böyle demekte bir beis yoktur, star isim bir de olsa olayın merkezindeki herkesler bence başroldür (içoğlanı Bodashka bile)) şükela bir şekilde resmedilmiş. 
   Anders, iyi bir yönetmen ve senarist. Marcus'un eşinin cesedini görürken yansıttığı yüz ifadesi ve uzaklaşan kamera ile (ki sinefil alacağını alıyordur o duygudan) en son sahnelerin birinde Ementhaler'in tutmadığı silah ile, sonlara doğru İskandinav yemeklerini beğenmeyen Mısır'lı diş teknisyeni aracılığıyla yaptığı müthiş twist (ne işim olur twistle) şaşırtmaca ile ve çok ince gördüğü ayrıntılar ile zihnimizi şımşıkırdak yapıyor. Kendi adıma Chateau Nuzun 2018 şişesini diplermişçesine (ama iki saatte) bir deneyim yaşadım. Her yudumda derinleşen bir tat, her katmanda farklı bir lezzet, bitirince zihinde bir hoşluk. Kendi adıma bir kaç yılda bir izleyeceğim bir filmdir.
   Öneririm hararetle!

11 Nisan 2021 Pazar

"Edebiyatla Ahmaklaştırma, Felsefeyle Çökertme" Muhakkak!

   Heisenberg, Schrödinger, Bohr gibi isimler kuantumun kapıları açtılar. Bir de gördük ki; ışık hem partikül hem dalgaboyu özellikleri gösterebiliyordu. Schrödinger bunu kedisiyle çok iyi açıkladı. Kutuyu açmadan kedi ölü mü diri mi bilemiyorduk. Sonuç tamamen belirsizdi ve bu belirsizlik (ki pozitif bilim hiç sevmez) tamamen bilimseldi. 
   Bunun felsefedeki yansıması muhakkak bir karşılık bulacaktı. Öyle de oldu. Popper, Feyerabend, Kuhn ve daha niceleri "postmodernizmi" buldular. Bu postmodernizm denilen şey liberal kapitalizmin işine öyle yarayan bir enstrümandı ki hemen sonuna kadar kullanmaya başladılar. Her alanda kullandılar: bilimde, sanatta, sosyolojide, psikolojide, siyasette, mikro toplum mühendisliğinde. Hala da kullanıyorlar. Farkında olmasanız da bu kullanımın hedeflerisiniz. 
   Bay Kara, postmodernizmin edebiyat ve felsefede kullanımını ele alan bir üçleme yazmış. Pek bilinmeyen bir yayınevinden çıkan üçlemenin, ilk kitabı Şubat 2019'da, ikinci ve üçüncü kitapları ise Şubat 2020'de yayımlanmış. Üçüncü kitapta 600 (ALTIYÜZ) adet basıldığını görüyoruz. Edebiyat piyasalarını faş eden, g.te g.t diyen bir kitap. Böyle olduğu için çok satmamasını, gözönüne çıkarılmamasını, hakkında yazılıp çizilmemesini anlayabiliyoruz. Sadece Özdemir İnce şöyle (Bkz.) birşeyler yazmış (o da yürek yemiş olsa gerek zira kitapta Cumhuriyet'e de adamakıllı giydiriliyor). 
   Kerameti kendinden menkul yazarları hiç sevmiyorum. Eğer ki bilimsel bir konuda yazacaksa bilimsel bir eğitimi, makul bir titri olması gerek diye düşünürüm. Bu minvalde yazarımız Taylan Kara hakkında bir araştırma yaptım. Yazdığı eserlerin yazarı olması haricinde hiç bir bilgiye ulaşamadım. Ne eğitim, ne iş, ne de kişisel hiç bir bilgi yok. Oysa hem web sitesi hem de youtube kanalı var. Bu bana garip geldi ve yazdıklarını negatif bir önyargıyla okudum. Ancak şöyle bir pozitif durum var ki yazılarda: her yazıda alıntılanan veriye ait titiz alıntı ve dipnotları var. Üşenmedim, yazılardan cımbızla seçtiğim dipnotları araştırdım (sayfası sayfasına). Evet alıntılanan ifadeler, dipnotlarda olduğu gibi geçiyor. Öyleyse yazılanlara itimat etmek zorundayız. Bay Kara, çeşitli alıntıları alt alta yerleştirerek görüşünü ileri sürüyor. Görüş, zaten alıntıları okuyunca ortaya çıkıyor (eğer okuyucu aşırı ebleh değilse (Bkz.ben (hep az ebleh olduğumu düşünmüşümdür))), yazarın da bunu pekiştirmekten başka bir şey yaptığı söylenemez. Ancak bu (kimi zaman birbiriyle ilgisiz gibi görünen) alıntıları derlemek kolay bir iş değil. Üçüncü kitabın ortalarında pek bir müteessir oldum zira, ele alınan kitlenin tarifi aynen zatıma eski bir eldiven gibi oluyordu. Tespitler dimdik öküzgözü (bulls eye) isabetliydi.
   Genel olarak herkese, tüm odaklara eleştiri yönelten bir metin. Liberallere, solculara, sağcılara, dincilere, sekülerlere, sözde bilimcilere ve daha neler nelere. Bu ağır negatif tespit silsilesinden kurtulabilen pek azdır. Ama bilmek bilmemekten iyidir. Edebiyatla hemhalseniz, okumayı seviyorsanız; neler olup bittiğini öğrenmek için alın okuyun efendim.
   Altta; kitaptan aklımda kalan bazı konu başlıklarından seçmeler var. Belki ilginizi çeker.
  • H.A.Toptaş'ın en çok kazanan edebiyatçılardan olduğunu bilmiyordum. (şahsen ilk iki sayfadan sonra tahammül edememiş, hiç başlamamıştım)
  • C.Şengör ve İ.Ortaylı'nın bir kesimin aydınları olarak biçilen role uygunlukları.
  • Edebiyatta Orhan Pamuk'u eleştirmenin yasak olması
  • Onat Kutlar'ı kimin öldürdüğünün nasıl gizlendiği (gizlendiği demeyelim de nasıl üstünün örtüldüğü)
  • Parsiyel Agonizm
  • Sivil Toplum Kuruluşlarının cemaziyülevveli
  • Ot, Kafa, Bavul vb. dergilerin işlevi
  • Edebiyat sevicileri, sanat piyasaları
  • Ilımlı Kemalistlerin, aydınsız Cumhuriyetçilerin iflah olmaz eblehliği ve daha neler.

7 Nisan 2021 Çarşamba

"Perisiz Köşk" Yıldız Alatan'ın Son Macerası.

   En nihayet edindim ve iki günde (sadece gece okumalarıyla) bitiverdi. Kitaplık sağolsun, yoksa haberim bile olmayacaktı. Oysa zihin farkında olmadan Yıldız Alatan polisiyelerine bir iptila geliştirmiş bile! 
   Artık menopozun derin sularında yüzmekte olan, dört dörtlük ev kadını, mükemmel terzi ve amatör hafiye Yıldız Alatan, sevgili kocası Ziya ile mutedil bir hayat sürmektedir. Olaylar gelişir.
   Her seferinde mantıklı, rasyonel tahminler yürütmeme karşın beni son otuz sayfada hep taklaya getiren bir tarzı var Bayan Öz'ün. Ben bir yana (zaten müptelasıyım polisiyenin (çantada keklik okur)), güvercinim de bekler oldu bu seriyi. Bir kere dili pek akıcı, olayların geçtiği dönemi bombastik şekilde iyi ögelerle hatırlatıyor (siyasi gelişmeler, müzikler, güncel olaylar vs.), karakterlerin ve yan karakterlerin içi iyi dolduruluyor, akla yatmayan bir olay akışı yok ve sonunu tahmin etmek oldukça zor. Daha ne olsun!
   Gündemden uzaklaşmak ve iyi vakit geçirmek için birebir kitaptır. Polisiye sevenler kaçırmasın.

"Medarı Maişet Motoru" Sait Faik'in İlk Romanı.

   Sait Faik 1940-41 yıllarında bu romanı tefrika eder. Zinde kuvvetler sakıncalı bulur, basacak yayıncı bulunamaz. Anacığı kendi parasıyla bastırır, piyasaya sürülmeden toplatılır. 1952'de sansürlü, kısaltılmış hali ve başka bir isimle (Birtakım İnsanlar) ancak yayımlanabilir.  
   Adada yaşayan birtakım insanların romanı. İlk olarak yeniyetmeliğimde okumuş, içimi baymıştı. Sonra değiştim (iyi mi oldu kötü mü bilemiyorum) yine okudum yine sıkıldım (pek kasavet basmıştı). Yine okudum, bu kez iyi geldi. Elbette ki yazarımızın kısa öyküleri gibi içinizde ani duygular uyandırmıyor (kısa öykü zor, roman kolay) ancak kimi satırlar var ki içinizde bilmediğiniz yerlere dokunuyor. Zannediyorum ki yazarımızın resmettiği İstanbul'un son devirlerini görme şansım oldu. O yüzden tüm roman boyunca sağlam bir nostalji duygusuyla hemhal olduğumdan objektif değerlendirme yapmam çok zor (İçses "-Bre gafil! sen kim oluyorsun da SFA'ı değerlendirebiliyorsun"). Ne diyeyim: (şimdi kim hatırlamıyorum ama gayet popüler ve başarılı bir yazar demişti "-Kalem başına oturmadan muhakkak Sait Faik açar okurum.") ben de azıcık kelimenin ruhumda yarattığı etkileri görmek için okuyorum üstadı. Ara sıra sizlere de öneririm.

"İnsanın en fenasında bir iyi tarafın bulunduğunu biliyoruz. Biz o iyi tarafı bulmaya, ondan istifade etmeye mahkûmuz, mecburuz."

5 Nisan 2021 Pazartesi

"Quo Vadis Aida?" Çok Acı Ama Görmek Gerekli!

   Bitirdikten sonra güvercinimle fakirin başına ağrılar girdi. Uzunca bir süre kendimize gelemedik, uykularımız kaçtı. Baştan uyarayım: güzelce bir vakit geçireyim, sıkıcı hayatımdan uzaklaşayım diyorsanız hiç yaklaşmayın! 
   Temmuz 1995. Aida, Srebrenika'daki Hollanda kontrollü BM üssünde tercüman. Sırplar BM'nin verdiği teminatlara karşın kente giriyor, güzelce katliama başlıyor. Ahali; bir ümit, BM kampına koşuyor, belki ölmeyiz diyerek. Aida'nın kocası ve iki oğlu üsse giremiyorlar, telin dışındalar. Aida pürtelaş tüm imkanlarını zorlayarak ailesini içeri alıyor. Olaylar gelişiyor. 
   Avrupa'nın göbeğinde bir katliam yaşandı, 2.Dünya Savaşından beri yaşanan en büyük katliam. Sırplar BM'nin kontrolündeki bölgeye girerek 8 bin küsur insanı çatır çatır öldürdüler. İçlerinde kadınlar ve çocuklar da vardı. Filmimiz bu facia içindeki bir aileye odaklanıyor. Hiç ajitasyon yapmıyor, duygu sömürüsü kolaylığına kaçmıyor, yaşanan şiddeti fazla yansıtmıyor. Buna karşın yaşananların haşyeti iliklerinize kadar işliyor, gözünüzün önünde olan bir trafik kazası gibi gözlerinizi kaçıramıyorsunuz. 
   Bir süredir Avrupa patronlu bir işyerinde çalışıyorum. Patronun devlet olması, bu büyük makinenin nasıl çalıştığını anlamamı sağladı. Nasıl düşünür, nasıl hareket eder, nasıl eylem yapar, neyi planlar; az çok öngörebiliyorum. BM ve Hollandalı askerler aynı o şekilde hareket ettiler. Albay Karremans'ın Kasap General Ratko'nun (meşe odunlarında yanası!) sigarasını çakmağıyla yakmaya uzanışı ve Aida'nın ailesini kurtarma çabalarına sırt dönüşünü hiç yadırgamadım. Silahlı Sırp askerlerinin üsse girişini kurallara kesinlikle uymasa dahi kabullenişi ve benzer kuralları hayatını kurtarmaya çalışan insanlara karşı hiç esnetmeyişleri; güce karşı duramama halini çok iyi anladım.  
   Filmimizin sinema sanatına yaptığı katkılardan bahsedecek kadar iyi film okuyamıyorum. Ancak oyunculuklar, senaryo (bu konuda senaristin eli oldukça kuvvetli), müzik, renkler, çekimler konusunda "gözüme battı" diyebileceğim bir şey yok. Başroldeki Jasna ve Kasap Ratko'yu oynayan aktörlerin karı koca olmaları ve ikisinin de Sırp olması şaşırtıcı. Filmin gösteriminden sonra ölüm tehditleri almaları ise hiç şaşırtıcı değil.  Filmin IMDb sayfasındaki puanlamasına 1 çakanların milliyetlerini de şıpınişi çözüyorum ve neden 1 çaktıklarına hiç şaşırmıyorum (buna karşın puanı yüksek (film iyi ve senaryo uydurulmamış adeta belgesel dramatizasyonu çekmişler)).
   Yapımcılar çok çeşitli (içlerinde TRT de var ki pek sevindim). Yabancı dilde en iyi film oskarlarında ilk beşte (alabileceğini hiç zannetmiyorum ama olsun, ne kadar insan görürse o kadar iyi!). Hiç alışkın olmadığınız biçimde açılıştan önce kocaman bir Pirate Bay ambleminin altında "Hiçbirşey teliflenmemiştir, Herşey serbesttir" sloganını okuyunca şaşırdım ama pek de bir sevindim. Bu kenarda köşede (kasıtlı olarak) tozlanmaya bırakılan trajediden mümkün olduğunca çok kişi haberdar olsun ki savaşın (hele de içsavaşın) ne menem bir b.k olduğunu herkes görsün. Zannımca bir süre sonra TRT2'de yayınlanır (en azından o zaman kayıtsız kalmayın).
   İzledikten sonra sevgi kelebeği olmayacaksınız, muhtemelen sarsılacak ve üzüleceksiniz oldukça ama görmeyin diyemem (insan olan demez). Ataları o topraklardan gelen biri olarak muhakkak bulmalı ve izlemelisiniz diyebilirim.

"The Boys" Acaip Bir Dizi.

   Bu güncede dizi güzellemesi yapmıyorum. Şimdiye kadar sadece Black Mirror vardı yamulmuyorsam. Ama bunu yazmasam içim şişer.
   İki sezonu, 23 bölümü var. IMDb notu gereksiz yüksek (8.7). Aşırı şiddet, küfür, cinsellik içeriyor (aman diyim küçüklerden ırak!). Ancak kapitalizmi, reklam dünyasını, ABD'yi, "kahramanlık müessesesini" (var mı böyle bir müessese? (DC, Marvel vs.)) eşeğin karanlık bölgelerine mütemadiyen batırıp çıkaran mümtaz bir televizyon serisidir. (Barakobama'nın da en sevdiği diziymiş (söyleyenlerin yalancısıyım)). İki günde iki sezonu bitirdim. Elbette ki televizyon dizisi olmak; mütemadiyen sündürme, anlamsız uzatmalar demek. Bu da onlardan azade değil ama izlerken keçiboynuzu değil de iğde yemiş gibi oluyorsunuz (seven çok sever, sevmeyen hiç sevmez). 
   Fakirin durduğu yer belli (ABD'nin tam karşısında duruyorum), uzun yıllardır da bu değişmedi. O yüzden bayıla bayıla izledim. Körlemesine önermiyorum ama bir bakmanızda çeşitli faideler olabilir.

4 Nisan 2021 Pazar

"Nuh Tepesi" En nihayet...

 
   Şuradaki yazıda; bu yıl aklımdaki iki sinema filminden biri olduğunu ifade ettiğim işi, Netfliks'te gördüğüm gibi başına oturdum. 1s49d süren filmi, güvercinimle birlikte ilgimiz hiç düşmeden sonuna kadar izledik. 
   Köyüne ölmeye gelen bir babanın, oğluyla olan sancılı ilişkisi. Köy hayatı ve daha neler.
   İlk uzun metrajını çeken genç bir yönetmen için çok iyi bir ilk film. Ben ne bilirim ki? 20 Adaylığı, 11 ödülü var (üstelik üçü de pek havalı Tribeca Film Festivali'nden) Demek ki, bilenler de benim gördüklerimi görmüşler (yahut tam tersi!). 
   Birçok sahnede NBC etkisi hissediliyor, diyaloglar da buna keza. Ama bu sadece bir his, yoksa kordelamız NBC filmlerinden daha farklı, daha başka şeyler görüyor. Sadece bir baba-oğul ilişkisi değil, köy yaşamının sınırları, kapalı periferdeki gençlerin sınır tanımaz denyoluğu, inanç/umut/rant ilişkisi ve daha neler.
   Oyunculuklar, müzikler, renkler, çekimler ve seslendirme (ilk kez bir memleket filmini altyazısız izleyebildik) gayet güzel. Tecrübeli yönetmenlerin fecaatlerini izlemektense (9xLeyla), bu özenli işe odaklanın, bitince (eğer kafa denginiz ise) zihninizdeki soruları münazara edin (münazara!), farklılıkların işletim sistemiyle olan (Bkz.zihnin çalışma yöntemi) ilişkisini tartın. Velhasıl: sorular sorduruyor, cevaplar verdiriyor ama bunu önünüze hazır koymuyor. Öneririm yani.
PS. Aklımdaki diğer film de 23 Nisan'da Netfliks'te imiş. Nasipse Adayız'ı sabırsızlıkla beklemedeyiz.

"Karadul Bulmacaları" Asimov'dan Bilimkurgu Dışı Öyküler.

 
   Kapağına ve yazarına bakıp bilimkurgu zannedilmemesi gereken öykü kitabıdır. Asimov bu öyküleri ilk kez Ellery Queen'in Gizemli Hikayeler Dergisi'nde yayımlamış, tutunca devamı gelmiş ve nihayet kitap haline dönüşmüştür. 
   Fazlasıyla kişisel ögeler içeren hikayelerin tümü de birbirine benzemektedir. Hali vakti yerinde bir grup erkeğin "Karadul" titri ile toplandıkları yemekte bir konuklarını "sıkıştırmaları", bunun sonucunda esrarlı bir sorunun zuhur etmesi, hep birlikte kafa yormalar ve nihayetinde garson Henry'nin çözümü şıpınişi bulması. Bilimkurgu ve gizemle ilgisi olmayan hikayeler yalnızca hayalgücünüzü tetiklememekle kalmıyor, içinizdeki sıkıntı canavarını da besliyor. Yazar, arkadaşlarından bir grubu betimlediği açık olan bu topluluğun sohbetlerine kendini de dahil etmekle (üçüncü tekil şahıs olarak) bir beis görmüyor. 
   Kendi adıma hızlı okuma yaptım (bir günde bitti!). Bir daha okur muyum? Asla. Kitapta tek hoşuma giden şey: konuğu sıkıştırırlarken sordukları ilk soru oldu (-Varlığınızın amacını nasıl açıklıyorsunuz? (birini tanımaya başlamak için kesinlikle iyi bir soru!)) bir de kitapla ilgili olarak bir kitap satıcısının yaptığı açıklamalar. (Bkz."Üçlü Şeytan" adlı öykü). 
    Haydi şöyle özetleyeyim de öyküyü okumaktan kurtulalım. "Şeytanın avukatı -Sinema ve televizyon çok popüler ve daha çok para kazandırıyor, kitabı kim okur. Kitapçı - Hızlı yiyecek restoranları da popüler ve çok kazandırıyorlar ama iyi bir fine dining'in (ne işim olur fine diningle) şık bir restoranda yenilen iyi bir yemeğin yerine geçemezler." Nokta!

3 Nisan 2021 Cumartesi

"Hayalet Tugay" Değişik Bilinç Uygulamaları.

 
   Yaşlı Adamın Savaşı ile başlayan serinin ikinci romanıdır. 336 sayfa çabucak bitiyor. İlk romanda aşina olduğumuz hayalet tugayları ile aşina oluyoruz. Yine eğlenceli bir dil, meraklandırıcı bir kurgu, araya serpiştirilen bilimsel bilgiler ve finiş.
   Romanda aklıma adamakıllı yatan bir benzetme var. Mutad tanıtımlarımızın dışına çıkarak onu yazmak isterim. Bilgisayara aşina olanlar bilirler, bu aletlerde mantıklı sonuç almanın elementleri bellidir. Yazılım, donanım ve veri. Bunların biri olmazsa ya da olur ama uyumlu olmazsa netice çıkmaz. Bay Scalzi (bilmiyorum kendi fikri midir? (hiç sanmıyorum (çünkü bununla ilgili çok çalışma var))) bunu organik yapımıza şöyle uyarlıyor. Donanım: fiziksel beyin, veri/data: yaşadıklarımız, yazılım ise: (bakın burası çokomelli) bu yaşa kadar yaşadıklarımız/öğrendiklerimiz /hazmettiklerimiz. 
   Şimdi şöyle bir arkaya yaslanıp düşünelim. Donanım, tüm insanoğlunda (kazara/genetik/hastalık sonucu oluşan kusurlar hariç) aynı. Hepimizin neredeyse aynı ağırlığa sahip beyinlerimiz var. Eğer aynı coğrafyada yaşıyorsanız bazı üst bileşenler de veriyi tamamlıyor. Öyleyse farklılıklarımız genelde yazılımdan kaynaklanıyor. Sizlerle benzeşen bir çok tanıdığınızın, şeyler karşısında sizlerle aynı tepkiyi vermemelerindeki sorun, yazılımdan kaynaklanıyor. Böyle düşününce birçok şeyde aydınlanma yaşadım. Yazılıma önem vermek lazım.
   Bu arada yazarımızın Zoe'nin Öyküsü'ne başladım lakin fakiri baştan hayalkırıklığına uğrattığı için içine iyice girmeden bırakmayı tercih ettim. Serinin ilk kitabı belli bir kıvılcım taşıyordu, ikincisi ise kül altındaki köz kıvamındaydı, üçüncüde daha küllü bir koku gelince tadında bırakmayı tercih ettim. Bir de Kırmızı Üniformalılar'ı arada derede okudum ve hayal kırıklığım büyüdü (ilk kez okuduğum bir kitabın yazısını yazmaktan imtina ediyorum (varın siz hesabını yapın)). Yine de siz bilirsiniz.

31 Mart 2021 Çarşamba

"Peri Gazozu" Otobiyografik Öyküler.

 
   Nasipse Adayız'da Bay Kesal'ın mizahi yönünü gördükten sonra ıskalamayacağım bir kitaptı, çabucak edindik, kısa sürede bitirmeyi hedeflememe karşın içeriğinin sertliğinden dolayı arada sırada okundu, bugünlerde bitti.
   31 öykü, 198 sayfa, bir hayat. Yazarımızın hayatında taktığı şapkalar var. Önce çocukluk (Avanos'un bir kasabası, babası "Peri Gazozları" girişimcisi, annesi istarda halı dokuyor, evlerinde mağaraları var), sonra yatılı okul, ülkücü, sonraları üniversite, solculuk, mecburi hizmet hekimlik, sonra sürgün tayinleri, derken özel hastanecilik ve sonradan bizim bildiğimiz şapkaları (oyunculuk, yönetmenlik, senaristlik, yazarlık). 
   Bu safhaları, 31 öyküde güzel güzel temaşa ediyoruz. Ancak belirtmeliyim ki, okuyacaklarınız pek öyle mizahi yönü ağır basan satırlar değil. Birçoğunda sırtınıza ağır yükler yüklüyor yazarımız. Öyle altından kalkılacak, yenilir yutulur şeyler değil. Üstelik biliyorsunuz ki, okuduklarınız yaşanmışlıklar, hepsi gerçek. Ondan ötürü (Hüseyin Badem'e selam olsun!) aralar vererek okuyabildim. Sadece "ördek hanım"lı hikayesi biraz gülümsetti, diğerleri bildiğiniz (yahut göz çevirdiğiniz) memleket hikayeleri. Viyadüklerle ilgili hikaye ve intihar öyküleri; böğrümdeki en ağır yaraları açtılar. Kapanmayacak, küllenerek üstü örtülecek yaralar bunlar. Oğul olmanın ve büyüklerle rabıtaların da işlendiği öyküler de var (serde digemkârlık varsa gözleriniz buğulanır). Son tahlilde, okuduğunuzda sizi rahatsız edecek, okumadığınızda ise eksik kalacağınızı hissettirecek öykülerdir. 

"It Must Be Heaven" Burası Cennet Olmalı! Neresi Orası?

   Eliya Süleyman'ın bu filmini uzun zamandır arıyordum. Her türlü kaynağı didikledim. Hiç bir yerde yok! O da nesi! TRT2'de dün akşam yayınlandı. Taa aybaşından saatlerimi kurdum, dün de oturdum başına. 
   Burada bir girdi yapmak zaruridir: TRT2 son yıllarda büyük değişim geçirdi. 2009 yılında aptal kutusunun başına oturmayı bırakan fakir, son bir yıldır bu kanalın (özellikle sinema seçkilerine) bilinçli abonesi oldu (bilinçli abone: seçerek izleyen). Sadece TRT2 değil, memleketimden ilginç kesitler veren TRT Belgesel de aynı şekilde ("Zorlu Okul Yolları" olsun "Son Toplayıcılar" olsun) takip ediliyor. Rahatsız edici altyazılar, reklamlar olmadan (sadece sinema filmlerinin tam ortasında bir beş dakika ara var. zaten onda da diğer filmlerin tanıtımını yapıyorlar) filmimizi izliyoruz. Seçkiler ise bombastik. 40 yıllık 50 yıllık örnekler olduğu gibi, çok güncel olanları da var (üstelik hiçbir kaynakta bulamayacağınız örnekler). Haftada en az iki kez alarmımı buna kuruyorum. Sinefillere duyurulur.
   Neyse filmimize dönelim. 
   Açılış sahnesinden itibaren bir durgun komedi izleyeceğinizi anlıyorsunuz (burada duyduğunuz Arapça kilise ilahilerini memleketimde hangi camide okutursanız cemaat "amin" der. bu da anlamadan dinlemenin bir tezahürü (adam "mesih ölümü ölümle yendi, kralımız bombastik vs." der, müminimiz huşu ile dinleyip amin'i yapıştırır)). 1s42d'lık filmimizde pek diyalog yok. Adaşım Bay Süleyman, yazmış, yönetmiş ve de oynamış (oynamış derken abartmayalım konuşmadan, şeylere bakmış denilebilir rahatça (yalnız bu bakışı vermek de az şey değildir)). Nasıra, Paris ve New York'da geçen filmimiz; kişinin kendi periferine yabancılaşmasını ve yabancı dünyalara nasıl tepki verdiğini anlatırken (bunlar evrensel sorular) Filistin meselesine de değiniyor. 
   Filistinli sinemacı prototipine verilen anlamlar kısıtlı (zorluklar, güçlükler, trajedi, ölçüsüz şiddet, baskı vs.). Bunun aksini yapabilmek zor! Yönetmen/senarist/başrolümüz bunu gayet şık bir şekilde yapmış (tarot açtırmak, "Karafat" vs.). 
   Güvercinimle sonuna kadar sıkılmadan zevkle temaşa ettik. Ancak uyarımı yapmalıyım. Senaryosu, serimi, düğümü, çözümü olan, diyaloglu, bildiğiniz tarz bir pelikula değildir. Kafanız rahat, telefonlarınız kapalı, üzümden fermente edilen sıvınız kırmızı ise oda sıcaklığında, değilse uygun sıcaklıkta ise, garip sorular sormayacak sinema idraki düşük seyircilerle değilseniz tadından yenmez. Yoksa önermem.
P.S. En çok da bu üstteki üç kardeş aklımda yer etti. Her nedense çok yerli ve milli geldi o sahne!

28 Mart 2021 Pazar

"Team America" Dünya Polisi Amerika.

   Gece gece uykum kaçınca başına oturduğum, sonra da uykumu daha da kaçıran film olmuştur.  Baktım South Park'ın ekibi yapmış (o sıradışı mizah anlayışından belliydi zaten).  
   Filmimiz iplerle oynatılan kuklalarla yapılmış. Açılış sekansından itibaren (o da ipli bir kuklanın oynattığı ipli bir kukladır) sizi garip bir şekilde içine alan sağlam bir prodüksiyon. Netflikste var (buna ayrı bir şaşırdım (zira bu akış kanalının içerikleri oldukça sağlam bir USA propagandası içerir!)). 
   Dünyaya demokrasi ve özgürlük getirmeye kararlı bir Amerika'nın, heryere yetişen (Eyfel kulesini de yıkıyorlar, piramitleri de) evlerden ırak bir polis timinin maceralarını izliyoruz. Bu hikayeyi yaparken senaristler (ki asıl başrolde bence onlar vardır) holivut sinemasının tüm ögelerini hunharca kullanıp (bunu da kör gözüm parmağına şeklinde yapıyorlar ki, en ebleh amerikalı izleyici bile anlasın) hem ideoloji ile hem de yöntem ile bombastik bir şekilde dalga geçiyor. 
   Ben izlerken mest oldum. Holivut'tan ikrah gelen sinefillere hassaten öneririm.

23 Mart 2021 Salı

"A Royal Affair" Güç Peşinde!

 
   Saraylı filmlerden hiç hazetmememe karşın, Medsmikkelsen ve yüksek puanlamaları nedeniyle başına oturduğumuz Danimarka filmidir.
   18.yüzyılın sonu, Avrupa'da aydınlanma çağı yavaştan başlamakta, egemen sınıfsa yüzlerce yıllık baskıdan taviz vermemektedir. Danimarka'nın hafiften sıyırmış kralına hasbelkader "kral doktoru" olan, aydınlanmacı düşüncelerine meyyal bir Dan asıllı Alman başrolümüz, kraliçeye abayı yakar. 
   Saray filmlerinden hoşlanmamama karşın, senaryonun güç hırsı, iktidarı yönetmek, sınıfsal farklılıkların tezahürü gibi zamansız/zeminsiz ögeleri işlemesi hasebiyle, uzun süresine karşın ilgimizi düşürmeyerek izledik. 
   Nedir: o aydınlanma düşünceleriyle kaldırdığınız sansüre başvurulabiliyormuş (nefret edilen patronlara benzeme), uğruna hayatınızı koyduğunuz halk idam töreninize hiç tereddütsüz alkış tutabiliyormuş, entrika bilmeden muktedirlerle dans zormuş, saman altından su yürütmeniz gerekirse bunu oldukça alttan yapmanız gerekirmiş, aşk insanın gözünü kör edip olmayacak işler yaptırabilirmiş. Ve daha neler! Önererim yani.

19 Mart 2021 Cuma

"Kızıl Ağaçlar Ülkesi" Fransa'nın Brezilya'ya Hallenmesi!

 
   İşyerimdeki bir Breton arkadaşım hararetle önerince bulmaya çalıştım. 2005'te bir baskı yapmış, daha da basılmamış. Çeviri Ali Cevat Akkoyunlu, yayınevi ciddi. Buna mukabil raflarda/kitap satış sitelerinde yenisi yok. Neyse, nadir kitaplar satan her zamanki membaından kolayca ve iyi durumda bir baskı bulduk. Oturduk başına.
   16.yüzyılda, mezhep savaşlarının ortasındaki Fransa; Portekiz'in çoktan çöreklendiği Brezilya'ya (kitapta Antarktika Amerikaları diye geçiyor) çengel atmaya çalışır. Bunun için sergüzeşt bir Malta şovalyesinin düzenlediği sefere tercüman olarak iki öksüz/yetim çocuk hasbelkader katılır. Çocuklar, hain halalarının servetlerine konabilmek için yürüttüğü menfur bir komplonun kurbanıdırlar. Olaylar gelişir.
   Tekrar basımlarının olmamasına hiç şaşırmadım. Yazarın dili akıcı, tercümeye şapka çıkarılır (cızlamı çekmek deyimini (eski argodur) okumayalı kemiksiz bir 20 yıl olmuştur), konu ilgi çekici, Goncourt ödülü de almış. Tüm malzemelerin tamam olmasına karşın helva olamamış. Yalnızca dönemi araştıran akademisyenlerin zihnini ferahlatacak bir içeriğe sahiptir. Kaldı ki olayların sadece "uygar" dünyanın gözlerinden yazıldığını, kimi yerlerde ciddi (ırkçılık demeyelim de) ayrımcılık yapıldığını gördüm. Demek ki: Reşat Ekrem Koçu, Mösyö Rupin'i Hulk'un Loki'yi yerden yere vurduğu gibi tepikler. Önermiyorum...

17 Mart 2021 Çarşamba

"Yaşlı Adamın Savaşı" Douglas'dan Sonra İlk Kez!

 
   Kahramanımız 75 yaşına girince, müteveffa (müslüman ölülere merhum/merhume denirken, İslam dininden olmayanlara müteveffa denir) eşinin mezarını ziyaret eder hemen ardından askere yazılır. Üç gün sonra resmi ölüm işlemlerini yapar ve kendini bekleyen meçhul geleceğe doğru yola çıkar. Olaylar gelişir.
   Douglas Adams'ın okumalara doyamadığım Otostopçunun Galaksi Rehberi'nden (ilk okuma sonunda onu da yazacağım) sonra okuduğumda  ilk kez gülümsediğim bir bilimkurgudur. 352 sayfa "çabuk bitmez umarım" düşünceleriyle zevkle okunarak çabucak bitiverdi. 
   Son yıllarda rastladığım distopik bilimkurgulardan ziyade "altın çağ"ı çağrıştıran bir havası vardı (zati Bay Heinlein'den etkilendiğini de belirtmiş yazarımız, konusu da birazcık "Starship Troopers"a öykünüyor). Evet! ihtiyar Dünyamız kimselerin yaşamaya can atmadığı bir yere dönüşmüş ama o kadar da içler acısı değil. İşlediği bilimsel gelişmelerin (sıçrama iticisi/beyindostu/nanoteknoloji) o kadar da uçuk olmadığı (misal ışıktan hızlı gidilemeyeceğini çok kereler vurguluyor) aksine ulaşılabilir olduğu (tam beyindostu değil ama akıllı lenslerle başlıyoruz ufaktan), akıcı bir işleyişe sahip, dalgacı üslubun esirgenmediği çizgi üstü bir bilimkurgu romanıdır. Seri olarak yazılmış, bu yüzden mecburen "Hayalet Tugay"a da başladım (ortalarındayım!). Diyeceğim odur ki: bir başlayın muhtemelen gerisi gelir.

14 Mart 2021 Pazar

"Minari" Korece Su Teresi.

 On yıldır ABD'de yaşayan Koreli aile, yeni bir başlangıç yapmak için redneck diyarı Arkansas'a taşınır. Burada hem ihtisas yaptığı mesleklerini yapabilecek (civciv cinsiyeti ayırt etmek) hem de yeni evlerinin çevresinde bir çiftlik yürütebileceklerdir. İşler gelişir.
   Fazlasıyla kişisel bir iş. İzledikçe ayrımsadığınız küçük küçük detayların bir senaristin aklına gelmesi mümkün değil. Yönetmen Liiayzekçung'un hayatına baktığınızda (Koreli göçmen bir ailenin oğlu, Arkansas'ta büyümüş falan), bunun öyle olduğunu kolaylıkla anlayabiliyorsunuz. Bu minvalde, yönetmenimiz fazla bir iş yapmış sayılmayabilir. Hayatının bir bölümünü izleyiciye aktar, olsun bitsin. Ama kazın ayağı öyle değil. İki saate yakın bir süre (1s55d) aksiyonsuz bir yeniden başlangıç hikayesine izleyiciyi kilitlemek ustalık gerektiriyor. 
   Pelikulamız zanaat olarak üstüne düşeni yerine getiriyor, işin içine bir miktar sanat da var (Elim sanata düşer usta/Dilim küfre, yüreğim acıya/Ölüm hep bana/Bana mı düşer usta? (Refik Durbaş'a da bir selam)). Bu (önce dört, sonra beş kişilik) ailenin, kendilerine nisbeten yabancı bir çevredeki yeni başlangıçlarında, kendi benliğinize yönelik birtakım meşazlar olduğunu düşündükçe anlıyorsunuz. İlişkilerin herşey güllük gülistanlıkken çok güzel yürümesi ama tökezlemeler oldukça ayrılıkların nerelere saplandığı, paranın mutluluk getirip getirmediği, kültürel asimilasyon insanı ne kadar asimile eder, din hayatımızın neresinde durur gibi gıllıgışlı sorular sorduruyor, kendince cevaplar veriyor. Bunu da kör gözüm parmağına diyerek yapmıyor.
   İkinci yarıdan sonra tempo birazcık düşüyor ama ben sıkılmadan izledim, güvercinim de öyle (ki fakire göre önemli bir kriterdir). Sinema filmlerini okuma kıvamına gelmiş sinefile öneririm.

"Yüksek Doz Gelecek" Memleketimden Bilimkurgu.

   2017'de çıkmış olmasına karşın bugüne kadar gözümden kaçan bilimkurgu derlemesidir. Haberdar olunca, edinmeye giriştim. Heyhat! İnternette satış yapan belli başlı sitelerde kalmamış (yenisini basarsanız satılır yani Altın Kitaplar). Mecburen "Nadir Kitap" satan mecraya yöneldik. Küçük bir girdi "mecburen" değil, "sevinerek" olmalıydı. Sahaflara kazandırmak gerek! 
   2015'de 25 yazarla başlayan bir süreç, beş yazarla tamamlanmış ve ortaya çıkan beş novella bir kitapta, bilimkurgu okuruyla buluşmuş. Köprüaltı, Phobos, Demir Yıldız, Karavanlar Çağı, Alt ve Üst adlarındaki novellaların herbiri bilimkurgu meraklılarını tatmin edecek kesafettedir. Hepsini de sektirmeden, kolayca okudum (Bu arada editör Ayşegül Uçan'a bir alkış gönderelim (dilin, dilbilgisinin, yazım kurallarının özenli olduğu bir çalışma)). İkinci novella Phobos'ta Funda Özlem Şeran, bilimkurgunun oldukça zor olan bir misyonunu halletmeye hallenmiş: "kendi paradigmamızın dışında bir uzaylının açısından yazmak". Başlangıçta pek eğlendim (üç tarafı açık katmanlı kutular falan!). Sonradan işin içine Lovecraft, Poe, Shelley, Barker, Bradbury ve Sai King girince biraz tekinsizleşti metin. Yorucu ama zevkliydi. 
   Haddim olmayarak biraz ahkam kesmek isterim. Bizim bilimkurgular ana akımı izliyor. Okurken gözünüzde bir holivut filmi gibi canlandırabiliyorsunuz. Deli gönül bu canlandırmayı, mesela bir NBC filmi gibiymişçesine yapabilmek ister umarsızca. Bunun için de öncelikle bu coğrafyada bir bilim geleneğinin oluşması, sonra da o konuda yazan hayalperestlerin bu geleneğin bu topraklara uyarlaması gerektir. Şu anda imkansızı istediğimin farkındayım ama olsun, neticede uzaya çıkacak kişilere isim bulma arayışında olduğumuz bugünlerde neden olmasın (kahkaha efekti girer). 
   Bu serinin distopya içeren ikinci kitabı "Yüksek Doz Çürüyüş" de okuma listemde. Onu da okuyacağız.

8 Mart 2021 Pazartesi

"Another Round aka (ne işim olur aka'yla) Nam-ı Diğer Druk" Bir Sosyal Deney olarak Sarhoşluk!

   Geçim derdi yok, ortam şımşıkırdak, politik/sosyal/kişisel kaygılar yok, çevre bombastik, bir tek hava soğukça ama o kadarı kadı kızında da olur. Danimarka'dayız. Cimnasyum'da (bizdeki lise gibi oluyor) dört öğretmen bu döngüde bir tekrara girmişlerdir. Başrolümüz Martin bu dörtlüdeki en tuzu kuru olandır. Valkiri gibi bir karısı, iki ergen irisi oğlu, ikea kataloğu gibi evi vardır. Ama rutin Martin'i içten kurutmuştur. Yavaştan eski halinin silik bir gölgesi olduğu gerçeğini acı ile idrak eder. Bu arada dörtlünün psikolog olanı; yine aynı coğrafyanın orta halli bir filozofunun "insan kanındaki optimum alkol 0.5 promil olmalıdır" teorisini test etmeyi önerir. Martin'le aynı kaşıntılardan muzdarip 3 meslektaşı, bu hayli cüretkar deneye ucundan girişir. Kurallar bellidir. Çalışma saatleri kandaki alkol 0.5 olacaktır, akşamları ve haftasonları içmek yasaktır. Vee sosyal deney (alkolmetreler de dahil olmak üzere tam tekmil) başlar. Olaylar gelişir.
   İskandinav ülkelerinde alkol bir sorun. Pek çok kesim için bir yaşam biçimi. Hayır, en son İsveç seyahatimde alkol fiyatlarının nasıl olduğunu (tüketim azalsın diye yüksek fiyat politikası uygulamak (yüksek gelir seviyesine rağmen oldukça yüksekti)) biliyorum da konuşuyorum. 
   Yönetmenimizi Festen ve Jagten'den biliyorum. İyidir! Burada da yine favori oyuncum Madsmikelsen var ve yine öğretmen. Film üzerinden ilerleyelim. Bir kere zenaata diyecek hiç bir şey yok. Müzikler, ışıklar, çekimler, kurgu, senaryo (senaryoda da yönetmenin imzası var) tüm bunlar üzerinden izleyiciye duygu aktarımı çizgi üstü. Sinematik olarak bu amatör gözlerime batan hiç bir şey yok. 
   Alkol konusunda da herhangi bir yönlendirme yok. İçin ya da içmeyin mesajı almak istiyorsanız kafanız karışabilir. Bay Kış Dağları (Vinterberg) nalına da çakmış, mıhına da. Edebiyle içenin, sınırlarını bilenin (kordelamızda da görüyorsunuz: ne kadar eğitimli, bilgili, olgun; ne kadar Danimarkalı öğretmen de olsanız, alkoliklik uzak değil!) bir sorunu olmayacağını ve hatta alkolün yardımıyla kimi zorlukların üstesinden geleceğini göstermekle birlikte, çizgiyi çekemeyenlerin bedelini hayatlarıyla ödediklerini görüyoruz. Herkesin fikri kendine tabii ki son tahlilde. Sizler farklı sonuçlar çıkarabilirsiniz ama iyi film. Öneririm.

5 Mart 2021 Cuma

"Sputnik Sevgilim" Murakami'den Aşk Romanı.

   Önce 10 bölümün ikinci paragrafından bir alıntı yapalım (s.136): "Burada bu küçük Yunan adasında, daha dün tanıştığım güzel ve benden yaşlı bir kadınla birlikte sabah kahvaltısı yapıyordum. Bu kadın Sumire'ye aşıktı. Ancak ona karşı cinsel istek duymuyordu. Sumire bu kadına aşıktı, dahası ona karşı cinsel istek de besliyordu. Ben Sumire'ye aşıktım, ona cinsel açıdan ilgi duyuyordum. Sumire beni seviyordu ama bana aşık olmadığı gibi bana karşı cinsel istek de duymuyordu. Ben, adını gizlediğim bir kadına cinsel istek duyuyordum. Ancak ona aşık değildim. Durum karmakarışıktı. Sanki varoluşçu bir tiyatro oyunu gibiydi."
   224 sayfalık bir Murakami novellası. Bu kez eksende, üstte anlatılmaya çalışıldığı gibi garip bir aşk var. Elbette yazarımızın alamet-i farikası, markalar/günlük rutinler/yemek tarifleri atlanmamış. Elbette yine metafizik ögeler var. Japonya'da başlayıp küçük bir Yunan adasına ilerliyor, kapanış yine aynı yerde. Altını çizdiğim, durup düşündüğüm yerler oldu. Çabuk bitiyor. E-kitap versiyonu yok. Son zamanlarda aldığım baskısı 32. baskı imiş (çok okunuyor zaar!). Diğerlerinin yanına koydum. Birkaç sene sonra yine okuyabilirim.

4 Mart 2021 Perşembe

"Şehir Mektupları" İstanbullu Olmayana Zor!

   19. Yüzyılın sonlarında, Ahmet Rasim'in kaleminden İstanbul'un günlük yaşantısı. Günümüz Türkçesine uzak bir versiyonunu okumaya tercih ettiğimden, Nadir Kitaplar satan bir siteden aynı yukarıdaki fotografide gördüğünüz baskısını aldım. İstanbul-1992 M.E.B. yayınları, tam tamına 12.000 TL. Yayıma Ahmet Kabaklı hazırlamış. 271 sayfa, 293 dipnot var. Lâtif bir dille yazılmış, üslubun tamamına dalgacı bir hava hakim. 

   Başından sonuna okunacak bir kitap değil. Sehpada durur, arada bir sayfaları karıştırır bir iki mektup okur, ara verirsiniz. Okudukça ruha şetaret verir. Meğer ki: 19 yüzyıl sonu İstanbul'un günlük yaşantısını araştırıyorsanız, notlar tutarak baştan sona okuyabilirsiniz, yine meğer ki: İstanbulluysanız başka türlü sarar. Nebliyim: Şişli'nin kırlarına çıkmak, Bakırköy'de bıldırcın avlamak, yazları (yazlık niyetiyle) serinlemek için Göksu'ya gitmek gibi şu anda kulağınıza fantastik gelen eylemlere şaşırıp kalabilirsiniz. 

   Bakınız iktidarda Osmanlı var, şeriat geçerli. Bu ahvalde 13.mektupta (59.sayfada) bir mesele var. Bakırköy'de bir "bahçe" yapılıyor (Bakırköy, zaten köy o zamanlar). Bundan sonra kalemi Haşim'e bırakalım: ".... Kadınlara, erkeklere mahsus yerler ayrıldı. En son, buraya bir kiracı bulmak meselesi çıktı. Kiracı bulundu. Fakat bir mesele eksik kaldı. Biraya izin verelim mi, vermeyelim mi? İki komşu -Hayır olmaz. der. Zabıta, -Bizce mani yoktur. diye cevap verir. Bahçe, kahve ile işlemez. Tekrar belediyeye müracaat ediliyor. "Bir şeye benzetiriz" cevabı veriliyor.". Şu anda teşebbüs edilse, gerçekleşeceğine ihtimal vermeyeceğiniz bir serbestlik. Buna benzer çok bölüm var. İnsan, "o zamanlar bugünkünden daha mı serbestmiş?" diye düşünüyor ister istemez. 

   Bir de amme hizmeti verip, 32. mektupta (S.153) bahsi geçen Çorba manzumesini aşağıya yazıyorum. Çorba sevenler severek okuyacaktır. Kitabı ben neşe ile okudum, pek çok yerinde şaşırdım ve zamanın günlük yaşantısı konusunda kafamda bir resim belirdi. Sadece meraklılarına öneririm.


Çorba

Kana kuvvet, göze fer, batna ciladır çorba

İllet-i cu'a deva, mahz-ı gıdadır çorba

Sağlara, hastalara ayni şifadır çorba

Hasılı hahiş ile ekle sezadır çorba


"Sahne-i Lüp"te ağuz Lû'bu'nın ilk perdesidir

Her zaman önde yürür, et'ime serkerdesidir

Bence hep batn'ı beşer çorba cilakerdesidir

Bütün efrad-ı ecanip "supa" perverdesidir

Alemin sevgilisi dense sezadır çorba


Ramazanda hele bin can ile herkes gözler

Daha gündüzden onu mide-i hali özler

Çorbaya dair olur sofrada yağlı sözler

O ise baklavanın rahını durmaz düzler

Öyle bir rahber-i bad - hevadır çorba


Ekşili terbiyeli başlar ise ahenge

Girişir tab'ı şikem nağme-i çengaçenge

Boyanır kîseye, efkara göre he renge

Dar boğazlarda girer girse kaşıkla cenge

O zaman sıdk ile muhtac-ı duadır çorba.