3 Ekim 2020 Cumartesi

"Soruşturma" Lem'den Bilimkurgu Gibi Olmayan Bilimkurgu!

 
   Üstadın hafakanlar basarak bitirdiğim kitabıdır. Daha önce okuduğum Lem kitaplarında beynimden adeta kıvılcımlar çıktı, çoğu zaman kitabı yarıda bırakıp uzun uzun düşündüğüm oldu ancak bu öyle değil.
   Halbuse (halbuse!) konu pek ilgi çekici: İngiltere'de cesetler hareket ederek, kaybolmaktadır. Genellikle mezara girmeden olan bu kaybolmalar Skatlındyard'ın dikkatini çeker, soruşturma başlar. Kritiklerde rasyonelliğin ve nedenselliğin sorgulandığı bir Lem romanı dense de, fakir (beyin hücrelerinin kıtlığından mıdır bilemedim) ilk defa devasa bir iç sıkıntısı ile başetmek zorunda kalmıştır kitabı bitirmek için. Bitirince de ne rasyonelliği ne de nedenselliği sorgulayamadım. Belki biraz daha felsefe okusam daha fazla zevk alabilirdim.
   Velhasıl, Lem metinlerine iflah olmaz bir yakınlık duyuyorsanız belki edinebilirsiniz ancak öbür türlü yanına bile yaklaşmayın...

"Sıfır Çemberi" Kısa ve Etkili Bilimkurgu Öyküleri.

 
   Stanley G. Weinbaum ilginç bir şahsiyet. 33 yaşında gencecik ölüyor. Yazarlık kariyeri ancak onsekiz ay sürüyor. Romanı yok, öyküleri var. Ancak bu öykülerin içeriği o kadar önemli ki anlı şanlı bir çok önemli yazar kendisi hakkında çok olumlu eleştiriler yapıyor. Mars'ta kendisinin adını taşıyan bir krater var. 
   Yazarın dilimize çevrilmiş dört kitabından biri "Sıfır Çemberi" sekiz öyküden mürekkep. Hiçbirinde uzay yolculukları, uzay gemileri, süper kahramanlar yoktur. Buna mukabil; şeylere bulunduğunuz yerden farklı bir yerden bakmanızı sağlayacak sorular, daha önce aklınıza gelmeyen tespitler ("Grafik" adlı öykü), tüm Marvel ve DC Comics külliyatının temelini oluşturabilecek şükela bir kısa öykü ("Kusursuz Adaptasyon") ve bunun gibi nice inciler gırla gitmektedir. 
   Yazarımızın diğer kitapları da mecburen alıp okunulacaktır artık! Kısa ancak etkili metinlere meraklıysanız kaçırmayınız...

"Ölümüne Sadakat" Yaşlanan Haytalar!

   Rob 35 yaşında, iflas etmek üzere olan bir plak dükkanının sahibi, insanları değerlendirme kriteri onların dinlediği müzikler, sersefil giyiniyor, hayat kısa, kuşlar uçuyor. 
   İşte tam bu anda olaylara dahil olup, baş kahramanımızın hayatının cemaziyülevveli ile ahirini temaşa ediyoruz. 80-90'lar pop müziğine özel bir ilgi duyuyorsanız pek keyifli okunacak bir roman (262 S.). Ancak dönemin müziğine aşina değilseniz ve müzik hayatınızda önemli değilse (çünkü romanımızda bu bir insan değerlendirme kriteri olarak çok önemli) metni içselleştirmeniz mümkün olamayacaktır. Rob, bir süre sonra bazı şeyleri idrak ediyor (haydi şimdi ipucu vermeyeyim). Neyse, tatilde okunup kafayı yormayacak bir romandır. 

"Yezidiler" Didaktik Bakışla Dini Bir Topluluğun Özeti.

 
   Osmanlı İmparatorluğu zamanında bir arada yaşayan ancak sonradan Irak, Suriye ve Türkiye'de üçe bölünen Yezidilerin hâl-i melalini, bir İslam mezhepleri tarihçisi gözünden, sahada çalışmalar yaparak çıkarılmış birinci gözden tespitler/gözlemlerle okuyoruz. 
   Kitabın basımının yapıldığı yıllarda (1994) 24.309 kişi olduğu belirlenen bu dini temelli topluluk, gerek batı yazınında gerekse ülkemizde çeşitli yayınlara/incelemelere konu olmuş. Ancak Ahmet Turan Hoca'nın (kendisinin bir fotografisini bulamadığımdan alta koyamıyorum maalesef) bence önemli bu çalışması, oldukça soyut bir hayat yaşayan bu küçük topluluğun 26 yıl önceki fotoğrafını gayet derli toplu veriyor. 
   Sosyologlar, etnograflar, teologlar tarafından okunması farz olan incelememiz, ülkemizde yaşanları tanıma iddiasında olan meraklı kâriler tarafından da kaçırılmamalıdır. 

1 Ekim 2020 Perşembe

"Bataklık Çiçeği" Oyuncaklı Öyküler.

 

   110 sayfa 13 hikaye.

   Selahattin Enis acaip bir adam. Osmanlı'da doğmuş Cumhuriyet'te ölmüş. Naturalist olarak addediliyor (naturalizm hakkında yeterli bilgim olmadığından naturalist yazarlık konusunda bir fikrim yok). Ancak bu onüç öyküsünden anladığım kadarıyla, gördüğü çirkinlikleri, o çirkinliklerin içindeki nadir güzellikleri, trajedileri şımşıkırdak bir dille yazıya aktarmış. Kitaptaki her öykü birbirinden farklı akışlarda. Kimi zaman deneme formuna yaklaşanlar olsa da hayattan kesitler, yahut bir insanın sayıklamaları şeklinde olanları var. Tüm bunların ötesinde yazarımızın kullandığı dil oldukça eski olmasına ve çoğunlukla parantez içinde günümüzdeki anlamı yazılsa da, okuyanı mest edecek bir kesafete sahip. 

   Vedat Özdemiroğlu'nun bir yazısında görüp merak ettiğim, birçok kitapçıda (on-line olsun, raftakilerde olsun) bulamadığım ve en nihayet zar zor (Gazi Kitabevinin bir şubesinde kalan tek nüshayı getirterek) bir kopya edindiğim kitabın arka kapağında geçen ifadelerden (ve kitaptaki buna benzer bir çok hikayeden) yazarımızın kadınlara karşı bir husumetinin olduğunu çıkarabiliriz. Hatta "Hufre" adlı metnin tümü kadının cinsel organı üzerinden tüm kadınlığa veryansın bir kötüleme olarak adlandırılabilir. Yazarımıza göre yeryüzündeki tüm kötülüklerin, savaşların, yoksulluğun nedeni kadınlar ve cinsel organlarıdır. Okurken edebi hazzı yalnızca dil kullanımında bulabileceğiniz bu öykü derlemesi, o dönemin yaşantısına bir mercek tutmak için faydalı olsa da zihnimde yeni kapılar açamadı. Kiim öyküleri okurken içimde nasıl kaynaklandığını bilemediğim duyguların uyanması (çoksa Sait Faik öykülerinde olur) gerçekleşmedi. Nasıl yazayım bilemedim: kimi öyküler bittikten sonra yazarın o çok bahsettiği "ispirto" (burada alkol demek istiyor!) kokusunu duyar gibi oldum. Kısacası: siz bilirsiniz...

"Nickel Çocukları" Acıtıcı Gerçeklik!

 
   1960'lı yıllar, ABD'nin güneyi, elvudkörtis'in babası meçhul, anacığı onu terketmiş. O da büyükannesi ile yaşıyor. Elvud, mahallenin diğer çocuklarından farklı, çalışkan, dakik, dürüst. Tam da eğitiminde bir sıçrama yapacakken başına gelen olmadık bir şey yüzünden (derslere katılacağı yere giderken otostop çektiği aracın çalıntı olarak aranması!) bir ıshalevine yerleştirilir (Nickel). Eski öğretim tarzını benimseyen bu kurum (planya!), Elvud'un hayatını ciddi olarak değiştirecektir.
   ABD'de pek meşhur (ABD edebiyat oskarı sayılan Pulitzer'i almışlığı var) Kolsınvaythed'in ses getiren ikinci romanı (Birincisini de aldık okuyciiz artık). 213 sayfa, çevirisi özenli, dili akıcı, olay kurgusu sıkmıyor. Ancak şeylere bakış açısı genellikle ezilen siyah taraftan olduğu için yazdıklarının evrensel olduğunu söyleyemem. ABD'de bir zencinin yaşadıklarını hissedebilmemi sağlayabilse de, benim yaşamıma ilişkin fazla bir çıkarım yapamadım. 
   Yine de özellikle sonlarda yaptığı şaşırtmaca ile fakire değişik sorular sordurmuştur (yaşadıklarımızın ve çevremizin bize biçtiği rol dışında başka bir yer bulup orada ilerlemek mümkün müdür?). Okumaya değerdir...

12 Eylül 2020 Cumartesi

"Macario" Eski Mücevher!

   Zavallı Macario açtır aç! Meslek odunculuk, evi çerden çöpten, kasabanın uzağında bir köyde oturuyor, evde besleyecek altı boğaz (haydi zengin çamaşırlarını üç otuz paraya yıkayıp çocukların bitmek bilmez alma isteklerini kendi çapında karşılamaya çalışan güzel karısını saymayalım, beş (daima aç) çocuk), sömürücü patronlar. 
   Ölüler gününde başlar filmimiz. Çocukların gördükleri bir ölüler evi düzenlemesine "ooo ne çok yiyecek varmış, ölünce buraya gelebilir miyiz?" diye sorduktan sonra "yok! buraya zengin ölüler gelecek" diye cevaplamasından sonra fularımı takıp "hımm köylü devrimine ait bir metafor gelecek galiba" dedim ve haklı çıktım. Neyse, Macario odunlarını çalıştığı fırına teslim ederken fırında dumanı üstünde hindiler görür (sermayenin verdiği güçtür o!). Aklı çıkar hindilerden, rüyalarına girer. Zaten kurufasulye ve dürüm ekmeğinden mürekkep yemeğini de doğru dürüst yiyememekte, çocuklar kapışmaktadır. Hindi saplantısından sonra karar verir "kimselerle paylaşmadan yiyebileceğim bir hindi yiyene kadar tek lokma yemeyeceğim." Karıcığı, hayın müşterilerinden birinin bahçesinden bir hindiyi kaçırır, pişirir (çocuklarına bile göstermeden), Macario ormana ağaç kesmeye giderken yanına verir "Al hindini, kimselerle paylaşmadan gönlünce ye!" der. Olaylar gelişir.
   Meksika bir köylü devrimi yaşadı. Her devrim gibi sonra (başta devrimciler olmak üzere) kendi çocuklarını yedi. Liberalizm ve kapitalizm galebe çaldı (kilise zaten onların yancısı!). 1s.31d.lık filmimizi bu gözle izlersek daha farklı şeyler görürüz, oduncunun hikayesi diye izlersek göreceklerimiz başka türlü olur. Her halûkarda izlerken sıkılmayacağınız, görsellikten/müzikten/oyunculuklardan ve elbette ki görüntülerden (neydi o mağaradaki sahne öyle (sonradan öğrendik ki bu görüntüleri yapan kişi dönemin önemli auteour yönetmenlerinin de gözdesiymiş)) haz alırsınız. İyi sinema, meraklısını 60 yıl sonra olsa da buluyor. İzleyiniz, pişman olmazsınız (bir tek sonundaki twiste (ne işim olur twistle) şaşırtmacaya "ne oluyor yahu" derseniz, Meksika tarihini açıp okuyunuz, iki misli zevk alacaksınız)...
 

"Gösteri Peygamberi" Palahniuk Bildiğiniz Gibi!

 
   Palahniuk kitapları hep aynı! 

   Bir başlıyorsunuz, sanki yokuş aşağıya frenleri boşalmış bir kamyonun kasasında tıngırdıyorsunuz. Dibe varıp darbeyi hissedinceye kadar bir "olamamışlık" hissiyatı! Bitmek bilmeyen tespitler, aforizmalar (bir çoğu da haklı ilginç şekilde), aksiyon, gerçekçi olamayacak olağanüstü kurgular, tesadüfler (ki elbette ki olacak "roman" bu!). 

   Bu kez (ABD'de pek yaygın) mutaassıp tarikatların (Amerikalı İsmailağalılar!) birinin dikkate değmez elemanı Tender Branson üzerinde duruyor Bay Çak. Bir süre sonra kaderin oyuncağı haline gelen zavallı Tendır, düşürmek üzere olduğu bir uçağın karakutusuna anlatıyor romanımızı. 

   Kesinlikle "şöyle bir kafamı dinleyeyim, huzur bulayım, hamakta okuyayım" kitabı değildir. Şarapla, single malt ile, hele hele rakı (zinhar!) ile hiç gitmez. Olsa olsa absent (o da belki). 

PS: Bayan Palahniuk'un oğlunu "yeraltı edebiyatı" yapıyorum ayaklarına yatıp kendini ticari bir meta haline getirişini hiç sevmediğimden buralara da hep tipsiz fotografilerini koyuyorum.

7 Eylül 2020 Pazartesi

"I'm Thinking of Ending Things" Gördüğünüz Gibi Değil!

   "Conmalkoviç Olmak", "Pırıl pırıl Beynin, Sonsuz Günışığı" gibi bombastik filmlerin senaristi Çarlikofmın'ın yeni filmini izlemek için yanıp tutuşuyordum. Dün nasip oldu, oturduk  134 dakika izledik.
   Şu anda açık ediyorum. Bundan sonra yazacaklarım filmimiz hakkında dehşetli ipucu içerir (ne işim olur spoilerle!). Ancak şunu söylemeliyim ki, düz sinema izleyicisi için bu ipucunu bilmeden filmi bitirebilmek oldukça meşakkatlidir. Fakir ki yarım asıra yakın sinema müptelasıdır, beğenisini beğenir (gizli narsist!), metaforlara kutaforlara uyanır, alt meşazları çözümler. Filmimiz sona erdi. Oturdum iki parmak (her zamanki istihkakımın iki misli) single malt zıkkımlandım. Bir yarım saat kadar düşündüm. Vee bingo! Çıktı filmimizin cemaziyülevveli. Protagonistimiz ve filmin adını veren kişi kadın değil, Ceyk!
   Efendim şöyle özetleyeyim: Ceyk, bitmiş okeye dönen yaşlı bir okul hademesidir. Kar fırtınasının ortasında, iş çıkışı, kamyonetinde soyunur ve hipotermiye girmeyi bekler (donarak intihar!). Bu arada aklından geçen 134 dakikayı da (yaşananların gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçmesi) bir güzel izleriz. Hayalinde kendine yakıştırdığı fizikçi/tıpçı/ressam/şair/garson/film eleştirmeni kız, herdaim güdüldüğü (ve sonunda bakımlarını yaparak) onu zincirlere vuran ebeveynleri, ev/iş/dondurmacı üçgeni velhasıl içler acısı, karamsar bir pelikula...
   Başlarda uyanamadım, ortalara doğru "bir şeyler ters gidiyor" hissine kapıldım, sonlara doğru ise hafakanlar bastı. Film bittikten takriben bir saat sonra ise bir aydınlanma geldi!
   Ana akım sinema izleyiciyseniz uzak durun (yakında Bond girecek gösterime onu bekleyin), sanat filmi seviyorsanız bile temkinle yaklaşın. Ancak şimdiye kadar olan sinema filmi deneyimlerinizden farklı bir şey yaşamak istiyorsanız kaçırmayın. Haftasonunuzu heba etmeyin, haftaarası boş bir gecede (grupla asla olmaz!) yalnız başına izlenebilir.
   


4 Eylül 2020 Cuma

"En chance til" (A Second Chance) İskandinav Dramı!




   İzlerken insanda değişik duygular uyandıran 1s42d'lık iyi bir İskandinav dramıdır. İmrenilecek bir yaşantısı olan genç baba Andreas, polislik yapar. Daha önce de tutukladığı Tristan'ın (beş para etmez bir bağımlı) Sanne'den (o da seks işçisidir) peydahladığı bebeciği bir kontrol esnasında kendi pisliğine bulanmış ve buz gibi bir dolabın içinde bulur. Derken Andreas'ın aynı yaşlardaki bebeği bir gece aniden ölüverir. Olaylar gelişir. 
   Süresinin birazcık uzun ve temponun hayli yavaş olmasına karşın izleyicinin dikkatini düşürmeyen bir kordeladır. İzlerken ve bitince hayli sorular sordurmuş ve cevapları/olayları didik didiklettirmiştir. Daha ne olsundur! Birazcık içinizin şişmesine katlanabilirseniz güzel bir filmdir. Nedir: insanın kendi bakış açısı ve yargıları her zaman doğru çıkmayabilir. Neyse odur! (Tam da İskandinav skolastik mottosudur)

"Tanrı'nın Enkazı" Deizme Yakın Sayıklamalar!

   Ecnebi (ecnebi! (yaşını açık etme arakolpa)) gazetelerde Dilbert diye bir bant çizgi roman var. Genelde ofis çalışanlarının sorunlarını işleyen, naif olarak nitelendirilebilecek; arasıra göz attığım bu bant karakterin yaratıcısı, genel çizgisinin dışında kısacık bir metin yazmış (150 s.).
   Bildiğimiz kuryelerden daha okumuş yazmış bir kurye, gizemli ihtiyarın evine bir paket teslim etmeye gider. İhtiyarla sohbeti koyulturlar. Kitap biter. 
   Söyleşi şeklinde yazılmış, bilginin aktarılmasına (ve dolaylı olarak okura aktarılmasına) yönelik bir metin. Yazarımızın kariyerine şöyle bir göz attığınızda bu konuda herhangi bir eğitimi/yönelimi/bilgi birikimi olmadığını gördüğümden, yazılanların sadece kendi tespitleri ve hissettikleri olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz. 
   Bazı bölümlere katıldığımı söylemekle birlikte kitabın geneline katılmadığımı da belirtmeliyim. Evet Tanrıya inananlar çok az! (yazar şöyle bir örnek veriyor ki bence pek isabetli: "Gelen bir kamyon görüyoruz ve yoldan çekiliyoruz. Bu kamyona duyduğumuz inançtır. Oysa Tanrı'ya inandığımızı söylediğimiz halde onun söylediklerinin hiçbirini yapmıyoruz. İnanç bunun neresinde?"). Evet, arakolpa bu ve bunun gibi satırlara gönülden katılıyor ancak Tanrı'nın külü, geleceği görenler, Tanrı'nın tek iradesinin yokolmak olması gibi düşüncelere katılmak; nebliyim meşrebime oldukça aykırı!
   Zihin egzersizi olarak okuyabilirsiniz, ancak (yazarın kitabın başında dediği gibi) 50'li yaşları geçmişseniz, birtakım dogmaların değiştirilmesini istemiyorsanız yanına bile yaklaşmayın. 

30 Ağustos 2020 Pazar

"Hesabım Var" Dedektif (eski) İmam Selman Bulut Polisiyesi...

 Selman Bulut, imamlıktan istifa etmiş, katil damat adayını dünyanın acımasızlığına terk etmiş, dünyalar kıymetlisi kızı Zeynep'i akıl hastanesine yatırmış bunlar yetmezmiş gibi medarı maişet motorunu yürütmek için Laleli'de bir pavyonda bağlaması "Muhsin"i tıngırdatarak yevmiyesini doğrultmaktadır. Derken olaylar gelişir.
   İtirazım Var'ı izlemiş, beğenmiş ve bu mecrada tanıtımını yapmış bir insankişisi olarak henüz pek yeni yayımlanmış (Temmuz 2020) fazlada hacimli olmayan (352 S.) bu kitabı es geçmek olmazdı. Nitekim paradigmamı oldukça sallayan bir distopyadan sonra (bkz. bir önceki yayın "Kurma Kız") zihin yaylarımı biraz gevşetmek adına hemmen Bayan Ünlü'nün (ki ölümünün ardından oğlunun yazdığı şiir her seferinde zırıl zırıl ağlatır fakiri!)  sevgili oğlu Onur Bey'in sinema filmi devamı romanının başına oturdum. 
   Maalesef zihin yaylarımı gevşetmediği gibi zembereğe bir iki tur daha attırdı. Bir kere karakterleri zihninizde canlandırmaya gerek yok (sinema filminden biliyorsunuz), mekanlar bilindik mekanlar (genelde suriçi, tarihi yarımada), yazarımızın dili pek oyuncaklı pek nükteli (yalnız yazmasam olmaz: nükte adına kimi zorlamalar da gözümüze batmadı değil! (nedir o kırmızı buzdolabı taşıyan cücelerin başının tepesine çöreklenmeleri falan!)), olaylar durdurak bilmeden (yokuş aşağı freni patlamış giden hafriyat kamyonu gibi) geliyor. Velhasıl bir günde bitti (kafamda bir tuhaflık!).
   Afili filintalar üslubuna aşinaysanız, polisiye seviyorsanız öneririm.

"Kurma Kız" Başka Bir Yaşam!

   Bilimkurgu romanı yazmak zor zanaat! Zihninizde bir dünya tasarladığınız yetmiyormuş gibi buna okuyucuyu inandırmak, o dünyanın içine çekmek ve edebiyatın roman türüne olan klişelerine de uymak zorundasınız. Hem bir yabancılaşma yaratacak hem de bunun içselleştirmesini sağlayacaksınız. Zor iş, zor!
   Bayan Bacigalupi'nin sevgili oğlu Paolo, bunu (üstelik de ilk romanında) pek güzel başarmış. Şimdiye kadar okuduğum bilimkurgulardan (sayıda pek de çokturlar ha!) oldukça farklı bir yerlerde duran 500 sayfalık romanımızın pek çok saygın ödülü var (Hugo, Nebula daha neler neler...) 
   23.Yüzyıl, "Gülümseyen İnsanlar Ülkesi" Tayland Krallığı. 23.yüzyıl denilince akla uçan otomobiller, ışınlanan insanlar, uzay yolculukları falan gelmesin. Bildiğimiz bilimkurgulardan ve distopyalardan çok daha farklı bir dünya betimlenmiş. Fosil yakıtlar, bildiğimiz silahlar, güçlü hükümetler, çelik/ilaç/petrol/silah tröstleri yok. Buna mukabil en büyük güç (evet devletlerden de güçlüler) gıda/gen şirketleri. Bu çevrimden elinden geldiğince soyutlamış kendini Tayland. Rüşvet artık kurumsallaşmış. 
   Romanımızın her bölümünde bir kişinin şapkasını takıyoruz. Gen-kırma biyogıda şirketlerinin paravan ajanı Anderson, Anderson'un sarı kartlı yaşlı çinli müdürü Hok-Seng, Çevre Bakanlığının rüşvet almayan başkomiseri Caydi ve romana adını veren kurma kızımız (hiçi-kiçi) Emiko. Böylece oluşturulmaya başlayan dünyaya çeşitli kişiliklerin perspektifinden göz atıyoruz. Çok da iyi oluyor. 
   Bir kere başlandığında sizi içine çeken bir metin. Satırlarda yazan sıcağın, nemin, çürüyen sebzelerin, kanın, terin, lağımların, okyanusun (üstelik bu sıcak günlerde okunduğunda) adeta kokusunu alabiliyorsunuz. Kimi zaman cinsellik ve daha sıklıkla şiddet içeren oldukça sert sayfaları var. Karakterleri zihninizde canlandırdığınızda, hayal edilen dünyayı gerçekliğe doğru çekebiliyorsunuz. Ve kabul etmeliyim ki, son yıllarda okuduğum distopyalar içinde gerçeğe en yakını olarak "Kurma Kız"ı müstesna bir yere yerleştirmiş bulunmaktayım. Öyle zombili-canavarlı-uzaylı (ayağı yere sağlamca basmayan) distopyalardan değil. Üstelik 10 yıl önce yazılmış olmasına karşın pandemilerin önemini bu kadar öne çıkarmasındaki öngürüyü alkışlamak gerek.
    İyi bilimkurgu, iyi edebiyat sevenlere öneririm...

22 Ağustos 2020 Cumartesi

"Bilim Tarihi Araştırmalarında Yöntem" Bilim ve Tarihle İlgilenenlere...

   Herşeyin tarihi var. Sanatın, felsefenin, siyasetin, dinin ve daha nice disiplinin şımşıkırdak tarihleri, tarihçileri var. Bunun için açılmış kürsüler, epistemik cemaatler var. Bu disiplinlerin hangisi insanevladını bugüne getiren en önemli faktördür? Haydi bakalım! 
   Nereden bakılırsa bakılsın cevaplaması zor bir soru. Bulunduğunuz yere bağlı olarak vardığınız sonuç farklılık gösterir. Fakirin bulunduğu köşeden bakılınca sonuç bilim gibi görünüyor. Ancak tarihi olan tüm disiplinlerin aksine bilimin tarihi oldukça yeni ve hakkettiği yerde (maalesef) değil. Sanat tarihi okuyup hava atan birilerine denk gelmişimdir de, bilim tarihi pek de öyle hava atılacak bir disiplin değil gibi sanki.
   Bay Sarton, bilim tarihinin en önemli kurucu babalarından. 272 sayfalık, 9 bölümlü (8 bölümü G.Sarton yazmış) kitabımız bilim ve tarihle, popüler yazıları okumanın ötesinde ilgilenen, bilgisini sistematikleştirme çabasındaki okura hitap eder. Yalnız içlerinde "Bilim Tarihi ve Bugünün Problemleri" adlı makale yalnızca yukarıdaki okurlara değil, insanevladının olumsuz fıtrat özelliklerine rağmen (bencillik, yıkıcılık, açgözlülük vs.) nasıl olup da hala ilerleyebildiğine yönelik bombastik tespitler içerir. İki kez okudum, yarın bir kez daha okuyacağım (o derece!). 
   Çevirilerini, edisyonunu yapan kişilerin ikisinın Hocalarım olmasından gurur duyduğum kitabı, bilim ve tarih meraklılarına; 7.bölümü ise tüm kârilere öneririm. 
HAMİŞ: Bu yazı niye böyle beyaz üzerine oldu hiç bilmiyorum!

 Eğer, bilim, sistematize edilmiş pozitif bilgi olarak tanımlanırsa… bilim tarihi, bu bilginin gelişiminin betimlenmesi ve açıklanmasıdır… Bir kimse, pozitif bilginin kazanılması ve sistematize edilmesinin gerçekten birikebilen ve ilerleyebilen tek insanî faaliyet olduğunu aklında tutarsa, bu çalışmaların önemini hemen kavrar. Şayet insanoğlunun gelişimini açıklamak isterse, açıklaması bu faaliyet üzerinde odaklanmalıdır ve bu geniş anlamıyla bilim tarihi, bütün tarihsel araştırmaların kilit taşı olmaktadır… Herhangi bir tarih, bilimin ortaya çıkışının izahı ile başlamalıdır." G.Sarton

19 Ağustos 2020 Çarşamba

"Komplocular" Kiralık Katilin Korelisi!

   Sistem şöyle işliyor: yollarına çıkan bir pürüzün düzeltilmesi için sermaye/siyaset çevreleri bir komplocuyla anlaşıyor. Komplocu bu pürüz (ki kastedilenin bir insankişisi olduğunu anlamışsınızdır herhalde) için gerekli verileri toparlıyor, ortadan kaldırılması için güzel bir senaryo hazırlıyor, bu iş için çalışan organizasyonlardan birine gidip teklif alıyor, teklif uygunsa işi yaptırıyor. Bu organizasyonlar bir nevi lonca gibi çalışıp ellerinin altında suikastçılar bulunduruyor. 
   Reseng bu suikastçilerden biri. Piyasanın en eski loncası "kütüphane"de çalışıyor. Çöplükte doğmuş, kütüphanede büyümüş, işinin ehli. Ancak bir gün klozetinde bir bomba bulunca işler karışır, olaylar gelişir.
   334 sayfalık romanımızın başlangıcı pek sürükleyici. İlk sayfalardan başlayarak egosantrik kişiler cirit atmakta, bunların aforizmik (var mı böyle bir kelime bak bilemedim!) konuşmaları da ilgi çekici. Baş karakterden başlayıp, yan karakterlere kadar devam eden bir şenlikli hava hiç durmuyor. Kapanış sahnesi ise Nolan Bey'in "Tenet" filmine taş çıkaran bir aksiyon içeriyor. 
   Ama sevemedim!
   Nedir: Ne bu tip kiralık katilli romanlara başlamama vesile olan "Şibumi"ye ne de favori polisiye yazarlarımdan L.Block'un filatelist kiralık katillerine yaklaşamayan bir protagonistimiz var. Reseng'in yetenekleri fazla ama derinliği yok. Çevresindekiler de buna keza son derece karikatürize edilmiş karakterler. Kurgu ve anlatılanlar ise ortalama bir polisiyeye yakışır tarzda. Evet, yaz günlerinde gideri var, kolay okunuyor ama verdiğim paraya değmedi. İlk fırsatta birine hediye edilecekler rafında durup duruyor. Siz bilirsiniz yani!

11 Ağustos 2020 Salı

"Kızçocuğu" Onur Ünlü'nün İlk Romanı.

   Kızçocuğu Ayşe yana yakıla intikam peşinde koşar. Okur da şaşkınlıkla izler!
   Geçen sene nasıl olup da ıskaladıysam, ancak şimdi nasip oldu  Onur Ünlü'nün 264 sayfalık ilk romanını alıp okumak. Ah Muhsin Ünlü'nün Gidiyorum Bu'su kütüphanemin az sayıda şiir kitaplarından biridir. Afili Filintalar'daki yazılarını da okuyordum, son zamanlarda gittikçe deneysel bir hale getirdiği (son filmlerinden pek de hazzetmiyorum aslında) sinema filmlerini de izliyordum. Roman nedense gözümden kaçmış.
   İlk 20 sayfadan sonra "eeeh! başlarım böyle aşkın ızdırabına" diyerek yarıda bırakacaktım, sonlara doğru ise (artık üslubu nasıl içselleştirdiysem) elimden bırakamadım. muratuyurkulak, alpercanıgüz, emrahserbes ve bilhassa muratmenteş üslubuna aşina değilseniz yanına bile yaklaşmayınız. Eğer aşinaysanız ve hoşunuza gidiyorsa dahi romanın ortalarına gelinceye kadar ancak cümle yapısını ve nasıl okuyacağınızı çözebilirsiniz. Romanımız, iki yönlü ilerlediği yetmezmiş gibi aynı bölümde hem evvel hem ahir hem kadim evvel olayları da (pek de) çetrefilli cümleler ve sonsuz alıntılar/eğretilemeler/metaforlar/aforizmalarla veriyor ki sizi rahatlatan bir okuma yapmanız uzak ihtimal.
   İşin içinde bolca şiddet, aksiyon, cinsellik (hem de en ağırından) var. Nedir: anlatılan bu coğrafyanın hikayesidir. İnkar edilebilir mi? Hayır! İlk başlarda gözlerimin önünden akıveren (başladıkça hızla ilerliyor) satırları bir süre sonra merakla sonlandırdım mı? Evet! Öyleyse Tarantino filmi sevenlere öneririm. Yalnız uyarımı yapayım, oldukça yorucu bir okuma deneyimi oldu.



6 Ağustos 2020 Perşembe

"İslamcı Erol Nasıl Çıldırdı?" Nihat Genç Üslubuyla Siyasal İslamın Evrimi!

   Bayramın 4.günü sabah başlayıp öğleden sonra bitirdiğim kitaptır. 176 sayfa olması nedeniyle biraz zor görünebilir ama öyle değil (sabrediniz yazacağım). Beş yıl gecikmeli okudum ki toz duman dinelsin.
   Hacıbayram'da küçük bir kitap sergisinden başlayan, sonraları birkaç metrekarelik bir dükkana terfi eden bu meyanda "sade müslüman" mizacından, bu görüşteki insanların uğrak yeri olan kitabevinin sahibi Erol'un "kalça" lafzından kelli yavaştan çıldırmasının hikâyesi. 
   Yazarımızın yaşadıklarını hayata aktarma gibi bir alışkanlığı var. Daha önce yayımlanmış kitaplarınnın çoğunda var bu. Ancak bu romanımız, adı üstünde "roman". Haliyle yazılanların kurgulanmış karakterler olduğunu düşünebilirsiniz. Kazın ayağı öyle değil. Aysun da (kendisi gerçekse iki kadeh parlatmayı nasıl da isterim), Nur da (benden uzak Tanrı'ya yakın olsun!), Erol da ve tüm o müdavimler de gözünüzün önünde kanlı canlı hayat buluyorlar. 
   Romanımızın akışını belirleyen olaylar silsilesi toplamda 20-30 sayfada anlatılabilecekken, Nihat Abimizin dizgine alınamaz kalemi ve üslubu yüzünden hem hayata dair tespitler hem de siyasal İslam'a dair güzellemeler gırla gidiyor ve kitabımız 176 sayfaya ulaşıyor. Bu bölümleri hızlıca geçerseniz iki saatlik bir yoğun okumayla sonu görürsünüz. 
   Baştaki bölümlerde yer alan siyasal İslam'ın safhaları beni benden aldı. Aysun'un tespitleri de öyle. Bu devran dönünce ileride kült olur. Okuyunuz, okutturunuz. 

4 Ağustos 2020 Salı

"Bilim ve Tarih" Bilime ve Tarihe Yakın Olanlara!



   204 Sayfa, 23 başlık ve bilim ile tarih arasındaki rabıtanın özellikle ülkemizdeki durumunun anlatıldığı hap gibi bir eser. 
   Remzi Hocamız çeşitli kaynaklarda daha önce yayımlanan ancak bazısı bu kitapta (konuları birbirine bağlama amacıyla) ilk kez yayımlanan kimi denemeleri ile tarih ve bilim arasındaki ilişkiyi, bilim tarihi disiplininin tanımını, önemini, durumunu, neler yapılabilir ve ne yapılmalı sorularını güzelce anlatıyor. Eğer bu iki disipline veya sadece birine dahi yakınlık duyuyorsanız muhakkak okumalısınız. Ancak okuma eylemine; sadece ruhu dinlendirmek amacıyla yaklaşıyorsanız okumasanız da olur. Zira burada dile getirilen gerçekler ruhunuzu yatıştırmayacağı gibi "bilmenin" getirdiği o kamburun ağırlaşmasına da neden olabilir. Lakin "bilmemek" de bir okura yaraşmasa gerek! O halde siz bilirsiniz...

3 Ağustos 2020 Pazartesi

"Boksör Böcek" Pazarlama Harikası!


   Sıcak, korona ve büyükşehirde bayram tatilinden farıdığım (var böyle bir fiil! (inanmayan üstüne tıklasın)) günlerde, kapağının ve eleştirilerinin (biraz da afilifilintalarda yapılan tanıtımının da etkisiyle) etkisiyle üç dört günde bitirebildiğim 256 sayfalık bir (ilk) romandır.
   Birbuçuk metre boyunda, dokuz ayak parmaklı, eşcinsel, alkol düşkünü ve (en azından başlangıçta) yenilmeyen bir yahudi boksörün; 2.Dünya Savaşı öncesi İngiltere'sindeki yaşadıkları. Günümüzle paralel ilerleyen paralel akışlı romanımız, ilk bölümlerinde okuru pek bir heyecanlandırarak "du bakalım nerede kalmıştık!" hissiyle peşinden koştursa da, ilerleyen sayfalarda biraz fazlaca detaya boğularak, olayları bağımsız ve gereksiz ayrıntılara garkederek, farklı kanallara (üstelik bu yerler pek ilgi çekici de değil) yerleştirerek; dikkati dağıtarak ve finalde iyice çuvallayarak bitiyor.
   1930'ların İngilteresi, öjenik, semitizm-anti semitizm, eşcinsellik, thule cemiyeti, dönemin entelijansiyasının ahvali gibi konularda görünüşü pek afilli (üzerinde bolca ceviz, nar, tarçın, hindistancevizi konulmuş) ama lezzeti pek yavan bir aşure yemek isteyen kitap düşkünleri okuyabilirler. Yoksa pek de önermem yani!

30 Temmuz 2020 Perşembe

"At the End of the Tunnel" İspanyollardan Güzel İş!

      Kim ne zaman önerdi bilmiyorum ama iyi ki önermişler dediğim filmdir. 
   İki saatlik filmimiz çişe kaldırmadan izleyiciyi başına saplama gibi bir özelliği bünyesinde barındırmaktadır. Dikkat!
   Travmatik bir geçmişin kalıntısı olarak hayatını sürdürmeye çalışan Yoakin, gaile derdinden üst katını bir striptiz dansçısı ve onun küçük kızına kiralar. Derken yan tarafta birtakım insanlar yakındaki bankanın kiralık kasalarına giden bir tünel kazmaya başlar. Olaylar gelişir.
   Taa filmin en başında Casimiro'nun kurabiyelerine enjekte edilen kurabiyeleri görünce "hah" dedim "bu bir yerlerde kullanılır!". Daha sonra ise senaryonun nasıl olup da incelikle ilmek ilmek örüldüğünü, yazılar çıkınca bir kez daha anladım. Meksika açmazı da var, direk dansı da, hayvan sevgisi de var, yeni bir başlangıç da. Daha ne olsun!
   Senaryo, kurgu, oyunculuklar, renkler, çekimler velhasıl tüm film; güzel. Holivut filmlerindeki "seyirciyi ebleh yerine koyma" mottosunun aksine İspanyollar bazı şeyleri yorumlamayı size bırakıyor (çok da güzel oluyor!). O yüzden, yok "adamın geçmişinde ne olmuş?", "eee sonra ne olacak?" tarzında sorular sormayıp bunları kendi muhayyilenizde canlandırınız, o hava görünce beyaza kesen pembe kitleyi çalıştırınız (hani omuzlarımızın üzerinde taşıyıp, kullandığınız oksijenin %30'unu tüketen). Görüntü yönetmeni ise (senaryoda biraz eblehçe işlendiği halde, zahiren çok etkileyici olan) sırf aşağıdaki siluet halindeki kötü adam görüntüsünü işlemesiyle bile alkışı hakediyor. 
   Adamakıllı film bulamadığımız bu günlerde (Tenet'de önümüzdeki ayın sonunda gösterime girecekmiş (artık nerede izleyeceğiz bilmem!)) ilaç gibi gelen filmdir. İzleyin, pişman olmazsınız...