24 Kasım 2014 Pazartesi

"The Salvation" Danimarka'lı Western.

   Şu ahir ömrümde izlediğim ilk Danimarkalı westerndir.
   "Du bakalım nolecek ?" diyerek ekran başına geçmemizle, ilk onbeş dakikadan itibaren koltuğa yapışmamız farz oldu. Danimarkalı yönetmen Bay Levring, sekiz yıl aradan sonra çektiği ilk filmle; western türünün tüm klişelerini kullanarak, sinefile bir buçuk saatlik hoş bir seyir vaadetmektedir.
Evagriin
   Bir şekilde vahşi batıya eklemlenen Danimarkalı bir ailenin dramıyla harmanlanan senaryo, başlardan itibaren tipik bir intikamlı western filmine dönüşmekte, sonraki adımların neler olacağını az çok (haydi tamamen diyelim) tahmin etsek de, kötülerin nasıl öleceğini izlemek için bir 92 dakikayı harc-ı alem etmekteyiz. 
Şarlotrempling
   Elbette ki filmimizin en önemli kozu, Medsmikelsen'dir. Bay Mikelsen; karikatüre dönüşebilecek kadar klişeler barındıran protagonisti, kâh aşık olduğu kadına olan hayran bakışlarıyla, kâh kardeşinin ölümünü idrak ettiği anda yaşadığı katatoniyle (ki yönetmen burada tüm sesleri durdurarak güzel bir alkışı haketmiştir) vesair oyunculuk gösterileriyle; ete kemiğe büründürmekte, filmimizi daha bir izlenesi hale getirmektedir. Evagriin ise tek kelime etmediği rolünde deli deli bakmadığı zaman feci halde Şarlotrempling'e benzemektedir.    
   İlk yarıdan itibaren eksenini hafiften kaydıran (intikamdan, komploya) senaryo, sonlara doğru artan şiddetin etkisiyle izlenebilirliğini sürdürerek izleyiciyi sıkmamaktadır. Filmimizin pek bir mesaj kaygısı yoktur. Baskın otoritenin işlediği bariz suçların toplum tarafından nasıl içselleştirildiği, toplumun yönetici kitlesinin nasıl baskın otoritenin suçlarına müdahil olduğu gibi alt mesajlar ancak dikkatli ve politik yönden uyanık sinefilin dikkatini celbedecektir. Kovboy filmi izlemek isteyen düz sinefilin ise bundan haberi bile olmayacaktır.
   Hülasa; akşamları kafa boşaltmak isteyen mısırını patlatır, çocukları yatırır (şiddet ve kan vardır), oturur izler. Kaçırırsa da üzülmez. Böyle yani...



20 Kasım 2014 Perşembe

"A Walk Among the Tombstones" Scudder'ı İzleme ve Okuma Rehberi.

 
   On küsur yıldır beklediğim filmdir. Lawrence Block'un Scudder karakterini naçizane tanıtmıştım evvelki entarilerde. Nihayet filmi de gösterime girdi, dün izledim.
   Beklenen frekans gerçekleşmiş. Filmimiz, romandaki havayı pek az yakalamıştır. 
   Laymniisın başrole eğreti durmuş, romanda ciddi olarak gözünüzde kurduğunuz atmosfer filmde olmamış, zihninizde oluşturduğunuz kast hiç de zihninizdeki gibi kurulmamış, karakterler derinleşmemiş, senaryo ve kurgu aksamış (üstelik romanın ciddi olarak dışında kalmak pahasına), arakolpa da edebiyattan (polisiyeyi edebiyat sayarsanız (ki ben sayıyorum)) sinema yapma tehlikesini bir kez daha idrak etmiştir. 
   Nedir : herkesin muhayyilesi kendinedir. Benim oluşturduğum filmde Scudder'ı Cefbiricis oynar, çiğ renkler değil gri filtre kullanılır, diyaloglar daha sert olur, kurgu da yaş üzüm rakısı gibi ipek şeklinde akardı. Neyse, buna da şükür.
   Romanını okumayanlar, polisiye izlemeye hallenenler hayal kırıklığına uğrarlar. Polisiye için fazla ağır, dram içinse fazla hafif bir filmdir. Ancak romanına iptila olanlar (ki öyle olan yegane kişiyi sadece aynaya baktığımda görüyorumdur) , hayalkırıklığına uğramak pahasına olsa da izleyeceklerdir. 

"Ankara Türk Dünyası Müzik Topluluğu" Ankaralılar Lütfen İlgisiz Kalmasın.


   Nasıl hicap duyuyorum bilemezsiniz !
   Hasbelkader iki yılı aşkın süredir Ankara'da yaşıyorum. Kısmetse Foça'ya döndüğümde özleyeceğim nadir keyifli anlardır, Ankara Türk Dünyası Müzik Topluluğunun konserleri.
   Bir topluluk düşünün ki, Türkçe konuşulan tüm coğrafyalardan geleneksel repertuvarı derleyip her ay ücretsiz konserler versin. 
   Bir topluluk düşünün ki müzik dağarcığında medeniyetin beşiğinde yatan külli ezgiler (hem de kadim olanlarından) bulunsun. Derledikleri tüm ezgileri şahane bir disiplinle, kulağa en hoş gelen şekliyle icra etsin. Topluluğun tüm sazende ve hanendeleri, başta şefleri olmak üzere izleyiciye müzikal anlamda unutulmaz anlar yaşatsın. Üstelik ayda bir kez olmak üzere ücretsiz (ÜCRETSİZ) olarak, herkese açık olarak konser versin. 
   Hicaba gelirsek.
   Bu mümtaz topluluk, konserlerini (şimdilerde nedense kapanan) Operet Sahnesinde verirdi (Resim Heykel Müzesinin içindeki şükela yaldızlı salon). Salonun koltuk kapasitesi pek azdı. Kimi konserlerde koridora sandalyeler falan konulurdu. Şimdi konser yerleri değişti. Gençlik Parkı Kültür Merkezinde konser veriyorlar. Oranın koltuk sayısı fazla. Bu akşam salonun sadece yarısı doluydu (balkona bakmaya içim elvermedi). Seyircinin azlığına rağmen, topluluk Kerkük'ten Kırım'a, Prizren'den Uyguristan'a, Gagauzya'dan Tiva'ya çok değişik coğrafyalardan ezgileri mükemmel icra etti. Fakir; Baba tarafından Kosovalı, Ana tarafından Çerkes olduğundan her coğrafyanın ezgilerinde duble mest oldu. Ama konserin sonlarına doğru dolan salon, finalde Tiva'dan "Turan Yurt" destanından bir türküyle iyice coştu. 
   Konserlere davet ettiğim ve icabet ettikçe bu gecelerin müptelası olan Türkmenistan'lı bir arkadaşım "Kuşt Depti" türküsünün Türkmenistan'da bile bu kadar güzel söylenmediğini söyledi. Herhalde diğer coğrafyalar için de aynı hassasiyeti gösteriyorlardır. Benim hayret ettiğim : Azerbaycan'dan seslendirilen bir türküden sonra aniden Kerkük ağzına yaptıkları inanılmaz geçiştir. Bu geçişler kolay geçişler değil. 
   Işık, ses, kostümler, solistler, danslar, repertuvar, sesler ve sazlar için söyleyecek hiç bir şey yok. Şehirde yaşayıp da bu nimetlerden faydalanmayanları, müzikten, kültürden imtina edenleri anlamıyorum. Aynı saatlerde tıklım tıklım olan AVM'lerde dolaşan kuru kalabalıkların vitrinlerde alamadığı metalara bakıp, bu faaliyetlerden uzak durmasını anlayamıyorum. Topluluktaki insanların gözlerindeki ışığı, yaptıklarından duyduğu gururu paylaşmayanları hor görüyorum. Ve bu topluluk adına, katılımın sefaleti yüzünden aşırı derecede hicap duyuyorum.
    Topluluğun sonraki konseri 19 Aralık 2014 Perşembe akşamı 20.00'da Gençlik Parkı Kültür Merkezinde. Metro istasyonundan beş dakikalık yürüme mesafesinde. Kaçıracaklar ve kaçıranlar utansın.
Bu ezginin, herhangi bir siyasi partinin (ki temellerini etnik değil dinsel temele oturtan bir siyasi partinin) tematik ezgisi olmasından da hicap duyuyorum.

16 Kasım 2014 Pazar

"Caramel" Ağdalı Kadın Filmi.

     Almodovar Lübnanlı olsaydı çekecek olduğu filmdir.
   Oysa Nadine Labaki; yazmış, yönetmiş üstelik şükela şekilde oynamış.
   Lübnan'da geçmesini gözardı edebilirsiniz. Arkaplan her ne kadar farklıysa da yaşanılanlar bir o kadar tanıdık. 
   Kordelamızın türüne ise "kadın filmidir" desek hiç karnımız ağrımaz. 
   Beyrut'da güzellik salonu işleten üç kadının hayatlarını izliyoruz. "Karamel" ise bildiğiniz ağda. Klasik tarzda hazırlanan ağdanın hazır olmasının ardından tadına bakılması, kadınların kendi aralarındaki ilişkiler, hayata karşı duruşları, toplum kurallarının getirdiği kısıtlamaları nasıl hallettikleri, arkadaşları, sevgilileri, aileleri, sırları, yalanları, aşkları, inatçılıkları, saplantıları ve daha neler.
   Senaryonun belirli bir omurgası yok. Ya da omurga demeyelim de, kılçığı mevcut. Eksende Layale'nin yasak aşkı, çevrede ise yaşananlar var. İşte bu zaman diliminde; Beyrut'daki yaşamlardan kendimize ve çevremizdeki kadınlara uyarlayabileceğimiz onlarca duygu pıtırcığı bulmak mümkün.
   Filmin müziklerine ayrı bir parantez açmak farzdır. Coğrafyanın ve kültürün yakınlığından olsa gerek, filmdeki (ki hepsi Halit Muzannar'ındır) müzikler aklınızdan çıkmayacak. Özellikle sonlara doğru "Mreyte Ya Mreyte" (bir de çevirisini okudunuğunuzda) nasıl içine dokunur insanın anlatamam. Müziklerin yapan kişinin filmden sonra Bayan Labaki ile evlenmesi de iyiymiş. 
   Görüntü yönetimi için de bir parantez şarttır. Çok özenli bir renk seçimi, filmi nerelere götürüyor bilseniz. (bu parantez kısa oldu)
   Kendi açımdan özellikle dikiş makinesi başında geçen sahnelerde salya sümük olduğumu itiraf etmeliyim (hep Anacığım düştü aklıma). Kadınların ve kadınları anlamaya hallenen erkeklerin izlemesi çok iyi olur. Androjen sinefiller ise kaçırmasınlar efem.


10 Kasım 2014 Pazartesi

"Dracula Untold" Hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten.

    Yönetmen ve senarist tarihsel gerçekleri kendilerine göre yorumlamakta tamamen özgürdür. Misal : "Şaerefsiz Kopuklar"da Tarantillo; Hitler ve avenesini şükela bir şekilde Musevilere katlettirip izleyiciye sinematik bir orgazm yaşatmakta herhangi bir beis görmeyebilir. II.Dünya Savaşını azıcık bilen sinefil dahi bu kuntastik sahneyi müstehzi de olsa gülümseyerek temaşa edebilir. Yönetmen bey öyle arzu etmiştir, film öyle çekilmiştir. Bütün olarak değerlendirildiğinde filmin bu kadar tarihsel fantazyayı barındıracağı zaten bellidir. Bu saptırma fakirin gözüne batmamaktadır.
   Lakin Vlad Tepes'in hikayesi bir türlü içime sinmemektedir. Osmanofil değilim. Irkçılık ve faşizmle hiç işim olmaz. Hayatımı şekillendirebilecek herhangi bir aidiyete hiç bir yakınlığım yok. Mütevazı olarak tarihle ve sinemayla ilgileniyorum. Filmimiz bana fena halde şekilci propagandacı geldi. 
Sentineller Sion'a saldırmıyor.
   Nereden bakarsanız vasat altı bir holivut kordelasıdır. Göze fena halde batan CGI efektleri, olmazsa olmaz güç/aile ikilemi, herhangi bir şekilde derinlemesine işlenmemiş üstünkörü karakterler (yan karakterleri bırak, ana karakterler bile sığ kalmış) tarihsel saptırmaları daha da çekilmez hale getirmektedir. Bir de matrix'ten araklanan dövüş sahneleri, sentinel benzeri yarasa sürüleri, LOTR'den intihal edilen savaş efektleri falan, eşşeğin mahrem yerlerine su kaçırmaktadır.
Bu şekil bir II.Mehmet !
   Benim bildiğim büyük bütçeli yapımların sanat yönetmeni olur. Bizdeki dizilerde bile var. Bunlar, çevresel faktörleri, aksesuarları, kostümleri, dekorları, aksanları falan olayın geçtiği mekana zamana adapte ederler. Bu filmde sanat yönetmenine boşuna para verilmiş. Osmanlı'da yeniçeri dediğimiz asker grubu hakkında hiç bir araştırma yapılmadan vermişler kostümü olmuş klabır tarzı yeniçeri subaşısı, Osmanlı Padişahları hiç araştırılmadan vermişler çakma Kenan Doğulu'yu II.Mehmet olarak kasta. Gerçekte Vlad Tepes'in kafasının yollandığı II.Mehmet'i de Vlad Tepes vakumla kurutarak finalde tüyü dikmektedir (deyimin etimolojisini merak edenler bağlantıyı tıklayıp, yazının sonunu okuyabilir). Bu arada İMDB'de filmimizin Türkçesi olarak "Tarihdeki Yalanlar" yazıyor. Gerçek mi bilemedim ama pek komik. Hem anlamı, hem de "tarihdeki" ne demek yav. Onu bari doğru dürüst ("tarihteki") yapın kardişim. Filmi izledikçe Ülkü Tamer'in (şiirseverlerin pek bir sevdiği, benim ise her zaman garip hislerle andığım) meşhur şiiri geliyor aklıma. Sevap pointlerimin yükselmesi adına onu da alta yazıyorum.
   Neticede; tarihin bu kadar ters yüz edildiği yapım olarak "The Life of Brian"ı biliyorum ama kendileri über absürd bir yapım olduğundan (ki monti piton'a selam olsundur), bu tersyüzlük dikkate alınmamaktadır. Bu filmdeki tersyüzlük ise bayağı ciddi ciddi verilmekte, bu da sinirlerimi ciddi olarak bozmaktadır. Yine de akşam yapılacak herhangi bir şeyiniz yoksa sörvayvır izleyeceğinize (hala sürüyor mu o ?) bunu izleyip sinirlerinizi daha az bozabilirsiniz.

KONUŞMA 

- aman, kendini asmış yüz kiloluk bir zenci,
üstelik gece inmiş, ses gelmiyor kümesten;
ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci ?
Hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten.

İyi nişan alırdı kendini asan zenci,
bira içmez ağlardı, babası değirmenci,
sizden iyi olmasın, boşanmada birinci...
- çok canım sıkılıyor, kuş vuralım istersen.

Ülkü Tamer

1 Kasım 2014 Cumartesi

"Yeraltından Notlar" Galiba hepimiz biraz yeraltındayız.

    "Ben hasta bir insanım... Huysuzum. Hiçbir cazibesi olmayan biriyim." diye başlayan kitabımızı ilk gençlik yıllarında okumuş, pek de bir haz alamamıştım (içim kararmıştı). Aradan geçen otuz yıldan sonra rahlemize yatırmak şart olmuştu. Nitekim onbeş günde anca bitti.
   Fyodor Mihayloviç Dostoyevski'yi de okumayalı hayli olduğundan, üstadın gizli bir humor (ne işim olur humorla) alaycılık barındıran lezzetli üslubunu keyifle tattım. Dedim ki : çizeyim altını üstünü daha iyi olur. İlk yirmi sayfadan sonra vazgeçtim. Bay Fyodor, kelimelerle kâriyi alenen dövmektedir. Tamamen monolog şeklinde yazılan eser, kolay okumaların kitabı değildir. İyice odaklanmak, dışsal etkenlerden uzaklaşmak gerektir. 
   Aforizma peşinde dolanan feysbuk trolleri bir keşfetseler, bulunmaz hazinedir. Ancak bütün olarak değerlendirildiğinde; her insanın kendine yakıştırabileceği hasletler barındıran oldukça da (şimdi burada ne yazayım bilemedim. karamsar yazacağım olmayacak, acınası olmaz, komik hiç olmaz) trajik (hah bu olur gibi oldu) bir başeserdir.
   Nedir : okumaya hallenen körpe kârilere göre değildir. Bayan Dostoyevski'nin oğlu Mihayl, kimi zaman bir cümleyi beş (beş, BEŞ, 5) sayfaya yaymakta, herşeyi iki satırlık cümlelerden anlamayı (bkz.Y.Özdil köşeyazıları) iptila haline getiren günümüz modern (cesur, yeni dünya ve huxley'e selam olsun) insanına bu biraz ağır gelebilmektedir. 
   Arada pek nadir de olsa, anlatıcının günlük hayatına dair anekdotlar vardır. Bunlar, yeraltı müdaviminin günlük hayatına yönelik kimi somut ipuçları verse de (ki bu anekdotlar, yazarın eserlerini okuyana çölde vaha gibi gelecektir.) kitabın geneli, insanın fıtratına yönelik yazıldığından anlatıcıyı bir şahıs değil acımasız bir tespitçi olarak görmek daha doğru olur.
   Okumaya niyetlenenlere acizane önerim : bu kitabı sonbaharda okumayınız. İçinde bulunduğumuz nazik ahvalde, kayıpların sıradanlaştığı zamanlarda, arsızlık hırsızlığın rutine bağlandığı günlerde, sınırların tartışıldığı haftalarda, gökyüzünün kurşuni bir şekilde arza aktığı havalarda, pulvarize yağmurlarla ıslanan çamurlu caddelerde, sinüzitin kaşlara çöreklendiği durumlarda, Selahattin Pınar şarkıları çalarken okunmaz, okunmamalıdır.
   Lakin.
   Nebatatın canlandığı, güneşin ısıtmaya başladığı, olumsuz haberlerin azaldığı zamanlarda Refik Fersan'ın "Rüzgar Uyumuş" eseri dinleniyorken, okunması yeğdir. 
   Ha ! İsviçre'de yaşıyorsanız her zaman okuyabilirsiniz.   

31 Ekim 2014 Cuma

"Frank" I Love You All

    Hayatında müzik olan insanın izlemesi gereken filmdir.
   Fakirin hayatında temel olan müzik Klasik Türk Müziği olmasına rağmen filmi izlerken Selahattin Pınar'ın "içme, ölürsün" demelerine rağmen neden o akşam intihar edercesine içtiğini ve sonunda öldüğünü sezer gibi oldum.
   İngiltere, İrlanda ve Teksas'ın (biliyorum x ile yazıldığını) melankolik atmosferinde geçen filmimiz, kendi halinde müzik yapan bir gruba, internetin tüm kaynaklarından yararlanan ve inceden (nasıl inceden bayağı kalınca) ünlü olmayı kafaya takmış bir klavyecinin gelmesi ve ahengi bozmasıyla ilerler. Egosantrik ve yaratıcı olmayı ancak kafasında kocaman bir maskeyle başarabilen Frenk, bir ara vitrin mankenlerine tecavüzü denemiş ve sonunda grubun klavyecisi olan Don, deli hatun Klara ve aralarında durmadan Fransızca konuşan davulcu ve basçı, internet çocuğu Con (ki yeniyetme sinefiller kendisini Bilvizli olarak Heripotır serisinden anımsayacaklardır) gruba katılıncaya kadar delice bir üretim içinde müzik yapıp durmaktadır. Derken olaylar gelişir.
   Filmimizin bir kaç alt metni olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki :
   Yaratıcılık, kimi zaman bir delilik gerektirir.
   Piyasa işi eserler üretmek zor değildir.
   Bütün o tvaytır, yuutub fenomenleri kibrit alevi gibidir. Son tahlilde akılda kalmazlar.
   Piyasaya kaydıkça, Frenk'in kafasındaki maske nasıl yıpranıyorsa, ruhu da öyle yıpranıyordur.
   Sosyal kimlik yaratıcılığa engel oluyorsa, o kimlik yırtıp atılmalıdır.
   Pelikulamızın ilk bölümünde ilginç bir kafa yakalanabilirse sonuna kadar sıkılmadan izlersiniz. Hayatınızın bir bölümünde müzikle yakından ilgilendiyseniz, bir enstrüman çalıyorsanız, "dur bi şarkı yapayım" dediyseniz; o kafayı yakalamanız çok muhtemeldir. Böylece bu işlerin nasıl olduğu hakkında bir fikir sahibi olabilirsiniz. 
   Frenk'i Maykılfasbendır'ın canlandırması ilginç bir seçim. Bana kalırsa olmuş (ki şarkıları onun söylediği düşünülürse iyi de iş çıkarmış). Megigilenhol başta olmak üzere oyunculuklar iyi, müziklerse (beğeni meşrebiniz genişse (Babazula da dinliyorsanız)) vasatüstüdür. Arada güldürtse de (fındıktozu o !) bence sıkı bir dramdır. Yukarıda yazdığım gibi ilk onbeş dakikada, frekansı yakaladıysanız seversiniz, yoksa yaklaşmayın.

29 Ekim 2014 Çarşamba

"Fury" Amaçsız Savaş Filmi.

    Normandiya çıkarması sonrasında geçen bir ikinci dünya savaşı filmidir.
   "End of Watch" ve "Training Day" gibi fena olmayan filmleri yöneten Bay Ayer, oturmuş senaryoyu yazmış, filmi çekmiş.
   Tamamen mavi/gri filtreyle çekildiği için bir "Saving Private Ryan" atmosferi hakim olan filmimiz; senaryoda güçlü bir amacının olmaması gibi zorlu bir handikapa sahip. Bir tankı evleri bellemiş bir grup asker, kendilerine söyleneni yapmakta, finalde ise kendilerinden beklenenden daha fazlasını gerçekleştirmektedir.
   Abartılı bir son bölüm dışında fazla mantık hataları barındırmayan filmimiz, ortalamanın üstünde bir savaş filmi kategorisinde değerlendirilebilir. "Inglorious Bastards"daki rolünü tıpatıp oynayan Bredpit (ki saç traşı, üslubu dahi aynıdır, sadece bıyığı yoktur), "Er Ryan'ı Kurtarmak"taki Tomhenks'in savaşı yadırgayıcılığından çok uzaktır. Nedir : Bay Pit'in fiziği ve yüz ifadesi adeta savaştan hazzeden bir karaktere yakındır. 
   Din konusunda bir takım göndermeler yapıldığı doğru ama bunları propaganda olarak algıladım. Savaş konusunda da gizli bir propaganda sezer gibi oldum ama belki de paranoyaklaşıyorum ondan ötürüdür. ("Paranoyak, olup bitenlerin az biraz farkında olan insandır" William Seward Borroughs II)  Bu tip filmlerinin olmazsa olmazı Amerikan bayrağı göremedim, şaşırdım. Filmin bütün mesajını Yaşar Kemal, bir önceki kitap tanıtım yazısında olduğu gibi kısaca vermiş aslında "Savaş icat eden, görmesin cennet !"
   İlk bölümde savaştan kaçan Normın'ın sonlara doğru adeta bir gaddara dönüşmesi, bol bol kan, kopan uzuvlar, gerçeğe çok yakın tank çarpışmaları, savaş denilen tahammülfersa saçmalığın insanlara ettikleri (ki beni en çok tankın çiğnediği ve kimsenin umursamadığı insan cesedi etkiledi), yarım saate varan ancak hiç sıkmayan yemek sahnesi sayesinde destrodoyu tatmin için izlenebilir. Çocuklara yaklaştırmayın ama, vicdani retçiler ve pasifistleri saymıyorum bile.

27 Ekim 2014 Pazartesi

"Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana" Yaşar Kemal Ege'de.

   "Lozan'da alınan mübadele kararıyla, Rumlar Yunanistan'a gönderilmiş ve savaşlarda yerini yurdunu yitirmiş insanların Ege'deki bu adaya yerleştirilmelerine karar verilmiştir. Adanın kaderi Poyraz Musa'nın gelişiyle değişir. Adaya sığınan çeşitli kökenlerden insanlar, Poyraz Musa'nın desteğiyle yaşadıkları bütün acılara karşın umudu ayakta tutarak yeni bir yaşamın filizlerini yeşertirler."
   diye oldukça sığ bir arka kapak tanıtımıyla zuhur eden "Bir Ada Hikayesi" dörtlemesinin birinci bölümü FSKAB, Yaşar Usta'nın (ki bu "usta" tanımlaması benim için pek önemlidir) (şimdilik) son seri romanı.
   Yıl 1915, yaşadıkları yaşayacakları kadar sarih olmayan Poyraz Musa, mübadelede boşaltıldıktan sonra kimsenin gitmediği Karınca Adasına yerleşmeye karar verir. Adayı terk etmeyen Vasili Atoynatanoğlu, Poyraz Musa'yı vursun mu, vurmasın mı bilemez. Bu meyanda anılar, karakterler bir gelir bir giderler. Dönem, gıllıgışlı, acılar taze, kitleler müteharrik, yazabilene malzeme çok. Yaşar Kemal de yazabilen bir kişi.
   Yazarımızın üslubu belli, bir ağacı tasvire kemiksiz üç sayfa ayırabiliyor. Ancak bunu o kadar güzel yapıyor ki, fakir gibi sabırsız okurlar dahi her bir satırını okuyor. 
   Okurken fazla kasılmadım. Romanın büyük bölümü iki ana karakterin adada yalnız geçirdikleri zamanda vuku bulduğundan (ki bazen aklıma Robinson ve Cuma gelmedi değil), kimi zaman bazı tekrarlara girilmiş olması (misal : Vasili'nin balık tutmaları, uyumaları, sandalına yer bulmaları ve buna benzer günlük rutinleri ) çok bayıyor. İşte tam bayılır gibi olduğumuz zamanlarda, yazarımız bir geri dönüş yapıyor ve bir anda dikkatimiz yükseliyor. 
   Bana göre kitabın en güzel yerleri de bu geri dönüşler. Kâh Arabistan çöllerinde, kâh Sarıkamış'da,  kâh Allahuekber dağlarında geziniyor, orada yaşanları, yaşayanları gözlemliyoruz. Sonra Ege'ye dönüyoruz. Ege'de yaşananlar maalesef başka coğrafyalardaki gibi insanı içine almıyor. Yaşar Usta sadece Anadolu'yu yazsaydı da, Ege'nin oynak sularında dolanmasaydı diye içimden geçiriyorum.
   Her halukârda edebiyata düşkün bibliyofiller (sanki aksi mümkünmüş gibi) okumalıdırlar. Koca kitaptan da aklımda kalan tek cümle : "Savaş icat eden, görmesin cennet." oldu. Ömrün sağlıklı ve uzun olsun Yaşar Kemal. 

"Sen Aydınlatırsın Geceyi" Onur Ünlü'den değişik bir tat, bir doku.

     Bir yıldır bulmak için yarım yarım yarıldığım filmdir. Sinemalarda gösterilmedi (Başka Sinema dahil), DVD'si falan çıkmadı, Ankara'da bir tek Cermodern'de gösterilmiş kaçırdım, Ağustos ayında bir özel televizyon kanalında gösterilmiş (2009'dan beri televizyon izlemediğim için göremedim), (son çare) korsancılara baktım orada da yok (sürümü olmazdı zaten (ya da korsancılar O.Ü.'ye saygı duyuyorlar)). Bilemedim nasıl izlerim diye. Film işleriyle haşır neşir dostumdan rica ettim "rica ederim, bunu istemeyiniz" cevabı aldım. İyiden iyiye ümidi kesmiştim.
   Ki malum ortamlara düşmüş olduğunu öğrendim. İndirdim, suçluluk duyarak izledim. Yine söylüyorum : DVD'si çıksın alacağım. Bu sinema anlayışına para kazandırmak farzdır. 
   Yönetmen, filmi ticari kaygılar için değil, içinden geldiği için çekmiş (film hakkındaki bir röportajı okumak isteyenler tıklasın). Bu yüzden oldukça kişisel bir filmdir. Seven çok sevecek, hazzetmeyen hiç hoşlanmayacaktır (aman ne güzel öngörü !). 
   "Cemal, karısını çok sevmektedir."
   Konu budur. Olay kasabada geçmekte, kasaba hayatının gergin ve küçük ve sıkıcı ve boğucu ve yavan ve tehlikeli atmosferi (Vavien deki kadar olmasa da) yeteri kadar işlenmekte, bu kasabada yaşanan bir dramı merakla izlemekteyiz. Bir de : karakterlerin hepsinin doğaüstü bir gücünün olması durumu vardır. (Cemal duvarlardan geçip, duvarların arkasını görmekte, İsmet adlı güvenlik görevlisi flu bir şahsiyet olmakta, Cemal'in ilkokul öğretmeni ise direkman (direkmanı da kullanmayalı bir 20 yıl oluyor ha !) görünmez kadın olarak zuhur etmekte, Defne bir el çırpmasıyla zamanı durdurabilmekte, Nazım trol boyutlarında gezinmektedir.)
   Ne var ki : ne kadar fantastik olursan ol, hep bu hayatın kalıplarına uymak zorunda kalmıştır karakterler. Hiç ölmeyen adam (ki Cemal'le yaptığı diyalog yarıcıdır "Yasemin'i bi s.kem dedim ama vaktım (evet vaktım) olmadı.") besi hayvancılığı yapmakta, Cemal traş yapmakta (ki burada obsesif berberde "The Man Who Wasn't There" e bir gönderme var mıdır ? bilemedim.), görünmez kadın öğretmenlikle iştigal etmektedir.
   Cemal'in beyninde hep bir tekerlek dönmektedir. Ne zaman Yasemin mobiletini (Cemal'in motorize aracı mobilet'tir) yoldan çıkarıp refüje adar Cemal tekerleği durdurur. Ne zaman Cemal Çiğdem'im gerdanında Yasemin'in kolyesinin aynısını görür tekerlek dönmeye başlar. 
   Karakterler geçmişlerinden bahsederken, kamera hep yüzün yarısını alacak şekilde gerideki flu plana odaklanır, o zaman anlarız ki karakter geçmişiyle ilgili yalan söylemekte, gerçek ise arka plandaki şekliyle gerçekleşmektedir.
   Şiddet olduğunda ışık kaynağı harekete geçmekte (Cemal'in Yasemin'i hırpalaması),
   Zina ihtimali doğduğunda gökten taş yağmaktadır.
   Cemal en didaktik Orhan Gencebay kritiğini yapmakta, Shakespeare'den soneler okunurken araya bumbar ve işkembe girmektedir.
   Cemal, Yasemin'e senkronize kusarlarken evlenme teklifi yapmakta, aynı Cemal Defne'ye satırla girişebilmektedir.
   Keklik yetiştirirken gözlerinden kanlar gelen riyakar bir doktor, Cemal'in psikoanalizini tarlanın ortasında yaparken, Cemal'in eşcinsel saplantılarını kâh rüyalarından kâh morarmış gözünü bir süper kahramana tamir ettirirken anlarız.
   Olaylar muhtelif miktarda ayı ve güneşi olan, giriş tabelasında rakım ve nüfus yazmayan bir kasabada vuku bulmaktadır.
   Oyuncular yevmiyenin hakkını vermekte, görüntü yönetmeni şakşaklanmayı hakketmekte, "Mreyte Ya Mreyte" (iyi şarkı seven üstünü tıklasın) ve "Sevmek İçin Yaratılmış" filmden sonra zihnimizde takılmakta,  tam anlamıyla havada biten sonu ise "Allam ! şunun devamını bir çekseler de izlesek" temennisiyle içimize oturmaktadır.
   Nasıl yaşanıyorsa öyle bir argo ve şiddet kullanıldığından çocuklarla izlemeyebilirsiniz. Rakınız, beyaz leblebiniz, kapalı telefonlarınız, sağlam bir mesaneniz, boş bir akşamınız varsa; "orada ne oldu ?", "bu niye böyle dedi ?", "kimden hamileymiş ?" gibi sorular soran bir yareniniz yoksa izlemenizi öneririm.

24 Ekim 2014 Cuma

"City of God" Ne denilebilir ki ?


 

 64 ödül kazanmış, 28'ine da ayrıca aday olmuş, hakkında yazılacak her şey yazılmış. İlk gösterildiğinde izlemiştim. Geçen yine izledim. Dedim "bir iki satır yazmazsam karnım şişecek", oturdum klavyenin başına.
   "Rocket, faveladan yırtmaya çabalar." konu budur.
   Brezilya'nın medarı iftiharı Riyodejeneryo'nun görmediğimiz yüzünü görüyoruz. İki saati aşkın (130 dakika) bir süre koltuklarımızda çivileniyoruz. Filmin açılışı, son on dakikadan önce başlıyor. Sinirli bir tavuğun, sote olma endişesini şükela bir sinema diliyle içselleştiriyoruz. Aklımıza Vilyım Golding'in "Sineklerin Tanrısı" geliyor (ki okumayanlar okusundur (sonraki kitabı "Piramit"i okumayın, ben yandım siz yanmayın)). Kan nasıl akıyor, insanlar nasıl ölüyor bilemezsiniz (bu bakımdan sabî sübyandan uzak tutun !), bu pelikula hakkında ne kadar ahkam kessem, ne kadar klavye oynatsam az kalır. 
   Ben bu kadar etkileyici tavuklu sahne görmedim. Kastın aktörlerden oluştuğunu zannetmiyorum. O kopiller nasıl bu kadar gerçekçi oynayabilirler bilmiyorum. Mega şehirlerin dramı (ki İstanbulinleri daha da alakadar etmektedir), insanın kesitli bir yaşam sürmesi, kesitlerin aralarındaki acımasız geçişler, gücün insanı tüketmesi, ve daha neler neler. Arkaplanın Riyodejeneryo olduğu filmlerde böyle acı bir gerçeklik var herhalde. Aynı duyguyu "Tropa De Elite" de de yaşamıştım. Onu da dördüncüye izlediğimde yazacağım. Bunda da aynısı oldu. (sevgili kâri, mahdut miktarda yeşilefe etkisinde cümlelerim yamuk yumuk oldu, üsluba aşinaysan anlamışsındın anlatmak istediğimi, değilsen sağ üst taraftaki kırmızı çarpıyı tıkla !). Bundan ötürü (Hüseyin Badem'e selam olsun !) kısa kesiyurum. 
   Şu kadarını söyleyeyim : sinefil statüsünde bir insansanız bunu görmezseniz olmamışsınızdır daha. Görün, oldurur adamı.



20 Ekim 2014 Pazartesi

"Hasta Etmeyin Adamı" Prof.Küçükusta'dan Tıp "Endüstrisi"ne Ağır Eleştiri.

 

   Tıp artık endüstri oldu. 
   Bilimin, sermayenin emrinde olduğunu açık eden bir kitabı Mart ayında tanıtmış idim. Konuyla ilgilenenler "Halkın Bilim Tarihi"nin son yüz sayfasını okusun, tüyleri tiken tiken (evet TİKEN !) olmazsa namerdim (bu fiil sadece insaniyetini kaybetmemiş insanlar için geçerlidir). Tıp da bir bilim olduğuna göre bu akibetten kaçınması mümkün değil. Nitekim, ilaç sanayii sermayenin en önemli ayaklarından biri. Hatta son USA seçimlerinde başkan adayını çelik, petrol ve silah kartellerinden daha yüklü miktarda desteklediği açıklanmıştı yamulmuyorsam. 
   Neyse ne. 
   İşte bu ahval ve şerait içinde; midesinde gaz sorunu olan yurdum insanı doktora gittiğinde kendisine yazılan (ve ömür boyu kullanması gereken) kolesteroltansiyonantidiyabetik ve türevi ilaçları almakta bunları kullanırken yarı-tanrı statüsüne oturttuğu doktorların kararlarını sorgulamayı asla aklına bile getirmemektedir. Hüzünlenerek gözlemliyorum ki (bu fiili bugünlerde pek sık yapmaktayım) endüstrinin içindeki doktorların çoğu; sistemin güzelce parçası olmuşlar, kotalarını (ilaç yazma kotaları var bunların) doldurmak pahasına ilgili ilgisiz ilaçları dayıyorlar kafalarına göre (elbette helal süt emmişlerini tenzih ediyorum, ama bana bugüne kadar pek azı denk geldi (bu arada pek doktorlarla da işim olmadı (iyiki de))).
   İşte bu endüstriyel sektörün içinde bir ayrıkotudur Prof.Küçükusta. Bir iki kitabını okumuş idim. En son da "Hasta Etmeyin Adamı"yı bitirdim. Arka kapak, kitabın küçük bir özeti aslında : virgülüne dokunmadan yazıyorum.
   "Hastalıklar artıyor, Gıda zannederek yiyip içtiklerimiz bizi daha çocuk yaşta zehirlemeye başlıyor.
   Tıp ise üç maymunu oynuyor, duymuyor, görmüyor, uyarmıyor. Bugün tıbbın en büyük marifeti : "Kontrole git bakalım, neren hastalanmış" demek. O büyük an gelip de hastalandığımızda büyük bir sevinçle üzerimize atlıyor. Testler, tahliller, MR'lar, ilaçlar, cihazlar, ameliyatlar... "vahşi tıp" ve "sağlıksız gıda endüstrisi" ortak çıkarlar doğrultusunda adeta sırt sırta vermiş "müşteri" (bakın bu yakıştırma önemli) bekliyor !
   Allahtan, modern tıbbın robotu olmamış, "şefkatli" hekimlerimiz de var. Prof.Dr.Ahmet Rasim Küçükusta bu kitabında peynir ekmek gibi tükettiğimiz gündelik zehirleri ifşa ediyor. Margarin firmasıyla kol kola kampanya düzenleyen derneklerin ipliğini pazara çıkarıyor. İlaç ve gıda şirketlerinin adamı olmuş sözde otoritelerin kulağını çekiyor. Uluslararası tıp yayınlarını yakından takip eden yazar, dünyada neler olup bittiğini, çıkarmamız gereken dersleri de anlatıyor.
   Prof.Küçükusta'ya göre esas marifet "koruyucu hekimlik" olduğu zamanlardaki gibi sağlıklı yaşamamız ve hastalanmamamız. Bunun için de ambalajlı yalanları yutmamamız lazım !"
    Kitap hacimli değil, hap gibi. Bir günde biter. İçinde beş bölümde ezberlerinizi bozacak bilgiler var. Vücut Kilo Endeksi, Oruç/açlık/beslenme, Süt/tereyağı/yoğurt/yumurta/tavuk, Abur cubur yiyecekler ve Ivır zıvır yiyecekler başlıkları altında, doğru bildiğimiz yanlışların yahut hiç bilmediğimiz tıbbi gerçeklerin idrakine varıyoruz. Prof.Küçükusta iddialı konuşuyor ve iddialarının ardında da bilimsel gerçekler var. Her makalenin sonunda, makaleyi destekleyen uluslararası yayınlar var. Bizim bunlardan haberimiz yok. Çünkü bunları bilmemizi birileri istemiyor.
   Misal : obezite paradoksundan kaçınızın haberi var. O da şudur : ciddi bir hastalığa yakalanan kişi eğer obezse (ya da obez demeyelim de vücut kitle endeksi doğru değilse) yaşama şansı daha yüksek. Bu, şehir efsanesi değil bilimsel gerçek.
   Vücut, kitle endeksi hakkında da ilginç önerileri var üstadın. "Doğal yiyeceklerle besleniyor, yeterli derecede hareket ediyor, sigara ve alkolden uzak duruyorsanız kilonuza takmayın. Uzun ve sağlıklı yaşarsınız. Vücut kitle endeksini yakalayacağım diye kendinizi paralamanıza hiç gerek yok !" diyor. Bu; os ....'tan teyyare, selam söyle o yare tarzında bir öneri değil, gayet de bilimsel yayın ve istatistiklerle desteklenen bir tez. 
   Uzatmayalım.  Ambalajlı gıdalar hayatınızda yer alıyorsa, vücut kitle endeksinize takmışsanız, sağlık konusuna ilgiliyseniz, çocuklarınız varsa, kutulanmış içecekler tüketiyorsanız (süt ve ayran dahil) okumanızda fayda var. Fazla vaktinizi almaz, ezberlerinizi bozar.

19 Ekim 2014 Pazar

"Non-Stop" Hakikaten de Non-Stop.?

   Baştan sona uçağın içinde geçen filmdir.
   Artık iyiden iyiye senaryosu şuursuzlaşan filmlerde boy gösterdiğinden midir nedir bilmiyorum. Bay Laymniisın'ın suretini, "aksiyon"lu filmlerin afişinde görünce, koşarak uzaklaşıyorum.
   Ancak bu sefer fena halde ters köşeye yattım.
   Du bakalım nasılmış ? diyerek başına oturduğum filmimiz, fakiri çişe kaldırmadı. Konsept olarak soda/çiğdem ikilisiyle temaşa ettiğimiz kordelamız, ilk on dakikadan itibaren izleyiciyi bir merak ve gerilim içinde tuttuğundan ve bu gerilim son on dakikaya kadar sürdüğünden soda/çiğdemle gideri vardır. İlk yarı Hiçkokvari (var mı böyle bir sıfat ?) bir gelişim gösteren filmimiz sonlara doğru gerilimi yükseltmekte, yükseltmekte ve finali ise akl-ı selimden uzak bir şekilde (holivuta yakışır şekilde (kahraman federal servis ajanları yüceltilerek)) servis etmektedir.
   Nedir : son on dakikadaki havsaladan ırak düğüm çözümü dikkate alınmazsa ("- güvenlik açığı yüzünden babam öldü, bende uçak kaçırıp güvenlik kavramının ipliğini pazara çıkaracağım"  Oldu canım !) oturup kalkmadan izlenecek filmdir.
   Yalnız; yakında uçak yolculuğu yapacakların izlemesi pek önerilmez.


18 Ekim 2014 Cumartesi

"The Giver" Türünün Bilindik Örneği.

   Ergenli ütopya/distopya/bilimkurgu diye bir tür hasıl oldu. 
   Nedir ana kurallar : 
  •    Başrollerde 25 yaşın altında iki (kimi durumlarda bir (Bkz. Açlık Oyunları)) fazla bilinmedik aktör / aktris bulunur.
  •    Sıkı bilim kurguların bazı zekice fikirleri utanmazca intihallenir, senaryo/roman bundan yola çıkar. Genellikle kurulu (ancak tabiy ki totaliter) bir düzenin içinde yaşamakta olan ayrık ergenlerimiz, sisteme başkaldırırlar.
  •    Mantık yahut inandırıcılık yerlerde sürünüyorsa özel efektlere ağırlık verilir. 
  •    Olmazsa olmazı : en az bir ya da iki, yıldızları matlaşmış ama muhakkak eskiden çok popüler iyi oyuncu yardımcı oyuncu olarak harcanır.
  •    Esas oğlan/kız muhakkak bir yerde ıslak olarak öpüşür.
  •    Filmin sonunda muhakkak bir devam kılçığı atılır.
  •    İyi sinefil için ilk on dakikadan sonrası ton balıklı yulaf ezmesi yemek gibidir.
   Giver ("Verici" olarak çeviremediklerinden "Seçilmiş" olarak arz-ı endam etti sinemalarda); bu türün tipik bir örneği. Genç çiftimiz yaşadıkları düzene başkaldırırken ıslak öpüşürler, arka planda Cefbricis (yaşlandıkça aksanı iyice anlaşılmaz olmuş (nerede o Balıkçı Kral ve Big Lebowski'deki aktör)) ve Merilsitrip kendilerine göre takılırlar, devam kılçığı da atıldı mı formül tamamdır. Keytiholmz'dan bahsetmiyorum bile (varmış Tomkruyz'un bir bildiği).
    Verdiği ana fikir "tarihimiz, anılarımız, aşırılıklarımız silindiğinde biz yine biz olur muyuz ?" gerisi, aynen yukarıda verdiğim formül.



   Sadece çok boş vakti olan, yapacak hiç bir şey bulamayan sinema severlere öneririm. Ama bunu izleyeceğinize bilimkurgu sevenler Douglas Adams yahut Ursula K.Le Guin, distopya sevenler George Orwell yahut Aldous Huxley okusunlar daha iyi, hatta çok daha iyi.

15 Ekim 2014 Çarşamba

"Calvary" İrlanda'da Kırmızı Pazartesi.

    Başrolde Brendın Gliisın var, İrlanda var, din var, hesaplaşma var, izlememek olmazdı. 
   Kafa dinlemek yahut boşaltmak için izlenecek film değil. İzlerken de, izledikten sonra da insanı düşündürüyor. 
   Tipik İrlanda kasabasında günah çıkarma hücresinde bir itirafçı rahibe haftasonuna kadar onu öldüreceğini söylüyor. Olaylar gelişiyor.
   Aynı Gabo'nun Nobelli Kırmızı Pazartesi'sinde olduğu gibi olacakları sezip ön alamamanın getirdiği bir çaresizlik, ikili diyaloglarda kimi zaman gülümseten ayrıntılar, İrlanda'nın sert yapısı ve insanlardaki etkileri, Brendın amcanın filmi alıp götüren oyunu, yan karakterlerin sahiciliği, müziğin ilginç etkisi, din/kefaret/intikam ve daha pek çok önemli duygu hakkında doğrudan yada subliminal verilen mesajlar filmimizi ayrıcalıklı bir yere koyuyor. 
   Ama dedim ya : boş vakit geçirmek için izlenecek film değil. Bira ve patlamış mısır filmimize hafif gelir. Eski brendi yahut daha iyisi malt viskiyle gider (tercihen Ardbeg).

P.S. : resimleri yüklerken baktım da : neredeyse tüm sekanslar tablo gibi çekilmiş. sadece görselliğin kullanımı açısından dahi izlenebilirliği vardır.

14 Ekim 2014 Salı

"Pek Yakında" Cmylmz Bildiğiniz Gibi.


   Sinemaya meraklı, "Her Şey Çok Güzel Olacak"'ı ve "Hokkabaz"ı seven sinefilin bayılacağı filmdir. 
   Son yıllarda iyice piyasa işi eleştiriler yazan Adorsay abimizin beğenmediği (neden beğenmediğini de bir türlü anlayamadım), sadece onunla kalsa iyi bir sürü eleştirmenin beğenmediği, üstüne üstlük birtakım sözlüklerde (tatlısı olur, ekşisi olur her türlü) yerden yere vurulan Bayan Yılmaz'ın sevgili oğlunun filmini izledik.
   Eşkiya filminin platosunda başlayan filmimiz korsandvdci (var böyle bir meslek (misal "-bey oğlumuz ne iş yapıyor ?", "-korsandvdcidir kendisi.", "-!")) Zafer'in hayli kuntastik maceralarına odaklanmaktadır. 
   Efenim fakirin sinemaya bakışı Zafer Yıldız ve türevi korsandvdciler sayesinde gelişmiş ve "Haneke, yine yapmışsın yapacağını ! Hep dert, hep sıkıntı." tarzı eleştiri getirecek kadar gelişmiştir. Bu minvalde garip bir ahlak geliştirerek, Türk sinemasının korsanlarını almayıp benim parama ihtiyacı olmayan "sinema endüstrisinin" tüm filmlerini vampirmişçesine emerek "endüstri" haline gelen sinemaya da kendi çapında darbeler vurmuştur. 
   Bakmayın "Pek Yakında"nın künyesinde komedi filmi yazdığına. Olsa olsa "Hokkabaz" tarzı bir komedi filmidir. Arada; pek dikkatli gözlerin asla ıskalamayacağı onlarca espri, gönderme vardır (misal: hapisane parmaklıklarına dokununca çalan müzik). Eski Cem Yılmaz filmlerine bir hayli gönderme vardır (bankonun gerisindeki Nurgül Yeşilçay ve "Bilemiyorum Altan bilemiyorum repliği (ki balık hafızasıyla övünen bendenizin bile aklında kalan bir repliktir (Allaam yine yazıyı paranteze boğdum))). 
   Aile ilişkileri, korsan dünyası (ki Bay Yılmaz permalı kötü karakterlerde döktürmektedir (Bkz. Avatar Ağacı)), film içinde film, arada gülümseten diyaloglar (ki ilk yarının sonunda pik yapmaktadır), Yeşilçam emektarlarına saygı duruşu (Gulyabani, Hababam Sınıfı, Turist Ömer ve elbette bunları dükkanında biriktiren Ejder Abi (ki O da Yadigar Ejder'e bir göndermedir)), bolca ürün yerleştirme (Fruko'yu da hiç sevmem çok şekerli (ama hakkını yemeyelim : yönetmen bu konuyla ilgili kendisiyle de dalga geçmiştir (Bkz.Türksel))) ve daha niceleri filmimizde boy göstermektedir.
   Senaryo, kurgu, renkler, kostümler (ki özellikle kostümler), müzikler (ki özellikle Bay Alanson'un söylediği (ve elbette finaldeki "Sevemez Kimse Seni")), yer seçimi (siyah beyaz filmlerdeki köşk/"Beykoz"un ıssızlığı) gayet tatminkardır. Son sahneler ve bilimkurgu aşamasındaki kostümler her ne kadar "Kick Ass"deki kostümler ve çekimlerden intihalse de bunu bilmeyen bünyeleri pek zorlamaz.
   Sinemanın amacı hoşça vakit geçirtmekse filmimiz bunu başarıyor, elbette ki film bitiminde derin düşüncelere garkolmamaktayız ama insan bazen derin düşüncelere garkolmayı da arzulamaz hale geliyor (hem de sık sık). Kendi açımdan beğendim, başarılı buldum, DVD'si çıkınca da alacağım. İvedik tarzı komedi seviyorsanız uzak durunuz (kuvvetle muhtemel bu satırları okumayacaksınızdır zaten), incelikli naif sinemadan hazzediyorsanız izleyiniz efem.

12 Ekim 2014 Pazar

"Türkülerimiz" Okunası değil Başvurulası...

   Türkülere 25 yıl önce evlenince meyyal oldum. Daha önce "Yurttan Sesler"i duyduğumda "Iyy ne köylü !" diyerek uzaklaşırdım. Güvercinim bana türküleri sevdirdi. Bir süre de THM koro çalışmalarına katılınca, "Türkü" denen lâyemut kavramın ne kadar zengin ve derinlikli olduğunu öğrendim.
   Klasik Türk Müziğinin aksine makam usulüne göre düzenlenmeyen (ki çoğu Hüseyni makamıdır) türkülerimiz bölgelerine göre kategorilendiriliyor. Kulağımıza çalınan, kimilerini bildiğimiz, kimilerine sadece aşina olduğumuz, bazılarını hiç duymadığımız türküleri (en azından sözlerini) öğrenmek için, tanıtımını yapacağımız eser birebirdir. 
   Figan ve Hakkı Karahasan çifti, bine (1000) yakın türküyü yörelerine göre ayırmış, sözlerini bulmuş, kitabın başlangıcında ise Türkü'ye dair birtakım açıklamalar, bilgiler koymuş, bunları cep boyutunda bir ciltte basmak ise Alkım Yayınlarına düşmüş. Sert kapaklı, cep boyutunda, dikişli ciltte hazırlanan ve içinde kültürümüzün önemli bir ayağını oluşturan bine yakın türkü barındıran bu kitabı, kitapçılarda oldukça makul bir fiyata bulabiliyoruz (10 TL.). 
   Açık okunacak bir kitap değil elbette. Lakin kültürümüzle, müzikle ilgili her kârinin kitaplığında bulunması iyi olur. Belki bazen fakirin yaptığı gibi herhangi bir sayfayı açıp, bildiğiniz bir türkü var mı diye yoklama yaparsınız. Kimi zaman da aklınıza takılan herhangi bir türkünün tüm sözlerini bulup inceleyebilir, hangi yöreye, hangi forma (bozlak mıdır ? yol havası mıdır ? barak havası mıdır ? vs.) ait olduğunu bulabilirsiniz.