29 Şubat 2020 Cumartesi

"Asker Kaçağı" Antimilitarist Bilimkurgu.

   Edebiyatta antimilitarist örnekler gani. İşte karşımızda bu temada yazılmış ancak bilimkurgu türündeki 8 inci. Kimler yok ki? Gerçeklikle sorunu olan Filipdik, bilimkurgunun (sert olanının) en baba yazarlarından Stanislaw Lem (adını doğru yazmak gerek!), yeni dalgacı Alfred Bester, sivil itaatsizlik denilince bilimkurguda akla gelen ilk isim Erikfrenkrassıl ve memleketimizden (üstelik de tüm bu uluslararası isimlerin yazdığı öykülerin içinde "emsalleri arasında temayüz etmiş" bir mücevherle (okurken pek de gururlandım)) Müfit Özdeş.
   Yazarlarımızın kimi açıktan dalga geçmeyi tercih ederlerken, kimi bu işi daha incelikli bir şekilde yapmış ve ortaya "asker kaçağı" çıkmış. Metis bilimkurgu serisinin ilki 1991'de, üçüncü baskısı 2016'da (hımm! demek ki istikrarlı bir talep var) yayımlanan 180 sayfalık kitabı, sizi pek yoğunlaşma çabasına sokmadan yolda, tatilde okunacak bir kesafete sahip. Haliyle antimilitarist ve hayalci bir kişiliğiniz varsa, kaçırmayın...

26 Şubat 2020 Çarşamba

Hiperbarik Oksijen Tedavisi ve Bernie Rhodenbarr Hırsızlamaları.

 
   Umulmadık bir sağlık sorunumun çözümü için bir aya yakın zamandır hiperbarik oksijen tedavisi almaktayım. Çok derde deva bir yöntemmiş! Basınca dayanıklı bir tüpün içine giriyorsunuz, önce 14 metreye kuru dalış yapılıyor (içeriye hava basılıp, basınç arttırılıyor), sonra üç fasıla (25 dk.soluma, 5 dk. dinlenme) saf oksijen soluyorsunuz. Sonra basınç eşitleniyor. Geçmiş olsun!
   Benimkini geçelim, en sık gördüğüm rahatsızlıklar: ani işitme/görme kaybı, şeker hastalığının geçmeyen yaraları, femurda nekroz gibi tatsız durumlar. Neyse ki bu tedavi faydalı oluyor. Gelenlerin çoğu sağalmış olarak dönüyorlar hayatlarına. Peki bunu neden kitap ağırlıklı ağ güncemde yazıyorum? Şöyle açıklayayım: kabin içine herhangi bir elektronik alet alınmıyor, aydınlatma çok iyi, içeride geçirilen zamanın büyük kısmında ağzınızı ve burnunuzu kapatan bir maskeyle duruyorsunuz. Haliyle cep telefonu ile oynamak ve konuşmak yasak. Bu durumda yapılacak tek şey okumak. Gittiğim merkez, gayet ilgili kadrosu ve okumayı teşvik edici uygulamalarıyla, fakiri pek mütehassis etti. Kabinin hemen yanındaki kütüphanede; okunmayıp çöpe atılacağı yerde raf doldursun türü kitaplar değil güncel ve okumaya değecek hazineler var. Böylece, hayatlarında en son kitabı edebiyat ders ödevi olarak bitiren kişiler, okumaya bir adım yaklaşıyorlar. Gelenlerin onda biri yaklaşsa, kârdır.
   Fakir ise bu durumu on yıl önce okuyup bitirdiği bir seriyi yeniden hatmetmekle değerlendirdi. Lawrence Block'un Oğlak Yayınlarından çıkan "Bernie Rhodenbarr Polisiyeleri" serisi. Aşağıda isimleri yazılı 10 kitaplık bu seri yayımlanalı on yılı geçmiş. Artık Oğlak Yayınlarının web sayfasında bile esamisi okunmuyor. Yani bulunması hayli zor (kendi adıma "Spinoza Felsefesi Öğrenen Hırsız"ı Milli Kütüphanedeki kopyasından fotokopi çekerek edinebildim.). 
   Klasik polisiyelerin aksine kahramanımız Bayan Rhodenbarr'ın sevgili oğlu Bernie bir hırsız. Klas bir hırsız ama. Barnegat sahafının sahibi, zahiren bir kitap simsarı. Kedisi Raffles, lezbiyen bir can dostu Carolin Kaiser, evindeki zulaları, snop (Martin Gilmartin favorimdir) networkü  (ne işim olur networkle) çevresi, bitmeyen okuma aşkı (ne de güzel şeyler okuyor bilseniz!) ile tipik bir New Yorker. Tüm kitapların kurguları birbirine benzer. Hırsızlık yaparken birtakım aksilikler çıkar, kahramanımızın başı derde girer, sona doğru tüm şüpheliler müsait bir yerde (kitabevi olur, şüphelinin süpersonik salonu olur, kilise olur, her türlü!) toplanır, Rhodenbarr güzel bir konuşma yaparak düğümü şıpınişi çözer (Agatha Christie ve Hercule Poirot'ya selam olsun!)
   Arka arkaya okuyunca biraz tekrara girse de kanımca kitapların başarısı: aktarmak istediği hayat tarzını şükela bir şekilde okura aktarması ve kullanılan oyuncaklı/gülmeceli üslup (bu meyanda Çeviren Mehmet Harmancı'yı alkışlamak gerektir). Evet, bulması zor (ve seriyi tamamlamak neredeyse imkansız) gibi gelse de polisiye sevenlerin kayıtsız kalmamaları gerekir. Üstelik her kitapta bazı sanatların (edebiyat, sinema, felsefe, resim) alt metinleri, sanata yakın kariye ayva tatlısının üstündeki kaymak gibi gelir.
  • Kipling'den Alıntı Yapmayı Seven Hırsız (Rudyar Kipling'e Güzelleme)
  • Gönülçelen Hırsız (J.D.Salinger'e Güzelleme)
  • Kütüphanedeki Hırsız (Agatha Christie'ye Güzelleme)
  • Mondrian Gibi Resim Yapan Hırsız (Piet Mondrian'a Güzelleme)
  • Dolaptaki Hırsız
  • Polisiye Romanlar Okuyan Hırsız (Grafton'a Güzelleme)
  • Kendini Humphrey Bogart Sanan Hırsız (Bogart'a Güzelleme)
  • Umduğunu Değil, Bulduğunu Yiyen Hırsız
  • Av Peşindeki Hırsız
  • Spinoza Felsefesi Öğrenen Hırsız (Baruch Spinoza'ya Güzelleme)

25 Şubat 2020 Salı

"Yıldız Gemisi" Benliğinize Ferahlık!

   Bilimkurguda "yeni dalga"ya katkıda bulunan İngiliz yazar Brayneldis'in Yıldız Gemisi, bilimkurgu müptelalarının meraklı bakışlarına maruz kalalı 62 yıl olmuş (bu ilk romanı 1958'de basılmış). Ülkemize 41 yıl sonra gelen kitap Metis yayınlarından sadece bir (1) baskı yapmış. 240 sayfa. Sönmez Güven'in özenli çevirisi kendini hissettiriyor. 
   Tüm paradigmaları bir geminin içi olan ve o geminin bir gemi değil tüm evren olduğunu düşünüp yirmi küsur nesil geçiren bir insanlığın nerelere evrilebileceğini bir güzel görüyoruz. İçinde bilime dair pek bir altyapı bulunmasa da sonlara doğru olayların avantürlüğü arttıkça genişleyen bir bakış açısıyla zihinde sorular sorduran bir kitaptır. Evet! 1958'lerin space-opera etkileri kitabın alt metinlerinde oldukça göze batıcı ama sorduğu sorular ve ortaya koyduğu durumlar, zihni bir hayli meşgul edebiliyor. Yazarımız; hayatımız boyunca oturttuğumuz rutinleri evirip çevirmiş (bir günün bir uyu-uyan (6 saat)'a evrilmesi), kendine göre ilginç bir din yaratmış (psikanaliz dini), buna uygun bir de jargon oluşturmuştur (benliğinize ferahlık!).
   Gönül, şeylere farklı bakan yazarımızın başka kitaplarını da okumayı isterdi. Bu arada Spiilbörg'ün pek bir şanjanlı bilimkurgu filmi "AI"'nın ana fikrinin de Bay Aldiss'e ait olduğu bilgisini şerh düşelim. Bir şerh de "Snowpiercer"ın bundan ciddi intihal ettiği konusunda gelsin ve huzurdan çekilelim.

18 Şubat 2020 Salı

"Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar" Guin'in En Sevdiklerimden.

   Guin Teyze'nin (böyle hitap etmekte bir beis görmüyorum çünkü kendisiyle (evet satırları yazan zihni kendime yakın bulduğumdan) pek haşır neşir olduk) kitaplarını evet severek okuyorum ama bunu okuduktan sonra daha bir sever oldum.
   Nedir: Bayan Guin 13 başlıkta bizleri hem bilimkurgu, hem yazarlık, hem sanatçılık, hem sosyoloji/politika/psikoloji, hem de kadın olmak üzerine pırıl pırıl aydınlatıyor. 
   Kendi adıma bilimkurgu ve yazarlık konusundaki yazılarını ikişer kez okuduğum metin; fakir için ilginç bir aydınlanma deneyimi oldu. Özellikle bilimkurgu ve fantazyanın sınırlarının nasıl çizildiği; her iki disiplindeki farklılıkların adamakıllı yerine oturtulduğu, bu konudaki dönemin ruhunu (metinler genellikle 1970'li yıllarda yazılmış) anlayabildiğim yerler ayrı bir zevk verdi. 
   Sadece bilimkurgu değil, yazma meşguliyetine düşmeye niyetlenmiş bahtı açık ve aynı zamanda kapalı insankişilerinin asla sarfınazar etmeyecekleri bir metin. 1976 gibi "menopoz" olgusunun pek dillendirilmediği bir zamanda bunu açık yüreklilikle teşrih masasına yatıran ve çok iyi analiz eden bir alt başlık (kocakarılık müessesesi). Vircinyavuulf'tan yazma üzerine ipuçları, yazma eylemine nasıl yaklaşılacağı ve bizi sınırlandıran dikenli teller (kimi zahir, kimi batın) ve daha neler...
   Günlük dahi olsa yazıyorsanız, yaklaşın pişman olmazsınız...

16 Şubat 2020 Pazar

"Türkiye'de Yeni Din Algısının Doğuşu" Okumak Gerek.

 
   Remzi Hoca üşenmemiş 1839'dan 1938'e kadar Tanzimattan Cumhuriyete din algısının neler geçirdiğini 11 başlıkta özetlemiş. 
   Din, bu coğrafyada hep önemli ve sosyal yaşamı belirleyen bir öge. Ancak son yıllarda bunun önemi daha da arttı. Neticede; tüm sosyal yaşamı, dinsel kurallara uydurmak isteyen yöneticilerin zamanındayız. Hal böyleyken, Tanzimattan Cumhuriyete geçişteki din olgusu nasıl bir değişim geçirmiş? Bilimsel aydınlanma dine nasıl bir etki yapmış (bu konudaki "yeni bilim Hristiyanlıkla çatışır, İslamiyetle uzlaşır" görüşü de meraklı zihinleri şallak mallak yapacaktır vesselam!)?, İslamiyet bilimsel gelişmelerle nasıl uzlaşmış (Newton fiziği ve güneş merkezli astronominin kabul edilip evrimin yadırganması (evrimin nasıl dine uydurulacağı konusundaki teolojik tartışmalar (ki burada Remzi Hocanın teolojik altyapısına şapka çıkarmak gerektir))? gibi soruların cevapları değilse bile durumları bir güzel açıklanıyor. Abdullah Cevdet ve Rıza Tevfik gibi isimlerin bu konudaki durumları, Diyanet İşleri Başkanlığı meselesi, Din Tarihi konusundaki çalışmalar, Kuran-ı Kerim çalışmaları (ki burada Elmalılı mealinin aslında yeni bir dini coşku yaratmaktan uzaklığına pek şaşırdım (ama sadece Fatiha Suresi'ne 100 sayfalık tefsir eklemesini öğrenince pek de şaşırmadım)) da kısaca özetlendikten sonra bu konuda ilahiyatçılara (malum, bu coğrafyada en çok teoloğun olduğu yıllardayızdır) şık bir vole ile "bu konularda biraz çalışıp, üretin!" düşüncesi ortalanıyor. 
   İlk Kuran-ı Kerim'in 1789'da St.Petersburg'da Kraliçe Katerina tarafından bastırıldığını, Abdullah Cevdet'in bugün yayınlamaya cesaret edemeyeceği "Akl-ı Selim" eserinin ilginç konu başlıklarını (misal: "Akıl ve Erdem İçin Din Hiç Gerekli Değildir", "İlahiyat Açık Bir Çelişkiler Zincirinden Başka Bir Şey Değildir" vs.) gibi malutmatfuruşluk hanenize ilave edebileceğiniz güzel bilgiler de vardır.   
   Gazzali'nin "İhyaü'l-Ulumi'd-Diniyye"si olduğu kadar, Cevdet Paşa'nın "Tezakir"i ve dahi moda ekonomistimiz Acemoğlu'nun "Ulusların Düşüşü"nden dipnotlar alınan (yani konuya hem eski hem de yeni kaynaklara başvurularak yaklaşılmıştır) bu hap gibi (96 s.) ancak zihni kesafeti ağır kitabı ıskalamamak gerektir. 

"The Gentlemen" Riçi'nin Son Filmi.

   Gayriçi; yok efendim Alattin'miş, Kral Artur'muş gibi el atmaması gereken mecralardan çekilip, Londra banliyölerine geri döndü! Zaten Kral Artur'da bile landın banliyöleri atmosferi yaratmaya çalışmış, bir güzel çuvallamıştı.
   Neyse efendim. Belirli bir coğrafyanın klişelerine takıldığında daha başarılı işler veren yönetmenler sınıfından olan yönetmenimiz, yine aynı senaryo yazarlarıyla, görüntü yönetmeniyle (kendisi) ve çekirdek oyuncu kastıyla çalışmış (çarlihannem, edimersın vb.). Sanat olarak sinemaya hiç bir şey katmayan ancak zenaata katkıları (televizyon ve sinema çekimi arasındaki farkların izleyiciye göstere göstere verildiği çekimler) inkar edilmez bir film çekmiş. Kurgu; bildiğiniz gibi değil. Filmi yakalayabilmek için vasatın üstü zeka gerektirir. Ancak yakaladığınızda iki saate yakın zamanın nasıl geçtiğini anlayamazsınız. Sanat yönetmeni pek iyi bir iş çıkarıp ingiliz olan ne varsa basmış kadraja (holigan eşofmanlarından, geyik kafalarına, yumurta turşularından, ingiliz otolarına). Teksas doğumlu bir kovboy olan Metyuvmekkanıgi ise ingiliz aksanını iyi kıvırmış (terzisine de bir alkış gerekir hani!).  Geri kalan oyuncular ise rol yapmadan ingiliz aksanını beceriyorlar zaten (yalnız zamanın romantik yakışıklısı Hüuggrent iyi yaşlanmış farkedemeden). 
   Neyse, haftasonuna yakışır kuntastik bir filmdir. Riçi'nin eski filmlerini sevenler bunu da seveceklerdir (sonunda da güzel bir kılçık var devam serisi için).


10 Şubat 2020 Pazartesi

"Bilimin Toplumsal Kullanımları" Bourdieu'dan İnciler...

  Hepi topu 142 sayfa. Üstelik bunun yarısına yakını (52 sayfa) önsöz ve ardsöz. Buna mukabil 15 gündür üzerinde cebelleşiyorum. Bir kere akademik üslupla yazılmış (hemi de dibine kadar). Bu demektir ki fotoğrafın altındakine benzer cümlelerle uğraşacak (bu cümleler alışılagelenin hayli üstünde hem cesamet hem içerik olarak hem de), dipnotları (kimi zaman sayfanın yarısını kapsar ve bir kaptırdınız mı bunda ilerlersiniz) çözmeye çalışacak ve hazmettiklerinizi idrak imbiğinden geçirerek kendi düşüncenizi oluşturacak (en azından çabalayacaksınız). 
   Bordiyö, çağımızın en önemli sosyologlarından biri olmasının yanı sıra yaşamımıza dair getirdiği tanımlar (bkz.televizyon üzerine), tespitler ve çözümlerle bir filozof. Değil yazıları, ropörtajları, derslerinde dahi akademik üslubu kullanıyor. Böyleyken; anlamak için çaba gerektiriyor. Bu kitapta Fransa'da bulunan INRA namıyla mülakkap bir bilim kurumunu eksene alarak bilimin kullanılmasına dair düşüncelerini, fikirlerini açıklıyor. Her ne kadar ele alınan kurum ulusal olsa da, işlenen kavram: bilim. Böyle olunca (bilim tarihi okumaktayız ya) mecburen okuma listesine girdi ve anlaşılmaya çalışıldı. Yerele yönelik ve aşırı akademik yerleri hafiften hızlı okuyarak, kısıtlı idrakimin hazmedeceği satırlara yöneldim ve yemin ediyorum beynim kulaklarımdan çıkacak gibi oldu. 
   Üstadın bilimsel sermayeyi açıkladığı bölüm pek incili. Onu dağarcığımıza attık. Ayrıca öğretim hakkındaki görüşü beni benden aldı. Şöyle ki: "Ekseriyetle öğrenim olarak adlandırılan şey, bilginin derlenmiş, rutinleştirilmiş aktarım mecrasıdır ve bilimsel alanların ataletinin önemli bir kısmı, öğreten kişilerin umumiyetle araştırma faaliyetlerinden kopmuş olmalarıyla ilişkili yapısal gecikmeden kaynaklanır. Böylece tuhaf bir biçimde öğrenimin bir atalet etkeni olduğunu söylemek abartı olmaz.". Nasıl ilginç ve doğru değil mi? Buna benzer çok sayıda irfan barındıran bu kitaba öncelikle akademisyenler, sonra da bilimle yakınlık duyan herkesin yakın durması gerektir. 
   Türkçe söyleyen sıfatıyla çeviriyi üstlenen (bir dönem dersini de almıştım) Levent Ünsaldı ise noktainazar, hasbi gibi, kullanılmadığından sarfınazar edilen kelimeleri çokça kullanarak firfirikli bir metni dilimize kazandırmış (evet kulağınıza ne kadar yabancı görünen kelime varsa TDK güncel sözlüğünden baktım. Var onlar!). Ona da ayrı bir alkış.
   Fiyatı uygun, içeriği çok fazla. Okumak, anlamaya çalışmak iyi olur.
"Dolayısıyla eğer bilimsel bilginin her zaman için kısmi bir bilgi olduğunu veya gerçekliği kısmi olarak inşa eden "daha az yanlış" bir bilgi olduğunu, diğer bir ifadeyle sosyal-kültürel manada konumlanmış tarihsel bir rasyonalitenin kısmi bir inşası olduğunu kabul edersek ve derdimiz sosyal bağlamından kopuk farazi bir mutlak-evrensel-total bilgi peşinde koşmak değilse bilimsel bilginin verili (tarihsel) kurumsal ve sosyal şartlarda, verili (tarihsel) bir rasyonalitenin-bilim insanının (çıkarlarıyla, ideolojileriyle, sosyal belirlenmişlikleriyle vb.) dışsal bir gerçekliği derretmeksizin (hatta tam tersine, bu nesnelliğe daha iyi nüfuz etme yönünde) gerçekleştirdiği bir inşa (ancak belli metotlara ve ilkelere riayet eden ve ampirik olarak sınanan bir inşa) olduğunu söylemek, neden zaruri surette bu bilginin (bütün tarihselliğine rağmen) tüm geçerlilik ve doğruluk vasıflarını (nesnel gerçeklikle kısmi uygunluk anlamında) ortadan kaldırsın ve onu herhangi bir bilgi seviyesine çeksin?"

27 Ocak 2020 Pazartesi

"Yüksek Şatodaki Adam" Ükroninin Egzotik Sularında!

 
   PKD'in bilimkurgu olmayan, alternatif tarih (ükroni de derler) kitabı. Olaylar geçmişte geçmemesine karşın, pek uzak olmayan bir gelecekte (günümüzün geçmişi olduğundan şüphe yok ama (yani öyle 22.yy.lar falan hiç değil)) geçiyor. 2.Dünya Savaşını kaybedenler kazanmış, ABD'de Japonlar, Avrupa ve Afrika'da Naziler var. Kitabımızın öyle aman aman romanlık bir olay örgüsü yok. PKD zihninde bir tarih oluşturmuş ve bunun bir kısmını almış neredeyse 300 sayfalık bir metin yazmış. Giriş, gelişme, sonuç falan beklemeyin hayal kırıklığına uğrarsınız. Romandan ziyade "eğer şöyle olmuş olsaydı" sorularıyla açılan bir süreç bence. PKD, betimlemelerini, hayalgücünü  iyi çalıştırmış (Akdeniz'in tamamen kurutulup tarım alanı yapılması, tüm siyah ırkın katledilmesi vb.). Kendi adıma çarçabuk okudum. 
   PKD'nin hayatına daha önce biraz çalıştığım için olacak, romanın içinde geçen "çekirge serilmiş yatıyor" adlı ükroninin yazarında kendi idealize ettiği yaşamı yansıttığını düşündüm  ve birazcık hüzünlendim. Çekirge'nin yazarınin iyi bir ailesi var, maddi durumu iyi, sisteme muhalif olmasına rağmen tuzu kuru gibi velhasıl: gerçek hayatta PKD'in tam tersi. Bu adamcağız ise parayı ancak ölmeden görür gibi olmuş ve gerçekle hep bir sorunu varmış. Neyse ne! Kitap fena değil ama bilimkurgu okumayı beklerseniz yanılırsınız.

"Knives Out" Agatha Christie'ye Saygılarla!

   Ne zamandır adamakıllı (neredeyse) tek mekanda geçen akıl fikir işi polisiye izlememiştim. İyi oldu.
   Uzun zamandır bekliyordum. Çok iddialı kastı (denyılkreyg, ceymiliikörtis, krisiivıns, enadearmas (son bıçaksırtındaki güzel yüzlü sanal karakter)), dancansın, maykılşenın, kıristofırplamır vs.), kuntastik sanat ve görüntü yönetmenleri (evvet, filmimiz gösterime girmeden dahi görüntüler ve sanat yönetmenliği "ben iyiyim" diye basbas bağırıyordu) ve kansız bir polisiye olarak lanse edilen senaryosu.
   Nihayet izledim. Beklediğime değdi. Kast, sanat ve görüntü yönetmenlerinin yevmiyelerini haketmelerinin yanında, yönetmen bey de güzel bir iş yapmış ve sinema sanatına herhangi bir şey katmayan ancak vaktinizi de heba ettiğinizi düşündürmeyen derli toplu bir kordela hazırlamış. 2s11d'lık pelikulayı izlerken hiç ilgim ve dikkatim bozulmadı. Buna benzer Agatakıristi filmlerini (ya da doğrudan Herkülpoaro diyeyim de başım ağrımasın (piitırüstinov ne de güzel rol kesiyordu)) hatırladım. Elbette değişen zaman ve izleyicinin bununla birlikte değişen beklentilerini karşılayacak şekilde; senaryo klasik polisiyeden farklı ilerliyor (katili en başlardan itibaren biliyoruz). Ancak yazılar çıkmadan hiç bir şey kesin değildir. Hem senarist hem yönetmen hem kurgucu güzel iş çıkarmış. Tek hayal kırıklığım: Denyılkreyg beyin kulaklarımdan silinesi aksanı oldu (ya bu adam ingiliz değil miydi?) İzleyiniz efendim...


18 Ocak 2020 Cumartesi

"Başka Dünyalarda Yaşam Var mı?" Şenlikli Bir Bilimkurgu!

 Kim bilebilirdi ki çocukluğumda yaşadığım mahallede 53 yıl önce Osman Nuri Eralp'in evinin alt katındaki laboratuvarında hem bilimsel araştırmalar yapıp hem de tanıtımını yapacağımız fantastik (ve hatta bombastik) metni yazacağını? (böyle de girizgah olmaz olsun arakolpa!)
   Kitabımızın girizgahında üç tanıtım var. İlk tanıtım, metni felsefi yönden ele almış. Felsefe ve bilim denildiğinde aklınıza gelecek önemli birtakım kişilerden yapılmış alıntılarla dolu akademik metin pek sarmaz düz okuru (Aristoteles'in "Devinmeyen devindiricileri", Giordano Bruno, J.Kepler ve diğerleri tam tekmil).
   İkinci girizgahta, Ergi Hocanın biyolojik yaklaşımı ve okur dostu üslubu hem metni okuduktan önce hem de sonrasında fevkalade aydınlatıcı ve keyifli bir tanıtım olmuş.
   Üçüncü girizgah ise fakirin tez danışmanı İnan Hocanın, yazarın biyografisini aktardığı bir metin.
   Gelelim kitabımıza: ONE (bundan kelli yazar böyle anılacaktır), bir bilim insanı. Veteriner, bakteriyolog ve kimyager. Kimi önemli kurumların (hem de genç Cumhuriyetin ilk kurulan sağlık kurumları) müdürlüğünü yapmış, emekli olduktan sonra da evinin alt katındaki özel laboratuvarında çalışmalarını sürdürmüş. Dönemin ruhuna uygun olarak (bilimkurguda altın çağ başlamak üzeredir, insanevladı gözünü uzaya dikmiştir) güneş sistemimizdeki gezegenlerle ilgili muhayyileyi çalıştırır ve ortaya şımşıkırdak, okuması zihinlere reha bir metin çıkarır.
   Yıllar önce okuduğum bir bilimsel çıkarım beni benden almıştı. Şöyle ki: (zannediyorum astronomiyle ilgilenen bir teolog) Üstad Satürn'de çok fazla kenevir ormanları olduğunu ve bunun tamamen bilimsel bir çıkarım olduğunu iddia etmişti. İddiayı ise şöyle mantık çerçevesine oturtmuş: Satürn'de çok fazla uydu vardır. Uydular gemicilere yön göstermeye yarar. Demek ki Satürn'de çok fazla gemici var. Gemicinin olduğu yerde gemi vardır, geminin olduğu yerde halat. Halat kenevirden yapılır. Öyleyse Satürn'de muazzam kenevir ormanları vardır. İşte böyle.
   ONE de biraz daha bilimsel bir altyapıyla güneş sisteminin o dönemdeki bilinen gezegenlerinin (bir gezegen olan, bir çıkarılan Pluton; o zamanlar henüz bilinmiyor) hikayesini anlatmış. Ama nasıl anlatmış? Her şeyden önce okuması pek keyifli satırlar. Adeta sırıtarak okuduğum, altını üstünü çizdiğim yerler pek fazla. Meraklısı alttaki alıntıları okuyabilir.
   Son not: kitabın piyasada iki baskısı var. Fakir, yaptığı araştırmalardan sonra afili bir kapağı olan değil Say Yayınlarından çıkan baskısını okudu. Kapağı afili ancak metnin yazılmadığı dönemi yansıtan baskı için ciddi çeviri hataları olduğu söyleniyor. Misal: Lamarkizm'e Marksizm demek gibi (Azılı sosyalist Nihal Atsız demek gibi bişiy). Yine de siz bilirsiniz.
MARS
Mars'ta medeniyet pek ileri gitmiştir. Akıllara aşkınlık veren makineler icat edilmiştir. Her şey makinelerin yardımıyla meydana getirilmektedir. İnsanlar aklen pek yüksek bir mertebeye çıkmışlardır. O derece ki bedenin organları, makinelerin çalışmasından geri kalmış, fikren olan aralıksız çalışmalar neticesi beyin büyümüş ve gelişmiş ve evrimleşmiş beden organları küçülerek körelmiştir. Bu sebep ile oranın akıllı canlı yaratıkları hayat şartlarının değişimleri oranında değişmiş.
JÜPİTER EBEDİ DONANMA ALEMİDİR (JÜPİTER GECELERİ)
Geceleri yok mu? Ne demeli? İşte gecelerine doyum olmaz.....Göğün her tarafından ay doğmuş, ne şairane manzaralar. .. Bu sebep ile Jüpiter'de geceleri mehtap ne kadar da sefa veren olur. Semadan mavi, sarı ışıklar, nurlar yağar. Ortalık renk renk ışıklara, parıltılara boğulur, sanki zemin rengarenk ipeklerle işlenmiş bir örtü ile örtülür, ruhu hayallere sevk eder. ... Her gece böyle mehtaplar, rengarenk ışıklar. Neşe dolu bir gece, her gece donanma var, Jüpiter ebedi donanma alemidir. (şimdi içinden "bir gece gitsek" diye bir düşünce geçti)

16 Ocak 2020 Perşembe

"Androidler Elektrikli Koyunlar Düşler mi?" Blade Runner'dan Çok Farklı!

   Televizyon programında bir güzel çuvalladığım (bkz.video 5.10 (yalnız adeta halıya görkemli bırakmışım)) ve adını pek yanlış şekilde telaffuz ettiğim, filmini yıllar içinde defalarca kez izlediğim ancak filme kaynak olan kitabı bir türlü okuyamadığım (derken cümle çarşafa dolanır) PKD romanıdır.
   260 sayfa bir günde bitti (sinüzit ameliyatı geçirip yatağa bağlandıysanız bir günde bitiyor). Haşyetle idrak ettim ki: roman sinema filmiyle çok benzerlik gösterse de (ki senaryo bu romandan yazılmış arakolpa! daha ne olsun?) her iki eser birbirinden epeyce farklı. Rikdekart'ın karısı var (Iran), Rachael geçici bir gönül ilişkisi, Roy ve diğer tüm andy'lerin dünyaya dönmesindeki amaç varlıklarını sorgulamak, yaratıcılarıyla hasbıhal falan değil. Filmdeki en önemli felsefi soru, romanda sadece bir iki sayfada geçiştirilmiş. Oysa ki roman çok daha farklı kanallardan akıyor. Her PKD romanında olduğu gibi kaypak bir gerçeklik var. Gerçekle bir hesaplaşma var. Androidler organikleştikçe bizi insan yapan yegane farkın empati yeteneğimiz olduğu var. Daha böyle var oğlu var!
   Ne diyim, ben geç kalmışım. Siz kalmayın. Okuyup, düşünmekte fayda var. Altını çizdiğim yerlerden küçük bir alıntı altta.
"Bir kişi mutluluk hissettiği sürece diğer herkes bu mutluluktan bir parça tadacaktı. Ama eğer biri acı çekerse, herkes bu acının gölgesinden payını alırdı. Toplumsal bir hayvan olan insan bu deneyden daha gelişmiş bir hayatta kalma içgüdüsü kazanırdı. Bir baykuş veya kobra yok olurdu." Empati yahut digemkarlık olmasa bizi hayvanlardan ayıran bir şey kalmazdı diyor kısaca PKD. Oysa günümüzde bunun yavaştan evrildiğini, insanların kozalarına çekildiğini, sinemaya gidenlerin azalırken, evde Netflix izleyenlerin çoğaldığını, kolektif bilincin zayıfladığını ve bu sürecin artarak devam ettiğini görüyoruz. İlginç günler yaşıyoruz. Kesin!

"Aden" Lem'den Yine Farklı Algoritma!

   Kaptan, Doktor, Fizikçi, Mühendis, Kimyager ve Sibernetikçinin uzay aracı Aden'e düşer. Kurtulmaya çalışırlarken kendilerine yabancı bir uygarlıkla iletişim kurmaya beyhude yere çabalarlar. 
   Lem; her zaman yaptığı üzere, kendi oluşturduğumuz algıların, algoritmanın, paradigmanın başka uygarlıklarla her zaman iletişim kuramayacağını ince ince, işin içine hafiften mizah katarak, okuduğunuzda kitabın uzun yıllar öncesinde yazılmış olduğunu size pek az yerde hissettirerek (görüntüleme ve veri işleme teknolojilerinin ilkelliği haricinde "aa çok eski bu metin" diyeceğiniz bir yer yok) yazıyor.
   Bilimkurgu sevenler ıskalamayacaklardır.

11 Ocak 2020 Cumartesi

"Bulut Gözlemcisinin Rehberi" Emeklilere Özel!

   Dizin hariç 368 sayfa, özenli bir baskı, iyi bir çeviri, saman kağıda olsa da güzel fotoğraflar, fiyat 7.5 TL. Bilimsel hiç bir iddiası yok, bulut meraklısı bir insankişisi yazmış. Bulutları gözlemleyerek okunmasında fayda var. Hal böyle olunca, ufku açık bir yerde (mümkünse deniz kıyısında) okunmasında fayda var. Bulutların hem şeklini şemalini, hem hikayelerini ve hem de tarihçelerini öğrenebiliyorsunuz. 
   Ancak emekli olup tırnaklarının uzamasını izlemekten sıkılanlara önerilir. Hele ki Ankara'da hiç okunmaz!

9 Ocak 2020 Perşembe

"Gelecekbilim Kongresi" Ijon Tichy’nin Hatıraları!

   Lem'in favori kahramanı Ijon Tichy, Kosta Rika Hilton'da bir Gelecekbilim Kongresine katılır. Dünyanın hali pek iç açıcı değildir. Başta güvenlik ve çevre olmak üzere sorunlar gırla gider. Derken kongre basılır, kahramanımız ve bir grup bilim insanı otelin kanalizasyonuna sığınır. Olaylar gelişir.
   Lem Usta'nın (evet fakirin açısından ustadır kendileri) kitabın sonlarına varıncaya kadar insanı gülümseten ve bazı yerlerde kafasını karıştıran (iç içe geçen bir çok gerçeklik vardır) romanımız sonlara doğru topu doksana çakarak, bu karışık metni sonuna kadar okumayı başaran okura güzel anlar yaşatmaktadır.
   İletişim yayınları basmış, Sayın Bayan Fatma Taşkent çevirmiş. Böyle çevirmiş demekle olmaz çünkü kendileri okuyunca insanı yadırgatmayan onlarca (belki de yüzü aşkın) kelime icat etmiş ve şükela bir çeviriye imza atmıştır. Kimi berbat çevirilerden muazzep bu zihni bu şımşıkırdak bir çeviriyle lüks lambası gibi (yaşı yetenler bilecektir) aydınlattığı için kendisine teşekkür etmeyi borç sayıyorum. 
   148 sayfalık bu kitap, popüler kitap satış web sayfalarında bulunmuyor, kitapçılarda çok nadir, nadir kitapta ise kitap kurdu akbabaları yüzünden 50-60 TL bandından itibaren bulunuyor. Eğer eliniz klavye tutuyorsa e-kitap versiyonları da piyasada var. Bilimkurguya meraklıysanız bulunuz okuyunuz. Değilseniz okumasanız da olur!
Kitabın filmi de çevrilmiş. Pek sevdiğim Rabinrayt'ın rol kestiği "The Congress" kitaptan esinlenerek çevrilmiş ancak kitabın ana fikrini yansıttığını söylemek zor.

4 Ocak 2020 Cumartesi

"Jojo Rabbit" izlerken "The Counterfeiters" mukayesesi yapmak!

    Taykavaititi, taa 2010'lardan beri izlediğim bir yönetmen. İlk izlediğim "The Boy" ile bir damar yakaladığını belli etmişti. Sonra "Gölgelerde Ne Halt Ediyoruz" serileri ile de bir humoru (ne işim olur humorla) insani derin mizahı olduğunu kanıtlamıştı. "Daha Vahşi İnsanlar için Av"da yine değişik sorular sordurup, değişik duygular uyandırmayı başarmıştı. 
   Bu minvalde yaptığı son filmi pek merak edip duruyordum. Kast heyecan verici: Sıkarletyohansın, Semrakvel, Rebılvilsın, yönetmen bey bu kez Hitler'i oynuyordu üstelik! 31 Ocak'ta sinemalara girmesini bekleyemedim ve malum ortamlardan edinerek izledim (Holivutun benim bilet paramla bir şey kaybedeceğini zannetmiyorum). 
   İkinci Dünya Savaşını bir çocuk gözünden izliyoruz. Hitler'i hayali arkadaşı yapan körpe bir nazi. Aynı fikirde olmayan bir anne ve gizli bölmede bir yahudi yeniyetme. Olaylar gelişir, finale bağlanır. Film güzel. Ancak (cümlede bir "ancak" varsa öncesini okumamak gerek), yönetmen bey oldukça kolaya kaçmış gibi geldi. Bir çocuk gözünden (üstelik böyle travmalarla) savaşa yaklaşmak, her zaman satar. Bunu Wesendırsın görselliğiyle yapmak (bkz.aşağıdaki fotoğrafta vesendırsın açıları renkleri var (filmin tümü böyle üstelik)) çok daha kolay, bazı sahnelerde ise doğrudan Volkırşlondörf'ün "Teneke Trampet"i aklıma düştü. Bu afişteki çocuğa bakarsanız (filmde 3-5 yaşlarında), Bay Vaikiki'nin başrolüyle olan benzerliğini farketmemeniz olanaksız. Evet yönetmen bey bu filmde bazı şık voleler atmıştır (kırılma noktasında, binaların çatılarından göz gibi bakan çatı pencereleri misal pek şıktır), ama kendi adıma pek gol diyebileceğim anlar yoktur.
   Bu kordelayı izlemeden önce (havaya girmek adına) bir iki gün önce izlediğim Kalpazanlar'ı düşündüm sonra. Hiç bilinmeyen bir kastla, çok az bir masrafla nasıl sadece ikincidünyasavaşı/toplama kampı filmi değil, aynı zamanda şükela bir psikolojik gerilim/suç filmi yaratmak mümkündür dersi veriyordu adeta. 
   Kısacası önerim: eğer cocorebit'i merak ediyorsanız, hiç engel olmam buyrunuz, izleyiniz. İleride yazılacak eleştirileri belki de hak edecek bir 1s48d geçirmiş olursunuz. Ancak çocuk gözünden savaş kavramını gerçekten hak edecek bir film izlemek isterseniz 1979 yapımı "Teneke Trampet"i izleyin. Savaşı suçlu gözünden değerlendiren bir film içinse "Kalpazanlar"a yönelin. Benim kişisel tercihim     1. Kalpazanlar 2. Teneke Trampet 3. olarak ise Cocorebit olur. 


30 Aralık 2019 Pazartesi

"Ev Sahibesi" Dostoyevski'den Öyküler...

   168 sayfa 4 öykü var. İlki "Ev Sahibesi" öyküden ziyade novella uzunluğunda. Bilimle (nasıl bir bilimse artık! hiç bir ipucu yok!) haşır neşir Ordinov'un yeni ev sahibinin ....(burada ne diyeceğimi bilemedim zira Katerina'nın ev sahibinin nesi olduğunu anlamak zor (cariye mi desek, metres mi desek, kapatması mı desek, hayat arkadaşı mı ? ne desek bilemedim)) Katerina'sında bulduğu aşkı işleyen ve pattadanak biten bir eseridir. Şimdiye kadar okuduğum Dostoyevski eserlerinden beni en çok bezdiren kitap oldu. Hayalle gerçek arasında geçen diyaloglar, tasvirler, ne olduğunu anlayamadığımız bazı sürreal olaylar ve diyaloglarda bunların başka başka şekillerde anlatılması. Kimi satır aralarında cımbızla çekilecek güzel ifadeler falan. Ancak bu konuda araştırma yapan birine önerilebilir, sıradan okura (misal kendime) asla önermem... Başka hiç bir Dostoyevski kitabını okumadığım kadar "bitse de gitsek" hissiyle zorla bitirebildim.

Kübalı Zombiler Amerikalı Zombilere Karşı.

 
   Geçen iki hafta iyi zombili film yaptı. 2011 yapımı "Ölülerin Juan"ı Kübalı, "Zombi Diyarı 2" ise Amerikalı zombileri görmemi sağladı. Her ikisinde de senaryo zayıflıkları (zombili filmin senaryosunda zayıflık mı olur diyebilirsiniz, olur!), aksaklıklar vardı ama bence 2011 yapımı, bütçesi alenen düşük, özel efektleri zayıf (zombi filmi için büyük eksiklik), oyuncularının hiçbiri tanınmamış Kübalı zombiler; büyük bütçeli, süpersonik efektli, tanınmış oyuncularla süslü Amerikalı zombileri döverler...
   Kübalı Juan, mevcut sosyalist sisteme getirdiği eleştiriler (ki bana karşı kıyısındaki rejimden daha sempatik gelir), zayıf kurgusu, çamur gibi renkleri ile bana daha yakın gelmiştir. Eski zombi filmlerine çaktığı şık selamlar, oyuncuların rahatlığı, abartısız gaglar (ne işim olur gagla) şakalar, mevcut rejime muhalif olmasına karşın karşıt rejimin simgelenmesindeki o sarkastik (ne işim olur sarkastikle!) dalgacı ifade ile bunu başarmakta bir güçlük çekmemiştir. Ola ki merak ederseniz: işte de bağlantısı. Memleketimize gelme ihtimali olmadığından sinemalarda beklemeyiniz, başka kaynaklardan izleyebilirsiniz.



29 Aralık 2019 Pazar

"Star Wars:Episode IX" Nihayet Son!

   Herşey her yönden gelmeye başlayınca, insanı düşündürmeyecek filmler izlemek de bir çare (bkz.bir önceki yazı).
    Bu minvalde, bu pazarımı geçmişte afallayarak sinema ekranına bakmamı sağlayan bir serinin sonunu izlemeye vakfettim. 2s22d boyunca büyük beyaz ekranda akan görüntüleri izledim. Gişesi öncekiler gibi yüksek olmamasına karşın kafamı pırıl pırıl yaptığını söyleyebilirim. Film hakkındaki kötü eleştirilere katılmıyorum. Neticede elimizdeki bir fikir değil, endüstrinin bize sunduğu bir ürün. Filmi yapanlar da yapılması gereken ne varsa bir güzel yapmışlar. Bir ara gerçekten ölmüş karakterlerin, filmde ölmüş karakterlerin arada bir öykünün bir yerlerinde hayata dahil olmalarına şaşırdım. Misal: Kerifişır ölmüşken canlı ama Herisınford canlıyken ölü ama bir ara canlanıyor. Neyse, ben iyi vakit geçirdim. İyi yapılmış bir hamburger kadar zevk verdi (hamburgerden hiç hazzetmem!). Beyhude yazdığımın farkındayım. Müptelaları çoktan izlemiştir (ki henüz IMBd'de kasa şimdilik 704 milyon USD), kalanların da izlemesine bu sefil yazının bir etkisi olmaz herhalde...

28 Aralık 2019 Cumartesi

Daralınca Aslan Asker Şvayk Okumak!

Libya
Sözcü Davası
Yerli Otomobil Tanıtımı
Boğazda Gemi Kazası
Arap televizyonlarındaki Kanal reklamları
Bazı zenginlerin annelerinin kanal yatırımları
Kıspet gibi pantalon giyen, lodos çağanozu gibi yampiri yampiri yürüyen, illa ki sakallı, dar takım elbiseli, pahalı otomobilli, kafasında her şeyi çözmüş, nargileci tipler
Aman vermez bir trafik (Ankara'dayım (fazla söze hacet yok))
Şehrin üstündeki battaniye gibi kirli hava
Varla yok arasındaki bıyıklar
Kadın cinayetleri, çocuk istismarları, şiddet
Kaldırımda üstüne üstüne yürüyüp omuz atan organizmalar
Altında paçalara sıçratmalık su potansiyeli barındıran gevşek kaldırım taşları
Bitmek bilmez sosyal medya terörü (Uykusuz'un Ersin Karabulut'lu 2020 takvimi şahane!)

Bir de televizyon izlemeyi bırakalı 10 sene olmuş.

İnsanın üstüne üstüne geliyor gündem. Ne kadar uzak durmaya çabalasam boş!

Bu durumda ne yapılır? Şvayk'ın hergeleleliklerine yoğunlaşılır. Öyle de yaptım. İyi geldi. Tümen tümen gelenlere karşı yapılacak en iyi şeyin aptallığa yatmak ve gülmek olduğunu hatırladım. İyi ki mizah var, iyi ki gülebiliyoruz...

20 Aralık 2019 Cuma

"Entelektüel" Kavram Üzerine Edward Said'ten Önemli Saptamalar.

   Filistinli hristiyan bir baba ile Lübnanlı hristiyan annenin Filistin'de dünyaya gelmiş, halihazırda Amerikan vatandaşı, karşılaştırmalı edebiyat profesörü, aktivist, teorisyen: kısaca kitabında tarifini yaptığı entelektüel çerçevesinde biri. İlk dikkat uyandıran kitabı "Oryantalizm" (ne işim olur oryantalizmle?) "Şarkiyatçılık" ile dikkatleri çekti. Ondan sonra da geniş kitlelere kâh yazdıkları, kâh yaptıklarıyla ulaştı.
   Elimizdeki kitap, yazarın 1993'de Reith Konferanslarında verdiği bildirileri altı bölüm halinde bir araya getiriyor. 
  • Entelektüelin Temsil Ettikleri
  • Milletlere ve Geleneklere Pes Etmemek
  • Entelektüel Sürgün: Göçmenler ve Marjinaller
  • Profesyoneller ve Amatörler
  • İktidara Hakikati Söylemek
  • Tanrılar Hep İflas Eder

başlıklarından mürekkep yazıların ekseninde: entelektüelin tanımı, konumu, içeriği, zorlukları ve elbette nasıl olması gerektiği konuları dantel gibi ince ince anlatarak, çarpıcı örneklerle işliyor. 128 sayfanın nasıl akıp gittiğini anlayamadım. Üstelik son zamanlarda yaptığım okumaların içinde en çok altını üstünü çizdiğim, yanlarına notlar aldığım bir metindi. 
   Tespitlerinin kimine (belki de ister istemez sahip olduğum arka plan nedeniyle (özellikle Ermeniler hakkındakilere)) katılmadığım ancak yaptığı tanımlara gönülden hak verdiğim bir çalışmadır. Entelektüel olarak bildiğimiz ancak kendimce münevver olarak dillendirdiğim; kanımca toplumların yönlendirilmesinde önemli rol oynayan münevverlerin nitelikleri, onların böyle nitelendirilmesine neyin yol açtığı, önlerindeki zorluklar, bu sıfatı korumanın getireceği sıkıntılar, benim gibi orta düzey zekadaki okurlara bir güzel açıklanmış. 
   Bilhassa günümüzdeki medya münevverlerinin aslında öyle olmadıklarını anladığım (aslında uzun zamandır idrakindeydim ama bu metinle ikinciye tescillenmiş oldular), akademik çevrelerde dahi bu sıfatla anılan kişilerin (özellikle de akademik çevrelerde olduklarından dolayı) pek de bu sıfatı hakketmediklerini düşündüğüm bölümler oldu. Aslında yazılanları gözönünde bulundurduğumda, yaşadığımız bu "ilginç" zamanlarda bu titri elinde bulunduran fazla bir isim gelmedi aklıma. Bir Cemil Meriç, günümüzden de (görüşlerine katılırsınız katılmazsınız ama herhangi bir muktedirle rabıtası olmadığından eminim (yanık balata kokusunu da sarfınazar ederseniz)) Yalçın Küçük. 
   Hülâsa: çok makul fiyatlarla bulabileceğiniz bu küçük hacimli, geniş içerikli hazineye yakın durmak gerek. Hararetle öneririm.
"Uzmanlaşma heyecan duyma ve bir şeyler keşfetme duygusunu da öldürür ki bunların her ikisi de bir entelektüelde mutlaka bulunması gereken duygulardır."
"Uzmanlık, alanınızın gereklerine uyarak başkalarının sizden yapmanızı istediği şeyleri yaparsınız."
"Aslında entelektüelin temel sorusudur bu sorduğum: kişi hakikati nasıl söyler? hangi hakikati? kimin için ve nerede?"
"Bugün her yerde, tek bir sistemin başa çıkabileceğinden daha fazla tahammülsüzlük ve kulak tırmalayıcı bir iddiacılık var."
"Laik entelektüel için o tanrılar hep iflas eder."