28 Ağustos 2016 Pazar

"Blood Father" Fransız işi holivut.

   Normalde yazmıyorum böyle genelgeçer filmleri ama bir kaç şey dikkatimi çekti.
   Konu beylik : eski bir suçlu kızını beladan kurtarmaya çalışır. Başrol de beylik : Mel Gibson (o olmasaydı kesin bu rollerin adamı Liam Neeson olurdu). Her şey sıradan ilerliyor, giriş, gelişme, sonuç.
   Dikkatimi çeken şey, satır araları.
   Açılıştaki süpermarket sahnesinde 17 yaşındaki bir kız marketten üç poşet dolusu 9 mm. mermi alıyor. Sorun yok. Bir paket sigara istiyor, kasiyer "-kimlik görmem lazım." diyor. Burada sisteme ciddi bir eleştiri var.
   Preacher'ın saçmalamalarında dikkat çekici tespitler var. "Bu ülke huzursuzluğu satın alır. Asileri moda trendine çevirir. Meleklerle yaptı bunu (Hell's Angels'a gönderme), şimdi raple yapıyor. Ve şirketler bunu internette satıyor."
   Bunun gibi kılçıklara takılmazsanız, sorunsuz izler, bitince unutursunuz. Öyle yani.

27 Ağustos 2016 Cumartesi

"Dahi Diktatör" Diktatör ama nasıl ?

 
   Oksimoron bir kapak tasarımı vardır. Hem "diktatör" olarak nitelendirecek hem de böyle son derece insancıl bir fotografisini koyacaksınız (diktatör olsun, olmasın hangi ülke liderinin böyle samimi ve insancıl bir fotosu var ?). Olsun, kapağı geçip içeridekilere odaklanalım.
   150 sayfa, iki gecede uyuma öncesi okumalarda bitti. Maksimum üç saat. 
   Bir yıldır "Bilim Tarihi" konusunda yüksek lisans derslerine katılıyorum. Bir yılı aşkın bir süredir Popper'ın "eleştirel akılcılık" modelini anlamaya çalışıyorum. Detaylarda boğulup, büyük resmi ıskalamışım. Bay Şengör, verdiği bir kaç örnek ve tarihi olay ile şıpınişi modeli akpak etti. İlk bölümü okurken "ahaaa, ovvv, vıyy" nidalarıyla "eleştirel akılcılığı" ve Atatürk'ün bunu nasıl hayata geçirdiğini anladım. 
   Sizi bilmem, ben Atamı çok seviyorum. Hataları, yalnızlığı, zaafları ile çok seviyorum. Nutuk'u bir kaç kez okudum. Hakkında yazılan (hamaset dışı (bak hamaseti hiç sevmem)) biyografileri de okudum. Fikir sahibi olabilmek için bilgi edindim. Sonunda akıl terazimin her iki kefesine de konulacak bilgi sahibi oldum. Kefenin olumlu yönü hep ağır bastı. Bundan ötürü (Hüseyin Badem'e selam !),  Atama "diktatör" yakıştırması yapılan bir kitap okumaya başlarken olumsuz önyargılarla oturdum başına. 
   Prof.Şengör ise aklımda : asker yalakası ("emret komutanım !"), solcu düşmanı ("- deniz ve mahir eşkiyaydı"), cunta yandaşı ("- dışkı yedirmek işkence değil. ben bal gibi yerim.") olarak yer etmiş (kendisinin ciddi PR sorunları var). Yalnız okul icabı izlediğim Teke Tek programında İlber Hoca (o da pili bitmek üzere olan pilli bebekler gibi konuşuyor (saygım sonsuz başka)) ile yaptığı söyleşilerde, bilgisinin enginliği ile ezberimi bozmuştur. Şimdi "diktatör" falan yazınca, önyargı pik yaptı tabi.
   Kitap ilk bölümünde "diktatör" ve yöntem üzerindeki tespitleriyle, önyargılarımı çürütmeye başladı. Zaten ilk bölüm, askeri okulda verilen bir seminerde verilen konuşmanın dikte edilmiş haliymiş. Sonrasında ise Atatürk'ün tüm hayatında uyguladığı yöntemin açıklamasıyla geçiyor. Satır aralarında Bay Şengör'ün, toplumsal hayat, ahlak ve din gibi konulardaki ilginç tespitleriyle de hemhal oluyoruz. Yazarın tespitleri langadank. Seri olarak üretilen ilk otomobillerin şanzıman sistemi gibi : 2 ileri 1 geri (ama geri vites kullanılmıyor). Misal : din konusunda altını çizdiğim bir paragraf "Bu yaratan bu kadar güçlüyse niçin bir elçi kullanıyor ? Hepimize tek tek söylesin rahat edelim.". Kabul edelim ki bu coğrafyada bu cümleyi kurmak sağlam testis gerektirir. Buna benzer çok tespit var. Kimileri dincileri kızdırır, kimileri solcuları, kimileri liberalleri kızdırır, kimileri marksistleri. Herkesi kızdırabilen bir neşriyat (ben kızmadım başka (bunlardan hiçbiri değilim (yahut hepsinden az birazım))).
   Diktatörlük konusunu ise ulusu, milleti doğru yola gitmeye "ikna eden" bir rol üstlenmiş olmasıyla açıklıyor. Yüzyıllardır cehaletin verdiği mutlulukla yokolmaya yakın bir toplumu; "demokrat olacaksınız, aklınızı kullanacaksınız, çağı yakalayacaksınız, modernleşecek yahut yok olacaksınız" diye "ikna ediyor". 
   Kurtuluş Savaşı ve daha önemlisi, sonraki dönemi Celal Hoca'nın ilginç perspektifinden okumak, şimdiye kadar bildiklerinizi bir kez daha gözden geçirmenizi sağlayacaktır. Okurken çok keyif aldım, bir kaç kez daha okurum. 
   Yakın durun.
Kitaptan Alıntılar :
   "Fakat paradoksal bir şekilde bunu yapabilmek için kendisi de bir dayatmada bulunmak zorunda. "Yanlışın üzerinde ısrar etmenize izin vermeyeceğim" diyor. Peki, yanlış olduğunu nereden biliyor ? Sırf o değil ki, aklı başında herkes biliyor bunu. Yani, Kızıldeniz'in bir asa ile yarılmadığını, Nuh Tufanı'nın olmadığını, Adem ile Havva'nın rüzgar eserek, çamurdan yaratılmadığını vs. herkes biliyor. Atatürk şunu söyleyor : "Bu hurafelerin üzerine bir toplum bina edemeyiz. Sen buna inanmak istiyorsan inanabilirsin, ama bunu dayatmana müsaade etmeyeceğim. Sizin dayatmanızdır ki; toplumu felakete götürdü, çürüttü, yok etti. Ben bu çökmüş toplumun çocuğuyum, yeni nesillerin bu felakete doğmasına müsaade etmeyeceğim."
   "En iyiler üniversite okumalıdır."
   "Bizim partinin doktrini yoktur. Çünkü doktrin bir hareketi dondurur." (bu çok önemli !)
   Ayrıca kitabın sonuna doğru Bay Şengör'ün Atatürk'ün yabancılar üzerindeki etkisini anlattığı bir kaç anısı çok etkileyici. 

23 Ağustos 2016 Salı

"40'ının da Kulpu Kırık 40 Türk" Olamamış Mizah.

   Kırk ünlü karakter. Tarihe birazcık ilginiz varsa ve yayılmacı kültürün etkisinde birazcık kaldıysanız bile bir çoğuna aşinasınızdır. "Lost" da var, Hipokrat da. Süpermen de var, Hitler de. Tüm bu şahsiyet ve topluluklar Türk olsalardı ne olurdu ?
   Kitabımız bu soruya mizah penceresinden bakarak yanıtlar vermeye çalışıyor. Değişik bir bakış açısı, daha önce didiklenmemiş bir mecra. 
   Yazarımızın "Dikkat Vücudunuz Konuşuyor"unu daha önce okumuş, çok faydalanmıştım. Video konferanslarını dahi hem izlemişliğim, hem izletmişliğim vardı. Bu kitaba da öyle bir olumlu önyargıyla başladım. Bir günde bitti. Hızlı okuma yaptım ve geriye dönüp okuyacağım herhangi bir şey kalmadı aklımda.
   Metin Fidan, Atilla Atalay ve tabiy ki daha babaları Azizusta, Ferhanbey, İOA, Enginergönültaş (o tam sayılmaz ama olsun) takip eden bir insankişisi okur olarak Bay İzgören'in mizah olarak öne sürdüğü sayfalarda gülmedim, gülemedim.
   Yine de +16 yazılmış, 5.56'lık (öldürmez, yaralar) bu kitap seyahatlerde, şezlonglarda gider. Ama mizah okuyacağım derseniz daha iyilerini bulabilirsiniz.

Kısa Kısa Filmler : "Aferim"-"Elser"-"Flakepost fra P"-"Warcraft"-"Bastille Day"-"Now You See Me 2"

Yazmaya üşendiğim ama yazmadan da geçemeyeceğim (kimi çıtır, kimi kütür) filmlerden bir demeti birer paragrafçık da olsa yazayım dedim. Bari...

AFERİM
   Osmanlı egemenliğindeki Eflak, (Romanya civarları). Yerel polis, bir boyarın (Boyar:Soylu) parasını çalan çingenenin peşine düşer, oğlu da yardımcısıdır. Olaylar gelişir. 
   Neredeyse tümü at sırtında, siyah beyaz, western kadrajlarıyla geçen filmimiz sadece dönemi merak edenlere ve romen lehçesiyle türkçe küfürleri izlemeye meraklı olanlara hitap eder. Güzel romen müzikleri ve değişik bir tat, bir doku bulma ümidiyle başına oturduğum film maalesef beklentilerimi karşılamadı.
BASTILLE DAY
   Afiş yaramaz, konu da beylik. Yozlaşmış polislerin peşine düşen Paris'teki bir sıradışı bir siayey ajanı ve yancısı cepçi. Beyin uyuşturmak için izlediğim bu parizyen pelikula, tahminlerimin ötesinde çıktı. Tüm klişelere uymasına, sonunu kesinkes tahmin etmeme, türe herhangi yeni bir şey getirmemesine, verdiği tüm mesajların (vurun azınlıklara !) daha önce tekrarlanmış olmasına karşın, keyifle izledim, günlük gaile derdinden uzaklaştırdı. Amacınız buysa, buyrun izleyin.
ELSER (13 MINUTES)
   Ekonomik krizden güçlü çıkan bir partinin uygulamalarının gitgide aşırıya kaçtığını, çevresindeki herkesin bu çılgınlığa kapıldığını ve gitgide hoşlanmadığı yeni bir ülkeye doğru koşaradım gittiğini idrak eden; çoğunluklar içindeki bir insanın (son derece sıradan görünür ama cesur ve becerikli bir şahsiyettir) doğasına ters düşmesine rağmen bir suikaste doğru adım adım ilerlemesi. Konu tanıdık gelebilir, hemen düz korelasyon yapmayın. Nazi Almanya'sından bahsediyorum. Çok düz, çok özenli film. Günümüzle ilgili bağıntılar da yakalayabilir, mutlu yahut mutsuz olabilirsiniz. İzlemekte fayda var. 
FLAKEPOST FRA P
   Danimarka, Norveç, İsveç ve Almanya yapımı polisiye. Daha önce aynı aktörlerden ve aynı karakterlerden izlediğimiz standart konuların üzerine; dini sömüren bir sosyopatın peşine düşen zıt karakterli iskandinav polislerimiz var. "Taki"li konuşmalar, steril iskandinav atmosferi, ikea mobilyalar, ikinciye bakılacak (izlenecek değil) kadrajlar (sarı çiçeklerin arasındaki tek katlı ev mesela), fazla şiddet olmadan yapılan bir polisiye. Kısacası hafta arası (hele havalar bu kadar bunaltıcıyken) izlenebilir.
NOW YOU SEE ME 2
   Birincisi iyi seyirlikti, bu da onun sündürülmüş hali. Yeni bir şey yok. Uzunca bir hokkabazlık gösterisi, arada ustalar harcanıyor (Bay Keyn, Bay Friimın. ama olsun iyi sakal yapmıştır amcalar). Yeni katılan Lizikaplan ve Denyılredkılif (bu çocuğa da sosyopatlık yakışıyor) bir ivme verememiş. Olsa da olur, olmasa da (daha iyi) olur.
WARCRAFT
   Ortodontik sorunları olan yeşil derili vücut geliştiricilerin, elli kiloluk zırhlar giymiş insanlarla mücadelesi. Oyunu oynamış meraklılar uyarlamanın iyi olduğunu söylüyorlar. CGI'dan midem bulandığı için ben idrak edemedim tabi. Orklar var, elfler var (biraz cine benziyorlar), cüceler var, insanlar var, devam kılçığı var. Ama bir LOTR olabilir mi ? Elbette ki hayır. Oyuna müptezel sinefillere yarar.

21 Ağustos 2016 Pazar

"İrrasyonel" Iskalamayın !

   Burada öyle her kitabın reklamını yapmıyorum. Zerre kazancım yok çünkü. Ama bunu okusanız iyi olur. Neden ?
   Baştan başlayalım. İrrasyonel ne demek ? Akıl dışı demek. 
   Hayatımızda çeşitli kararlar veriyoruz. Bu kararlar kaderimizi şekillendiriyor. Yemeğin pişip pişmediğinden (önemsiz), işimizi değiştirip değiştirmemeye (önemli), nerede yaşayacağımızdan (önemli), biletini kaybettiğimiz (ama çok izlemeyi istediğimiz) bir oyunu izleyip izlemeyeceğimize (önemsiz) dair ve buna benzer her gün onlarca karar alıyoruz. Genel geçer konuşayım : aldığımız kararların büyük çoğunluğu irrasyonel = akıldışı. Neden mi ? Bakın bakalım şöyle bir çevrenize. Aileden başlayın, oturduğunuz semte (gürültücü komşular), şehre (arayollarda her daim beton mikserleri), ülkeye (uzaktan bakılırsa eğlenceli) ve hatta gezegenimize (şuursuzca tüketiyoruz, bir elli yılımız kaldıysa iyi !). Aldığımız kararların rasyonel olmadığı açık.
   Şimdi bu Profesör Sadırlend, psikolojide daha önce yapılmış deneyleri ve verileri gözden geçirerek yaşamımızdaki "irrasyonel" kararların nasıl alındığını, ne gibi yanılgılara düştüğümüzü, nedenlerini, nasıllarını bir güzel inceliyor.
   Allah bin türlü belasını vermesin o Profesör Sadırlent'in ! (çirkin de bir fotografisini koydum aşağıya) Sincaplar kovalasın mümtaz şahsını !
   Daha 10.sayfada "Hem eşinizi sürekli mutlu etmeye uğraşıp hem de onu elinizden geldiğince sömüremezsiniz." türü, acı gerçeklerin yüzümüze vurulmasıyla, haşyetten titremeye başlıyoruz. Daha sonra "bulunabilirlik hatası", "yanlış izlenimler", "naturamızın bozukluğu" (bunu ben uydurdum. S.37'de nazi almanyasını daha iyi anlamamızı sağlayacak bir deneye ithafen) ve daha bir çok bilimsel irrasyonelliğe neden olan kavramı yavaş yavaş sindiriyoruz. 
   Altını, üstünü çizdiğim o kadar çok yer var ki !
   Her bölümün sonunda "kıssadan hisse" bölümü var ki önceden oraları okunup sonra açıklamalarına geçebilir arsız okur. Son bölümlere doğru karar verme mekanizmasında istatistiki uygulamaların önemi çok vurgulanmış, bunun için küçük bir istatistik okuması yapıp mantığın özetini kavramak faydalı olacaktır.
   Her bölümde kendinizle özleştirdiğiniz davranışlar, kararlar bulabilirsiniz. "ah benim deli kafam" diyebilirsiniz. Yahut çok rasyonel bir insansanız "hımmm, iyi ki de !" diyebilirsiniz. Fakir ki : kararlarında kılı kırk yarmaya çalışır, "deli kafam"lı demeleri çok çıktı. 
   Yalnız : kitapta uygulanan yöntemleri hayatında harfiyen uygulayan çok rasyonel bir kişinin de over sıkıcı (adeta bir isviçreli maliye müfettişi) olacağını tahmin ediyorum. O kadar rasyoneliteye gerek yok ama mahrem yerlerimizin doğrultusunda gitmek de nereye kadar ?
   Aşağıya üşenmediğim kadar alıntı yazacağım, ilgilisi çerez babında okur.
   Kitabı öneren Erdem Dostuma da bin selam.
   Üşenmeyin okuyun, okutun. 
ÖNEMLİ NOT : Tıbbi teşhislerde verilen irrasyonel kararları ise muhakkak okumalı. 
İKİNCİ ÖNEMLİ NOT : Öğretmenlerin 9.bölümü (Dürtüler ve Duygular) muhakkak okumaları gerek.
   
"Moda döngüsünün temelinde yatan uyma arzusu büyük ölçüde irrasyoneldir."
"Ortamda birden fazla kişi varsa, birinin bir suça müdahale etme ihtimali azalır."
"Ciddi sporun centilmenlikle alakası yoktur. Nefret, kıskançlık, kibir, kuralları hiçe sayma ve şiddet görmekten duyulan sadist hazla yakından ilişkilidir."
"Yanılmayı kimse sevmez."
"İster bilinçli, ister bilinçdışı, kaybı durdurmayı reddetmemek, yaygın bir irrasyonellik biçimidir. (misal kötü bir filmi, bilet parasını vermişseniz sonuna kadar izlemek)"
"Geçmiş geçmiştir ve artık konu edilmemelidir."
"Bir projeye ne kadar zaman, emek ve para harcanmış olursa olsun, yatırım yapmaya devam etmek karlı olmayacaksa : Durun."
"Ceza korkusundan dolayı yaramazlık yapmaktan sakınan çocuk, davranışını dışsal bir tehdit kontrolü altında olarak görür, tehdit ortadan kalktığında yaramazlık yapmamak için bir neden yoktur."
"Birinin bir işe değer vermesini ve iyi performans göstermesini istiyorsanız, maddi ödüller önermeyin."
"Çocukların (ve kesinlikle yetişkinlerin) bir şeyi yapmasını engellemek istiyorsanız, onları cezayla tehdit etmek yerine ikna etmeye çalışın."
"Kendini kontrol etme (ya da edememe) bir alışkanlığa dönüşebilir."
"Öğretmenseniz çoktan seçmeli sorular sormayın, öğrencilerinizi temel ilkeleri bulmaya teşvik edin."
   Allam, daha yazacak olsam bunun on katı not var. Vallahi üşeniyorum yazmaya, açıp okuyun.

"Alıç Ağacı İle Sohbetler" Okunması Elzem.

   Birand Hoca, bitki sosyolojicisi. 1968 yılında yayımlamış kitabı. Sonra 1997'de TÜBİTAK bir kez daha yayımlamış. 2014'de de İş Bankası güzel bir iş yapıp, özenli bir baskı ile bir kez daha yayımlamış. Birincisi tükenmiş, ikinci baskı piyasada. Telif hakkı gelirleri TEV'de. (bunun için bile alınabilir)
   O yıllarda bakir bir tepe olan Dikmen'de yaşlı, bir başına kalmış bir alıç ağacı ile Hocanın sohbetleri var kitapta. Sohbetler derin. Kimi sohbetler, botanikçileri ilgilendirirken çoğu çevresine meraklı kâriye hitap ediyor. Kitabın ilk bölümleri; bitkilerin, dünyanın oluşumundan günümüze bir hikayesini cem ediyor (ki okumalara sezadır). Orta bölümlerden itibaren daha spesifik mevzulara (bir eski bir yeni kelime verip, okuyanın eksenini bozmak (ağlak hocalara benzedik)) giriş yapıyoruz. Bu bölümlerde Anadolu'nun ekseri nebat habitatını (yine ağlak hoca taktiği (geliştiriyorum kendimi bu işte)) okuyoruz. Bu bölümler, işi gücü bitki olmayan okuru sıkabilir ama arada Ksenofon'un "binlerin yürüyüşü"nde nasıl soyup soğana çevrildiklerini (delibal marifetiyle), atın ehlileştirilmesini ve daha  pek çok meraklı hikayeyi cımbızlayabilirsiniz. 
   Dil ve üslup o kadar akıcı ki. Kullanılan kadim kelimeler güncellenmese bile sular seller gibi akıp gidiyor. Adige Hocam, dünü, o günü ve bu günü çok iyi öngörmüş. 1972'de göçüp gitmese eminim bu gün içinde bulunduğumuz ahvalden ziyadesiyle müteessir olurdu (kitaptaki gibi yazmaya başladım şuursuzca !). 
   Ziraat Mühendisleri mecburiyet bâbında okumalı. Çevreye, bitkiye, böceğe meraklı tayfa da aynı şekilde. Bibliyofil ve mütecessis kâriye okumak ihtiyaridir ama bence insan ve bitkinin rabıtasını, insanoğlunun tabiata irtikabını gözlemlemek için onlara da salık verilir.
   Ben olsam, kısaltılmış baskısını ortaokullarda ders kitabı yapardım. Benim hayatımı bir nebze değiştirdi, sabi/sübyana da belki bir etki yapar ve geleceğe birazcık daha fazla ümitle bakabiliriz. 

14 Ağustos 2016 Pazar

"Suicide Squad" Kötüler Timi. Hakkaten Ama.

    Mutad üzre filme gitmeden bozuntu içermeyen bir iki eleştiri okudum ve beklentilerimi düşük tuttum.
   Keşke daha düşük tutaydım.
   Senaryo akıl dışı (şimdi süperkahraman filmlerinde akıl içi senaryo nasıl olur dedirtmeyin bana Bkz.Nolan). Başrollerin içi boş (Joker, bildiğiniz mafya babası olmuş, zekadan eser yok, yeritlito bir hecledır olmamış, olamamış). Oyunculuklar vasat (yahut senaryonun kofluğundan bana öyle geldi). Efektler göze "efektim ben" diye batıyor. Bir de disiikamikslerin üç boyutlu filmlerinde ciddi bir karanlık sorunları var. İlk yarıdan sonra hafakanlar basıyor. Birtek sauntrek mi diyorsunuz ! çalınan müzikler güzeldi. Salon doluydu (ki bu da benim gibi üç boyut efektinin sinemada görülmesi gerektiğini düşünen iflah olmaz sinefiller olduğunu gösterir (yalnızca filmde geçen (kimsenin gülmeyeceği) esprilerde bazılarının ciddi ciddi güldüğünü görünce "eyvah eyvah" dedim (içimden) (parantezlerin hesabını tutamadığımdan fazla fazla kapatıyorum.)))))
   Bana hediye bilet geldiydi para vermedim. Para isteseler gitmezdim. Sizde öyle yapın.   

9 Ağustos 2016 Salı

"A Hologram for the King" Tykwer'in Son Filmi.

    "Koş Lola Koş"'dan beri Tikver filmlerini izliyorum. "Prenses ve Savaşçı"'da yükselen çıta "Cloud Atlas"'ta düşmüştü. 
   Kral için Hologram'da; çok katmanlı, özel efektli işlerin Bay Tikver'e yaramadığını anlıyoruz. Nereden bakarsanız temiz film. Hoplama, zıplama, özel efekt yok. Son dönemin popüler yazarı Deyveggers'in romanından adapte edilen pelikulamızda gani metafor, gönderme, subliminal mesajlar (asansördeki kızın dürtülünce önüne bakması falan) vardır lakin omurga sabittir. 
   Dibe vurmuş, üstten ortaya tenkis edilmiş bir yönetici; Krala teknoloji pazarlamaya çalışır, olaylar gelişir.
   Tomhenks yevmiyenin hakkını vermiş, Aleksandırblek arap rolünde sırtarıyor (sırıtmıyor ama sırtarıyor), Saritaçodori Hekim'de iyi (yalnız sonlara doğru tozuttu mu ne ? ne o öyle kabak çiçeği gibi), renkler, sekanslar, kadrajlar ortalamanın üstü, izlerken sıkmıyor. Temiz film yani. Tek eleştirim : sonunun apar topar, boyacı küpüne daldırır gibi, alelacele (başka da sıfat gelmiyor aklıma) bitirilivermesi. 
   Kültürel farklılıklar, Kızıl Deniz'in dip tabiatı, kum toz içindeki binalar (ama çöldeki konutlardaki atmosfer farklılıkları (işçi yatakhanesi ve örnek daire) şükelâ işlenmiş), hayatımızdaki olumsuzlukları bazı şeylere beyhude olarak atfetmemiz, inceden verilen bir Suudi Baharı göndermesi, kurt avı (sahi niye vurmadı ?), arap mutfağı, diplomatların çılgın partileri (Bay Soren Kierkegaard iyiydi), ilginizi çekiyorsa buyurunuz efem.

7 Ağustos 2016 Pazar

"İnsanın Türeyişi" Okumak Gerek.

   "Türlerin Kökeni"nden tam 12 yıl sonra yazılmış ama yayım tarihi 1871 (yanlış olmasın 19.yy. sonları). Ne elektron mikroskobu var, ne de genom çözülmüş. Bay Darwin, sahip olduğu kısıtlı olanakları kullanarak, günümüzde halen her teknolojik gelişmeyle perçinlenen evrim teorisini şekillendiriyor.
   Çok teknik yerleri hızlıca okuyarak bir solukta bitirdim. Yazıldığı dönemi gözönünde bulundurduğunuzda, yaptığınız eleştiriler daha hafifliyor. Yoksa eleştirilecek yerleri var. 
   Aldığım notlar var.
   "Erkek kişi, kadından, irilik, vücut kuvveti, kıllılık vb. (bakın bunlara diyecek bir şey yok) bakımlardan olduğu gibi, zekaca da, tıpkı memelilerin coğunun iki eşeyinde olduğu gibi farklıdır." Biraz (aslında oldukça) maço bir değerlendirme ama yıl 1871.
   "korkakların birçoğu, düşmanları ile yüz yüze gelinceye dek kendilerini gözüpek sanırlar." bildiğiniz aforizma, öylesine doğru.
   "bir içgüdünün gerçek ayırıcı özelliği, ona sağduyudan bağımsız olarak uyulmasıdır." içgüdü hakkında şimdiye dek gördüğüm en rasyonel tanım.
   "Yabanıl insanların vücutça ve kafaca zayıf olanları eleniverir; ve sağ kalanlar, çoğunlukla gerçekten sağlıklı kimselerdir." Günümüzde böyle değil ve böyle giderse encamımız tıpkı "Idiocracy" gibi olacak (görmeyen varsa görsün, film kötü ama düşünce sağlam).
   "uygarlaşmış ırkların, daha aşağı ırkların yerini alacak biçimde yayılmış ve her yerde yayılmakta olması özellikle güçlerinin sonucudur." Kimbilir emperyalizm yaratıcıları bunu dikkatlice okumuşlardır.
   "Bununla birlikte, aynı toplumdaki daha zeki üyeler, sonunda, az zekilerden daha başarılı olur ve daha çok döl bırakırlar." Aslında günümüzde tam tersi oluyor. "En az üç" çekenlerin IQ ortalamalarının genelin altında olduğunu sanıyorum.
   "Yüzyıllarla ölçülünce pek de uzak olmayan bir gelecek dönemde, uygar insan ırkları, bütün dünyada yabanıl insan ırklarını yok edip onların yerini kapacaktır." Çok acımasız ve çok gerçekçi bir tespit.
   "Son olarak, evrim ilkesi genellikle kabul edilince -ki çok geçmeden kesinlikle kabul edilecektir- tekkökenciler ile çokkökenciler arasındaki kavganın sessizce ve sezilmeden sona ereceğini söyleyebiliriz." İşte burada yanılmış Bay Darwin. Belli bir bilimsel düzeyin üstünde elbette ki bu ikilem yok ancak insanların çoğunluğu (bkz.yukarıdaki Idiocracy bağlantısı) hala evrime inanmıyor.
   Ayrıca "Güdüklükler" (rudiments), "Doğal Seçme", "Tanrı İnancı-Din" (burası çok ilginç (ilk fırsatta bir kez daha okunacak)), "Doğal Seçmenin Uygar Ulusları Etkilemesi" bölümleri fakiri pek etkiledi. İlk okuma sonrası kitaplığın görünen bir yerine kondu ve ikinci okumayı bekliyor. 


"Jason Bourne" Olmuyor, olmuyooor.

   Bugün sinemada izledik. Siz izlemeyin.
   İlk üçü iyiydi. Bu olmamış. İyi bir yönetmen çekmiş (önceki çektiği iyiydi misal). Yine Metdeymın oynamış (evet yine bir kez bile gülümsemiyor, acaip ciddi). Antagonistler : çizgi üstü (tomiliicons, vinsıntkassel). Ama olmamış. Fikir olarak güncele el atmaya hallense de (wikileaks ve sosyal ağların güvenlik açıkları), senaryodaki boşluklar, saçmasapanlıklar; genelgeçer holivut kurallarına çok uysa da filmimizi izlenebilirlikten uzaklaştırıyor.
   Yunanistan Arnavutluk sınırında (nedense) sokak dövüşleri yaparak hayatını kazanan Ceysınböörn, durup dururken yine geçmişini kurcalar (hedefte bu kez babasının katili vardır). Olaylar gelişir.
   Yunanistan, İtalya, İngiltere, Almanya ve nihayet ABD'de geçen hikayemiz, aktüel kamera çekimlerinde biraz mide bulantısı yapıyor, devamlı olarak "rınrınrın" diye olur olmaz sahnelerde hızlanan "heyecan müziği" ile ilgiyi tutmaya çalışıyor ancak bir süre sonra iddialı aksiyon sahneleriyle sahnelenen içi kof bir senaryoyu izleyen kötü bir devam filmi olmaktan kurtulamıyor.
   Biz yandık, siz yanmayın.

2 Ağustos 2016 Salı

"The Nice Guys" Eğlencelik.

   Bu güncede fazla laylaylom film yazmamaya gayret ediyorum. İş bu filmimiz de feci halde laylaylomdur ama gündem itibarıyla laylayloma pek ihtiyaç var. O yüzden buyursunlar efem :
   Bir zamanların anlı şanlı gladyatörünün Conguudmın'a dönüştüğünü gördüğümüz, rayengasling'in ferahfeza sakarlıklarına güldüğümüz, 1970'leri özlemle yadettiğimiz, iki saate yakın süreyi (116 dk.) çatır çatır ezdiğimiz bir filmdir.
   İki enteresan şahsiyet, birazcık da maaş bordrolarını aşan bir gizemin peşine düşerler, olaylar gelişir.
   Zaman zaman gülümsemekle yetindiğim sahneler oldukça çoğalınca ve filmimizdeki absürtlükler acımasızca artınca kahkahalar (ama ölçülü) attığım da oldu. Dikkatli ve birikimli (üstelik azıcık yabancı dili de varsa) sinefil, düz izleyiciden daha fazla keyif alır. 
   Darbe haberlerinden ikrah geldiyse, içinizde neden olduğunu bilmediğiniz bir şişkinlik varsa ve bünye laylaylom'a (nedir bu laylaylom ?) ihtiyaç duyuyorsa yakın durunuz.
   Aklıma asansörde titreyen rayıngasling geldikçe hala gülümsüyorum.

31 Temmuz 2016 Pazar

"Forks Over Knives" Bıçakları Bırakın, Sağlık Çatalda !

   Allah ne verdiyse yiyiyoruz. Şimdi okuyanlara sorsam "Proteini nereden alıyorsunuz ?" diye,  hemen hepiniz etsütyumurtapeyniryoğurt şeklinde hayvansal kaynakları sayacaksınız. Ben de öyle yapıyordum. Taa ki iş bu belgeseli izleyinceye kadar.
   Tavuklar ve inekler biz yiyelim diye yaratılmamışlar. Bir kilo eti ortaya çıkarmak için 15 kilo kadar bitkisel kaynak kullanılıyor. Proteinleri hayvansal olmayan kaynaklardan da alabiliriz (bunu tamamen bitkisel beslenen profesyonel bir güreşçi (hem de gayet başarılı)) anlatıyor. İkinci Dünya Savaşında ülke işgal edilip de tüm hayvansal proteinlere naziler el koyunca Norveç'te ölüm oranları gözle görülür derecede düşmüş, savaştan sonra hayvansal proteinler yine devreye girince eski başarı ! yakalanmış (bkz.fotoğraftaki diyagram). Mevcut tansiyon, kolesterol, kalp sorunu olanların bitkisel beslenmeyi tercih etmeleri halinde rahatsızlıklar ilerlemeye son verip gerileyebiliyorlar bile (konuda literatüre geçmiş ciddi istatistik ve makaleler de var). Mideye giren 500 kalorilik bitkisel gıda, işlenmiş gıda ve yağın; sindirimin başlaması için gereken reseptörleri nasıl olup da uyardığını (yahut uyaramadığını) çok acı bir biçimde öğreniyoruz.
   Vallahi milletçe obeziteye kaydığımız bugünlerde, eşinize dostunuza alın bu belgeseli hediye edin (önce kendiniz izleyin ama). İlaç sanayiini zengin etmek istiyorsanız eskisi gibi beslenmeye devam edebilirsiniz (nasolsa bir süre sonra kolesterol, kalp ve şeker haplarının gedikli müşterisi olacaksınız) ama "iyi besleneyim" mottosundaysanız, hayvansal proteinden mümkünse uzak durun. Yiyecekseniz de az ama öz yiyin (işlenmiş ürünlerden bahsetmiyorum bile (salamsosisjambonsucuk : koşarak uzaklaşın)). Haftada bir eliçi kadar dana madalyon kimseyi öldürmez, baharda bir porsiyon kuzu kokoreç sizi şeker hastası yapmaz ama her öğünde hayvansal protein, sağlığımız için pek iyi değilmiş. 
   Sinemayı sevmeyebilir, adana kebaptan vazgeçmeyebilirsiniz ama bu belgeseli bir izleyin derim. Bakalım ne olacak ?

"Mahşer" Sansürsüz Tam Metin olarak hem de (tam 1216 sayfa).

   Şimdi ben bunu ilk okuyalı rahat bir 20 seneyi geçmiştir. O kadar etkilenmiştim ki sonra da bir kaç kez okuduğumu hatırlıyorum. Stu, herıld, nik, freni, ebigeyl ana, rendılfleg ve yardımcı karakterler de olmak üzere tüm kitaptaki karakterler, mekanlar o kadar iyi betimlenmişti ki etkilenmemek ve muhayyilede canlandırmamak imkansızdı. Fakir de distopya ve bilimkurgu manyağı mümtaz bir şahsiyet olarak, her okumada kafasında daha oturan bir canlandırma yaparak, kitabı tekrar tekrar okumuştu. 
   Kindıl denilen aygıta (aygıt !) alışabilmek için okumaya hallenilen; ilk romanlardan biri de geniş mahşer oldu. 
   Konu beylik. İnsanoğlu mutad üzre kendi kazdığı bok çukuruna batar, bir avuç insan kalakalır, iyiler ve kötüler saf tutar, mücadele edilir "son" yazar.
   Yıllar öncesinden (kitabın ilk basımı 1978) biyolojik bir tehlikeyi görüp, insanoğlunu uyarmak her yazarın harcı değil. Bayan King'in oğlu Stiivın o günlerde yazarlığının piklerine doğru koşaradım seğirtmekte. Bu günlerde olduğu gibi, yazdıklarını bitpazarında battaniyenin üstünde satmıyor (bkz.son kitabı), kendini tekrara düşmemiş. Haliyle ortaya çıkan iş de ortalamanın çok üstünde. 
   Kaptantrips'in (yapay virüsün), ilk sayfalardaki yayılma hikayesi; yaratıcı yazarlık derslerinde (varsa böyle bir ders) muhakkak okutulmalıdır mesela. Karakter tanımları ve olay örgüsü de ha keza. Neyse bırakalım "mahşer" güzellemelerini, dönelim sansürsüz tam baskıya.
   Kırpılmış halinin iki katından fazla olan roman, önceki gün pişirilmiş (haliyle helmelenmiş) bir pastırmalı kurufasulye yemek gibidir (benzetmeye gel hanım !). Kimi pek hoşlanır, kimi hazzetmez. Kendi açımdan, ilk versiyonundan daha iyi geldi bana. Karakterlere epeyce derinlikli analizler yapılıyor, kısaltma değil de sansüre uğrayan sayfalar pek ilgi uyandırıcı. Romanın çok kötü adamının bir isminin de "uzun adam" olması, talihsiz bir tevafuk gibi duruyor. Kingsever bibliyofil tayfasına 1216 sayfa hiç uzun gelmeyecek, sular seller gibi okuyacaklardır. Kalanlar ise (ilk sayfalar sararsa (ki genelde sarar)) yine sonun tecellisini görecektir.
   Yalnız ilk kitaptaki dinsel ögelerin bu kez daha fazla gözüme battığı ve galiz bir din propagandası yapıldığı bu kadar gözüme batmamıştı. Bu biir. Uzun Adam'ın Lasvegas'ta kurduğu düzenin alkoluyuşturucuorji ekseninde bir safahat alemi olduğunu hatırlıyordum, yanlış hatırlıyormuşum. Bildiğiniz akıllıuslukonservatif amerikan modeliymiş (tabiyki diktatoryanfaşist altmodeli). Bu ikii. Tespitler uzar, sıcaktan mecalim kalmadı. Velhasıl : sıcakta okuduklarınız hafızaya girmiyor ve hafızaya girmeden kolayca okunacak metinler peşindeyseniz, yakın durunuz.

"Bana Bir Tarzanlığı Bile Çok Gördüler" Neredeyse Yetmişinde Bir Naif.

   Piyasada yok. Nadir Kitap'ta da bulamadım. E-kitabını okumak zorunda kaldım. Yoksa isterdim kütüphanemde cismani halini, neyse.
   Kısa kısa yazılar. Hiçbiri Ferhan Bey'in kullandığı dil kalibresinde değil, öyle taklalar maklalar yok. Önsöz ve son sözleri okumak hüzünlendirici (ne vardı Oğuz Bey 68'inde gidecek). Ancak Aziz Nesin'in, dalgadubara çerçevesinde verdiği keskin ve isabetli sosyolojik ve psikolojik tespitlerin neredeyse aynısı var.
   Bay Aral, güzel ve yalnız memleketimde "mizah" denilen en güçlü silahın en önemli ismidir. 40 Milyonluk memlekette 500 bin tiraja ulaşmış bir hiciv dergisi çıkarıldıysa bunun müsebbibidir. Gençliğinde Anadolu'yu dolaşarak pandomim yapmış, boksörlüğe bulaşmış, bağlama çalan, iyi yemek yapan, kendini geçen bir çok usta yetiştiren (ki iyi mentorluğun olmazsa olmaz kuralıdır "ustanı geçecek ve seni geçecek öğrenciler yetiştireceksin !"), yaşadığı toplumu çok iyi çözümleyen ve çizgileri eskimeyecek bir insan. Nasıl Rus yazarların çoğu "gogol'un paltosundan" çıktıysa, memleketimin karikatüristleri de "Huysuz İhtiyar"ın tedrisinden geçmiştir (Gereksiz taramalardan kaçının !) Kimi öğrencileri despot yakıştırması yapar ama bektaşilerin dediği gibi "gelme, gelme. Bu bir demir leblebi", mizahta mecburi hizmet yok, istemeyen döner.
   Usta; kendiyle dalga geçmede de kirişi kıranlardan, özgüveni yerinde her insan gibi gerektiğinde tarzanlaşmayı ve bunu aktarmayı biliyor (bir Polat Alemdar değil yani). Ne ki gözümde Alaattin Çakıcı'dan (daha ağır kimse bilemediğimden onu yazdım) daha (çok daha) ağır abidir.
   Yazılarda ince ve keskin değil naif ve çocuksu bir mizah var. Sanırsınız Avni kaleme sarılmış. Yaradan bizi geç yaşlarda çocuksu bakışını muhafaza eden kullarından eylesin, amin (arakolpa : her devrin adamı).
   Bulabilirseniz okuyun, ben bir günde bitirdim. İleride yine okurum, öyle yani.

25 Temmuz 2016 Pazartesi

"A Perfect Day" Savaş İcat Eden Görmesin Cennet !

    Şimdi izledim. Arşivde de üç ayı aşkın yatıyordu. Kafayı dağıtmaya ihtiyaç var. Başladık, iki saate yakın süre hiç sıkılmadığım gibi, bir şekilde içine de girdim, bazı yerlerde ürktüm, bazı yerlerde güldüm. Dedim "keşke geçen haftasonu izleyeydim.".
   Balkanlarda bir yer. Makedonya - Bosna arası tahmin ediyorum. Su işlerinden sorumlu (kuyu olur, lağım olur) bir NGO. Günlük gaileler.
    Kast, ortalamanın hayli üstü Benisyodeltoro, Timrabins (yaşlanmak yakışmış), Olgakurilenko, Melaniteri ve elbette "Demir" Bey Fedyastukan. Hepsi de yevmiyeyi hakketmiş. Yönetmen Bay Aranoa'yı zaten "Güneşli Pazartesiler"den biliyoruz. Orada işçileri merceğe yatırmıştı, burada NGO'lar üzerinden ilerleyerek iç savaşı didikliyor. Patlamalar olmadan, kurşunlar saçılmadan, efektlerden medet umulmadan savaşın (hele de iç savaşın) ne menem bir şey olduğunu, ajitasyona kaçmadan derli toplu anlatıyor.
    Ekibin; terkedilmiş köyde Nikola'nın evinde yaptığı küçük tur (en ürktüğüm sahne (Yaradan bize öyle günler göstermesin diye dua ettim. O derece)). Kimsesiz bir evde duran azgın bir köpek (Tyson (yatıştırıcı dolu sosisleri yedikçe daha da azıyor)). Kurşun delikleriyle bezeli kırık dökük evler. Sırp ve Boşnak karı kocaların savaştan önce sorun olmaması (nedir : sonra ciddi sorun oluyor (tam o sahnedeki kırık ayna ve bölünmüş yüzler de sıkı metafordur ha)). Milislerden ayar yiyen Damir (mevzubahis kardeşi olunca Damir'in tüm karizma dip yaptı). Nikola'nın dedesinin bakışları. BM askerlerinin mantıkdışı, akıldışı, basiret ötesi mevzuata sıkı sıkı sarılmaları (tabiy ki sarılacaklar arakolpa, onlar asker). Niyetlenip başaramadıkları tek görevin sıkı bir yağmur ve çoban teyze (Jizıs gibi bir figür. Mayından kurtarır, kuyuyu boşaltır, sürüyü otlatır. Her türlü.) sayesinde çözüme kavuşması. Savaştan para çıkartmak isteyenler (gün yüzü göremeyesiceler). Çok iyi bir playlist (son şarkıyı MarlinDiitrih söylüyor misal). Özenli sekanslar, iyi oyunculuklar ve arkada yatan çok ciddi bir mesaj : Savaş Kötüdür (SAVAŞ KÖTÜDÜR).
   Bu günlerde izlemeye değer. Arşive attım, ara ara bakarım. Gerçek sinema izlemek isteyenlere de samimiyetle öneririm.

24 Temmuz 2016 Pazar

E-Kitap okumaya alışmak ve Kindle kullanıcılarına rehber.

 Her ne kadar önyargılarımı esnetmeye çalışsam da temelde tutucu bir insanım. Alışkanlıklarımdan zerre prim vermemeye çalışıyorum. Ama devir değişiyor ve azıcık azıcık taviz vermeye başlıyorum. Misal : kendimin yok ama işyerimin verdiği akıllı telefonu istemeye istemeye kullanıyorum. Kimi zaman çok faydasını gördüm ama fazla zamanımı alıyor. Zaman almasın diye feysbuuk hesabımı kapattım. İşten ayrılır ayrılmaz kendisinden kurtulacağım ama yine de kullanıyorum. 
   Yedi yaşında okuma kurdelesi aldığımdan beri hep okuyorum, hep ama. Bu süreçte daima kağıt okudum. Kitap, gazete, dergi, fanzin hep somuttu. Son yıllarda duyuyordum ki e-kitap diye bir şey çıkmış. Bir kaç kez bilgisayar ekranından ve akıllı telefon ekranından okuma hamlelerine giriştim. Yok, dedim olmuyor böyle. Kağıdı koklamam, sayfayı çevirmem, önünü arkasını didiklemem, kapağı temaşa etmem gerekiyor. Elbette ki en büyük etken : ekranda kitap okumaya çalışırken yorulan ve en fazla iki sayfa sonra pes eden gözler faktörüydü.
   Derken sınıf arkadaşım Erdem (kızımdan biraz büyük ama merakına ve bilgisine saygım sonsuz (okuyorsa da bin selam olsun !)); kindıl (Kindle yazılıyur) diye bir şey gösterdi. Sadece e-kitap okumaya yarayan bu makine, "elektronik mürekkep" kullandığından, bildiğimiz monitör tarzı bir şey değil. Gözleri yormuyor, şarjı (her gün okumama rağmen) bir aya kadar gidiyor (bence ikinci en önemli artısı bu), tek fonksiyonu okutmak (bayılırım tek fonksiyonlu araçlara (bu yüzden akıllı telefon sevmiyorum)). 
   Memleket dışında sıklıkla, memleketimde de nadiren birilerinin ellerinde gördüm ve arkadaşımın tavsiyesine de uyarak almaya karar verdim. 
   Bunun için önce resmi satış yapan yerleri araştırdım. Bunu Amazon satıyor. Çeşitli alternatifleri de var. Bir sürü forum falan okudum, karşılaştırma yaptım. Kindıl'da karar kıldım. Memlekette görece olarak pahalı. En son seyahatimde (Bkz.Prag gezisi) elektronik dükkanlarında şöyle bir araştırdım ve en son versiyonunun bir öncesini 60 Euroya aldım (naçizane önerim : elektronik alet alırken son versiyonun bir öncesini alın. Modaya değil fonksiyona para verirsiniz). Bunun yenileri Paperwhite adıyla sürülmüş piyasaya, en önemli farkı : karanlıkta okurken monitörün üstüne yerleştirilmiş led ışıklardan faydalanması. Ben beyaz ışık sevmem o yüzden hiç işim olmaz.
   Neyse aldık aleti. Küçücük bir kutu. İçinden eliçi bir tablet ve bir kablo çıkıyor. Üstünde sadece bir düğme, yanında minicik bir led. Hepsi bu. Açıyorsunuz, internete bağlanıyor ve hemen kendini kaydettiriyor. Amazon'da kayıtlı bir cihaz ve elektronik postanız oluyor. Normal olanını aldıysanız, aleti her kapattığınızda yeni çıkan kitaplar ve okuma önerileriyle dolu reklamlara maruz kalıyorsunuz. Birçoklarımız umursamaz ama reklamlara gıcığım. Hemen müşteri hizmetlerine "ben bir üçüncü dünya ülkesinde mukimim, reklam yaptığınız şeyleri alamıyorum. Kesin bu reklamları !" babında bir e-posta gönderiyorsunuz. 
   Ben Amerika'ya yazdım. Beni İngiltere'ye yönlendirdiler. Gayet ilgili bir kaç elemanla yazıştıktan sonra, reklamları kaldırdılar ve üst resimde gördüğünüz gibi okuma yazma temalı şık bir kapama ekranı geldi. Hem de her kapanışta farklı temalarda. Pek de iyi oldu.
   Neyse açtık aleti, kaydettirdik, içinde bulunan kullanma kılavuzunu da okuduk. Eee ne olacak şimdi ? Elbette kitap okuyacağız. Ama nasıl ?
   E-kitap almanın çeşitli yöntemleri var. Her ne kadar cihaz, PDF dosyaları da kolaylıkla algılıyor olsa da e-kitap, daha farklı ve güzel bir şey. Bunun için ekşisözlük'e girip meritokrasi diye arattırdığınızda; karşınıza çıkan talimatları izlediğinizde, kitap okumaya IQ'su yeten her insankişisi bu oluşumun arşivinde bulunan 4000 (dörtbin) küsur kitabı arşivine alabilir. Açık söylüyorum : arşivin en az %10'u şiddetle okumak istediğim eserler (bu eylemle : kindıl kendini çabucak ve kat be kat amorti etti). Arşivi cihaza aktarabilmek için Bittorentsync (dikkat ama ! eski bir versiyonunu) ve Calibre adlı programları kullanmak gerekiyor. İlki meritoktasi, ikincisi ise her türden e-kitabı cihazınıza tanıtabilmek için gerekli.
   Bunun yanısıra internette, "e-kitap nereden bulunur ?" diye yazdığınızda karşınıza çıkan yüzlerce sonuçtan birini deneyebilirsiniz. Ben denemedim. Eminim çalışıyorlardır.
   İnsanın 44 yıllık alışkanlığını değiştirmesi zor. Bunun için okuması en kolay, en helecanlı (evet helecan, heyecanın bir tık üstü) kitaplardan bir demeti attım aletin içine. Oğuz Aral, Stephen King, Charles Darwin ve Desiderius Erasmus (bu sıra ile). Huysuz İhtiyarın "Bana Bir Tarzanlığı Bile Çok Gördüler"i Olimpos'ta, King'in geniş versiyonlu "Mahşer"i yollarda, Darwin'in "İnsanın Türevi" akşamları (%80'i bitti), Erasmus'un "Deliliğe Övgü"sü ise sakin sabahlarda (ancak %20'deyim) okundu ve okunuyor. Ancak bir kere şarj ettim. Onu da bilgisayara takıyoruz, dört saat sonra tamam.
   Kaçıncı sayfaya geldiğimi göremiyorum. Ancak yüzde kaçını okuduğumu anlayabiliyorum. Buna hala alışamadım. Okumak için illa yakın gözlüğüm gerekmiyor, yazı fontunu ve boyutunu görselde görüldüğü şekilde ayarlayabiliyorsunuz.  Sayfayı çevirmek yerine ekrana dokunuyorsunuz ve ekran bir an karardıktan sonra (çok az ama) yeni sayfa zuhur ediyor. Fakir gibi paralel okuma yapan bir şahsiyetseniz seyahatlerde yanınızda oldukça cesamet tutan kitaplardan kurtulup küçücük bir tablet boyutundaki kindılı götürmek çok kolay.  Bu meyanda düz kitapları okumayı da bırakmadım tabiy ki. Maksat; mukayese yapabilmek. Hikmet Birand'ın "Alıç Ağacı ile Sohbetler"i el altında bir yerlerde. Okurken pek mutlu oluyorum. Her seferinde ayracı alıp sayfayı çevirmek, kitabın ağırlığını hissetmek çok güzel. Ama devirler değişiyor. Şurası muhakkak ki : artık yolculuklara çıkılırken 3 kg. kitap yerine 200 gr. kindıl alınacak. 
   Kılıf sorunsalı için ise Aliexpress'i kullandım. Memleketimdeki kindıl kılıfları hem pahalı hem kısıtlı. Kıydım 5 USD'na (gelmezse unuturum dedim) verdim siparişi. Aradan 20 günden fazla zaman geçince ümidi kestim. Aaa ! tam 26 gün sonra postacı geldi, kılıfı getirdi. Hem de ekran jelatini ve ekrana dokunma kalemi (böyle mi deniyor) hediyesiyle. Kılıf beklentilerimin üstünde çıktı. Pek memnunum. 
   Velhasıl : kitabın ağırlığını, kokusunu, geldiğiniz sayfayı hissedemiyorsunuz. Ayda bir kez de olsa şarj ediyorsunuz. Bunlar eksileri. 
   İstediğiniz kitabı çok daha ucuza (çoğunlukla bedavaya (burada bir girdi yapmak isterim : memleketim yazarlarının kitaplarını asla bedavaya almıyorum. Oğuz Aral'ın kitabının yeni baskısını bulamadım da aldım. Belirteyim)) okuyabiliyorsunuz. Taşıması pratik. Yabancı dildeki yayınları kolaylıkla okuyabiliyorsunuz (içine iki üç güvenilir sözlük yükledim. Bilmediğim kelime gelince; kelimenin üstüne biraz basıyorum : hop meali çıkıyor), gözü yormuyor, kağıt israfı yapmıyorsunuz, kitaplar birikince "nereye bağışlasam ? kime hediye etsem (en çok kim severek okur ?) ?" derdi yok, tozlanmıyor, küflenmiyor. 
   Böyle düşünüldüğünde; kâriye pek faydalı bir alettir. İkinci eli de (çatlağı patlağı yoksa) alınabilir. Onbeş kitaptan sonra kendini amorti eder. Durduğunuz kabahat. Haydi iyi okumalar !

Hayat Devam Ediyor.

   İlginç günler yaşıyoruz ("Dilerim ilginç günlerde yaşayasın" Çin bedduası). Geleceği düşünüp hindi gibi gurgurlanmanın kimseye faydası yok. Ne yapıyoruz ? Eskiden ne yapıyorsak onu...
   Arada üç kitap bitti, iki değişik film izledim, e-kitap okumaya alışmaya çalışıyorum, eee yazılacaklar birikti. Kaldığım yerden devam.

16 Temmuz 2016 Cumartesi

16 Temmuz 2016 "Kalkışma"da Yaşadıklarım.


   Ağ güncem kitaplar, filmler ve seyahat güzergahları yazılarından mürekkeptir. Suya sabuna dokunmadan yazıp duruyorum. Gar patlamasında bile yazmadım (tesadüfen kurtulduğumuz halde). Ama bu günü yazmasam olmaz.
   İşte siyaset dışı düz bir Ankara mukiminin gözünden dün geceden itibaren yaşananlar :
   Mebusevleri semtinde oturuyoruz. Ata'ma 400 metre uzaklıkta, hem merkezi hem sakin bir yer. 
   Rutin cuma akşamı : oturmuş çocuklarımızla okey çeviriyoruz. Saat 22.00'den itibaren jetler çok alçaktan uçuşa başladı. "Allah Allah !" dedik "30 Ağustos provalarına gece mi başladılar ?". Baktık duracağı yok, müziği kapatıp aptal kutusunu açtık. Aaa ! köprüleri iki kamyon ve bir iki manga asker ile kapatmışlar, trafik kilit. 
   Hiç aklıma askeri darbe falan gelmedi. Çünkü darbe dediğin cumartesi sabah saat üçte olur, hiç kimse ne olduğunu anlamaz. Sabah ekmek gazete almaya çıkarsın, cemseler askerler olur, "dışarı çıkmak yasak" derler, kırır dizini oturursun. Yok 12 Eylül'ü gayet net hatırlıyorum o açıdan.
   Neyse bizim okey partisi yarım kaldı (gençlere yeniliyorduk iyi oldu). Önce haberleri sonra pencereyi takibe başladık. Pencere daha günceldi çünkü. Jetler ara verdiğinde helikopter sesleri geliyordu. Bir iki saat böyle geçti, sonra patlamalar başladı. Emniyet Müdürlüğü tarafından iki patlama evin perdelerini şöyle bir savurdu, kulakta basınç etkisi hissedildi, pencereler sarsıldı. Ara ara seri atış sesleri geliyordu, helikopterler 20 mm.likleri ateşliyordu galiba. Kaç patlama olduğunu sayamayacağım ama yüreğimizi bir hayli kaldırdı. Ortalama 20 dakikada bir patlama ve ardarda gelen silah sesleri. Bu arada TRT bir saattir yayınladığı hava durumuna ara verip darbe bildirisi okudu. O spiker kızcağızın tedirginliği, gözlerindeki kamera yanına bakışlar (belli ki kameranın yanında birileri var), ellerinin titremesi, alelacele yapılmış makyajı, soluk benzi; çok içime dokundu. Silah ve patlama seslerini duyunca bu girişimin başarısız olacağını şıppadanak anladım. Ardından Başbakan tüm kanallarda röportaj vermeye başlayınca bu görüşüm daha da kesinleşti. Darbe böyle olmazdı. Ev ahalisinin takip ettiği televizyondaki bazı görüntüleri izledim. Tüm yayınları izlemiyordum çünkü kimse durumu bilmediğinden, korkunç bir bilgi kirliliği vardı. Sadece somut görüntüler ve detaylar. Tüylerimi diken diken eden bir kaç görüntüden (meclis bombalanıyordu) sonra kendimi malt viskiye verip, uyku tanrısına kavuşmayı diledim. 
   Derken camilerde sela verilmeye başladı. Seladan sonra birşeyler söylüyorlardı ama anlayamıyorduk. Bu; her yarım saatte bir tekrarlandı.
   İnsan garip mahluk. Bir süre geçtikten sonra patlamalara bile alışabiliyor. Gece üç sularında uyumaya karar verdik. Bizimle beraber yatma yaşını 20 yıl geçmiş olan kızıcığımızı da misafir ederek yatağımıza uyandık. Kızlar uyumaya hallendi, okuma gözlüklerimi takıp bitiremediğim mizah dergilerimi hatmetmeye koyuldum. Bir yandan kulağım jet dalışlarında. Ses pik yaptığında arkasını dinliyorum, patlama yoksa sorun yok, patlama uzaksa da sorun yok. Bir yirmi dakika sonra gecenin en sert patlaması (ikili kombo halinde) üzerimize tozları dökünce yataktan apar topar fırlayarak üzerimizi değiştirmeden yanımıza sadece cüzdan ve telefonlarımızı aldık ve aracımıza atladığımız gibi Kardeşimin, merkeze uzak ve göreceli olarak daha güvenli olan evine yola koyulduk. 
   Yollar bomboştu. Ne asker, ne polis, ne cemse, ne de TOMA vardı. Oysa zihnimde kalabalıkla çatışan askerler, TOMA'larla vuruşan tank görüntüleri vardı. Tandoğan meydanında Kırım Mitingi bile yapıldığında yüzlercesi zuhur eden polisler neredeydi ? Bilmiyorum. Bildiğim buradan taaa Çakırlar Çiftliğine kadar sokakların bomboş olduğuydu. Bir tek Beştepe'deki (bazıların kaçaksaray dediği) yerleşkenin (ışıkları sönmüştü) girişlerinde parketmiş sivil araçlar dikkatimi çekti. 
   Kardeşlerimiz zaten uyumamışlardı. Balkondan (Ankara'ya kuşbakışı) şehrin üzerine dalış yapan jetlere baka baka üzüldük. Heryerde olduğu gibi burada da yarım saatte bir sela ve anons otomatiğe bağlamıştı. Gün ağarınca sızmışız. İki saat sonra uyandığımızda jetler ve helikopterler yoktu. Öğlene doğru selalar da bitti. Yine çiftlik bulvarından eve döndük, yollar sakindi. Sevdiceğim evimizdeki isi tozu temizlemeye girişti (işte bunlar hep ruh yatıştırması). Ben de bunları yazıyorum.

   Zihnimde sorular :

   Darbe kime karşı yapılır ? 
   İktidara.

   Bu harekette iktidara karşı ne yapıldı ? Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakanlar, Muhalefet liderleri, müsteşarlar, belediye başkanları evlerinden alındı mı ? 
   Hayır.

   Nereleri fiziksel olarak saldırıya uğradı ?
   Meclis, Genelkurmay Başkanlığı, Emniyet Genel Md.lüğü, Polis yerleşkeleri, MİT (bildiklerim bunlar).Hep düşünüyorum, iktidarın simgesi Beştepe yerleşkesi uçakların helikopterlerin göremediği bir yer midir ? Meclisi yıkabilen bombalar orayı her nedense pas geçtiler. Bu durumda darbecilerin iktidara değil, demokrasiye karşı oldukları sonucuna varabiliriz.

   Her patlamadan sonra şakkadanak kesilen internette herhangi bir kesinti oldu mu ? 
   Yoğunluktan kaynaklanan yavaşlamaları saymazsak hayır.
   
   Darbeden önce fragman çıktı mı ?
   Jetleri uçurup, köprüyü kapatarak "biz darbe yapıyoruz" şeklinde bir fragman izledik.

   Camilerin işlevi nedir ?
   Müslümanların ibadet ihtiyacını karşılamak.

   Muktedirler sokakta toplanıp slogan atan kalabalıkları ne olarak nitelendirir ?
   Çapulcu.

   Devletin görevi nedir ?
   Vatandaşını korumak.

   Devletin kaç polisi var ?

   Türk ordusunun mevcudu kaç ?
   
   Kalkışmadan tutuklanan ve gözaltına alınan asker sayısı.
   Şu ana kadar üçbine yakın, ama üçbini geçmedi.

   Darbecilerin, ordu ve polis mevcuduna oranı nedir ?
   1 darbeciye karşı 225 darbeci olmayan ordu mensubu, 1 darbeciye karşı 90 polis memuru var.

   Türk ordusunun Başkomutanı kimdir ?

   Emniyet Genel Müdürlüğü kime bağlıdır ?
   Başbakan.

   Kentlerde iç güvenlikten sorumlu birim nedir ?

   Resmi açıklamalarda "bu akşam darbeye yönelik hareketler olabilir, dikkatli olun !" uyarısı yapılırken, akşam ezanı öncesinde okunan seladan sonra ne denilmektedir.
   "Vatandaşlarımız Kızılay Meydanını boş bırakmasınlar, sokakları doldurun." (bunun bağlantısı yok çünkü şu anda duyuyorum)

   Ya idrak yollarım tıkandı, yahut bu işte bir terslik var. 

   Üçbine yakın askerin ve yine üçbine yakın yargı mensubunun gözaltına alınması, görevden alınması için yeterli süre nedir ?
   Dün 22.00'dan itibaren sayarsak 16 saatte mümkün olabilmiştir.

   El Cezire'de darbede ölenlerin sayısı 265 olarak verilirken, ulusal kanallarda niye 161 kişi olarak gösterilmektedir.
   Bilmiyorum.

   Bu nasıl bir darbedir ?
   Planlamasını kızım yapsa daha iyisini yapabileceği türden bir gulguledir. Darbecilerin başında koca koca kurmayların, paşaların olduğu düşünüldüğünde; güzide ordumuzun durumunun içler acısı olduğu anlaşılmaktadır. 

   Her kim her neye kalkışıyorsa, darbe mazur görülebilir mi ?
   Kesinlikle hayır. Hele kentler bombalanıyorsa (misal : meclisle aramdaki mesafe 2.3 km. pilot ateşleme düğmesine yarım saniye geç bassa, evim başıma yıkılabilir), sivillerin üzerine ateş açılıyorsa; zinhar hayır.

   Cinayet soruşturmalarında dedektifler önce kimden şüphelenirler ?
   Olaydan en çok fayda sağlayandan. (Occam'ın Usturası)

   Bu darbe girişimi kimin işine yaramıştır.
   Bekleyip göreceğiz.

   Bu sorular uzar gider, o kadar çoklar ki ? Ama arakolpa tembel. Kazlarla ilgili güzel bir belgesel var, kaçırmamam gerek. Böyle gereksiz sorular fincancı katırlarını ürkütür. Bir de güzide milletimiz artık sorularla değil, cevaplarla tatmin oluyor. En iyisi keseyim ben. Haydi eyvallah !