17 Ekim 2015 Cumartesi

"İnsanın Menşe'i Nesl-i Beşer" Haeckel yazmış Ahmet Nebil Osmanlılaştırmış, Sayın Kalaycıoğulları ve Dinçarslan da Transliterasyonunu Yapmış.

   "Alman hakimleri arasında en sevimli simaya hakim" (valla ben demiyorum Bay Nebil diyor) Bay Hakel, 1898 yılında Kembriç Üniversitesinde "İnsanın Kökenine Dair Mevcut Bilgimiz" başlıklı bir bildiri yayımlar. Dönemin oldukça popüler olan bu bildirisi, 1910 yılında Fransızca bir önsöz eklenerek 7.baskısını yapar (zamanında büyük başarı). İlk Osmanlı sosyalizm muhiplerinden Ahmet Nebil, bu Fransızca baskısını Osmanlıcaya çevirir. Mukaddimesini de Baha Tevfik'e yazdırır. (burada bir parantez elzemdir (elzem : vazgeçilmez, muhip : dost, mukaddime : önsöz))
   İmdi : nereden baksanız çok cesur bir girişim. Dönemin Osmanlısı yavaştan batıya yönelmekle birlikte; ele alınan konunun evrim düşüncesi olması, insanı birazcık ürkütüyor. Bay Nebil, "fincancı katırlarını ürkütür müyüm ?", "zülf-i yare dokunur muyum ?" gibi sorular sordu mu kendine bilmiyoruz ama 1911 yılında bu çeviriyi yaparak, coğrafyamızın mütecessis (meraklı/gizliyi arayan) zihinlerine ilk "acaba"ları (iyi ki de) yerleştirmiştir. Yapılan çeviri antropoloji açısından incelendiğinde günümüz araştırmalarıyla mukayese edilmeyecek kadar basit. Bay Hakel (ki zat-ı muhterem "ekoloji" teriminin babasıdır), "ontojeni, filojeninin tekrarıdır" kavramını öne sürmektedir. Yani : "embriyolojik gelişim, evrimsel gelişimi izler" demek olan bu kavram, ileride nazi ideolojisine de destek olacak şekilde kullanılacaktır (zannederim Bay Hakel bunu böyle istemez idi). Yine de günümüzde antropoloji olarak mücessem kocaman bir bilimin su basmanını (sub basement = altyapı) oluşturan ilk tuğlalardan olması açısından, önemli.
   1911 yılında yayımlanan bu risaleyi Bay İnan Kalaycıoğulları (ki fakirin hocalarından biridir, hasbıhali zihin açar) ve Bay Dinçarslan, günümüz türkçesine çevirmiştir. Çizgi yayınlarından çıkan kitabın ilk bölümünü; latin harfleriyle yazılmış osmanlıca metin, ikinci bölümünü günümüz türkçesiyle yapılan transliterasyonu oluşturmaktadır. Osmanlıcanın ne menem birşey olduğunu merak eden okur, iki ayraç kullanarak Osmanlıcaya da aşinalık kazanabilmektedir. 
   Antropoloji, evrim, bilim ve elbetteki tarihe meraklı kâriler için.    


15 Ekim 2015 Perşembe

"Ölüm Pornosu" Kitap Akıyor...

 
   Sıradan durgun bir yaşantınız var varsayalım (ki canım ülkemde bu da sadece varsayım olarak gerçekleşebilir). Diyelim ki kitap da okuyorsunuz (ki aynı coğrafyada pek patetik (ne işim olur patetikle) sefil bir azınlıksınız). Okuma listeniz de pek mutad. İşte bu sıradanlığın içine bir Palahniuk kitabı attığınızda ateşi harlamış olursunuz. Kitapların üslubu; tıpkı bir (şimdi bilemedim ne yazsam) şimendifer gibi. Boyum kadar tekerlekler, heryerinden bilimkurgu efekti gibi çıkan buharlar, dumanlar, dehşetli bir gürültü, vızıldayan bir kazan, her an patlama öncesi gibi hissettiren tehlikeli bir basınç. Göz attığınız anda gözünüz kilitleniyor ve Erdil Yaşaroğlu karikatürlerindeki inekler gibi dalıp gidiyorsunuz şimendifere.
   Kendi adıma konuşayım. Kitaplarını seviyorum da Bayan Palahniuk'un oğlu Çak Beye pek kanım ısınmadı. Yıllardır "yeraltı edebiyatı" diye yutturulan kitapların muharririnin daha anonim, daha gizemli olacağını umarken kendisini şanjanlı, yanardönerli pazarlıyor adam. Paranın yüzü sıcak zaar (zaar !). 
   Efendim, kitabımızın konusu porno. Hal böyleyken içiniz porno kaldırmıyorsa okumayın gitsin. Ama ucundan kıyısından malumat sahibiyseniz ilk sayfaları çevirmeye başlayabilirsiniz. 
   Emektar bir porno selebritisinin (ne işim olur selebritiyle) meşhuresinin jübilesi; bildiğiniz Gines rekoru kırma denemesine öykünür. Hanımefendi; 600 farklı erkeğin gövde-i tedrisinden geçecektir. Kitabımız setin bekleme salonunda başlar ve biter. Sadece sıra numarası olarak tanıdığımız üç farklı karakter, olayları kendi gözlerinden bizlere aktaracaklar. Bu meyanda okur; hem aynı olayı üç pencereden temaşa edecek, hem konu hakkında istiflenecek bilgilere kavuşacak (misal : şişme pornografik bebeği icat edenlerin Naziler olması gibi), hem de sosyolojik bir eleştiriyi sindirecektir. 
   Okumaya başlayınca nasıl bittiğini anlayamıyorsunuz. Sindirilen bilgiler biraz hazmı zor bilgiler. Midesi, meşrebi kaldırmayanlar hiç başlamasın. Kitap kurtlarının kaçırma gibi bir şansı yok.
Yazara olan gıcıklığımdan en kötü fotografisini koyuyorum.

4 Ekim 2015 Pazar

"Üç Ölüm" Tolstoy'un Gençliğinden.

    Vedat Özdemiroğlu'nun Uykusuz'daki yazısındaki önerisiyle İletişim Yayınlarından çıkan versiyonunu okuduk. Diğerlerini bilmiyorum ama bu baskıda "Mihail Bahtin'in" bir sonsözü var. Okuduktan sonra paradigması değişiyor kârinin. 
   Beş öyküden mürekkep kitabımız Tolstoy'un gençlik dönemi eserlerinden. Buna mukabil yazıldığı duru dil, canlı betimlemeler, sağlam kurgu; öykülerin çabucak okuyucuyu sarmasını sağlıyor. Düşününüz; olaylar 19.yüzyılın sonlarında, kültür ve coğrafyamıza çok uzak yerlerde geçiyor. Ancak insanın digerkâmlık yapması yine de mümkün oluyor. Nedir : Bay Tolstoy insanın ortak değerlerini bulup işlemede pek mahir. 
   Size önerim : ilk öykü olan "Üç Ölüm"ü okuyun. Şöyle bir arkanıza yaslanıp, çıkarımlarınızı zihninizde bir billurlaştırın. Sonra Bay Bahtin'in sonsözünü okuyun. Bir daha düşünün. Kalan öyküleri bu malumatla okursanız, bir tık daha profesyonel bir öykü okuyucusu olacaksınız. Kitapçığımız zaten pek mütevazı. 190 sayfa, şıpınişi biter. Öyküye meraklıysanız, bulunuz, okuyunuz.

1 Ekim 2015 Perşembe

"Allah Senden Razı Olsun Bay Rosewater" Senden de Bay Vonnegut.

   Kitapta üslup önemli. Yazara da kanı ısınmalı insanın. İkisi birden mevcutsa "elle gelen düğün bayram". Bay Vonnegut'un kitapları (bence) böyledir. 
   Üslup hep dalgacıdır (misal : kitabımız "Bir miktar bal nasıl arılarla ilgili bir öykünün önemli bir kişisi olabilirse, insanlarla ilgili bu öykünün önemli kişilerinden biri de bir miktar paradır." diye kuntastik bir cümleyle başlar ve "Mushari, Lübnan asıllıydı ve Brooklyn'li bir halı tüccarının oğluydu. Boyu; bir metre elliyedibuçuk santimdi. Çıplakken karanlıkta parlayan, devasa bir götü vardı." tarzı asil betimlemelerle devam eder. (parantez rekoru kırdım sanırım)). Bay Vonnegut'un safı bellidir. İnsanın yanındadır, savaşın, kapitalizmin, sömürünün, gıllıgışlıların karşısında. 
   Kendisinin filmlere konu olabilecek bir hayatı vardır. Kimi kitaplarında bunun izini çokça görürüz. Kilgore Trout gibi bombastik bir kahraman yaratmış ve çokça kitaplarında bunu kullanmıştır (Bay Trout'a selam olsun). Üstelik pek sıcacık bir gülümseyişi vardır. Daha ne olsun.
   Bu romanımız modern bir "Candide" addedilebilir. Elbette Bay Vonnegut bir François Marie Arouet (çoğu kısaca Voltaire der) olma iddiasında değil (iyiki de). Ama her iki eserin omurgası aynı sayıda omura sahip : insanın saflığı, iyiliği, iyiyi arama gayreti. 
   Bay Elyıtrozvotır, sahip olduğu milyonlarca doları küçük miktarlarda da olsa, iyilik yapmaya değer olmasalar da (çünkü vermek için sadece "insan" olmaları yeter (ki bu düşünce temelde pirûpaktır)), karşılıksızca önemsiz insanlara dağıtıyor. Kapitalizmin somutlaşmış, insanlaşmış hali babası Senatör Rozvotır, kurnaz ve sinsi avukat çömezi Muşari buna bir son verip, milyoncuklara kavuşabilecekler mi ?
   Bu konuyu fazla sündürmeden kitaba yakın durmanızı öneririm. Sonlara doğru modern aklıselimin galebe çaldığı Bay Elyıtın, samimi okuyucuya soğuk gelen tavırlarının son iki satırda okurun zihnine takla attırdığını söylesem, spoyler (ne işim olur spoylerle) bozuntu vermemiş olurum umarım.

"Southpaw" Boks Filminden Bıkmayanlara...

 
   Şu bir gerçek ki : Ceyk (soyadıokunamayangiller) Gilenhol (artık böyle diyorum naapiyim) iyi aktör. Nightcrawler'da çok iyi iş çıkarmıştı, burada çıtayı bir tık yükseltmiş.
   Senaryo standart. En tepeden en dibe düşen bir boksör (biri balboa mı dedi ?). Gizemli bir antrenör (biri miyagi mi dedi ?), en dipten yukarı tırmanmaca. 
   Forıstvitikır nasıl ki zamanında siyah buda donundayken samuray rolüne ters düştüyse (ki Bay Carmuş candır), burada da boks antrenörü rolüne eğreti durmuş. Neyse ki Ceyk Bey bu açığı iyi kapatıyor. 
   Filmimizin mukaddimesi, düğümü ve çözümü standart. Azıcık sinemayla ilgileniyorsanız, filmin tümünü tahmin etmeniz doğal. E o halde niçin izleyelim ? diye soranlara el-cevab : bünyede kıpraşan destrodoyu tatmin için elbette. 
   Boks maçları, mebzul miktarda kanla, iyi oyunculuklarla, özenli ağır çekimlerle öyle cazip bir hale getirilmiş ki; dünyanın en saçma sporu (iki adam karşılıklı birbirlerini yumrukluyorlar) bir anda görsel bir izlenceye dönüşebiliyor. 
   Bunun ve Bay Gilenhol'un gittikçe iyileşen oyunculuğunu görmek için katlanılabilir, yoksa izlemeseniz de olur.

23 Eylül 2015 Çarşamba

"Sovyet Mutfak Sanatı" Mutfaktan Yakın Dönem Rusya Tarihinin Görünüşü

 
   Yapı Kredi Yayınları "Yaşantı" demiş eserin türüne. Bundan daha iyi tanımlanamazdı kitabımız.
   Yazarımız Bayan Bremzen, 1963 doğumlu bir Rus Yahudisi. Bir süre sonra göçtüğü batı dünyasında yemek kitaplarıyla tanınıyor. Asıl ününü ve mesleğini bulduğu batı dünyasından ziyade Rusya'dan daha çok etkilenmiş.
   Kitapta yakın dönem Rusya tarihi, mutfak aralığından gösteriliyor. Şüphesiz ki yemek alışkanlıları, mutfak kültürü insanın hayatında çok önemli. Yaşanılan dönem, iktidar ideolojisi, toplumun tüketim alışkanlıkları mutfağa doğrudan yansıyan ögeler. 1910'lardan başlayarak günümüz Putin dönemine kadar Rusya'nın siyasal, günlük hayatından kimi yürek burkan kimi gülümseten dönemleri görüyoruz. 
   İlk bölümleri okudukça kitabın, batı dünyasının komünizme yaptığı sığ bir propaganda olduğunu zannettim. Bayan Bremzen komünizme ve dayattığı yaşam sistemine veryansın ediyor, sistemli bir kıtlıktan dem vuruyor, inanmış komünistlerle (misal dedesi) dalga geçiyor ve kapağı bir an önce annesinin ütopyası olan batıya atmayı planlıyordu. 
   Bu minvalde ortalara doğru geldikçe, hayaller gerçekleşip batıya yerleşildikten sonra; söylem değişti. Anlaşılan amerikan rüyası, göçmen ruslara fazla kapitalist gelmişti. Orta bölümden itibaren, bu kez Rusya özlemini temaşa ediyoruz kitabımızda. Anlaşılan göçer insanlar için en güzeli henüz gidilmeyen ve terk ettiğimiz yerler. Asıl dramsa terk edilen yere dönüldüğünde, oraların da eski "oralar" olmadığını idrak etmek oluyor.
   Rus mutfağı bize uzak. Hayatlarında mutfağa enginar, bakla, bamya ve hatta şöyle kokulu kütür kütür bir domates sokmamış bir yemek kültüründen söz ediyoruz. İklim de sert olduğundan patates, lahana, turp, et ve yağ ağırlıklı, yüksek kalorili tarifler söz konusu. Bir de tabii votka. 
   Bu votka bâbı da ilginçtir doğrusu. Anlatılan anektoda göre sovyetler bir din seçeceği zaman; jeopolitik olarak islam daha doğru gözükse de, malum alkol kısıtlamasından ötürü ortodoksluğu tercih etmişler.
   Mutfak, yemek tarifleri, kişisel anılar bir kenara bırakıldığında "Sovyet Mutfak Sanatı", yanıbaşımızda duran koskocaman bir ülkenin siyasal ve toplumsal yaşantısını, düz vatandaşın gözünden yorumlanışını merak eden kâriye ilginç gelecektir. Yemek, mutfak, ülkeler tarihi, komşu kültürler ilginizi çekiyorsa yakın durunuz.

21 Eylül 2015 Pazartesi

"İyi ki Doğdun Türk" Başarısız Alman Polisiyesi

   Kapağını internette bulamadığım kitaptır. (böylece üste düdük kadar jpeg yapıştırdım)
Almanya'da çok satmış. Kitabın kahramanı Türkçe bilmeyen "Kemal Kayankaya"dır. Kemal bey fena halde Semspeyd, Filipmarlov kokan, rus gibi içen, çeçen gibi döğüşen, ingiliz gibi düşünen tipik bir dedektiftir.
   Konu klasik polisiyedir. Polisin çözemediği bir cinayet davasını, maktülün eşi Bay Kayankaya'ya getirir. Zehir hafiyemiz, polisin çözmekte fazla istekli olmadığı davaya sarar, olaylar gelişir.
   Sıkı polisiye okuru iseniz, ilk sayfalardan itibaren olayın örgüsünü hemen çözer ve sıkılarak sonunu getirirsiniz. Değilseniz, belirli bir ilgiyi koruyarak sonuna kadar gidersiniz. Fakir için kitabın tek ilginç yanı, olayın Almanya'da geçmesi idi. Konunun kendisinden azade olarak arkaplanını incelediğinizde Almanya hakkında değişik bilgiler alıyorsunuz. Nedir : iyi polisiye okuru için bu amel, keçiboynuzu çiğnemek gibidir : (bir dirhem bal almak için bir çeki odun çiğnemek).
   Ondan ötürü, iyi polisiye okurlarına önermem. Polisiyelere yeni başlayanlar içinse birazcık gideri vardır. 


"Good Kill" İnsan İnsana Bunu Yapar mı ?


   Beni Siz Delirttiniz Ajandasının 6 Eylül 2015 tarihindeki söz aynen şöyleydi : 
"Kim daha tehlikeli ?
Midesindeki hidrojen bombası taşıdığına inanan psikoz hastası mı, yoksa dünyaya mükemmelen uyum sağlamış olan ve emir geldiğinde gerçek hidrojen bombasını atmak için hazır bekleyen bir B-52 pilotu mu ?" R.D.Laing İskoç Psikiatrist
   Aforizmanın filmimizle bağıntısını sonra irdeleriz.
   "Uygar" uluslar savaşlarını artık silahlandırılmış insansız hava araçlarıyla yapıyor. Teksas'taki bir kutudan yönlendirilen dron, 14 bin km. uzaklıkta insanları seçiyor, hedefe alıyor ve imha ediyor (öldürüyor). 
   Gerçek savaş pilotluğundan dron pilotluğuna tenkis edilen Tamısiigın (İitkınhovk), mesai saatlerinde gerektiğinde sivilleri dahi öldürür, işinden çıktığında rakınrol dinleyerek, gayet amerikanvari otosuna atlar, sabörbdeki evinin arka bahçesinde barbekü yapar, çocukları okuldan alır (birtakım başka çocukları öldürdükten sonra). Bay Tamıs'ın iyi bir hristiyan olduğunu yatağının üstündeki ve boynundaki haçtan anlarız. 
   Bir süre sonra işler iyice zıvanadan çıkar. Yönetimi CIA devraldıktan kelli, hedef patlatıldıktan sonra kurtaran canlar da öldürülmeye başlanır. Yardımcı pilot bunu "bu yaptığımız terörizm." diye özetler. Filmin esaslı tespitlerinden biri budur.
   Bay Tamıs, aldığı eğitim, sistemin boynuna doladığı ağırlıklar (banliyödeki evin morgıçı, çocukların eğitim masrafı, kaybetmeyi göze alamayacağı hayat standartı vs.) ve cılız vicdanı arasında kalır.
   Filmimiz ağır ilerliyor, İitınhovk ve Cenyuricons yevmiyenin hakkını veriyor, ekranda gördüğümüz ölümlerin bir süre sonra piksel olmaktan çıkıp can olmaya başlaması yavaş yavaş izleyiciye yediriliyor. İki dünya arasındaki fark insanın yüzüne tokat gibi çarpıyor. 
   Bazı sahnelerde digerkâmlık yapmamanın imkanı yok. Kendinizi, o emri alan ve o yükü taşıyan insanın yerine koyuyor ve "ben olsaydım ne yapardım ?" diyorsunuz. Bol maaşlı ve rahat bir işi bırakıp, sistemin dışladığı bir insan olmayı göze alabilir misiniz ? Umarım alırsınızdır. Umarım bir çok insan ve hatta tüm insanlar alırdı ve dünyamız daha yaşanılabilir bir yer olurdu. 
   Savaş filmi değil, psikolojik gerilim de değil, dram değil. Nereye oturtacağımı bilemediğim bir film. Öyle pek başarılı olduğunu söylemek de mümkün değil ancak sorduğu sorular ve gösterdiği seçimler için izlemeye değer. Yakın durun derim.

12 Eylül 2015 Cumartesi

"The Man From U.N.C.L.E" Gayriçi'nin Son Filmi

   007'nin yeni filmi gösterime girmesine az zaman kalmışken, ajan komedisi Kingsman daha yılını devirmemişken; Gayriçi, risk alıp 1960'larda geçen soğuk savaş döneminin ajan filmini çekmiş.
   Hakkını yemeyelim yönetmenin kendine has bir üslubu var. Tek kadrajda çok sekanslar, aksiyonun çok olduğu sahnelerin sessiz çekilmesi, müzikle filmin şükela uyumu, çok özenli müzikler, şaşırtan senaryolar vs.vs. Kendisinin ilk dönem filmlerindeki kıvılcımı şimdi pek özlüyoruz. Genellemeyi kesip filme dönelim.
   Soğuk savaş dönemi. Bir şekilde bir arada çalışmaya mecbur kalmış Amerikan (Napolyon Solo (şaka gibi bir isim)) ve Rus ajanı (İlya (hah bu olmuş)), arada tamirci bir kızceyiz. Kötü adamların (ki "gizli naziler" oluyorlar bu filmde) peşine düşüyorlar. 
   İki saate yakın süre (116 dk.) fazla sıkılmadan akıp gidiyor. Senaryo güzel, oyunculuklar fena değil (Cerıdheris ve Hüügrend yancı rollerde harcanıyor (yalnız hüügrend ne yaşlanmış öyle !)). Müzikler bombastik. Yönetmenin dokunuşları hissediliyor (elbette ki bir "Lock, Stock and Two Smoking Barrels" değil). Ama benim filmdeki favorim : dönemin kostümler, araçlar, dekorlar olarak çok güzel bir şekilde canlandırılması oldu. Filmin geçtiği Berlin ve Roma'da güzel bir çalışma yapılarak 1960'lar aynen yansıtılmış. 
   İyi gişe yaparsa bir ikincisinin İstanbul'da geçeceği kılçığı atılan filmimiz; sıcaktan bunaldığımız bu günlerde serin ve tenha sinema salonlarında izlenecek güzel bir alternatif. 
   Haydi iyi seyirler.



9 Eylül 2015 Çarşamba

Ferahfeza Taksim Dinlerken Ağlamak !..

   Hayattan hiç şikayetçi olmamam gerek. Orta yaşların sonuna doğru geliyorum. Ciddi bir sağlık sorunum yok. Sevdiceğim ile aramda sıcacık bir sevgi var. Yüreği yüzünde, vicdan sahibi, merhametli, günümüz standartının çok üstünde digemkâr bir kızım; güleryüzlü, günümüz standartının üstünde saygılı bir damat adayı oğlum var. 
   Karım da, fakir de emekli. Can sıkıntısından başladığım, ancak şimdi (arada yanıp yakınmalarıma karşın) severek yaptığım bir işim, iyi iş arkadaşlarım var. İstediğimi alabiliyor, istediğimi yiyebiliyorum. Üstüne pipirikleneceğim hiç bir gayrimenkulum yok. 
   Öyleyse niye, akşam yürüyüşlerinde ferahfeza taksim dinlerken gözlerim yaşarıyor ?
   Mesele çok önceleri başladı.  90'lı yılların sonunda, beslendiğim, içinde yaşadığım toplum inceden değişmeye hallendi. Köşe dönmenin ayıp olmamaya başladığı, işini bilen memurun köşesini döndüğü yıllardı. Normal insanlar gibi, işten eve gelince ajanslara bakıyor, gazetelere göz gezdiriyor, kitabımı okuyordum. 
   İkibinli yılların başından itibaren ise değişim hızlandı. İçinde bulunduğum düşünsel, siyasal topluluk artık başörtülülere ciddi bir horgörüyle yaklaşıyordu. İnancının samimi olduğunu hissettiğim hiç kimseye önyargıyla yaklaşmadım, karşımdaki hiç kimseyi inancıyla, cinsel tercihiyle, siyasi düşüncesiyle değerlendirmedim. 
   2009'da emekli olduktan sonra, evlerin başköşesindeki bomba olarak nitelendirdiğim televizyonu kestim. Ajanslar dahil hiç bir şey izlememeye başladım (iyi de oldu). Çevremde, toplumda olan biteni sadece yazılı basından ve internetten izlemeye başladım. Gitgide kamplaşmaya başladık. İnsanların birbirlerinden uzaklaşmakta olduğunu üzülerek görüyor, kendime ördüğüm kozanın sanal emniyetinde, resmin büyüğünü görmemi sağlayan kitapları okumaya çalışarak, zihnimi resetleyen filmleri izleyerek, nihavent şarkılar, hüseyni türküler öğrenerek ömür tükettim. 
   Elimizde kalan en ciddi silah olan mizahı ihmal etmeyerek, hayata dalgacı bakan bir tarafımın olmasına çok çaba sarfettim. Aksatmadan her hafta mizah dergilerimi didik didik ettim. 
   Altı ay içinde hem Babacığımı, hem Anacığımı kaybettim. Kayıplar devam etti. Sırasız ölümler de yaşadım. Bir şekilde benliğimi sağlam tutmayı başardım.
   Bu günlere geldim.
   Son bir aydır; son yıllarda yaptığım her türlü zihinsel tecridi uygulamaya çalışıyorum. Televizyon zaten yok, gazetenin sadece 3.sayfalarını okuyorum. Polisiyeler, bilimkurgular okuyorum. Son hafta iyiden kaçışa bağlayarak her gece; yok Star Wars serisi, yok Riddick Günlükleri falan bilimkurguya vurdum (ki önceden hep işe yaramıştı). 
   İş dönüşü yaptığım mutad yürüyüşlerde kâh şarkîler dinliyorum, kâh türkîler. Bu gün; önce Ali Ekber Çiçek'ten "Haydar Haydar" vardı sonra "Ferahfezâ Taksim" geldi. Baktım sokakta yürüyenler bana bakıyor, farkettim ki şakır şakır ağlıyorum. 
   Koza, tecrit falan bir yere kadar demek ki. Zihin ister istemez etkileniyor. Şöyle bir içime döndüm, korku gördüm, endişe gördüm, acı gördüm. "Sorun"un ne olduğunu bilmediğim "çözüm süreci"ni gördüm. Aklıma Kosova'da "Oğullar, damatlar hep öldü. Gelinler, torunlar elime bakar. 79 yaşındayım. Devlet yok. Ne yapayım ?" diyen ihtiyar geliyor. Kulaklarımı tıkamama karşın, kulaklarıma takılan "Çolaklı'da 15 kürdün işyerini yakmışlar" haberi geliyor. Aklıma arnavut, kürt, yörük, laz, çerkes, alevi, mevlevî, nakşî,  deist, sosyalist, faşist (evet onlardan da var) dostlarım geliyor. 
   Günde 10 dakikamı harcadığım, fotoğraflara bakmadığım sosyal paylaşım sitesinde gözüme takılan fotoğraf geliyor. Yaşlı bir anacık, bir elinde bastonu, bir elinde bayrak, boynu bükük oturuyor. Karşısında oğlu. Tabutun içinde. Başka yerlerde başka analar da var boynu bükük, fotoğraflarını görmediğimiz. Ne olursa olsun, büyükler küçüklerini gömmemeli. 
   İşte yine gözlerim doluyor. 
   Lümpen proleteryadan nefret ettiğim halde (ki müsebbibi onlardır bu halin) ülkemi ve insanlarını seviyorum. İvme bu şekilde gittiği takdirde bir iç savaşa sürükleneceğimizi seziyorum. Suriyeli de değilim ki başka memleketlere kaçayım. Böyle bir gidişatta, tarafımı seçip, kalkışacağım elbette. Ama kalkışma çözüm değil. 
   Bu memleket güzel memleket. Şarkılarını, türkülerini dinleyin. Hakikaten güzel. Şehir varoşlarında yozlaşmış lümpeni ayırın bir tarafa, insanları güzel. 
   Akçakoca'da "bu sabah tuttum" dediği kıraçaları öven ergeni seviyorum ben. Sokaktaki mültecileri her görüşünde muhakkak bir bozukluk veren apartman görevlimizi seviyorum. Hayatla, insanla temasını para ekseninde tutmayan insanları seviyorum. 
   Biliyorum ki; bu düzen kırılgan bir düzen. Her kışkırtmaya açığız. Din ile yaklaşır, kamplaştırırsın. Etnik kökenden girer, düşmanlaştırırsın. Siyaseten ayrıştırırsın. Bunların hepsi acımasızca, vandalca yapılıyor. Üstelik bu kışkırtmalara karşı koyabilecek ne toplumsal hafızamız, ne de bilgi birikimimiz var. Sadece bir içgüdü. O içgüdüye güveniyordum. Ama olanlar vahim. Şarkîleri, türkîleri dinlerken ağlamaktan başka da bir şey yapamıyorum. 
   Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil. Ben de yazıyorum işte böyle.

24 Ağustos 2015 Pazartesi

"13 Sins" Her Bünyede Bir Çaki Yatar.

   Akşam kafayı boşaltmak için izlediğim, bittikten sonra beni ters köşeye yatırarak kafa yorduğum filmdir.
Tedaviden Önce
   Borçları hafiften sıkıntı veren (sıhıntı yok beybi !), bebek bekleyen ve düğün hazırlıkları yapan bir nişanlıya sahip, özürlü bir erkek kardeşe (+ sinir ötesi bir babaya) bakmak zorunda olan Elyıtbrindıl (böyle başrol ismi mi olur kardişim ?); tam da işten çıkarıldığı günde (ki o manyak organizasyonun kumpası olduğundan kıllanıyorum) acaip bir telefon alır. Arabasındaki bir sineği öldürmekle başlayan olaylar dizisi gittikçe çetrefilleşir.
   Filmimiz düşük bütçeli. Holivut yapımı. Kast mütevazı (bir tek Ronpörlmın'ı tanıyoruz). Efektler, inandırıcılıktan uzak. Bu bileşenler bir araya geldiğinde pek sıkıcı bir netice ile yüzyüze olduğunu zanneden sinefiller, yanılırlar.
   İzleyenin kültürel arkaplanına bağlı olarak : eğitim eleştirisi de, kapitalizm eleştirisi de, fıtrat (yalınız bu kelimeyi muktedirlerden (özellikle de en kötüsünden) çok daha önce kullanıyor olmamı belirtmek isterim) eleştirisi de içermektedir. 
   Her günahın bir değeri var mıdır ?
   İnsanın içinde gizli bir canavar yatmakta mıdır ? (ki Markveber'i tanımam etmem, ama Doktor Ceykıldan Mistır Hayd'a dönüşümü iyi canlandırmış.)
Tedaviden Sonra
   Para hırsının sonu var mı ?
   Para size neler yaptırabilir ?
   Ne kadar gidebilirsiniz ?
   (kafa yorduğum diğer soruları yazamayacak kadar tembel bir insan olduğumdan burada kesiyorum.)
   gibi soruları soran, cevabı ise (pek polyanna) bir sonla veren güzelcene bir kordeladır.
   Neticede; sabi sübyanla (ve sinema kezbanı tayfayla) zinhar izlenmeyecek, ama kurgusal gerilimden de hoşlanan bir sinefilseniz kaçırmamanız gereken ilginç bir yapımdır.  

16 Ağustos 2015 Pazar

'Sahnenin Dışındakiler" İşgal Altındaki İstanbul'da Ümitsiz Aşk.

   "Biz evvela kelimeleri öğreniriz, sonra yaşadıkça teker teker manalarını..."
   Dönem romanıdır, sıkı okur değilseniz sıkar, 200 sayfa boyunca ne olduğunu anlayamazsınız, o kadar çok karakter vardır ki bir süre sonra kimin kim olduğunu karıştırabilirsiniz, 1950'de tefrika edilmiş, 1973'de basılmıştır, basılmadan Bay Tanpınar kimi tashihler yapmış ama tam olarak bitirememiştir.
   1920'ler İstanbul. Altı yıl önce ayrıldığı şehre dönen Kudret, çocukluk aşkını aramaya koyulur. Konu budur.
   Anadolu'da milli mücadelenin başlangıcı "sahne"dir. İstanbul'da "iki cami arasında beynamaz" olan kitle ise "sahnenin dışındakiler". Tipik bir Tanpınar protagonisti olan Kudret ise, ne milli mücadeleden yana, ne de milli mücadeleye karşı tam bir eyleme yönelmiş; ne çocukluk aşkı Sabiha'yı kaybetmemek için elinden geleni yapabilmiş, ne de Sabiha'dan tam olarak kopabilmiş; yine "iki cami arasında beynamaz" bir gencadamdır. 
   Kahramanın gözünden anlatılarak yazılan romanımız, kimi kurgu kopuklukları, olay örgüsünün bir türlü akmaması, çok fazla ve kimi olmasa da olur karakterlerin varlığı yüzünden zor akmaktadır (onbeş gündür bitirmeye çalışıyorum). 
   Lâkin : (işte bu büyük harfli bir lâkindir) dönemin (ki tasviri gıllıgışlı bir dönemdir) tam bir tanımını yapması, kendine özgü mizahın ölçülü olarak kullanılması (ikinci sayfada mutsuz bir evliliği betimlerken kurduğu "Karı koca senelerce yan yana uzatılmış iki değnek gibi yaşamışlardı" cümlesi beni benden almıştır), bir insanı iki cümlede hem zahiri, hem batıni gözümüzde canlandırıvermesi, kullandığı dilin eski olmasına karşın zihinde hoşluklar oluşturabilmesi (misal : aksülamel, reaksiyondan daha fazla kulağımı okşuyor), tam karamsarlıktan hafakanlar basma evresinden kitabı bırakacağınızı düşünürken yaptığı hoşluklar (misal : Kudret Bey'in burnu faslı (tam beş sayfa)), günümüzde ve gelecekte de muteber olacak tespitler (ki aşağıda biri alıntılanmıştır), okuma eylemini akışına bıraktığınız takdirde bir hayli zamanınıza mal olsa da mümtaz bir okuma keyfi sağlamaktadır (Allam ne uzun cümle yaptım !)
   Kumsalda, otobüste, metroda, tatilde okunacak kitap değildir. Herkesi yatırdıktan sonra, okuma ışığında, gayrı mebzul konyakla okunursa tadından yenmez.
Gömülü resim için kalıcı bağlantı
"Muhafazakar zihniyeti ne kadar iyi anlarım. Onun bir yüzü çok yırtıcı bir didişme ise, öbür yüzü ipin ucunu bir an bıraksanız, sizi nerelere görüteceği belli olmayan şüphedir. Bu şüpheyi dünyanızı değiştirmekteki cesaretsizlik, o güvensizlik besler."

15 Ağustos 2015 Cumartesi

"Housebound" İstisnai Gerilim.

 Yeni Zelanda'dan çıkan (ki sinema konusunda insanı şaşırtan bir coğrafyadır) "perili ev" temalı başlayıp, bambaşka mecralara akan filmdir.
   Asi genç kızımız Kayli, bombastik ve başarısız bir atm soygunundan ötürü (Hüseyin Badem'e selamlar !), annesinin evine sekiz ay sürgüne mahkum olur. Evde bir gariplik vardır. Bu gariplik hayatını kurtaracaktır. 
   İlk yarısında paranormal olaylara yakınlık gösteren filmimiz sonradan meczup katil temasına yöneliyor ve finalde izleyiciyi şaşırtıyor. Bir türlü ölemeyen Vedat Milor replikasının finaldeki halini görünce, sinefil bir acaip oluyor. 
   Yönetmenimiz Jerarcansın, ustaca manevralarla izleyiciyi geriyor (kimi zaman gerim gerim), ince görülmüş gag (ne işim olur gagla) latifelerle gülümsetiyor (Amos, kendisine saplanacak bıçağı katilin elinden alıyor, "ince bu. daha kalın birşey gerek" diyor ya, işte o an katilin yüzündeki ifade (aynen Vedat Milor Dost Ayran içmiş gibicesine)), absürtlüğe varan durumlarla da güldürüyor. Öyle ki final sahnesinde; başka filmde olsa gülünmeyecek yerde izleyici kahkahayı patlatıveriyor.
   Ergenlikten çıkamayan gencin halet-i ruhiyesi de var, çözülmeye çalışan "katil kim" sorusu da, önyargıların saçmalığı da (gaddar komşu) var, çocukluğun çaresizliği (yuucin (adamım yuucin)) de. Velhasıl sıkılmadan izlenecek, gerilecek, gülecek bir 107 dakikanız var. Biz dört kişi bira, fıstıkla izledik, hiç sıkılmadık.
   2014 yılı yapımı bu film, ülkemizde gösterime girmeyecek, DVD'si çıkmayacak, sıradan sinefilin haberi bile olmayacak. Hal böyleyken, günceyi takip edenler bu uzak sinema deneyiminden haberdar olacak ve bir şekilde izlemeye çalışacak . Bunun tek yolu : internet. Böyle bir imkanınız varsa (elbette ki 14 yaşından küçük çocuklarla değil) yakın durum derim.
Haa bir de finalin son üç saniyesi mükemmel !

9 Ağustos 2015 Pazar

"Blind" Sabuncu Dükkanı.

   Sabuncu dükkanı gibi filmdir. Her an algınız değişebilir. Zaman, mekan, kişi nitelendirmeniz İngrid'in hayalgücüne bağlı olarak langadank oynaşır. Oğlan çocukları aniden kız çocuğu olur, konuşulan mekan kafe, otobüs, restoran olur (tek diyalogda), sahnede aniden üç fahişe zuhur eder, kişiler yok olur, ortaya çıkar, tavanlar bir metre uzayabilir. Her şeye hazırlıklı olun yani.
   Görme yetisini kaybeden Ingrid'in, yazdığı satırlara dayanarak ilerleyen filmimiz, ilk yarısını geçinceye kadar "kahrolsun erkekler" formunda ilerlerken, yavaştan altımızdaki zemin iyice çekilerek "zavallı erkekler" moduna giriyoruz. Ama bu girizgah, zor girizgah. Küçük detaylara dikkat etmezseniz (Einar'ın plaklarıyla, Ingrid'in plaklarının aynı olması gibi) nerenin gerçek, nerenin kurgu olduğunu karıştırabilirsiniz.
   Körlük gibi rahatça duygusal istismara açık bir olguyu, iskandinav bakış açısından (genellikle de cinsel olarak) irdeleyen, duygusala bağlamadan kimi absürd sahnelerle kimi zaman da gülümsetmeyi başaran, sonu ile de insanı iyice gülümseten bir filmdir, pelikulamız. Bizde Altın Laleyi kapmış, komşuda "en iyi görüntü" ödülünü almış. Bunun yanısıra ciddi festivallerde de 13 ödülü toparlamıştır.
   Hiç sıkılmadan izledim. Sevdiceğim de izledi (ki benim için önemli kriterdir). Holivut filmlerinden sıkılan sinefile; buzlu, dereotlu, hıyarı iricene doğranmış cacık gibidir bu esmeyen sıcaklarda.
   Yalnız ailecek izlemeyi düşünüyorsanız 15 dakika sardıktan sonra izleyin.

7 Ağustos 2015 Cuma

"Demir Dövme Öyküleri" Demir Efendi Tavında Dövülüyor.

   Şovalye Antonius Block Azrail ile satranç oynarken, Çankırılı Hadım Demir Efendi tavla atıp çay içmeyi tercih etmektedir (bu kapak ile İngmar Bergman'ın kemikleri, langırt tutamakları gibi dingildemekte midir ? İşte bunu bilememekteyiz.(kuvvetle muhtemel dingildemektedir))
   Fakir gibi korku edebiyatına meraklıysanız, üstelik yurdum insanıyla kurtadamların, vampirlerin, alkarılarının (ecnebi buugimen'i), şahmaranın (ki batı edebiyatında yoktur işte bu muhteşem figür), nasıl hemhal olabileceğini merak edenlerin yakın durması gerekli kitaptır. 
   Fazla söze gerek yok, arka kapak özetliyor okuyacaklarınızı.
   "Şunu bilin ki biraderim, kabaran işsizliğin Anadolu'yu ve onun görkemli köylerini yutmasından hemen sonra Alamanya'da o güne dek görülmemiş bir çağ başlamıştı. Gurbetçilerin oğullarının doğduğu bu çağda, Alamancı sayısı gökteki yıldızların mavi pırıltıları kadar dağınık fakat belirgindi. İşte bu sarılarda  Çankırı'lı Demir geldi. Demir bilekli, elinden kaporta çekicini ve çayını hiç bırakmayan bu hafif kel, bıyıklı, göbekli hadım, tüm ecinnileri ve cigara izmaritlerini kunduralı ayağının altında çiğnemek istiyordu."
   Çizgiroman müptelaları, bu cümlenin Kimmeryalı Konan'ın alameti farikası tanımı olduğunu şıpınişi anlayacaktır. 
   Bay Başekim, Hayal-Et Hikayelerindeki Çankırılı Hadım Demir Efendi'ye bir kitapçık yazarak daha da bir ete kemiğe büründürmüş, üstelik bu etler ve kemikler hayli hırpalanıyor. 
   Yedi bölümlü, ikiyüz sayfalık novellamız sular seller gibi akmakta, dört saatlik bir yolculukta bitivermektedir. Nedir : tatil dönemlerinde, kıçınıza kumlar kaçarken (Allam niye Patara'da kitap okuyorum ?), sivrisinekler açıkta kalan heryerinizi vakumlarken (ne işim vardı Gökova'da, Akyaka'da ?), ruskiler aşırı gürültüden beyninizi yakarken (niçin geldim Antalya'ya ?), rutubetten solungaçlarınız çıkıyor gibi hissederken (bir de Alanya'nın havası iyi demişlerdi), rüzgar sayfaları savurduğu için kitabı takip edemezken (şu Bozcaada'nın rüzgarı bitmeyecek mi ?) dahi kolaylıkla okunabilir (tatile gidemedim ya, cigere mundar diyorum). 
   İletişim yayınlarını, bu edebiyatın yolunu açtığı için kutluyorum. Bay Başekim'e de cesur kalemi için şakşaklar gönderirken, büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperek sahneden çekiliyorum.

4 Ağustos 2015 Salı

"Mahalleden Arkadaşlar" 90'larda Çocuk Olmak.

   Yok arkadaş, yaşlanmışız !.. Yazma hassam olsa 80'ler ve hatta 70'lerde çocuk olmayı yazacak kıvama gelmişim. Elin adamı (Bay Aydemir) 90'larda çocuk olmayı yazmış, pek de şükela olmuş.
   Dost tavsiyesiyle alıp okuduğum, başlamamla bitirmemin bir olduğu (İstanbul-Kavala arası otobüs yolculuğunda biter gibi olup Taşoz feribotunda nihayete ermek), okumalara doyamadığım, gecenin bir yarısı kıkır kıkır gülmekten uyuyan otübüs yolcularını taciz ettiğim, sadece 222 sayfa olmasına çok bozulduğum kitaptır.
   Bay Aydemir, televizyon ve sinemada güzel reyting/gişe yapmış işlerin senaristi. Kendi adıma (kızımın zoruyla da olsa) "Kardeş Payı"nın kimi bölümlerini izlemişliğim vardır. İşte o işi yapan kafanın nasıl bir kafa olduğunu anlamanın yolu kitabımızı okumaktan geçer.
   Bir kere girizgah, ciğerime çengeli attı. Ferhan Şensoy kitaplarına olan iptilaya aşina bir bünyem var çünkü. Sonrasında, ilk sayfadan başlayarak bir elinden bırakamama durumu oldu. Hayır okuma maymunluğumu da biliyorum. Biliyorum ki net beş saatte bitecek. Adam olan kişi bunun sündüre sündüre okur bir haftaya yayar. Olmuyur kardişim. Başlayınca biten bir yapısı var. En son "Darağacında Üç Fidan"ı okumaya başlayan ve hala bitiremeyen sevdiceğim bile (4 sene önce başladı) üç günde bitirdi bu kitabı. O derece !..
   Olaylar mahallede geçiyor. Mahallelerin yavaştan yok olmaya başladığı zamanlarda. İlk satırlardan itibaren, mekanı, zamanı, kişilikleri net bir şekilde muhayyilede canlandırıyorsunuz. Üstelik bunu dokuz yaşındaki bir çocuğun gözünden yapıyorsunuz. Birinci bölümün sonunda çeteye dahil oluyor, sonuncu bölümün sonunda çeteden ayrılıyorsunuz. 
   Öyle subliminal, maxliminal (var mı böyle bir şey ?) mesajlar, durup düşünülecek paragraflar, çıkarılacak dersler yok. Fırlama bir naiflikte yazılmış süpersonik bir durum komedisi var. 30'lu yaşlarını geçmiş her kâri kitapta kendinden bir şey bulacaktır. Bünyede azıcık da olsa humor barındıran insan, gülümseyerek, kıkırdayarak okuyacaktır.
    Altı ay geçsin, bir kez daha okuyacağım.
   Fiyatı 15 TL. Geliri Koruncuk Vakfı'na bağışlanıyor. Bu minvalde, satın almalı, korsana (zinhar) yanaşmamalı, okunmalı, okumayanlar da kibar bir şekilde uyarılmalıdır.
   Bakınız kibarca uyarıyorum, alınız okuyunuz.
Kendimce şöyle de bir güzelleme yapayım : 
Ferhan Şensoy kitapları kaymaklı ekmek kadayıfıysa, bu kitap da en azından şöyle gülsuyu, narı, cevizi yerinde, iç ferahlatan bir güllaçtır.

2 Ağustos 2015 Pazar

"Mission Impossible Rogue Nation" Bi yaşlan adam !

   Çinli Alibaba Production'ın yapımcılığını yaptığı filmdir. Ne biliyim, standart holivut işi bir filmin başında "Alibaba Prodakşın sunar" ibaresi ile karşılaşınca bünyede bir hoşluk yarattı. Bilmeyenlere ilginç gelecek bir bilgi : Arnavutluk'ta Alibaba, hırsız demektir.
   Filmimiz, beklenen frekansta gerçekleşiyor. Görevimiz tehlike ekibine kumpas kuran sendika diye bir oluşum, bunlara nal toplatıyor. Kendilerine düşman yaratmakta güçlük çekmeyen holivut, bu kez sistemin içinden bir düşman yaratıp, ona karşı oynamayı seçmiş. İşleyiş beylik, senaryo beylik (ki akılbali insanın havsalasına sığmaz), oyunculuklar beylik, velhasıl beylik bir görevimiz tehlike filmi.
   53 yaşına gelmesine karşın, uçakların dışına tutunarak kalkışa hallenen, dizlik giymeden reysing motorda virajlara yamulan, oksijensiz kalarak ölen İitınhovk, kötü adamları cam kafeslere mahkum ediyor. Ha bu arada ölüp dirildikten hemen sonra derhal bir kovalamaya kalkıştığında birazcık başı döner gibi oluyor ama o kadarı bizde bile oluyor. 
   Havalar sıcak, esmiyor. Akşam evde oturup şıpır şıpır terleyeceğinize, şehir fırsatlarını kovalayarak ucuz bilet bulduğunuzda, şöyle ikibuçuk saat serin serin aksiyon izleyip, zihni resetlemek, çıktığınızda ise hemen unutulacak bir film izlemek isteyenlere öneririm. Gerçek sinefiller sevmez, ama zamanı ezmek için bu da bir alternatif.

26 Temmuz 2015 Pazar

"Rakı Felsefesine Giriş" Yüksek Lisansı da Görürüz Umarız.

 
   Bir Gün gazetesi Pazar ekindeki "Rakı Beyazı" köşesindeki yazılar elden geçirilerek oluşturulmuş kitaptır.
   Önsözleri Refik Durbaş, Vefa Zat (ki şöyle bir ceketimizin düğmelerini ilikleyelimdir) ve (çözebiliriz şimdi o düğmeleri) Ece Temelkuran yazmış.
   Ayran olmayan milli içkimiz, "Kültür", "Coğrafya", "Büyük Ehlikeyifler", "Müzik", "Ahkam" ve "Politika" alt başlıkları altında birer ikişer (bazen de üçer) sayfalık yazılarla didikleniyor. Aslında didikleme değil de güzelleme desek daha doğru yapmış oluruz.
   Bay Nâdir, kalemini pek ustaca kullanan bir otör (frenkçesini de yazalım tam olsun : author) (bırak yahu, ne işim olur otörle, authorla) muharrir.  Kalem akıcılığı yetmiyor elbette, ilgimizi celbetmeye. Konunun içeriği ve yansıtılan görüş de önemli (zarf-mazruf rabıtası). Pek çok alanda görüşlerimizin örtüştüğü Bay Nadir, eksende rakı olsa da, rutinimizde yer eden pek çok olguyla ilgili hem (malumatfuruşa elzem) bilgiler veriyor, hem de ışığı başka yerlerden tutup, ezber bozuyor. Kendi adıma; altını çizdiğim satırlar, okuma listeme aldığım kitaplar (Lafargue "Tembellik Hakkı", "Babalar ve Oğulları" (paradigma yayınları 2010)) çokçadır. 
   Tek olumsuz görüş : tekrarlanan mottolardır. Haftalık gazete yazılarında tekrarlar önemli olmayabilir. Ama kitapta bunları her yirmi sayfada bir tekrarladığınızda hafiften bir pilav (temcit) tadı gelebiliyor. Misal : "yemeğe göre şarap seçerken, rakıya göre meze seçmek", "kültürü alırsanız rakıdan kalan şey uyuşturucudur." gibi. Ancak, bir iki kadeh parlatmaya meyyalseniz, sarfınazar edilebilecek bir kusurdur. Kadı kerimesinde de o kadarı bulunur.
   Diğer bir olumsuz yan etkisi ise : başarılı tasvirlerin, müskirat güzellemelerinin ardından bünyede bir kadeh anzarot parlatma isteğinin zuhur etmesidir. Kendi adıma oldukça provoke olarak, isteğimin önüne ket vuramadım.
   Velhasıl; bu meclise vakıf olanların gülümseyerek, olmayanların ise (misal "dün gece bir büyüğün hakkından geldim abi"ciler (iyi halt ettin)) öğrenme saikiyle okumaları gereken matbuattır.


Thasos ve Kavala'ya Gidecek Olanlara Öneriler...

     
 Arakolpa'dan bir gezi yazısı daha :
   Bu sefer destinasyon yakın. Hem yakın, hem uzak. İstanbul'dan 460 km. (Ankara'dan yakın misal) uzaklıktaki Kavala coğrafi olarak yakın olsa da yaşam tarzı olarak bize bir hayli uzak (özellikle de "yeni Türkiye"ye). Laf salatası yeter, bilgilendirmeye geçelim.
   Uluslararası sigorta, triptik, uluslararası sürücü belgesi (ki garabet ve pahalı bir uygulamadır (ki ecnebi memleketlerinde araç kiralarken memleketimin sürücü belgesi haricinde kimse başka bir şey sormuyor)) gibi maliyetleri üst üste koyunca otobüsle yolculuğu tercih ettik.
   Bu işi yapan bir kaç firma var. Biz Alpar Turizm'i tercih ettik. Lübnan'ın bombalanmış haline benzeyen Esenler Otogarında gayet nezih bir ofis yapmış olan Alpar Turizm; sadece Yunanistan değil daha başka yabancı memaliklere de ulaşım sağlıyor. 
   Neyse, konumuz Kavala. Alpar Turizm'in Beyoğlu İlçe Emniyet Amirliğinin hemen önünden 19.00'da kalkan servisi, servis sürücüsü Demirel Bey'in beyin kanırtan sohbetleri eşliğinde sizi ofise ulaştırıyor. Burada pasaport numaralarınız alınarak biletleriniz veriliyor. Benim gibi şehir dışından rezervasyon yaptıranlar için kredi kartınızdan bilet bedelini çekip (provizyon olarak) bileti alınca makbuzu imzalatıyorlar. Otobüs ve şoförü Yunan vatandaşı, şaşırmayın. 21.00'de kalkan otobüs sizi gece yarısında sınıra ulaştırıyor. İpsala'da çabucak biten pasaport kontrolünden sonra Yunanistan'da rastgele seçilen bir valiz gümrük memurları tarafından inceleniyor. 20 dakika falan sonra Yunanistan'dasınız. 2.5 üç saat süren bir yolculuk sonrasında da gece üçbuçukta Kavala'da Oceanis Otel'in önünde sizi bırakıyorlar. Alpar Turizmin Kavala'daki irtibat bürosu da bu otelin altında, dönüş için gece 22.30'da burada olursanız, dönüş biletinizi imzalatıp, valizlerinizi burada bırakıp, şehri gezebilirsiniz.
   Kalmak için Oceanis Otel'i tercih ettik. Konumu güzel, otel büyük, otel eski, odalar ferahfeza, manzara iyi, kahvaltı yeterli, fiyatlar fena sayılmaz (2 kişilik oda 62 euro).
   Kavala'da pek öyle fazla bir gezecek yer yok. Sahilden kolayca görülecek kale ve çevresindeki daracık duracık sokaklardaki Osmanlı etkisi taşıyan evler rahatlıkla ilk ve son gezinti tercihiniz olabilir. Feribot iskelesinin hemen üzerinde bulunan İmaret otel, manzarası ve mimarisiyle görülmeye değermiş. Biz gittiğimizde otelin her iki kapısı da kilitli olduğundan içeri giremedik, sonra da tekrar denemedik.
   Aheste aheste bakınarak çıkıldığında 45 dakika falan sonra kaledesiniz. 1.5 euro giriş ücretini verince içeriye giriyorsunuz. Kalenin iki numarası var : kocaman ve içi boş bir cephanelik (girmeseniz de olur. bomboş odanın bir köşesinde bir yığın gülleden başka bir şey yok), hisarın burcu (buranın da pek fazla bir numarası yok ama manzarası harika). Romenbulgarsırp turistlerden fırsat bulursanız bir iki fotoğraf çekip, esen rüzgarda terinizi kuruttuktan sonra yine ahesteden aşağıya iniyorsunuz.
   Yukarıdan rahatlıkla gördüğünüz su kemerinin yanına gitseniz de farklı bir şey göremeyeceksiniz. Bundan beş sene önce gittiğinizde yarısı kanla kaplı bir Kıbrıs haritası görebilecekmişsiniz lakin gelen Türk turistlerin çokluğu kayda değer girdi yaratınca o haritayı kaldırmışlar. Yine de "Konstantinopolis 460 km." tabelası duruyor (yanında Bizans kartalıyla). Halkta değil ama (özellikle okumuş olanlarda), devlet görüşünde Türk düşmanlığı marazi.
   Malum, Kavala'nın en bilinen mamulü : kurabiye. Efendim turistik olmasın, orijinal olsun diye evde pişirilenini aldık. Vallahi içinde eser miktarda bile badem yoktu. Dükkanlarda satılan fabrikasyon olanlar hem daha taze, hem daha bademli. Misal Alpar Tur irtibat bürosunun iki üç dükkan solundaki kahveci Illy'de aldıklarımız, hayalkırıklığı yaratmadı. Yalnız Edirne'dekiler Kavala'dakilere acımasızca ağır basar (kurabiye bazında).
Prinos İskelesi yanı kafeler
   Kavala'da yemek için blog karıştırdım, tripedvayzır didikledim. Hemen tüm kaynaklarda; sahildeki iki taverna güzelleniyordu. Bir akşam oturduk, gelenler mutfak olarak pek başarılı değildi de "akşamdan kalmalığı yoktur, çok hafiftir" diye öve öve bitiremedikleri "Kavala Extra Ouzo"dan koşarak uzaklaşın, ben bunun kadar pespaye üzümden üretildiği iddia edilen içki görmedim. Bulabilirseniz mavi "Barbayanni"den şaşmayın. Bir de turistik yerleri sevmiyorsanız. Kaleye çıkan meydanın (arkanızı denize döndüğünüzde) sol tarafında kalan Kavala'nın çarşısında Kavalalıların (üf yazması ne zormuş) yiyip içtikleri yerler ilginizi çekebilir. Kendi adıma orada yapılan ızgara köfteyi, turistik yerlerde yiyemeyeceğinizi garanti ederim. Tavernalardaki fiyatlar fiks. Salatalar 3.5 eurodan başlıyor, üstüne feta peyniri konulmuş grek salata 5 euro. Başlangıçlar 4-7, çorbalar 3-6, mezeler 3-7, ana tabaklar 8-17 euro arasında. Bu arada bir hatırlatma, mönülerin arka sayfalarına ayrı bir özen gösterin, çünkü bazılarında "%13 garsoniye, faturaya ilave edilmiştir." ibaresini gördüğünüzde ilave bahşiş bırakmanıza gerek yoktur.
   Taşoz'a nasıl gidiyoruz ? Tabiy ki feribotla. Buradan saat çizelgesine de bakabilirsiniz. Yüzünüzü denize döndüğünüzde sol tarafta feribot iskelesi var. 4.70 euroya bileti aldıktan sonra feribota bindiniz (şanslıysanız yenisi ile gidersiniz (yerlere kadar camlar, deri koltuklar, verimli bir klima gibi avantajları vardır. şanslı değilseniz eskisi denk gelir. sıkı bir vibrasyonla insana böbrek taşı düşürtür). Yanında simit, cips benzeri yiyecekleri olan martıları besleyebilir. 1 saat 50 dakika sonra Skala Prinous'tasınız. 
   Feribotta yaklaşırken adanın coğrafyasını incelediğinizde genel olarak yeşil bir ada olduğunu görebilirsiniz. Prinu iskelesi (Skala Prinous) Taşoz'un en küçük yerleşim yerlerinden biri. 5-10 Otel, 2-3 taverna, 3-4 kafe ile tamamen iskele çevresinde kümelenmiş turistik bir yerleşke. Meydanda gayet sakil, en meymenetsiz suratlı, en silikon memeli bir deniz teyzesi heykeli vardır. Görmelere sezadır. Sağ tarafta gayet sık ormanlıklı bir burunun çevresindeki kumsal dikkatinizi çekebilir. Orası Taşoz belediyesinin konaklama tesisleridir. Kampingçilere ve öğrenci gruplarına hitap eder. Plajları güzeldir. 
   Fiyat fayda maliyeti çalışarak Prinu'daki Elektra Otel'de kaldık. Fiyatlar vilayet evlerinden çok ucuz, orduevlerinden azıcık pahalı idi. Temizlik şahane, yataklar sert, sivrisinekler acımasız, banyo tuvalet yeni elden geçerek süpersonikleştirilmiş, yatak başlıkları gotik, arkası ormanlık, önü plaj, otelin işletmecileri 70 küsurluk çift (Theodora ve Elefterious) süpersonikti. Beni her gördüğünde "Sülimani, Sülimani" diyerek öpücükler veriyordu (Muhteşem Süleyman dizi side-effect). Kahvaltıda bahçeden domatesler, biberler, tatsız tuzsuz (ki her otelde aynıdır) peynir, iki boyutlu (derinliksiz) kaşar ve salamlar vs.vs. standart otel kahvaltısı veriliyor. Ama her şeyden önemlisi işletmeciler ve çalışanlar müşterilere karşı (ki jargonda misafir oluyor bu. Misafir yattığı yere para mı verir jargon sahibi ?) hep güleryüzlü, sabırlı ve çözüme yönelik insanlar. Bu özellik sadece bu otelde değil, gittiğim tüm işletmelerde aynıydı. Adamlar turizmi çözmüşler kardişim. İşletmeci, kahvaltıdan 6 (altı) sandviç yaparak öğle yemeği niyetine yanında götüren en nekes bulgar turiste gülümseyerek hizmet veriyorsa, turizm işini çözmüştür.
   Neyse zaten hepi topu geldiğimiz ve gittiğimiz gün kaldık Prinu iskelesinde, denizi de fena değildi. Sahildeki Zorba taverna da öyle. 
   Potosrenakar'dan aracımızı kiraladık (günlük 46 euro). Pazarlıkla daha uygun fiyatlar bulunabiliyormuş ama işimizi şansa bırakmamak için önceden irtibat kurdum. Sabah 10'da alırım aracı dedim. Adamlar 09.59'da otelimin kapısını alacaklı gibi çalıyorlardı. Velhasıl ciddi işletme. Adanın çevresi 110 km. iki kere turlarsanız 20 euroluk benzin alın yeterli gelecektir. 
Aliki Beach
   Adayı çepeçevre dolaştığınızda göreceksiniz ki her yamaç yeşil, her sahil kumsal. Önceden etüd ettiğim Aliki Beach ile başladık tavafa. Çevresi olmasa da içi ve arkası ağaçlıklı, hemen yanıbaşında arkeolojik bir kazı alanı olan (ki kadim uygarlıklarca mermer yatağı olarak kullanılıyormuş) kumsalı şezlong ve şemsiyelerle, kumsal arkası ise tavernamsı restoranlarla dolu, temiz denizli bir plaj. Fotoğraf meraklıları bu kumsalın (arkanızı karaya döndüğünüzde) solunuzda kalan patikayı takip ederek mermerli antik sahile ulaşıp sanatlarını konuşturabilirler. Benim elimden gelen sefil foto ise ancak bu kadar.
   Plajın (denizden bakıldığında) en sağındaki en tenha yeri tercih ettik. Şezlong ve şemsiyeler ücretsiz. Dolayısıyla en sağdaki işletmeden taam ettik. Mücvere fried squash flowers, güveçte pişmiş patatesli kıymalı patlıcana (üstü de hamurla kapatılıp, peynir rendelenmiş) musakka diyorlar. Yanına da burada keşfettiğimiz Vergina birası (avam bira gözüyle bakılıyor ama bence nereden baksanız güzel) ve domates badem salatası toplam 15 euro. Porsiyonlar kallavi olduğundan, her ısmarladığınız tabağın iki kişiye bir tane (musakka için üç kişiye bir de olur) olmasını öneririm. 
   Limenas'tan Potamya'ya giderken yamaçlarda kurulmuş tipik bir dağ köyü var. Panagia... Dar sokakları, bol ağaçları, tam ortasından akan güzel bir derenin olduğu bu köy, oğlak çevirmesiyle ünlü. Köyün her yerinde irili ufaklı araçları park edecek yerler var. Buraya aracınızı parkettikten sonra bir saat içinde köyün her yerini gezebilirsiniz. Görmeye değecek tek yer, derenin kaynağına doğru yapacağınız bir yolculuk sonunda göreceğiniz "aşıklar çeşmesi". Burada, sonradan yapılmış küçük ve üç ağızlı bir şelale ile gövdesinde kalp şeklinde bir oyuk oluşmuş eski bir çınar var. Kenarda köşede de küçük, sakin kafeler. 
   Köyün meydanında bir iki tipik köy kahvesi ve yanyana, aynı konseptte çalışan lokantalar mevcut. Hepsinde aynı usülde çevirme oğlak, tavuk, kokoreç ve domuz pirzolası var. Gelen Türk turistin domuz hassasiyetinden olacak, domuz çevirmeler hep en altta pişiyor, yağları diğer çevirmelerin üzerine damlamıyor. Oğlak çevirme 9 euro, kokoreç ve diğerine hiç girmedik. Ortaya bir salata, cacık, tavuk ve oğlak çevirme ile iki Vergina totalde 25 euro falan tuttu. Oğlak lezizdi leziz olmasına ama oğlak değil, basbayağı keçiydi (mevsim geçmiş arakolpa, adamlar ne yapsın ?) (derin dondurucu diye bir şey var sayın alter ego !.)
   Köyün ilginç bir diğer mimari özelliği; damlarda kiremit yerine aynı kalınlıkta kesilmiş taşlar kullanmaları. Bu malzeme, kiremite nazaran daha ağır, damlar o ağırlığı nasıl kaldırıyor acep ? diye merak ede ede Panagia'yı terkettik.
   Aliki plajından Astris'e doğru giderken yol kenarında bir ortodoks manastırı var. Derince bir uçurumun kenarına konulmuş, müreffeh manastırın sadece küçük bir bölümü ziyarete açık. Girişte tüm turistlere komik pantalonlar ve koket makferlanlar veriyorlar ki, keşişlerin aklı uçkuruna kaçmasın. İçerideki tüm turistlerde bunları görünce bünyeye bir gülmek geliyor ama mekanın ciddiyeti buna engel. İçeride küçük bir kilise, yanında misafirlere ikram edilmek üzere güllü lokum, balkonlardan görülen nefes kesici manzara haricinde pek bir şey yok. Vaktiniz varsa girin, yoksa görmemekle bir şey kaybetmiş olmazsınız.
   Taşoz güzel bir ada. Turizm, adamakıllı yapılıyor. Fiyatlar her yerde aynı (sadece biiç (beach) tabir edilen yerlerde, mamullerin üstüne 1 euro ilave ediliyor (ki giriş ücretinin olmaması, wifi, şezlong, şemsiye parasının olmaması düşünüldüğünde gayet normal)). Aracınızı parkettiğinizde tepenize değnekçi dikilmiyor. Şezlonga şemsiyeye para vermiyorsunuz. Bunları kullandığınız yerlerde kimse tepenize dikilip "ne vereyim abime !" demiyor. Yanınızda birşeyler götürüp, şezlongu tüm gün kapatsanız dahi, bir Allahın kulu size rahatsızlık vermiyor. Tüm işletmeciler (en azından benim gördüklerim) güler yüzlü ve çözüme yönelik insanlar. Ada, Rumen, Bulgar, Sırp turist tayfasının pek rağbet ettikleri bir yer. Plakalar ve kendi içlerinde kapalı topluluklar olmasından kolayca ayırt edilebiliyorlar. Size gülümseyerek selam vermeyen kişiler genelde bunlar. Zannediyorum, güven sorunu olan ve içe dönük kapalı toplumların bireylerinde genel bir özellik. Ama gürültücü, kaba ve çevreyi kirletme eğilimleri haricinde bir zararları yok (böyle yazınca bayağı zararlıymışlar yav.). 
   Adanın coğrafyası ve havası çok iyi. Temmuz sıcağı dahi (ormanların etkisinden olsa gerek) insanı bunaltmıyor. Kalabalık plajları ve fiyatı ehven biiçleri olmasına karşın, kendi yapacağınız küçük araştırmalarla küçük cennetler keşfetmeniz çok kolay. Sahile çıkan küçücük yolları takip ettiğinizde, aşağıdaki resimlerdeki gibi bir küçük koya rastlayabilir. Şemsiye olmayan bu koylarda (çünkü günün her saati ağaç gölgesi içinde) hele de turisti az yerlerdeyse, öğle sirtakisi patlatan ada sakinlerine bakarak eğlenebilir, dalgaları sayarak uyuklayabilir, tembellikle meşgul olabilirsiniz. Fiyat fayda analizinde (üzülerek söylüyorum) memleketimde yapılan tatillerden daha iyisini yapabilirsiniz.  
   Neticede, Taşoz deniz kum güneş tatili arayışında olanlar için güzel bir seçenek. Değerlendirmenizi öneririm.