29 Mart 2015 Pazar

"Saygın Kel Adamın Ölümü" Güncelle karışık malumatfuruşluk.

   Bugünkü İskeçe yakınlarında Abdera Kenti. 
   Milattan önce 300'lü yıllar. 
   Kentin saygın ve kel şahsiyetinin başına şehirde gezinirken bir kaplumbağa düşer ve ölür. İnsanlar anlamlandıramazlar bu durumu ve çoğunluk "hımm demek ki bir günahı vardı ve Tanrı onu bu şekilde cezalandırdı." derler. Taa ki düşünür Demokritos şehre gelinceye kadar. Demokritos, ilgisini çeken bu olayı araştırır ve yoksul bir ayakkabıcının "o gün tepede kartallar süzülüyorlardı." ifadesinden, olayın çıkarımını (pek de mantıklı bir şekilde) yapar. Demokritos'a göre : kartalların çok sevdiği bir yiyecek olan kaplumbağanın kabuğunu kırmak için; kartal, kaplumbağayı çok yüksek noktalardan parlak sivri taşlara atar. O gün tesadüfen kentin üzerinden geçmekte olan aç ve kaplumbağa taşıyan bir kartal; kel beyin parlayan başını bir taş zannederek, şanssız kurbanın başına bırakmıştır. 
   İşte o noktada bir tartışma başlar (ki zannımca günümüzde de sürmektedir). Kel adamın kaderi midir tepesine kaplumbağa düşerek ölmesi, yoksa Demokritos'un öne sürdüğü gibi olayın çok daha mantıklı bir açıklaması var mıdır ? Rastlantı mıdır, zorunluluk mu ?
   Bu pilav daha çok su kaldırır. Konumuz saygın kel adamın ölümü değil Bay İdil'in son kitabı.
   234 sayfalık kitapta 52 deneme var. Denemeler ilginç bir şekilde birbirini takip ediyor. İşlenen konular ise muhtelif. Geniş bir çerçeve içinde, tarihin bilinmedik konuları didikleniyor, Bazen Gabo'ya takılıyoruz, bazen Mozart'a. 
   Nedir : okumada Salâh Bey'den aldığım hazzı vermemişlerdir. Yazarımızın üslubundan mı, geçmişe yönelik yaptığı değerlendirmelerin arasına aniden günümüz politik durumuna geçişler yapmasından mı, yoksa başka birşeyden mi bilmiyorum ama deneme deyince aklıma düşen tek isim Salâh Usta.
   Çok makul bir fiyata internetten de alabileceğiniz (14 buçuk lira), kitapçılarda da sorabileceğiniz (unutmayın neredeyse tüm kitapçılar diyenar hariç (remzi olsun, dost olsun, gazi olsun) kasada sorduğunuzda indirim yapıyor) bu fazla iddialı olmayan denemeler silsilesini, yolculukta okunabilirliğinden ötürü kitap kurtlarına önerebilirim. Ama okuma ışığında, distilesi yüksek likitlerle okunmasını da önermem yani.

17 Mart 2015 Salı

"Kingsman" İyi seyirlik, fazlası değil.

   Sinemada izledim. Size de öyle yapmayı öneririm. (görsellik güzel)
   Standart holivut filmi olduğunu biliyordum. (öyle de çıktı)
   Sinemadan çıkınca filmi direkt unutuyorsunuz. (ahh ne güzel)
   Başrolde ergenlerin olduğu iyi pazarlanmış filmler son yıllarda yardımcı rollerde iyi aktörleri harcamak için kullanılıyor. 
   Bu öyle değil. Kolinfört (ki snop ajan rolü cuk oturmuştur), Maykılkeyn, Semyılceksın (ki aksanı duymalara sezadır), Marksıtrong beklenen frekansı gerçekleştirip, filmimizi daha bir izlenebilir kılıyor.
   Yer yer güldüğüm sahneler oldu, hiç canım sıkılmadı, ilgim düşmeden sonuna dek izledim. Kilisedeki katliam sahnesinin koreografisini nasıl yapmışlar acep ? diye düşündüğüm anlar bile oldu (nadirattan bir nüve : holivut filminde arakolpanın düşünmesi). 
   Filmin hakkını yemeyelim : kahraman britiş eycıntlarının estetize şiddetleri pek şık çekilmiş, kostüm tasarımcısını da tebriklemek gerekir. Varoşun da, şıkın da hakkını vermiş. Kötü adamın gardrobu ve yemek zevki ise (holivut filmi olmasına karşın) Amerikalılara atılmış doksandan goldür.
   Hülasa, çoluk çocuk olmaksızın patlamış mısır ve karbondioksit basılmış şekerli sıvılarla gideri vardır (sinemada biraya izin yok (yakında evlerde de yasaklarlar artık)).

"Puslu Kıtalar Atlası" İlban Ertem'in Çizgileriyle.

   Uzun İhsan Efendi'nin Puslu Kıtalar Atlası'nı elbette (hem de kaç kere) okuduk, altını üstünü çizdik. Sizi bilmem ama ben Bay Anar'ın tasvirlerini öyle capcanlı buldum ki hep gözümde canlandırdım. Dedim "bunun kısa filmleri yapılsa negzel olur". Aklıma hiç çizgiroman gelmemişti. Derken; taa Gırgır'dan beri kavisli çizgilerine hayran olduğum İlban Ertem'in kitabı resimlendirdiğini duydum, bir heveslendim, sonra unutttum. Aradan zaman geçti proje bitti, kitapçılarda bulamadık, internetten aldık.
   Dün iş saatlerinde şöyle bir arkasını önünü okudum, gece herkesi yatırınca sardım okumaya. İki gibi bitti. Neredeyse tüm kitabı hatırlamama karşın çizgiroman olarak okumak havsalamı daha da bir çarptı. Neymiş : her okurun muhayyilesi farklı çalışıyormuş. Burada çizerimiz İlban Ertem'e bir şıkırdaklı bir temenna gönderiyoruz ki o renkli hayalgücü hiç eksilmesin. Onlar nasıl mekan çizimleridir öyle, çizgiyle akış bu kadar mı yakışır. Sabah uyandığımda çizgiroman formunda bir sürü rüya görmüş olmak hiç şaşırtmadı fakiri. Çizgi olarak Moebius ve Enki Bilal (ve hadi Herge'yi de araya ekleyelim karnımız ağrımasın) takipçisi olarak bu kadar etkili bir eserle karşılaşacağımı hiç beklemiyordum.
   Beş yıllık bir emeğin ürünü için söylenecek tek söz var : "olmuş". 
   Yalınız : İletişim Yayınları Müdürlerine (ki sevmediğim kurum yöneticilerine atfettiğim bir titrdir (Bkz.Cumhur Müdürü)) söyleyeceklerim var. İki adet kıymetli insanın emeklerini böyle özensiz bir redaksiyonla heba etmeye hiç hakkınız yok !.. Kitap da mükemmel, çizimler de. Ama dikkatli (ve hatta dikkatsiz) okurun gözünden dahi kaçmayacak kurgu, kelime, cümle hataları o kadar çok ki ! Kendinizi kurguya kaptırdığınızda akışı kaçırmıyorsunuz. Ama bu hatalar sanki korsan yayın okuyormuş izlenimi veriyor (hani olur ya arada eksik sayfalar falan). Aynı cümlelerin mükerrer yazılması mı dersin, kelimelerin yanlış yazılması mı dersin, (ve bence en önemlisi) balon yazılarının birbirini takip etmemesi mi dersin. Hatalar gırla gidiyor. 
   Aha burada da ifşa ediyorum. Editör Levent Cantek, Uygulama Suat Aysu ve Düzelti Ayla Karadağ. Motivasyonda ödülden yanayım ama böyle bir hatanın sonucunda bu kişilerin maaşlarında tenkisat yapılması yerinde olur. 
   Umarım İletişim bu hatasını çabucak farkeder, adamakıllı düzeltilmiş baskıları piyasaya sürer. Son sözüm, kitabı alacak olanlaradır. Şu anda sakın böyle bir şey yapmasınlar. Ne zaman ki "düzeltilmiş son baskı" ibaresi olan kitap görürler, o zaman alsınlar, arşive de katsınlar. 
   Özellikle mizah dergisi müptelası ama kitap okumaya meyli zor yeniyetmelere önerilir ki, bu eser ciddi kitaplar okumalarına maya olsun. 
İlban Bey'in bu fotosu da
beni benden almıştır. O nasıl bir Büsttür O !

15 Mart 2015 Pazar

"La Isla Minima" Sağlam Polisiye.

   1980'li yıllar İspanya. Feci halde Missisipi deltasına benzeyen bir coğrafyada (İspanya'yı Alabama'ya benzetmek de ne ironidir ha !), iki sürgün dedektif bir kayıp vakasını araştırırken seri cinayetlere ulaşır, bunlar olayı çözmeye hallenirler. 
   Arkaplanda ciddi olarak ülkenin yaşadığı siyasal atmosferi görüyoruz. Artan olaylar, grevler, direnişler, işçi patron anlaşmazlıkları. Dedektiflerden birinin daha demokrat olması, diğerinin ise Franko derin devletinin bakiyesi olması; izleyiciyi daha en baştan bir taraf tutmaya zorluyor. 
   Demokrat olanımız (ki feci halde "Yalan Dünya"daki Zorbey karakterine benzemektedir) daha pasif bir yol izlerken Frankocu yeşil Juan (yurdum insanı için) "bildik" yöntemlerle sonuca daha çabuk ulaşmaktadır. 
   Son derece düz bir şekilde olayları aktarmayı tercih eden filmimiz; arada yaptığı uzak tepeden çekimlerle, şu yerkürede aslında ne kadar küçük bir yer kapladığımızı pek de güzel anımsatıyor. 
   Kasaba sıkıcılığı, sürgün halet-i ruhiyesi, sınıf farklılığı, toplumsal kalıpların kırılamaması ve tabiy ki olayların geçtiği sıradışı coğrafyayı gayet güzel sindiriyoruz. Dakikalar geçerken, aslında politik bir film mi izliyorum zannına kapıldım. Muhtemel katilin patron sınıfından olması, kurbanların tümünün yoksul olması, iki protagonist arasındaki zıt politik görüşler derken filmin ortalarından itibaren insanı saran tempo "bırak politikayı olaya odaklan" mesajı verince beyne son dakikalara kadar polisiyenin helecanına kapılıp, son beş dakikada ise yönetmen beyin izleyiciyi nasıl yönettiğini idrak ettik. "Aramızda bir sorun var mı ?" sorusunun analizini yaptık. 
   Soru şudur : hayatınızı kurtaran kişi,  bir işkenceci resmi katil ise onunla aranızda bir sorun var mıdır ?
   Güzel bir dönem filmi ve polisiye izlemek isteyenler rahatlıkla filmimizi temaşa edebilirler. Bazı sert sahneler yüzünden sabi sübyanla izlenmemesi daha iyi olur. 

"Aşkın Son Sözü" Akademik Olarak Aşk.

   Bakmayın kapakta Eros'un hınzır bir canlandırmasının olduğuna, okuyacağınız kitap öyle internet fenomenlerinin moda "aşk" kitaplarından değil, ciddi ciddi "aşk" olgusunu akademik olarak inceleyen bir eserdir.
   Aşk diye adlandırdığımız öfori halinin tanımı her biri ayrı bir dünya olan insankişilerinin sayısı kadar olduğundan bu konuda ahkam kesebilmek ciddi bir risk.
   Bu arada psikanalizin babası Bayan Freud'un oğlunun bu konuda söylediklerini anmamak olmaz : "Bugüne dek aşkın özü hakkında geniş çapta bir beyanda bulunma cesaretini bulamadım. Sanıyorum ki mevcut bilgilerimiz bunun için yeterli değildir." Ve nihayet ömrünün son dönemlerinde : "Aşk hakkında gerçekten çok az şey biliyoruz." itirafı.
   Hal böyleyken "Aşkın Son Sözü"nü söylemek bir hayli zor. Yazarımız da bu konuda ahkam kesmekten ziyade olguların tanımlarını yaparak başlıyor işe. İnsanoğlunun yerküredeki mevcudiyetinin bilinen tarihinden başlayarak kadın ve erkeğin rabıtalarını, sosyal konumlarını, dinleri, mitleri, tarihi aşkları inceleyerek (ki bunların içinde Tristan ve Isolde olduğu kadar Leyla ile Mecnun da vardır) konuyu günümüze dek taşıyor. (bu arada tarihte bilinen en şiddetli anaerkillik karşıtı uygulamaların İbranilere ait olmasını da (Bkz.S.65) şaşırarak öğrendim) 
   Cengiz Hoca klinik bir psikiatr sıfatını da hakkettiğinden konu hakkında, bu konuda ahkam kesen pek çok popüler kişiden daha fazla deneyim sahibi. İşte bu avantajı da incelediği aşk hallerini örneklerken yapıyor. Zira karşısında patolojik hale gelmiş yaşantılar var, bunların önemli bir kısmının da müsebbibi de : aşk.
   Tanım ve serim bölümlerinin olduğu ilk kısımlar sular seller gibi akarken, kitabın ortalarından itibaren Fromm, Froyd, Şopenhaver gibi ağırtopların bu konudaki yorumlarını almaya başlıyoruz ve sık sık ısınan beynimizi soğutmak için arada Galip Tekin çizgileriyle yeniden yorumlanmış "Puslu Kıtalar Atlası"na göz atıyoruz. Omuzüstündeki kitlenin çekirdeği soğuyunca hop yeniden aşkın çeşitli hallerine dönüyoruz. Kendi açımdan her üç kişiliğin aşk tanımları beni fazla açmadı. Lakin son bölümde Teodor Reik ve kuşatıcı aşk kuramı, fakire çok yakın geldi. Elbette farklı düşündüğüm yerler var, ancak öncekiler kadar değil. 
   Kitapta sadece aşk üzerine yazılmıyor. Misal : Reik'in aşağıdaki tanımı beni benden almıştır. "Yaşamın normal ritmi, genellikle kişinin kendisinden duyduğu hafif bir hoşnutluk ile kişisel eksikliklerin ve yetersizliklerin bilinmesinden doğan hafif bir hoşnutsuzluk arasında salınıp durur." devamı da var ama üşeniyorum yazmaya. (Bay Reik'in kitaplarını da mecbur edineceğiz artık)
   Aşkın sadece batı otoritelerinin söyledikleriyle sınırlı değil, bu konuda çok ciddi birikimi olan kültürümüzün sağlam unsurlarıyla (misal : Mevlana) açıklanması, fakirin beyin kıvrımlarının daha da bir bürümcüklenmesine yol açmıştır.
   Velhasıl son bölüme dek, bu konudaki ciddi insanların "aşk" hakkındaki görüşlerini bir bir inceliyoruz da finalde yazarımız son sözünü pek içime dokunacak şekilde söylemiş."Aşka Aşk Olsun !"
   Aşık olduğunu zannedenlere, aşkının bittiğini zannedenlere, aşık olup olmadığını bilmeyenlere, hülasa : aşkla yolu kesişecek herkese gerekebilecek bir rehberdir. Yakın durunuz.

12 Mart 2015 Perşembe

"Kraftidioten" Kar, Kış, Kıyamet, İntikam ve Kuzey usulü ince mizah.


   Seviyorum nordik filmleri ben.

   Minimalist dekor, takır tukur bir dil ("taki"ler falan), daha önce pek görmediğim ama şahane oyuncular, fonda bembeyaz kar, gayet kendilerine özgü ince bir mizah, abartısız ama gerçekçi bir şiddet. Velhasıl seviyorum kardişim.
   Hâl böyleyken; olumlu eleştiriler almış "Kraftidioten"i izlemeye pozitif ayrımcılıkla başladım ve film bittiğinde objektif beğenilerime mazhar oldu.
Bu ölümde ciddi mesaj vardır.
(Bkz.Kosova Savaşı)
   İMDB'de aksiyonkomedisuç tarzında olduğu belirtiliyor. Konuyu şöyle bir okuyunca ise (oğlu aşırıdozdan ölen ve yılın vatandaşı seçilen nils, intikam alır) bu senaryonun neresinde komedi olabilir diye düşündüm. Final sahnesine komedinin nerelere yerleştiğini iyicene anladım.
   Filmimiz gayet düz ilerliyor, herhangi bir şaşırtmaca yok (yahut size öyle geliyor), başrolde Stellan abimiz beklenen frekansı vererek şükela bir oyun çıkarıyor, 116 dakika (sonralar doğru biraz sünse de) sular seller gibi akıyor. Düz bir insansanız sıkılabilirsiniz. De ; detaycı bir göz için pek görmelere seza ayrıntı doludur. 
İş bu sahnedeki diyalog da beni
benden almıştır.
   Misal : organik beslenip, havuçsuyu içmelere doyamayan vegan bir mafya babası. Sırp rakibi rolünde kuntastik bir Brunoganz (Bkz.Der Untergang), son anda intihardan geçip intikamlara doyamayan Nils (kazı olmadan ama), her ölümün ardından künyesi ve dini simgesinin yeralması (merak edenlere not : Greven'in dini işareti Hümanitarizm'dir (ki fark edene ciddi mizahtır)), iki Sırp'ın Norveç hapisaneleri için yaptıkları bombastik tanımlamalar, tabanca göstererek tehdit ettiği dümdüz vatandaştan yumruğu yeyince küçük mafiyozonun gözlerinde beliriveren şaşkınlık, her maktül gördüklerinde birbirlerine sarılıp ağlayan polisler, tıkırtıkırtıkır bir düzenin içindeki ayrıkotları, ve liste uzar gider, ben sıkıldım yazmaktan. 
   Arkaplan (ki dümdüz kardır), karların üzerinde kanlar, polisler, suçlular falan derken baya baya "Fargo"yu hatırladım resmen. (final sahnesi ise doğrudan çağrışım yaptı)
   Bu film ülkemizde gösterime girmez. Girse de bir iki salonda bir hafta oynar, fırsatını denk getirip göremezsiniz. Böyle olunca malum ortamlardan izlemek kalıyor geriye. Benden samimi öneri : orijinal dilinde izleyin, çok daha iyi vakit geçirirsiniz.

"Big Eyes" Malzeme tamam, yemek lezzetsiz.

   Emek hırsızlığı hikayesidir. 
   Timbörtın çekmiş, Kristofvoltz ve Eymiedıms oynamış, fakir de izlemiş, (beklentisi yüksek olduğundan zaar) hayalkırıklığına uğramıştır.
   Sevdiğim yönetmenler niye kötü filmler çekiyorlar ? Vaçovskiler, tomtikver, şimdi de timbörtın.
   Ressam olarak pek de başarılı olmayan Mergırıt, 50'lerde çok zor bir karar alarak kocasını terkeder, yeni bir hayat kurmaya hallenir. Resimleri pek matah değildir ama bir tarzı vardır. O sırada pazarlama dahisi Voltır ile tanışır. Voltır ışığı görünce yürür, karısına kapalı havasız tavan aralarında resim yaptırarak, kokteyllerde "ressamım" havaları atar. İşleri tıkırındadır ama Mergırıtın içi yaptığı resimlerin altına imzasını atamamaktan şişmiştir. Olaylar gelişir.
   Tretman bu. Üslup, aşina olduğunuz Timbörtın üslubu değil, usülünce kotarılmış bir holivut filmiyle karşı karşıyayızdır. 
   Patlamış mısır ve kolasını açarak akşamını geçirmeye planlanan tatlısusinefilleri için bir mahzur yoktur da, timbörtının "big fish"ini izleyip beğeni geliştiren kalburüstüsinefil için cesametli bir hayalkırıklığıdır. Bunu izlemek yerine "Makas Elli Edvırd"ı ikinciye izleyin hayalkırıklığına uğramazsınız bari.
HAMİŞ : Kristofvoltz karikatür rolleri iyice benimsedi mi ne ? Ne zaman görsem bir gülmek geliyor.

8 Mart 2015 Pazar

"71" Terör ! Sen ne belasın.

  Sene 1971, Belfast karışık. İngiltere'den asker sevkiyatı olur. Acemi er, ilk operasyonda arkada kalır. Olaylar gelişir.
   IRA'lı öyküleri pek sevmiyorum, 70'li yıllarda İrlanda'yı hiç sevmiyorum. Yönetmen Yendemanj'ı hiç duymadım (nitekim sadece dizi yönetmenliği yapmış). Fragman ise, o yıllara özgü sepya renklerde çekildiği izlenimini veriyor (ki, tüm film o filtrelerle çekilmiş). Bu durumda filmden hoşlanmamam gerekiyor.
   Nedir; filmimiz Arakolpayı ters köşeye yatırmıştır.
   Ağır akan kurgu, ilk 20 dakikadan sonra, tempoyu arttırmakta ve son on dakikaya kadar hiç düşürmemektedir. İrlanda TOKİ'lerinde yapılan çekimlerde aksiyonun az olmasına mukabil gerilim had safhadadır. 
   Senaryo, çekimler, efektler (ki fazla olmamasına rağmen az ve özdür), kurgu, kostümler, dekorlar ve müziğe sinematik anlamda baktığınızda herhangi bir aksayan yön bulamıyorsunuz. İçeriği düşündüğünüzde ise : döneme odaklanmasına karşın, filmin içindeki birtakım unsurların her döneme uygulanabileceğini acı acı görebiliyoruz. 
   Misal : (DİKKAT ! BURASI BOZUNTU İÇERİR, FİLMİ İZLEMEYİ DÜŞÜNENLER; BURAYI, İZLEDİKTEN SONRA OKUSUN !) adamımız, kendisini bariz olarak öldürmekte olan aynı ordunun askerini öldüren düşman tarafın elemanını "aman öldürmeyin" derken (Allaam ne karışık cümle oldu bu) arkadaşları, hayatını kurtaran teröristin (ki babası işbirlikçi isyancıdır) üstüne kurşunu veryansın etmektedir. Duruma ayan manga komutanına ise MAKİNE (ki buraya istediğiniz egemen gücü koyabilirsiniz) . "Bu durumda, gördüğünüz şey, gördüğünüzü düşündüğünüz şey  gerçekten yaşanan şeyden çok daha farklı olabilir." demiş, gariban nefere ise "Yaşadıklarını arkanda bırak." deyip, durum hakkında soru dahi sormayarak, faili meçhullere kılıf uydurmaktadır.
    Diyeceğim : aslında kimin suçlu, kimin suçsuz, kimin haklı, kimin haksız olduğunun o kadar da kolay belirlenemeyeceğidir terör belasında. 
    Filmin arkaplanını Belfast değil, Kızıldere yapın, Kahire yapın, Bağdat yapın, yine benzer senaryolar üretebilirsiniz. 
   Velhasıl : bir akşamınızı ayırıp (malta yazık olur, burbon gitmez) kaliteli skoçla izler ve bittikten sonra düşünürseniz, ufkunuzu açar, Arakolpa kaçar.

3 Mart 2015 Salı

"Kafamda Bir Tuhaflık" Biyografi ile Roman Arası Beynamaz !

   Öncelikle bu yazının tamamen subjektif değerlendirmelerle dolu olduğunu belirteyim. İstemeyen okumasın.
   Burnundan kıl aldırmayan bibliyofiller için peşin peşin yazayım :
   Evet Bayan Pamuk'un ortanca evlâdı artık eskisi gibi derin yazamıyor ! (Allam az önce Nobel'li bir yazara "derin yazamıyor" dedim, seviyorum blog bloglamayı)
   Son yıllarda tamamen yabancı çevirilere yönelik yazması iyiden iyiye göze batıyor. (Misal : romanın en başında bozanın tanımının (okuması kuvvetle muhtemel boza lezzetini tatmamış ecnebilere yönelik olarak (en son ne zaman birinin "ecnebi" dediğini duydunuz ?) ) dipnot olarak değil de romanın içine yedirilmesi, pek canımı sıktı)
   Kendisi Nişantaşı çocuğudur biliyoruz ama hiç mi cenaze definine katılmamıştır da, romanın önemli kahramanlarından birini mezara tabutuyla gömmektedir (Sayfa 351) ?
   Evet ! kitapta Mevlut'un masturbasyon detaylarını çıkarırsak bir yirmi sayfa azalır. Fenalık geldi Mevlut'un otuzbirlerinden !
   Kitaba roman demeye gözüm yemiyor. Sıradan bir karakterin 44 yıllık biyografisi demeye ise gözüm yiyiyor. Üçüncü sayfa haberlerinde çok daha trajik örneklere her gün rastlarsınız (da Mevlut çok düz karakter (bu arada Mevlut kitabımızın protagonisti)). 
   Evet, kitapta altını çizmeye değer bulduğum pek az satır vardı (onlar da fazla dokunmadılar beynime) (Misal Sayfa 296 ilk paragrafın sonu "Çünkü kelimeler şeylerdi, şeylerin her biri de bir resim. Geceleri boza satarken yürüdüğü sokakla kafasının içindeki alemin artık tek bir bütün olduğunu seziyordu. Bu sarsıcı bilgi bazan Mevlut'a kendi keşfiymiş ya da Allah'ın yalnızca Mevlut'a bahşettiği özel bir ışık, bir nur imiş gibi gelirdi. Mevlut, büfeden kafası karışık olarak çıktığı akşamlarda boza satarak yürürken içindeki dünyayı şehrin gölgeleri içinde keşfederdi."
   Bütün bu olumsuzluklara rağmen kitabı pek sevdim.
   Yardımcı nedenler şöyledir ki : 
   Olayların değişik kişiler tarafından anlatılması hayli eğlendirici. Birinin ak dediğine, diğerinin kara, bir diğerinin sarı demesi sık sık oluyor. Pek de iyi oluyor. Böylece dediklerinin doğruluğuna bakarak karakter tahlili yapılabiliyor. 
   Olay kurgusunun ortalarda bir yerlerde başlayıp, geri dönüşle kitabın başına ulaşmanın 177 sayfa sürmesi de iyi bir şey (ki kitabın başındaki algımızla, sonraki algımızın farkını ne de güzel algılıyoruzdur). 
   Okuduğum en "okuması kolay" Orhan Pamuk kitabıdır. Beyaz Kale ve Benim Adım Kırmızı'yı dahi bundan uzun ve bir kaç kez okumuşluğum vardır. Bu kitaba ise iki okuma kafidir.
   Efendim kitabı sevmemin asıl nedenine gelince :
   Fakir, öykünün geçtiği yıllarda İstanbul'un sur içinde başlayıp sur dışına kadar değişik adreslerde hayat mumunu yakmıştır. Sepet sarkıtarak bakkaldan alışveriş yapmış, sırık yoğurtçusuna yoğurt tarttırmış, cam damacanalarda (ki ağzı kurşunla mühürlüdür) Taşdelen suyu almış, İncirli'ye incir toplamaya, Mecidiyeköy'e dut toplamaya gitmiş, Okmeydanı'ndaki ilk gecekonduları temaşa etmiş, ve nihayet sokak bozacısından (leblebi ve tarçın ilavesiyle) boza da almıştır. Hülasa; kitabı okurken hayatımın o dönemlerini tekrar yaşar gibi oldum, üstelik zihnimin arkalarında saklanan nice anılarla (12 Eylül sabahı, boğazda telef olan ikibin koyun, her yeni mahallenin oluşmasının çok acımasız (ve bir o kadar gerçekçi) tasvirleri (kebapçı, cep telefoncu, kuyumcular pasajı, gri yüksek binalar, bir ana cadde). Haliyle edebi haliyle değil de kronolojik haliyle kendimden çok şey bulduğum, zaman zaman gözlerimin dolduğu bir okuma oldu. Sanırım bir kez daha okuyacağım. Belki bunamaya yakın eski zamanları yâdetmek için üçüncüye de okurum. 
   Kitapsevere önerim ise : dönemin İstanbul'una aşinaysanız kendinizden çok şey bulma ihtimaliniz yüksektir. Değilseniz, bunu okumak yerine "Beyaz Kale" olur, "Cevdet Bey ve Oğulları" olur, ve hatta "Benim Adım Kırmızı" dahi olur. Onları okuyun, zihninizdeki Orhan Pamuk olgusunu dibe çekmeyin.

"Relatos Salvajes", "Wild Tales" yahut "Asabiyim Ben"

   İki saat, altı hikaye. İlki ordövr olarak pek kısa verildiğinden beş hikaye de diyebiliriz. En iyi yabancı film oskarına aday da gösterilmiş. Alsaymış olurmuş.
   Öfke, kızgınlık eksenine oturtulan kısa filmciklerin her biri farklı arka planlarda aynı duyguyu işliyor. Hepsinin kendine özgü renk kullanımları, tiplemeleri, kamera açıları ve müzikleri vardır. Dizi olarak yapılsaydı da izlerdim ya böyle ardı ardına seyretmek de başlı başına keyif. 
   Başlangıç yazılarının arka görseli olarak vahşi hayvanların zuhur etmesi ile akıl fikir ürünü bir eserle karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Açılış filmi ve yüzünü asla göremediğimiz esas karakter "Gabriel Pasternak" (ki Allaam insana Pasternak kini vermesin) ile şöyle bir koltuklarımızda doğruluyoruz. Sonraki yol kenarı restoranı hikayesi (ki Delicatessen'e küçük bir selam çakmak farzdır) ile yavaş yavaş ısınıyoruz. Ardından gelen yol hikayesi (ki Duel'e de bir selam gönderelim) son sözü ile kahkahaları hakketmektedir (isteyen sırıtır). Daha sonraki kısa film, otopark mafyası ve çekicilere gıcığı olan sinefile hitap eder (kendi hesabıma sonunu sevmedim (fazla holivudvari)). Ardından eserin tümünün en ciddi tespitleri barındıran öyküsü vardır. Suç, ceza, kefaret, dürüstlük gibi değerlerin pek ibret verici bir şekilde teşrih masasına yatırıldığını görüyoruz. Finali, düğünle yapıyoruz. Ama ne düğün ! Anlatılmaz yaşanır.
   Sevdiceğimle birlikte hiç ilgimiz düşmeden, ibret ala ala, ders çıkara çıkara (elbette içimizden) izledik. Pek de güzel vakit geçirdik. Fazla metafor, subliminal mesaj vermeden, hayatımızda gereksizce yer alan öfke ve kızgınlık gibi önemli duyguları sorgulayan, alay eden, eleştiren sanat filmi olmayan, hiç sıkmayan, üstelik ispanyolca konuşulan (ingilizce filmlerden gına geldi) sıradışı bir filmdir. İzleyen pişman olmaz.




2 Mart 2015 Pazartesi

"Birdman" Cahilliğin Beklenmeyen Erdemi. Ne kadar doğru !..

   Üniversitelerin sinema bölümlerinde izlenmesi gereken filmdir. İzlerken; bilinmedik sorunlara eğilmemesi nedeniyle beni fazlaca içine çekmemesine rağmen, kurgu, kamera açıları, oyunculuklar, müzik ve senaryo üst düzeydedir.
   Rigın düşüyor, düşüyor ve son bir hamle ile tutunmaya çabalıyor. Çabaladığı hamle, genelgeçere değil geçmişinden daha entellektüel bir düzeye hitap ediyor. Bu arada olaylar gelişiyor. 
   Filmimizin tümü neredeyse 200 metrekarede geçiyor, zaman atlamaları, sekans karartmadan anlık veriliyor, bu açıdan neredeyse bir tiyatro oyunu gibi. Özel efektler (fragmanda görülenin aksine) Rigın'ın alter egosu devreye girdiğinde nadiren görülüyor (bu arada Marvel filmlerine çakılan bombastik apışarası tekmeler vardır). Maykılkiitın döktürmüş (gerçi ben Edvırdnortın'ı daha çok beğendim), diğer oyuncular da şakşaklanmayı hakketmektedirler. 
   Bittiğinde neleri düşündüm ? Hımm bakalım. Film endüstrisi (sinema sanatı değil) nereye gidiyor ? Sanat ne içindir ? İnaritu, Biutiful'dan sonra çıtayı yükseltmiş mi, alçaltmış mı ? Ve bunun gibi şeyler. Sonu çok güzeldi. 
   Filmimizle ilgisi vardır yoktur bilemem, kız babası olmak güzel şey. Onu bir kez daha anladım. 
   Özel efektli vakit geçirmelik film isteyenler zinhar uzak dursunlar, sinefiller kaçırmayacaklardır zaten, arşive alınmaya değer. Arakolpa çekilir.

1 Mart 2015 Pazar

"La Grande Bellezza" Hayata Roma Penceresinden Bakmak.

   Jep, Roma fırlamasıdır. 65 nci yaşgününde, çılgın partiler yapılır. Kolezyumu gören dairesindeki nefis terastaki büyük hamakta viski içer. Gittiği partilerde; Roma'daki tüm güzel binaların anahtarlarına sahip bir arkadaşı, ona ve konuklarına özel turlar düzenler. 40 yıl önce kült bir kısa roman yazmış, o zamandan bugüne onun ekmeğini yemektedir. Çok kalburüstü bir gardrobu vardır (çok özendim, çok (ki zahire fazla özenmem)). Neredeyse tüm sosyeteyi tanır. Kulüplerde asla sıra beklemez. 40 yıl önce geldiği Roma'ya "partilere katılmak için" değil "en çılgın partilere hükmetmek" için gelmiş, bunu da başarmıştır. Gazetecilik yapar, dünyalık sorunu yoktur. Dünyada en olmak istediği yerdedir, sosyal tüm tatminleri yaşamaktadır. Ama !
   Filmimiz, unutulmaz Roma görüntüleriyle (ki neredeyse tümü turistik mekanlardan değildir), bu "ama"nın ardına düşüyor. Bu sürede kimi zaman sıkılabilir gibi olduğunuz zamanlarda Jep bir diyalog patlatıyor ve "vay anasını" oluyorsunuz (misal : Stefaniya'ya verdiği muhteşem ayar), sonra yine mutada dönüyorsunuz. Oyunculuklar (ki snop tayfaya Maykılkeyn'den sonra rahatlıkla Toniserviyo'yu ekleyebiliriz), çekimler (ki ne sürrealist metaforlar vardır. o kadar olur), müzikler (arabada giderken filmi dinleyerek güzel vakit geçirebilirsiniz. o derece), pek kalburüstüdür. Sonlara doğru Jep'in "rosebud"ını anlamaya başladığımız zamanlarda katolik kilisesine ilginç bir selam çakılmasını pek anlayamadım. Müstakbel Papa'ya atfedilen pek absürd nitelenmelerden (neredeyse her hayvanın kaça bölünerek pişirilirse lezzetli olacağına dair ilginç tespitleri, anomalik sığlığı vs.) sonra bir iç hesaplaşma mıdır ? bilemedim. Ama olmasaymış da olurmuş. 
   Avrupa sinemasında görmeyi beklediğimiz ölçüde çıplaklık içerir. Görsellik tablo gibidir. Başrolde Roma, yardımcı rollerde insanlar vardır. Genelde; toplumsal, sosyal eleştiriler içerse de; özelde bir insanın iç dünyası resmedilmektedir. Sizin yerinize olsam izlerim.
   Aklımda kalan : bir diğer ilginç sahne de : Jep kalburüstü bir sarışınla (ki mesleği "zenginlik"tir) sevişme sonrası yataktadır. Sarışın çektiği çıplak özçekimlerini göstermek için bilgisayarını almaya gider. Jep düşünür : "65 ini devirdikten bir kaç gün sonra keşfettiğim en önemli şey : yapmak istemediğim şeyleri yapmak için zamanımı harcayamam". Sarışınımız döndüğünde Jep çoktan sırra kadem basmıştır.
   Güzeldi...

24 Şubat 2015 Salı

"Beni Siz Delirttiniz" Metis'in Ajandası.

   Genelde kitap. film ve seyahat yazıları yazıyorum ama bir istisna yapmazsam karnım şişecekti. O yüzden buyurun efendim Metis'in 2015 model ajandasına :
   Ajandamız; 15x11 cm. boyutlarında, 222 sayfalık, takvimi her haftaya iki sayfa gelecek şekilde ayarlanmış, içinde her ajandada bulunması gereken temel bilgiler dışında radyo istasyonlarının frekansları gibi "gerçekten" gerekli bilgileri barındıran, karton kapaklı, 2.hamur kağıdına basılmış fiyatı da İdefiks gibi sitelerde 3.75 TL. gibi makul ötesi bir defterciktir.
   Fakir gibi günce tutmaya niyetli okurlara hiç hitap etmez, günlere ayrılan boşluklara sadece günlük randevuları yazabilirsiniz, fazlaca bir şey sığmaz. 
   Nedir peki ajandamızı diğerlerinden ayıran fark ? 
   Efemdim ajandamızın teması "delilik"tir. Ön ve arka kapağı, uzun süre bakıldığında insanın başını döndürecek desenlerle bezeli olup, sunuşundan, kaynakçasına, satır aralarından, hafta aralarına kadar "delilik" denen kavramla ilgili küçük bilgiler, anekdotlar, beyanatlar (ki çoğunda okur kopmaktadır), aforizmalar ve önemli günler içermektedir. 
    Hafta aralarına serpiştirilen yazılar "Şizofrengi" gibi kuntastik bir yayına müptela olmama neden olmuş, bu efsanevi derginin onbeş yıldır yayımlanmadığını öğrenince bilinç hüzünle dolmuş; ama olsun eski sayılarına da bu bağlantıdan ulaşabildiğimi görünce mutluluk tezahür etmiştir (olmaz olsun böyle cümle).
   Aşağıda; gün aralarına serpiştirilen beyanatlar göreceksiniz (birçoğu muktedirlerin söyledikleri/saçmaladıklarıdır). En sona da bir yazı alıntıladım ki okurken dimağa şenlikli ziyafet vadeder.
   Yılın henüz başlangıcındayız, kitapçılarda da bulunuyor, internet satışı da var, büyük para da değil. Hem randevularınızı düzenler, hem de zihninizi şenlendirir. Öneriyorum yani.

"Bir olayın olmadığını söyleyen raporlar bana hep ilginç gelir, çünkü bildiğimiz gibi, bilinen bilinenler vardır - bildiğimizi bildiğimiz şeyler. Ayrıca, bildiğimiz bilinmeyenler olduğunu da biliyoruz, yani bilmediğimiz bazı şeyler olduğunu. Ama bir de bilinmeyen bilinmeyenler var - bilmediğimizi bilmediğimiz şeyler." 
ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld

"MİT sınırsız ama muğlak etkiden sınırlı ama berrak bir yetkiye sahip olacak"
İçişleri Bakanı Efkan Ala

"Açık söyleyeyim, rüyalarımda bazen Gazali ile Hegel ile tartıştığımı hatırlarım."
Başbakan Davutoğlu

"Nükleer enerjiye karşı çıkanlar, radyasyon riski olduğu için bilgisayar kullanmıyor mu, televizyon seyretmiyor mu ?"
RTE


"Öyle kolay bir inançtan geliyoruz ki, başını eğmiş bir yetimi okşadığında öbür tarafa eft yapmış oluyorsun."
Fatma Şahin

"İnsan kesinlikle zırdeli. Bir kurtçuk bile yaratabilmekten acizken onlarca tanrı yaratıyor" diyen Michel de Montaigne doğdu (28 Şubat gün notu)

"ULU TANRIYA MARUZATIMDIR

Bendeniz naçizane ve de hasbelkader hekim bulunuyorum, efendim ve de üstüne üstlük ruhiyat işleri ile meşguliyete memur bulunuyorum. Yani, taksiratını affet, müntehir bir mesleğin mensubu sayılmam mucip olmaktadır. Bundan otuz sene mukaddem, işbu mesleğe mensubiyet ile şerefyab olduğumu zannettiğim esnada henüz en büyük hazinemizin aklımız olduğu ileri sürülmekteydi. Ancak geçen zaman zarfında işler bir hayli değişti, efendim. Şimdi en büyük hazinemiz, Nike marka pabuçlarımızla Levis kotlarımız olmuş bulunuyor. Böyle olacağını bilseydik psikiyatri yapacağımıza proktolog falan olurduk. Olmadık. Üst tarafla uğraşmayı sürdürdüğümüzden, nihayet meslekçe intihara karar vermiş bulunuyoruz. Hassa bir kısım meslektaşların, DSM III-R ismali suretiyle intiharı başardıkları bile rivayet ediliyor. Bendeniz, bu civarda henüz dayanmaya çalışıyorum, ama düz duvarda kertenkele misali tutunmaktayım. Durumum hiç de parlak değil, haberiniz olsun, efendim.
   Bütün kutsal kitapları dikkatle tetkik ve tetebbü etmiş bulunuyorum, efendim. Birisinde, "Evvela kelam var idi" buyuruluyor. Oysa şimdi kelam yerine görüntüler ve sayılar bulunuyor, fendim. Kelamın önceliği eskidenmiş. Şimdi, birtakım makinelerden birtakım sesler, şekiller ve renkler dökülüyor. Durun düşünmek ve anlamak için kimsenin vakti yok. Çağımız artık akıl çağı değil, iletişim çağı. Makinelerden dökülen ıvır zıvırdan herkes kendince birşeyler kapıp yola koyuldu ve hemen dönmek için bir köşe aramaya başlıyor. Bugün insan kulların bol bol iletişiyor, etkileşiyor, ama düşünmeye ve konuşmaya gerek görmüyor. Konuşmak yerine "sözsel iletişim" denebilecek bir şeyler kullandıkları olmuyor değil. Ancak o da, bir çok işimiz gibi dövize endeksli vaziyette...
   Hatırlar mısınız, bilmiyorum efendim: Bizim rahmetli peder sık sık "Allahım, sen aklımızı muhafaza et." şeklinde ricada bulunurdu. Bendenizse vazgeçtim efendim.
   Şimdilerde bildiğiniz gibi nostalji takılmak moda oluyor efendim. Bacak kadar veletler çıkıp "Ah, neydi efendim bir zamanlar..." diyorlar da perişan ediyorlar insanı. Bendeniz pek o kadar katılmıyorun buna efendim. Dünyanın her zaman asıl kelimeyi söylemeye terbiyem mani, ama hani şöyle diyelim, biraz kazurat misali olduğuna kaniim. Ancak belliki eskiden sıhhatli bebek kakasına benziyordu da şimdilerde iyice ishal oldu. Maamafih, bendeniz de zaman zaman nostalji takılıyorum, efendim, günahımızı af buyurum. İnsanların akılları ile tartıldıkları, birbirlerine söz söyledikleri, söylenen sözleri anlamaya çalıştıkları ve kafa yorup düşündükleri, birbirlerine yanıt vermeye çalıştıkları, hepsinden önemlisi de birbirlerine baktıkları ve birbirlerini görmek istedikleri zamanları özler gibi oluyorum. Gerçi hemen topluyorum kendimi, uyumlu otist çağımıza avdet ediyorum, ama kaptırıyorum bazen işte. İnsani zaaf addediniz, lütfen efendim.
   Arzettiğim gibi, hikmetinden sual olmayan Ulu Tanrım, bendeniz aklımın ne işe yaradığını pek anlıyamıyorum. Bana kör barsak gibi rudimenter bir takıntıymış gibi geliyor. Onun için istirham ederim efendim: Siz bize iyisi mi hayırlısıyla, tez zamanda münasip bir bunama lütfediniz, efendim.
   Durumu görüş ve onaylarınıza saygılarımla arzederim, Tanrım."
Ali Babaoğlu - Şizofrengi

23 Şubat 2015 Pazartesi

"American Sniper" Eyvah eyvah.

   Ben Klintiistvuud'u bu akşama kadar severdim. Yaptığı filmlerde hep bir şeyler anlattı bana (Hereafter'ı saymıyorum, Cörsiboyz'u da izlemedim). Taa "Unforgiven"dan beri izlemedeyim. Şimdiye kadar nadiren hayalkırıklığına uğradım. Milyon Dolarlık Bebek olsun, Gran Torino olsun; hep bittikten sonra düşündüren (üstelik de iyi düşündüren işlerdi). Kendisinin; (milliyetçi olarak bilinmesine karşın) makineye karşı çalışan bir yönetmen olduğu zehabına bile kapılmıştım. Yanılmışım (yahut usta bunamış).
   Teksaslı tipik bir rednek; liseyi bitirdikten sonra bir baltaya sap olamayınca orduya katılır. Keskin nişancı olarak Irak işgalinde en çok insan öldüren kişi olur. Olaylar gelişir.
   Film kötü. 
   Hani propaganda unsuru ve konu bir kenara konsa dahi kötü. Senaryo kopuk kopuk, insanı içine çekmiyor. Bir an "Kurtlar Vadisi"ni mi izliyorum zannına kapıldım, o derece. Karakterler (ki başrolün karakterini (buraya birşeyler yazmadan iki dakika kadar düşündüm) o kadar sevmedim), pek derinlemesine işlenmemiş, sinematik açıdan izleyiciye pek bir şey katmaz. Bakmayın IMDB'deki puanlara yanıltır sizi.
   Düşünce yönünden ise : ele gelecek hiç bir tutar tarafı yoktur. 11 Eylül'de olan saldırının sonucu (ki tüm bağlantılar suud cenahını işaret ediyordu), Amerika Irak'ı işgal eder. Başkenti bombalar, sonraki süreçte sayısı belirsiz kişi ölür, Irak'a demokrasi gelir, Irak bölünür, Irak'ta bugün bile 50 (ELLİ)yi geçen günlük ölümler vakayı adiyedendir. Irak'ta olduğu iddia edilen kitle imha silahları asla bulunamaz (neticede olmayan şeyin bulunması zordur). 
   Bu gerçekler ışığında; keskin nişancımız bir araca roketatar yönelten bir çocuğu vurma vurmama anını yaşarken sevdiceğim sordu bana "-sen olsan vurur muydun ?" . "- Başka yerde hayır, ülkemde evet." dedim. Bu tip hassas noktaları aydınlatırken zemin ve zaman çok önem taşıyor. Filmde gösterilen protagonist, eylemlerini "işgalci" olarak gerçekleştirirken "terörist" adı altında bize dayatılanların aslında ülkelerine işgalcilere karşı savunan vatanseverler olmadığını kim iddia edebilir ki ? Nitekim; küçük bir çocuğu, bir anne oğulu tepeden tırnağa silahlı, her türlü (havadan, karadan) destekli Neyvisiyıllarının karşısına ilkel silahlarla çıkaran dürtü; nasıl bir dürtüdür. O çocuk niye sana saldırıyor ? Bay İiistvuud bu soruların yanıtını aramaya kalkmadan, nazi propaganda filmlerinin bir tık altında bir işe imza atıyor. 
   Filmine birazcık tansiyon katmak için, senaryosuna temel oluşturan kitapta bir paragraf bahsedilen suriyeli keskin nişancıdan bir antagonist yaratıyor. Öldürmeyi "sadece yapılacak bir iş" olarak gören sahtekar bir rednekten bir kahraman yaratmaya çalışıyor. (ki ikincidünyasavaşında 5 (BEŞ) milyon çingeneyi gaz odalarında katleden sorumlulara da sorulduğunda onlar da aynı cevabı vermişlerdir). Sinirim geçmiyor.
   Velhasıl, izlemenizi hiç bir şekilde önermem. Hem vakit kaybı olur, hem de sinirleriniz bozulur. 
son bir not : Bredlikuupır kilo alınca "American Bull" gibi bir şey olmuş. Tercümede boğa yerine sığır kelimesinin kullanılması daha münasiptir.

18 Şubat 2015 Çarşamba

"Halk Üzerinden Kazanç" Noam Chomsky'den İnce Ayar.

   Siyasi aktivist, dilbilimci ve yazar Noemçomski'nin 1996 ve 1998 yılları arasında yayımlanmış yedi adet makalesinden mürekkep kitaptır. 
   168 sahifelik kitabımızdaki yedi makale; "Neoliberalizm ve Küresel Düzen" gibi klişe başlıklardan oluşabildiği gibi "Nihai Silah" ve "İyi Haydutlar Güruhu" gibi fantastik başlıklar da görülebilmektedir. İlk üç makalede daha küresel bir tanım ve eleştiri getiren yazar, son yazılarında sadece Amerikan ekonomisi ve yasal düzenlemelerini eksene oturtmuş. 
   Okuyanlar bilecektir amma Bay Çomski'yi ilk okumanızsa biraz kasabilir. Nedir : yazarımız okurun sağlam bir siyasi ve ekonomik altyapısı olduğunu varsayarak yazar. Makaleye pattadanak ortadan başlar (misal 7.yazının başlangıç cümlesi şudur : "Altıncı Bölüm MAI'nin OECD ülkelerince imzalanması için kararlaştırılan Nisan 1998 tarihinden birkaç hafta önce baskıya gitti."). Bu bağlamda çılgın profesörümüz Yalçın Küçük'ün üslubuna feci halde benzerdir.
   Sağlam bir ekonomik, siyasal bilgi birikiminiz yoksa da üzülmeyin makalelerin ana fikrine değil uzun paragrafların arasına gizlenmiş küçük tespitlere yönelin. Eminim ki beyin kıvrımlarınızı elektriklendirecek fikirlere erişeceksiniz.
   Yolculukta, gürültüde, yorgunlukla okunacak kitap değildir. Herkesi yatırdıktan sonra, okuma ışığıyla, konyakla gideri vardır.

10 Şubat 2015 Salı

"Jupiter Ascending" Wachowski'ler Düşüyor.

  Matriks nasıl da yamultmuştu eksenimi. Devamları hafiften çarşafa dolansa da, ilkinin ekmeğinden fazla yememişlerdi. Bulut Atlası desen duraklama denilebilirdi. Velhasıl Vaçovski biraderlerin sıradaki filmini birazcık da olsa merakla bekliyordum. Fragmanları standart bilimkurgusal aksiyon tarzında idi ama nebliyim, altında yatan bir zihin açıcı düşünce fikir bekliyordum. Olmadı.
   Fakir ki, bilimkurgu operanın hastasıdır. Bu hastalığını tatmin çün Deyvidlinç'in "Dune"unu, Ridik Günlüklerini falan arada seyreder. İş bu filmi de sadece bu hastalığının (yalnızca görsel) tedavisi için izlemiştir. Çünkü gereksizce büyük heykeller her yere serpiştirilmiştir, bir sülale mücadelesi vardır, hiç de aerodinamik olmayan uzay gemileri mevcuttur.
   Nedir : filmimizde fazlaca intihal vardır. Biçare kızcağızın, cevval savaşçı tarafından kurtarılması fikri, bizzat kendi filmlerinden apartılmıştır (Cloud Atlas). Bürokrasinin sarsılmaz bankları önünde yaptıkları (anlamsızca) mücadeleler Otostopçunun Galaksi Rehberinden intihal edilmiştir (damga sırasında bekleyen "majesteleri" yahut "Zaphot Beeblebrox the president of galaxy"). 












   Tuvalet temizleyen reenkarne bir prensesin, sıksam bir saatte yazabileceğim bir tretman üzerinden gelişen, hiç bir yaratıcı düşünce içermeyen, mantık hatalarıyla dolu hikayesinin anlatıldığı film; sadece görsellik açısından tatmin edicidir. Jigsovpazıl gibi taşıtlar, Geleceğe Dönüşteki havalı kaykayın postal versiyonu, gözü sürmeli kurt genomlu albino (hafiften geye mi benziyor ?) esas oğlan, abiyeyle Lara Croft arasında karar verememiş bir Milakunis, anlamsızca uzatılan aksiyon sahneleri, gargoyl donunda diplomatlar, Bay Spock'un kulaklarına rahmet okutan kulaklar, fena halde Yılmaz Morgül'e benzeyen bir kötü adam (ciddi ciddi benziyor) ve daha neler.
   














   Koca filmden aklımda kala kala "tüm kaynaklar ele geçirildikten sonra aslında en kıymetli şeyin peşine düştük, yaşanan zamanın" repliği kalmış. Zira filmden çıkar çıkmaz harıl harıl unutmaya çalıştım 127 dakikayı.
   Hülasa : opera bilimkurguyu sevseniz de, efekt düşkünü olsanız da, Matriks'in hatırı uğruna Vaçovski biraderleri izleseniz de asla ve kat'a önermeyeceğim filmdir. Yazık iki saatinize, gitmeyiniz, gittirmeyiniz. 

9 Şubat 2015 Pazartesi

"Beyaz Önlük Siyah Şapka" Tıp "Endüstrisinin" Müstakbel Hal-i Pür Melali.

  Yıllar önce sinüzitim nüksettiğinde gittiğim asık yüzlü, fısıltıyla konuşan nemrut doktor "bunu da kullanırsan iyi olur" diyerek bir vitamin reçete etti. Bir süre sonra soğuk algınlığı için yine aynı ilacı verince hafiften kıllandım. Aynı ilacı bir süre sonra kızıma da yazınca, artık tıp denilen bilimin endüstri olduğu konusunda ciddi şüphelerim oldu.
   Arka kapağa gelelim : "Hayat kurtarması, hastaları iyileştirmesi beklenen "beyaz önlüklü" tıp, her ne pahasına olursa olsun daha çok satmak isteyen "siyah şapkalı" agresif bir endüstriye dönüştü. İşte modern tıbbın karanlık yüzüne yolculuk tam da bu dönüşümün hikayesi aslında." diye bir girizgahla başlıyor "O neşterin dokunduğu tıbbın yumuşak karnından ortaya saçılanları okuduğunuzda siz de çok şaşıracaksınız !" diye bitiyor. Kötü kokulara hazır olunuz.
    Yazarımız Karleliyıt, pediyatri ve tıp etiği profesörü. Yani mutfaktan. Babası da hekimmiş. Ancak eski usül hekimlerden. Yani yıllar içinde tıbbın geçirdiği evrime, taa çocukluğundan beri aşina.  
    Önsözü, daha geçen bir kitabını (Yemezler !) üzüle üzüle okuduğum Dr.Yavuz Dizdar yazmış, iyi de yazmış. Kitabımız : "Kobaylar", "Hayaletler", "Tanıtım Elemanları", "Kanaat Önderleri", "Basın Sözcüleri" ve "Biyoetik Uzmanları" başlıkları altında altı bölümden mürekkep. Dili yalın, kavramlar çarpıcı örneklerle pekiştiriliyor, alıntılar ciddi yayınlardan, verilen örnekler hem bildiğimiz hem hayatımızı etkileyen hem de pek ciddi sonuçları olan örnekler. Tek sorun : kitabın tümünün (tıbbın çok önceleri endüstri haline gelmiş) Amerikan tıp sistemine odaklanmış olması. Dolayısıyla ülkemizde henüz görülmeyen "kobaylık", "biyoetik uzmanları" gibi bize uzak kavramlar var. Ama "Tanıtım Elemanları" bölümüne konu represantlara aşina olmayanımız yoktur. 
   Talidomit faciası belki size yabancı gelecektir ama menopozda artık neden hormon takviyesi kullanılmadığını merak ediyorsunuzdur. Oysa geçmişte menopoza giren her kadının östrojen kullanması mecburiydi. Neden şimdi kullanılmıyor ? Gibi somut örnekler vereyim de merakınız artsın. 
   Yukarıda yazdığım gibi; kitabımız, Amerikan tıp sistemine bir eleştiri olarak yazılmış. Lakin her açıdan batılılaştığımız modern zamanlarda tıbbın da oradan etkilenmemesi ancak azgelişmişliğimize (kibarca ifade ederse gelişmekte olmamıza) bağlanabilir. Yine de bu bağlamda ülkemizdeki tıp da, endüstrileşmiş tıbba doğru freni kopmuş kızak misali sürüklenmektedir. Kitapta bahsedilen "rep"lerle benim gözlemlediğim ilaç tanıtım mümessillerinin benzerlikleri pek yürek burkucudur. 
   Her bölümünü haşyetle, hüzünle, adeta bir siyah beyaz yeşilçam filmini izlercesine duygulanarak okuduğum bu kitabı, tıp sektöründe çalışan tıbbi sekreterinden, ABD (anabilimdalı) başkanlarına (ki açılımını bilmediğim zamanlarda Barakobama falan zannederdim (nasıl bir saflıktaysam (akü suyu saflığı))) varıncaya kadar sektörün/endüstrinin her seviyesindeki çalışanların okuması adeta farzdır. Sağlık ve tıp konularına kafa yoran bibliyofil ise ızdırap içinde okur. "Cehalet mutluluk" mottosu olan insankişilerinin ise haberi bile olmaz ve avuç avuç ilaç almakta bir beis görmezler. 
   Hülâsa : bilmekten korkmazsanız, okuyunuz.
Aklımda kalan satırlardan bazıları.
".... Belki de böyle yapmakta haklıyız. İnsanlar doktorların olmadığı bir dünyaya alışabilir. Lantos'un da altını çizdiği gibi ayakkabıların olduğu ama ayakkabı tamircilerinin olmadığı bir dünyaya alıştık.  Arzuhalci olmadan belgeleri çoğaltabiliyor, demirciler olmadan alet edevat yapabiliyor, mücellitler olmadan kitap basabiliyoruz. Eski dünyayı geride bıraktık ve büyük bölümünü özlemiyoruz. Geleneksel hekim figürünün yerini yavaş yavaş, sorumluluğu ilaç pazarından olabildiğince güçlü rekabet etmek olan rep benzeri bir figür alıyor. Hastaların yeriniyse, en iyi pazarlığı yaparak bulabildikleri en iyi sağlık hizmetlerinden yararlanan müşteriler alıyor."

"Otuz yıl öncesinde bipolar çocuk sosyal anksiyetesi olan erişkin, hiperaktif öğrenci yoktu, en azından bugün anladığımız anlamda yoktu. Bütün bunlar ilaçlara paralel olarak türedi."

"Çağdaş nörobiyolojik kavramlarımızı farklı kılan şey bunların ilaç pazarlamacıları tarafından pompalanmasıdır. Utangaç değilsiniz, sosyal anksiyete bozukluğunuz var. Aklınız bir karış havada değil, hayalperest ya da yerinde duramayan biri değilsiniz, hiperaktivite ve dikkat eksikliği bozukluğundan mustaripsiniz. Dengesiz değilsiniz; bipolarsınız. Her tanıyı bir reçete izler. İlaca duyduğunuz gereksinim kimliğinizin bir parçasıdır artık."

Dr.Fox etkisi diye bir olguyu inceleyin. Tıbba değil siyasete de rahatlıkla uyarlayabilir ve çok şaşırabilirsiniz. 

"Hastalık Markalaştırma" kavramını inceleyin (misal "idrar kaçırma" değil "aktif mesane sendromu") ve hayatımızı nasıl değiştirdiğini ürpererek farkedin.