1 Mayıs 2023 Pazartesi

"Newton Neden Türk Değildi" Nasıl Olsun?

   Celal Şengör'ü seversiniz sevmezsiniz, kendi alanında primadır, alanının dışındaki kimi ahkamları da dikkate değerdir. 12 Eylül sonrası apolitik aydının şükela bir cisimlenmesidir. 

   Celal Hoca bilimin neden bu coğrafyada serpilemediğini kimi denemelerde anlatıyor. Bunların içinde zihni pırıl pırıl yapan kimi tespitler (Hristiyanlığın yobazlığının koca yüzyılları karanlıkta geçirtmesi gibi) var. Ucundan kıyısından bilim tarihine bulaştığımız için daha bir ilgiyle okudum yazılanları. Düşüncelerinin hepsine katılmasanız da bulunduğunuz açıyı değiştirecek bilgiler var denemelerde. Bu da bir kitap için vermesi istenen faydadır. Kimi zaman durduğumuz yeri değiştirmek, şeylere başka yerlerden bakmak gerektir. Hayatı başka türlü algılayabiliriz ve belki bu eski algımızdan daha iyidir. Zahmete değer. 196 sayfa, kolaycacık okunur. Öneririm.

"Ela ile Hilmi ve Ali" Hilmi'lik Üzerine.


   İki kapalı bir de (kısacık) açık alanda çekim, üç oyuncu, 1s42d, minimum bütçe, güzel film.
   Her ne kadar afişte üç isim görünse de adamımız Hilmi'dir. Hilmi mal değneğidir. İnsanlarla irtibatı bilgi aktarma şeklindedir (her b.ku da bilir, levrek buğulamayı da süper yapar), Hilmi dersanede matematik öğretmeni, her okulu kazanmış ama gidecek cesareti olmamış (kazanma belgelerini çerçeveletip asmış ama), tutkusu pilotluk (ki hallense yapabilir) o uyduruk simülasyonlarda evinin salonunda uçuş yapıyor, balığı bilgisayarda tutuyor, doğru dürüst arkadaşı yok, hayatın kıyısında izliyor. (bunu yapılan o tek açık çekimde çok güzel anlıyorsunuz (herkes bir şey yapıyor frizbi uçuruyor, top oynuyor, sohbet ediyor. Hilmi aralarında geziniyor)). Kendine güvenli bir koza örmüş, o kozanın içinden çıkmıyor. Yapabildiği: öğrencisi yaşında müşkül durumdaki bir kızla, Ela ile evlenmek. Aralarındaki ilişki de (tek olabilecek yöntemle) Ela'yı sınavlara hazırlamak (çünkü başka birşey bilmiyor Hilmi). Bu fasit daireye, apartman görevlisinin oğlu Ali girer. Ali daha onbeş yaşında (Ela'ya ilk rastladığında teyze diyor, oysa Ela ondan 5-6 yaş büyük.). Rap dinliyor, her zaman görünen uslu öğrenci maskesinin altında gayet de küfürbaz, işine gelmediği zaman çekip gidebilen bir yüzü var. Hilmi'den çok daha sahici. Ela ve Ali kafa barıştırır, Hilmi açmazlara girer. Olaylar gelişir.
   Serde yıllardır farkında olmadan gelişen bir Hilmilik olduğundan (koza durumu), pek etkiledi fakiri. Hele ki (bundan sonra yazacaklarım bozuntu içerdiğinden filmi izleyecekseniz okumayınız) son yangın sahnesinde (Çehov'un mottosu "bir sahnede tüfek varsa patlayacaktır") Hilmi'nin "hımm balonlara hidrojen koymuşlar helyum yerine, sülfürik asit kullanmış olmalılar" diye ahkam kestikten sonra yangını söndürmek yerine o çok onat soru klasörlerini kurtarmaya çalışması hem üzücü hem de kızdırıcıydı. 
   Müzikler, metaforlar (karıncalar, pornolar vs.), oyunculuklar, çekimler, kurgu ve özellikle senaryo çizgi üstüdür (aldığı ödülleri haketmiş kanımca). Kimi özellikleri içselleştirebilirseniz insanın hayatını gözden geçirmesine yarar (bu da az değildir bir sinema filmi için). Koca Ankara'da tek salonda iki seansta gösterimde (suarede 7 kişiydik). Kavgalı dövüşlü filmler her yerdeyken böyle incileri kimsenin izlememesi de ne biliyim hüzünlendiriyor insanı. 

"Leyla'nın Kardeşleri" Katman katman üstüne!

 Leyla gelmiş 40 yaşına, bir baltaya sap olamayan biraderleri ve anne babasıyla yaşıyor. Ailenin en akıllısı. Yoksulluk çepeçevre ve çember daralıyor. Leyla, bir çıkış yolu bulmaya çalışır, olaylar gelişir.
   Uzun (2s39d). Çok katmanlı bir iş. Kadının toplumdaki yeri mi, aile arası ilişkiler mi, elektraoidipus kompleksleri mi, İran ekonomisi mi, feodalizm mi kapitalizm mi? Daha yazsam çok ama sıkılıyorum. Son yarım (birazcık melodrama kaçan) saati olmasaymış daha hoşlanacağım bir filmdir. Kimi sinemalarda bazı replikler vardır, beyin kıvrımlarının içine kaçar. Bunda da var öyle bir iki yer. ("nasıl düşüneceğin değil, ne düşüneceğin öğretildi sana", "kusurları sevmiyorum ve mükemmellik beni korkutuyor") Aman aman kaçırmayın diyemeyeceğim ama genç bir yönetmenin ilk filmi olarak beklenenin üstünde, bulursanız (akış kanallarında var) izleyin.   

23 Nisan 2023 Pazar

"İsa'ya Göre İncil" Saramago'dan.

 Ateist olan Saramago, İncil'i okumuş sonra da bunu İsa'nın gözünden romanlaştırmış. Araya kattığı yorumlar, tespitler o kadar sarsıcı ki; bu romanı yazdıktan sonra Portekiz'i (ki pek köktenci katoliklerdir) terk etmek zorunda kalmış. Şahsen 392 sayfa (ki bunun büyük kısmı Laos'un ıssızında sarı nehirde tortor giden bir teknede iki günde okundu) sular seller gibi aktı. Özellikle Tanrı'nın, Şeytan'ın ve İsa'nın sandalda konuştukları bölüm, Şeytan'ın kalenderliği, Tanrı'nın acımasızlığı zihinde şimşekler çaktırdı. Şimdi ülkemde "Muhammet'in Gözünden Kuran" diye bir kitap yazılsa, yazarına ne olurdu diye düşünüyorum da, o da muhtemelen Jose beyin kaderine yakın bir kaderi izlerdi diyorum. Yazarımız ateist ama kitabı mukaddesteki kronolojiye birebir sadık kalmış. O üstü örtülü Mecdelli Meryem mesellerini ayn'iyle vaki kaleme almış. Mucizeler (bitmeyen balıklar, iyileşen hastalar, görmeye başlayan körler, dirilen ölüler (lazarus vakası), şaraba dönüşen sular ve daha neler) bile İsa'nın gözünden makul bir şekilde aktarılmış. Sonunu önceden bildiğimiz halde son sayfasına kadar heyecanla okutuyor kendini. Tek eleştirim pattadanak bitmesi (yalan yok, pattadanak bitiyor). Din konusunda esnekseniz okuyunuz, değilseniz yaklaşmayın yanına.

"2666" Olmayınca Olmuyor.

 

   Üç aydır komodinimin üzerinde. 985 sayfa. Cesameti yüzünden yanımda alıp gezdiremiyorum da (985 S.). İlk üç kitabı (roman beş kitaptan mürekkeb (mürekkeb?)) ite kaka bitirdim. Aslında edebiyat eleştirmenleriyle ilgili ilk kitap güzel sarmıştı ama sonlara doğru iyiden sündü. Yarım bıraktığım bölüm kadın cinayetleriyle ilgili olandı (oysa en kolay okunan bölüm olduğu söyleniyor). Araya da uzun seyahatim girdi, birbuçuk ay bakamadım. Dönünce başladım ama akmıyor, gitmiyor. Hayır, eleştirilere kritiklere bakıyorum: "modern zamanların başyapıtı", "Patty Smith'in (pek de severim) başucu kitabı", "Latin Amerika'nın en iyi yapıtı" gibi betimlemeler gırla gidiyor. Herhalde edebiyat kanallarım tıkandı, subaplarım paslandı diye düşündüm. Ve dedim ki: gelmişim elli küsur yaşına akmıyorsa kapat gitsin. Şu ahir ömrümde bitiremediğim (belki de bünyede son bir yılda yaşanan endorfinserotonindopaminoksitosin zafiyetinden) ikinci kitap olmuştur (diğeri Fernando Pessoa'nın "Huzursuzluğun Kitabı"dır (o da pek depresiftir, son elli sayfada pes etmiştim)). Postmodern roman sevenler değişik tatlar alacaklardır belki ama fakirin edebiyat beğenisi o kadar da yetkin değilmiş demek ki (Joyce'un Ulysses'ini bile bitirmişliğim var ama buna kalibrem yetmedi zaar (zaar!)). Siz bilirsiniz yani.

16 Nisan 2023 Pazar

Tayland, Laos, Kamboçya ve Vietnam'a Hallenenlere Genel Öneriler.


   Uzun zamandır yoldayım (mavi yakalı bir ofis kölesinin göreceli bakış açısına göre tabiy ki). Başlıktaki dört ülke gezildi. Ülke ve şehir bazında yazacağım ama girizgah olarak genel önerilerimi aşağıda aktarmaya çalışacağım. Her tembel yazarın yaptığı gibi maddeleme yapacağım (maddeleme iyidir).

  • Bu coğrafyadaki herhangi bir ülkeye gitmeyi düşünüyorsanız önce akıllı telefonunuza "Grab" uygulamasını indirin. Uber'in uzakdoğu versiyonu olarak düşünün. Çok efektif çalışıyor, otomobilden daha ucuza bisikletin arka selesinde bile gidebiliyorsunuz gideceğiniz yere. Endonezya, Malezya ve başka ülkelerde de geçerli. Taksiden ucuz, konforlu, güvenilir. 1 USD'ınıza kıyıp kredi kartınızı da tanımlayınca elinizi cüzdanınıza atmadan şehir içi ulaşım sorununuz hallolur.
  • 7/11 (seven eleven) mağazaları (özellikle Tayland'da) can kurtarıcıdır. Bir nevi uzakdoğu BİM'i (ama daha efektifi) olarak düşünün. Aldığınız tostu tost makinesinde ısıtırlar. Hazır yemekleri mikrodalgada. Kahve istersiniz, çekirdekten çekerler taze taze verirler. Soğuk içecekleri buzunu kendiniz ayarlayarak kendiniz hazırlarsınız. Çeşit çoktur, ucuzdur, güvenilirdir. Yolda tanıdığım İran Şiraz'lı gezgin Mehraane'nin dediği gibi adeta "Heaven Eleven"dır. 
  • İletişim için çıtanızı yüksek tutmayın. Tayland haricinde ingilizce bilen pek fazla yok (aslında orada bile fazla değil ama neyse). Karşınıza çeşitli kategorilerde iletişim kurmanız gereken birileri çıkacak. Kısaca tipolojilerini vermeye çalışayım: 1. İngilizce bilenler. 2. İngilizce bildiğini zannedip çok hızlı konuşan ama aslında bilmeyenler (yavaş konuşur musun dendiğinde konuşamıyorlar). 3. İngilizce bilmeyen ama vücut diliyle istediğinizi anlayanlar (bunlar da pek az). 4. Hiçbir yabancı dil bilmeyen ve vücut diliyle dahi anlaşamadığınız kişiler (işte bu modelden gani gani var). 
  • İnternet olmazsa olmazdır. Tayland'da internet altyapısı çok iyi. Laos'un (özellikle turistik bölgelerinde) ara ara kesilse de var. Kamboçya'nın sadece turistik bölgesinde bulunduk ve iyiydi. Vietnam'da da sorun yaşamadık. Her ülkenin girişinde turistlere yönelik internet paketleri satılıyor (fiyatları makul sayılır (Tayland için olan tarifeyi de şuraya bırakalım)). Kalış sürenize göre aldığınızda hemen sim kartı takıp gerekli ayarlamaları da yapıyorlar. Unutmayın, yolu bulacaksınız, grab çağıracaksınız ve daha önemlisi bir üstteki maddedeki 4. grup için translate kullanacaksınız (bu grupla başka türlü iletişim mümkün değil).
  • Fiyatlar makul. Elbette ki turist yahut gezgin olmanıza göre bunlar göreceli. Oda servisim kulüp sandviçimi gecenin üçünde getirsin diyorsanız elbette dünya standartları belli. Onun altına düşmez. Yolculuğumuz uzun süreceği için bir iki yer hariç bütçe dostu konaklamaları tercih ettik. Kendimize ait bir oda, banyo, klima, makul temizlik haricinde konfor isteğimiz olmadı ve günlük 30 USD'lık konaklama bütçemizin üstüne hiç çıkmadık. Bir çok yerde bunun oldukça altında kaldığımızdan, bu fasıldan biriktirdiklerimizle kendimizi bir iki yerde şımarttık ve kulüp sandviçlerimizi yedik. 
  • Ekonomimiz böylesine şahlanmadan önce buraları sudan ucuzmuş. Gezginlerle konuştuğumuzda bir iki yıl öncesi memleketimin üçte biri fiyatlar varken şimdi bu yarı yarıya ya da neredeyse bire bire düşmüş. Elinizi çabuk tutmakta fayda var şahlanış devam ederse, memleketten pahalı olmasına pek zaman kalmaz.
  • Tüm yataklar çok sert. Bildiğiniz tahtanın üstüne iki kat battaniye sermişsiniz gibi sert. Bir iki yer haricinde bu tip yataklarda yattık. Gariptir ne bel ağrısı, ne de bir konfor eksikliği çektik. Öneririm yani. 
  • Dört ülkede de banyo kavramı bir değişik. Ortalama büyüklükte bir yerde klozet (bunun da yanında fleks hortumla bir fıskiye var taharet musluğu yerine) ve yanında elektrikli ısıtıcıyla sıcak su sağlayan (eskiden ihlas markalılar vardı memleketimde) bir banyo bataryası var. Birçok yerde banyo yapılan yerle tuvalet arasında bir separatör (ne işim olur separatörle) ayırıcı faktör yok. Duş aldığınızda klozet, lavabo sırılsıklam oluyor. Bunlar tabii orta seviye konaklama için geçerli. Lüks yerlerde adamakıllı duş teknesi ve küvet var.
  • Kaliteli kağıt peçete ve tuvalet kağıdını unutun. Hepsi de su gördüğünde, güneş gören kardanadamlar gibi eriyor. Kaldığınız yerlerde paranıza kıyıp 7/11'lerden kaliteli olanlardan alabilirsiniz. 
  • Götüreceğiniz nakit dövizin üstünde damga, yazı, kenarında yırtık olmamasına dikkat edin çünkü özellikle Laos ve Kamboçya'da bunları zinhar kabul etmiyorlar. Kredi kartı hemen her yerde geçiyor (Laos'ta ve Kamboçya'da bir iki yerde kabul etmediler, onun haricinde sorun yok). ATM'ler heryerde ve sorunsuz çalışıyor. Tek sorun her türlü nakit çektiğinizde %10 komisyon kilitlemeleri. 
  • Sınır polisleri (özellikle üstteki iki ülkede) biraz aksi, ters ters bakıyorlar, kısa komut cümleleri kuruyorlar. Nedir: gülümserseniz anında yelkenler suya iniyor ve sizinle doğal bir iletişime geçiyorlar. Nazik olun, gülümseyin. İşler hallolur.
  • Bu coğrafya glütensiz beslenenler için ideal çünkü Fransız sömürgenliğinin (Can Baba'ya selam olsun!) etkisinde kalan büyük şehirlerdeki bir kaç pastanenin haricinde burada buğday ve ürünleri yok. Olanlar da çok pahalı. Bitkisel kaloriyi pirinçten alıyorlar. Yemeklerin yanına steam rice (buharda yağsız tuzsuz pişmiş pirinç) veriyorlar. Zaten birçok yemekleri nudıl ya da pirinç içeriyor (buradaki nudıllar, spring roller (bizdeki sigara böreğinin kalıncasını düşünün) de pirinçten mamul zaten).
  • Peynir neredeyse yok Zeytin hiç yok. Hayır, inek ve manda çok var ama süt ürünleri konusunda garip bir kıtlık var. Memleketten peynir ve zeytin götürmüştük, onbeş gün kifayet etti. Sonrasında adamakıllı peynire hasret kaldık. Sadece tadı birbirinin aynı olan tost peynirleri var (onlar da iki boyutlu, yandan bakınca görülmüyor). Zeytiniyse sadece bir yerde (o da burada olsa, sofranıza koymazsınız) gördük.
  • Meyveler çok çeşitli, ucuz ve lezzetli. Birçok kez "Bu muzsa (mango, papaya, dragon fruit, passion fruit, jackfruit, ananas, durian) bizim yediklerimiz ne?" dedi fakir. Balıkları tatsız (sıcak denizin balığı yağlı olmuyor) buna mukabil midye, istiridye, kalamar, ahtapot, kerevit, ıstakoz, madya, çimçim gani ve lezzetli.
  • Sadece Laos'un çok yoksul yerlerinde ve Bangkok'un aşırı turistik bir sokağında ekstrem (ne işim olur ekstremle) sıradışı/uç yiyeceklere denk geldik. Yoksa öyle böcek, akrep yiyen görmedik. Hatta bunları Bangkok'un turistik yerlerinde fotoğraf çektirmek için dolaştırıyorlar. 
  • Gece pazarı diye bir kavram var. Gündüzleri çok sıcak olduğundan (ekvator kuşağına çok yakın) insanlar gece pazarı icat etmişler. Kimisi her gün kimisi hafta bir ayda bir kurulan gece pazarlarında her türlü ihtiyacınızı temin edebilir, yemek yiyebilir, yerel halkla sosyalleşebilir, ilginç şeyler görebilirsiniz. 
  • Fakir; tedbir kumkuması bir insan olduğundan bu anabasise çıkmadan önce Seyahat Sağlığı Genel Müdürlüğüne gidip "ne aşılar olacağım, hangi ilaçları yanıma almam gerek" gibi sorularla memurları darladı. Sıtma ve tifo riski olduğunu sıtma için kuvvetli bir antibiyotik reçetesi tifo içinse istersek aşı yapabileceklerini söylediler. Biz de yanımıza Deet etkin maddeli sivrisinek kovucu spreyler aldık bol miktarda. Almaz olaymışık. Dört ülkede de hiçbir ciddi sivrisinek taarruzuna uğramadık ve son durakta hepsini de kullanmadan otele hibe ettik. Önlem almayın demiyorum ama bizim başımıza gelen budur. Belki gittiğimiz mevsim (musonlarda daha fazla olabilir bilemem), belki etkin ilaçlamadan olacak börtü böcek fazla yoktu.
  • Hiç bir yerde güvenlik sorunu hissetmedik. Tüm nakdimizi yanımızda taşıdık. Ne bir kapkaça ne cepçiliğe ne de hırsızlığa şahit olduk. Kimse yolumuzu kesip para istemedi. Nice karanlık, ıssız yollarda yürüdük, kalabalıkların arasında kaldık. Güvenlikle ilgili hiç endişe yaşamadık.
  • Döviz bozdururken havalimanını pek tercih etmeyin, turistik yerdeki döviz bürolarını da. En iyi oranı bankalar veriyor. Denk gelirse tercih edin.
Şimdilik aklıma gelen genelgeçer şeyler bunlar. Ülkeleri yazdıkça oralara özel faydalı bilgilerden dem vuracağım. Hayatınızda yol olsun, yol öğretiyor.

14 Nisan 2023 Cuma

"Triangle of Sadness" Çubuk Krakerin Gücü ve Kapitalizmin Sonu veya Güç Bozar!

 Ruben Östlund'un son filmi altın palmiyeyi kaptı, üç dalda oskar adaylığı birsürü küçük festivalde aldığı ödülleri var. Kare zaten aklımızda. Afiş gişe filmi gibi duruyor, yıldız kadrosunda Vuudiherılsın bittamam. Memleketimde vizyona girmesine çok var. Malum ortamlardan emip, izledim. Uzun (2s27d) ama iyi ki de izlemişim.
   Filmimiz üç bölüm, 1.Karl ve Yaya 2. Tekne 3. Ada. Açılış sahnesi (erkek mankenlerin seçme görüşmeleri) başlı başına üzerinde düşünmeyi hakediyor. Balenciaga ve H&M canlandırmalarını yaparken homo economicusun evrimleştiği son noktayı iliklerimize kadar hissediyor ve tüylerimiz diken diken oluyor. Sonrasında hesap gerginliği ve mecburi barış da ilişkilerin ne kadar hesapçı temellere dayandığını gösteriyor. 
   Tekne ise kapitalizmin süpersonik bir mikro modeli. Krem tabaka, beyaz yakalılar (ki para para diye zıplamaları ne acıklıdır) ve mavi yakalılar. Marksist bir Amerikalı Kaptan, kapitalist bir Rus oligarkı (onlara çılgın ruslar demiyoruz, zengin ruslar diyoruz!) ve daha neler.
   Ada ise çok başka bir alem. Tuvalet idarecisi Ebigeyl'in dizginleri ele alışı (hah, işçi sınıfı hakettiği yere geliyor (bu da bir yanılgı arakolpa)) ve elit erkek modelimizin damızlığa evrilmesi (ki bu evrimleşme süreci de derin sorular sordurur ilişkiler üzerine), çubuk krakerin gücü (filmi izlerseniz biliyorum gülümseyeceksiniz), Dimitri'nin ölen sevdiğinin mücevherlerini alıp usulca ayakkaplarına (bu da eski İstanbul ağzıdır ha!) yerleştirmesi (dolar milyoneri de olsan nekeslikte sınır yok), nihayetinde "gücün bozması, mutlak gücün mutlaka bozması" kaidesinin sınıf farkı olmadan işlediğini görmemiz. 
   Pek çarpıcı bir filmdir. Buraya yazmaya erindiğim ama iki saate sığdırılan şeyleri hatırladıkça sıklıkla gülümsediğim, ürperdiğim onlarca alt öge var (misal: tonton el bombası üreticilerinin sonuna gülümsemedim yarıldım). Ruubin bey çoğu zaman işlediği üzre sınıf farklılıkları, kapitalizmin şirinlikleri (burada ironi vardır dikkat!), günümüz ilişkilerini bir güzelce aktarmış beyazperdeye. İzleyin, pişman olmazsınız.

5 Mart 2023 Pazar

Antakya Ah!

   Geçen yaz iş için gitmiştim on yıllık bir aradan sonra. Gece geç saate vardım. Otele "Birşeyler atıştırabileceğim mahalle lokantası var mı?" diye sordum. Tarif ettikleri yere gittim. Floresan ışıklı, plastik sandalyeli, nefis ızgaralar yapan bir mahalle içi kebapçısı. Gecenin geç saati olmasına karşın kadınlar ve erkekler masaların yarısını doldurmuşlardı. Hepsi de mahalle sakinleri ve pek düzgün insanlardı. Tümünün masalarında kebapla birlikte bir kadeh rakı vardı. Dedim : "Yareppim, burası benim (çünkü uzunca süredir yeni Türkiye'deyiz) memleketim mi?" (bozkırda ve pek gri, pek ortodoks bir şehirde mukimim). Otele dönüşte ana caddedeyken (geç saate karşın dükkanların hepsi açık ve esnaf kapının önünde eğleşiyordu (malum hava sıcak)) karşıdan disko topu gibi bir elbise giymiş (üstelik gayet de straplez ve mini) bir taze seğirtti. Dikkat ettim ne esnaf ne de yoldakiler (ki kalabalıktı da) başlarını çevirip baktılar. Otele girişte (ki çevresinde gani barlar vardı (di li geçmiş zaman kullanmak bu kadar mı dokunur insanın içine)) bardan çıkan çakırkeyif yeniyetmelere denk geldim (böylesi bir rahatlık geceyarısından sonra ne Beşiktaş'ta var ne Kadıköy'de), ne güzellerdi. 

Sonraki gün Rum Ortodoks Kilisesinin arka bahçesinde bakan restoranda zıkkımlanıyordum. İçkili biryerdi, en az dört masada başörtülü bacılar ve seyrek bıyıklı eşlikçileri vardı, masalarında alkol yoktu ama gözleri kuzu bakışlı değil, kahkahaları pek velveleliydi. 

İçimden böyle ılık portakal şurubu gibi birşey aktı. Dedim "Hayat bayram olsa!". İşim sağolsun zincir otellerde konaklama imkanı verse de eski bir evden restore edilmiş daha mütevazı ve niş bir yerde kaldım (iyiki de). 

Konuştuğum her insan, güleryüzlü, yardımsever, ilgili ve bilgiliydi. Habib-i Neccar camiinde Pavlus ve Yuhanna'nın mezarında dua eden temiz yüzlü müslümanlar gördüm. Affan'ın Kahvesinde sahipleri gözleri parlayarak yaptıklarının Adana bici bicisinden farklarını anlattılar (gayet sarih İstanbul lehçesiyle (hanımefendi "mutbak" diyordu)).

 

 

Çınar Restoran yine ilk gittiğim 30 yıl önceki gibiydi (bak yine di li geçmiş zaman). Bir tek tavanın ahşaplarını değiştirmişler. Hafta içi kalabalık, eğlenceli (Antakya mezelerini al, yerine tapas koy olsun sana Endülüs, demografi aynı). 

Künefeciler meydanında geceyarısından sonra boş masa bulmak zor. Yine kapalı depolarda saklanan kocaman balkabakları, mahalle arası humusçular (ki büyük şehirlerde en pahalı yerlerde bulamazsınız öylesini (Kadıköy Çiya'yı tenzih ediyorum)) İş güç Harbiye'ye gitmeme engel oldu ama akşamları şehrin tadını dört dörtlük çıkardım. Dört günün sonunda ayrılırken (ne zordur) "çalışmak bitince (havası pek nemli ve sıcak olmasına karşın) insan burada yaşar, ne güzel son durak olur" diye geçirdim içimden. Bırak coğrafi ve mimari özellikleri, çok daha zengin bir hazinesi var Antakya'nın: İnsanları. 

   Kaç gündür elim klavyeye gitmiyor. İnsan arkasından bıçaklandığında bir ciğeri söner de diğeriyle nefes almaya çalışır ya! (ben gördüm öyle vaka), işte öyleyim. Tüm anılarım yerle yeksan olmuş, o güzel insanlar bir yudum suya muhtaçlar. Uzaktan ne kadar destek olunabilirse oluyorum ama içim acıyor. Tüm temennim; Antakya en büyük hazinesini yitirmesin, o insanlar yine dönsünler oraya. Afet bölgesinin tümüne içim yanıyor ama en çok anılarım Antakya'da olduğundan oraya nar gibi köz bastırıyorlar sanki.  

6 Şubat 2023 Pazartesi

"Decision to Leave" Park Chan-wook'un Cinai Aşk Tarifi.

   2003'te Oldboy'la beni benden almıştı yönetmen beyimiz. Arşivimde duruyor ama pek izlemiyorum, hassas kalpler için pek serttir. 2022'de bu işi çektiğinde "nasıl etsem de izlesem?" diye küşümlendim. Sinemalara gelmesine daha var. Malum ortamlara düşünce hemen izledim.
   Açılış bildiğiniz polisiye. Çözülemeyen davalar, meçhul cinayetler. Derken eksen daha başka yerlere kayıyor ve "aşk herşeyi affeder mi?" diye çığıran (nedense sayın ferahın o şarkıyı "çığırdığını" düşünüyorum) sayın ferah düşüyor insanın aklına. Holivut sinemasına alışkınsanız akışı takip etmeniz külfetli. Flashbackler (ne işim olur fleşbekle?) Geriye dönüşler, canlandırmalar (bu canlandırmaların içinde anlatılanın olması) ve atlamalı kurgu; frontal lobları iyice ısıtır. Çok ince görülen yerler, çok fazla veri girişi var (ikinciye izlenir yani). Yönetmenimiz: aile, sadakat, aşk, yasak aşk, mesleki etik, etik gibi hasletleri lamele yatırır gibi dilim dilim doğruyor. Kore filmlerinde çokça gördüğümüz üzere duyguların taaa dibine kadar neşteri sokuyor. Ceketinde 12, pantalonunda 6 cebi olan süpersonik dedektifimizi de takım elbiseyle gelgitte bağırtıyor. 
   Oldboy'da intikamın filmini çekmişti Park Chan-wook, burada aşkın insana neler yaptıracağını ve yaptıramayacağını çekmiş. İlki kadar sarsıcı değil ama ben izlerken çeşitli hazlar aldım. Marvel seviyorsanız sıkılabilirsiniz ama ben arşive attım.

5 Şubat 2023 Pazar

"Ahtapotun Rüyası" Memleketimden Fantazya!

  Yüzüklerin Efendisi'nden beri fantastik roman okumadım (bu arada üstüne tanımam). Geçen yüzyılda biten fantastik roman okumalarıma, yeni yılda bir dostumun önerisiyle başladım. 

 221 Sayfalık romanımız; İrrasyonel'le paralel okuma yapılması nedeniyle bir on gün kadar aldı. Bu arada: hayatınızda kararsız kaldığınızda okunacak bir kitaptır İrrasyonel. Ne zaman dara düşsem, okurum, zihnimi berraklaştırır. 

  Hasan travmatik bir kişiliktir ve birtakım travmalardan yeni kurtulmuştur. Eskiciden aldığı antika masanın içinden kadın elleri çıkar. Hasan ellere meftun olur, olaylar gelişir. İki kanallı gelişen romanımız (ölüler ve diriler alemi) birçok fantastik eserden ilham almış (Yüzüklerin Efendisi'ndeki Gollum burada Mustak olmuş, 1001 Gece Masallarındaki Şehrazat Dağkuşu ve daha niceleri!).

   Anladım ki: fakir fantazya insanı değil. Hayalgücümü kanatlandıran unsurların (uyduruk da olsa) bilimsel gerçeklere dayanması daha çok hoşuma gidiyor. Yazarımızın hayalgücü bilime ihtiyaç duymadan şımşıkırdak sayfalar yazmasına engel olmamış. Üstelik bu fantazyanın içinde Dede Korkut gibi bizden ögeler olması da hoş. Velhasıl: fantazya sevenlere öneririm.

1 Şubat 2023 Çarşamba

Uykusuz Bitti!

   Kaç gündür yazmak istiyorum, elim varmıyor. Perşembenin gelişi çarşambadan belliydi. Kaç sayıdır emareleri vardı. Yazılarına meftun olduğum Engin Ağabey bile en son konuşmamızda sinyallerini vermişti. Konduramıyordum, içten içe biliyordum ama ani oldu. Mizah dergileri (bir ikisi hariç) uzun soluklu olmaz ama Penguen'den sonra sadece iki tane kalmışlardı. 15 Yıldır düzenli alıyorum. Son yıllarda hep ikişer alıp işyerinin sosyal alanlarına, üniversite kantininin görünür yerlerine bırakıyordum. Ama kimsenin ellerinde göremiyordum, bayiilerde (bayii mi kaldı arakolpa!) üç beş tane mostralık getirip bırakıyorlardı. O da iadeye düşüyordu büyük ihtimal.
   Kolay değil neredeyse 45 yıllık iptilam. Gırgır, Fırt, Çarşaf (sonuncusundan pek hazzetmezdim)'la başlayan mizah dergisi okurluğum, hiç aksamadan bugünlere kadar geldi. Nedir: yaşadığımız ülkenin haline ancak kahkahayla karşı koyabilmeye inandım. Elimizdeki en büyük gücün kahkaha atmak ve sarakaya almak olduğunu zannettim (hala da öyle zannediyorum). Ancak Yeni Türkiye'de mizah yapmak riskli günümüzde. Mizahçı dediğin muhalif olur (olmayan misvak tayfasının satışları (takviyeli kıtalarla bile olsa) ortada), zeki olur, ince görür, sıkı düşünür (Bkz.K.Aratan, G.Tekin, S.Gönültaş, İ.Ertem, E.Ergönültaş, E.Ablak ve niceleri). Artık onlar da azaldı, yenileri hevesli değil (nasıl suçlayabiliriz ki?). Ben Kaan Sezyum gibi ümitvar değilim. O: "mizah ölmez, küllerinden yine doğar" minvalinde yazmış son sayıda ama (kadrolu gamlı baykuşunuz olarak) sanıyorum ki son 20 yılda bu millet bırak mizah duygusunu, yaşama sevincini yitirdi. Var içimizde neşeli şirinler ama azınlıktalar artık. Risk almayan mizah da fazla okunmuyor. 
   Net olarak hatırlıyorum dönemin başbakanını dansöz kıyafetinde kıvırtırken çizmişlerdi de (Özal'ı özleyerek yad edeceğime inanmazdım hiç) "ne  güzel çizmiş keratalar!" diye eleştirmişti. Şimdi aynısının yapıldığını varsayıyorum (Bırrr!). 
   Artık Perşembeleri (bozkırdaki dağıtım biraz sorunlu Çarşamba'dan gelmiyordu çoğu kez) Başaltı Hikayelerini, Engin Ağabeyin güzelim yazılarını, Esnek ile Geniş'i (ne güzel insanlar onlar), Güneri İçoğlu'nun naftalin kokulu cümlelerini ve daha nice gülümseten ayrıntıyı (ama günü şenlendiren, ufku açan önemli ayrıntılar) okuyamayacağım. 
   Kaleyi savunan son cengaver (ve galiba Gırgır'dan sonra en uzun soluklusu) Leman kaldı. O da A4 boyutlarında (yine iyi, bir ara A5 gibi çıkmıştı), yakın gözlükleri takmadan okunmuyor, orada Atilla Atalay'ın, Feyhan Güven'in, kimi zaman K.Aratan'ın, C.Yılmaz'ın incilerini okuyacağız, gülümseyeceğiz, okumaya, okutmaya çalışacağız. Mizah önemli, ihmale gelmez.
   Bu arada içimdeki ergen: Mayıs'tan sonra bir değişim yaşanırsa, insanlar umutla bakarsa geleceğe, muktedirleri eleştirmek kolaylaşırsa (o zaman da muhalif olacağım (kanımda var bırakamıyorum)), yaşam neşemiz geri gelirse; mizah zümrüdü anka misali yeniden dirilir diye ümit ediyor. Umut fakirin ekmeği, ye babam ye (Yaşar Kemal Usta'ya bin selam! (biliyorum söz anonim ama ben en çok ustanın kitaplarından hatırlıyorum (burası da benim dükkanım, canım Ustaya selam sarkıtmak istemiştir belki))).

24 Ocak 2023 Salı

"Misafir" Ya İçindesindir Çemberin Ya Da Dışında Yer Alacaksın

 Esin, Rikkat ve Adalı. Esin ve Adalı içerisinde evin, Rikkat görece dışında. Ev dediğimiz: akıl hastanesi, Esin ve Adalı mukim, Rikkat ise hemşire. Hepsi başka evlerin içinde kapalı. Esin oraya nasıl geldiğini bilmiyor, Adalı herşeyin farkında, Rikkat, uzun zaman önce geçen anıların ardından keşkelerle süslenmiş günlerini dolduruyor. İşler gelişiyor. 
   329 sayfalık romanımız iki kişinin anlatımıyla ilerliyor. Esin'in genç, Rikkat'in yaş almış anlatımları arasındaki fark, yazarın diğer kitaplarında olduğu gibi ilgi çekici. Yine unutulmaya teşne ancak güzelliklerinden birşey kaybetmemiş tozlu kelimeler gırla gidiyor Rikkat'in tarafında. Diğer romanlarının aksine bunda araya bir de komplo teorisi yerleştirilmiş derin devletle ilgili (dur bakalım olabilir mi? neden olmasın? (o çok yere göğe sığdıramadığımız Norveç bunun daniskasını yapmamış mıydı? Yapmıştı)). Rikkat'in geçmişle ilgili keşkeleri ve bunlarla ilgili bitmemiş temennileri altını çizdiğim yerlerdi. İlginç konusuna karşın yazarın pek sevdiğim eserlerinden olmadığını itiraf etmeliyim. Ortaları hayli geçmesine karşın sarmadı. Bu yüzden uzun sürdü bitirmem. 
   Böylece dipsomanimin dibine vurarak erittiğim Nermin Yıldırım kitaplarından sadece biri kaldı geriye okumadığım. Onu da bir dostuma ödünç vermiştim okuması için geriye gelinceye kadar (vitesi boşa almak adına) Montaigne'in Denemeler'ini karıştıracağım. 
   Hülasa; NY'a başlamak için iyi bir seçim değildir ama seferberlikte okunur.

Rikkat'in dilinden: "batmaktan korkmayan şilepler, uçmaktan korkmayan uçaklar, düşmekten korkmayan insanlar hep alıp başlarını bir hayale doğru gitti. Kalanların payınaysa, yalandan bir emniyet ve bolca ukde düşüyor şimdi." (S.274)

22 Ocak 2023 Pazar

"Üç Renk Mavi", Acıyla Başa Çıkmak ve Özgürleşmenin Zorlukları!

 Geçen yüzyılda İstanbul Sinema Günleri'nde (daha festival bile değilken) izlemiştim. Cehaletin ferahfeza gamsız sularında yüzerken sığ bir bakışla değerlendirip sıkılmıştım. Sonra Kezlovski ustanın diğer işlerini görünce, kendisini uluslararası sinemada ünlendiren Mavi'yi bir kez daha izleyip daha farklı yorumlar getirmiştim. Son zamanlarda yaşadıklarım yüzünden bir kez daha izlemem gerekti. Babylon'dan sonra ilaç gibi geldi.
   Julie acıyla tanışır. İlk başlarda hayatına son vermeye kalkıştıracak pek cesametli bir acıdır bu (lakin hayat tatlı, Julie'nin intihar girişimi akamete uğrar (hoş başarsa ne olacak?)). Acısını çağrıştıracak herşeyleri atar hayatından (kaşaneden, çocuksuz apartman dairesine taşınma, kocasının yarım konçertosunu çöpe atma, tüm bilinen çevreyi, insanları, eşyayı terk). Ancak acısını anımsatanlardan ne kadar uzaklaşmaya çalışsa da , bunun ipuçları, çağrışımları onu bırakmayacaktır (kah bir sokak çalgıcısının çaldığı ezgilerde, kah bir televizyon ropörtajında, kah evinde yavruyalayan farede, kah kocasının sevgilisinin doğacak çocuğunda). Böyleyken Julie acısıyla yüzleşerek yeni bir başlangıç yapacak ve filmin başından beri dökülmeyen gözyaşları (cülyetbinoş tüm film boyunca dolu göz pınarları ile oynuyor ama bir damla yaş dökmemeyi başarıyor) en nihayet serbest kalacaktır. 
   Kezlovski usta filme müzik yakıştırmamış. Müziğe göre film çekmiş. Filmi adsız olarak piyasaya verseydi zaten ismi şizofreninin rengi Mavi (Bkz.Mavi At Kafe 5evler)  olurdu. Julie'nin kızının şeker paketinde, kocasının nota dosyasında, yüzme havuzunda, balkon camlarında, konçertoyu yazdığı kalemde, taktığı yüzükte ve daha farkedemediğim birçok ayrıntıda mavi karşınıza çıkıyor. Duyguların kırılma yaptığı noktalarda ekranın kararıp konçertonun farklı bir partisyonunun duyulması ve sonra yine aynı yerden aydınlanıp devam etmesi çok çarpıcı. Flüte yüklenen anlam da dikkat çekici. Hülasa, acıların üstüne (Acıyı bal eyleyen Hasan Hüseyin'e bin selam!) özgürlüğünü oluşturmak kolay değil ama sonrası iniş yokuş aşağı.
   İzleyelim, düşünelim.

21 Ocak 2023 Cumartesi

"Babylon" Sinematik Belgesel.

  Damien Chazelle'in yeni filmi çıkmış, durur muyum? İlk gece gittim. Bayağı uzun (3s9d). Açılışta izleyiciyi hemen yakalayan ve uzunca bir süre bırakmayan tempolu bir kurgusu var. 1920 Amerika. Savaş sonrası refah ve rahatlığı, sinema henüz sessiz. Meni ve Neli; bir sinema kompradorunun partisinde (ama ne parti) tanışır (Meni, Neli farkına varmadan ona aşık bile olur). Neli; yıldız olma hayalleri kuran yetenekli bir hilibili, Meni ise bildiğiniz ortacıdır (ama ne zeki ortacı). İşler gelişir. 
   Açılışta gördüğümüz parti, Gaspar Noe'nin Climax'ına aşık atar ve hatta geçer. Büyük bir nefesli big band, cüceler, filler, narkotik deposu (kokainler kiloluk tepelerde!), şuurunu kaybetmiş, tamamen id kontrolünde (yahut kontrolsüzlüğünde) bir kalabalık. Neyse görmek gerek (bunu nasıl, hangi kamerayla çekmişler diye şaşırdığım çok sahneler vardır). 
   Kostümler, oyuncular (margorabi (çok güzel), bredpit (çok cool), diegokalva (oldukça yakışıklı)), dekorlar, kurgu (ortalarda aksıyor, sonda ciddi tekliyor ama genel olarak iyi), renkler, kadrajlar, müzikler (müzikte oskar alır bence), renkler gayet iyi. 
   Ancak; (metinde ancak varsa öncesini okumayın der bazıları) tüm bunlara karşın pelikulamız genel olarak dönemin adeta bir fotografisini kimi insan hikayeleri etrafında veriyor (son izlediğim filmlerde karşıma sıkça çıkan neticelenmemiş aşk teması burada da var (yoksa mavi araba sendromu mu? bilemem)). Sorular sordurmuyor, herhangi bir ciddi mesajı yok (ırkçılığa ve sınıf farklılıklarına kısaca değinmiş), sonlara doğru Bunuel'in Bir Endülüs Köpeği'nden (taa 1929'da çekilen bir kısa filmin fakirde travmatik etkileri olması da vel minel garaip), Matrix'e, Tron'a ve hatta en son Avatar'a kısa kısa yer verilmesi; filmimizin, sinemanın evveline ve ahirine bir saygı duşunda bulunmak çabasında olduğunu düşündürüyor. Lakin izleyiciye aktarılan sadece 1920 ve 50'ler arası dönem (sessizden sesliye geçiş ve sancıları iyi aktarılmış, ona diyecek yok). Endüstrileşen sinemanın acımasız yüzü, proleteryanın tiyatrosu rolünü nasıl üstlendiği, kitleleri nasıl etkilediği bittamam verilmiş. Eee sonra! Sonrası yok. 
   Hülasa, üç saat uzun. İş iyi işlenmiş ama nasıl söyleyeyim? Şöyle söyleyeyim: birbuçuk metrelik iyi bir adana kebabına hallenmek başlarda iyidir ama sonlarda zorlar. İşte tam da öyle. Yine de siz bilirsiniz.




PS: Yalnız tobimeguayr'a sosyopatlık ne yakışmış kardişim!

15 Ocak 2023 Pazar

"Bursa Bülbülü" 80'ler 80'ler!

   Yıl 1986, Mudanya. Çay bahçelerinde piyanist şantörler. Cengiz ve peruğu, yukarı mahalleden Arzu, ciddi bir yaş farkı, olmaması gereken bir aşk. Gelişen olaylar.
   Sanat yönetmeni (belki farkında olmasanız da) iyi iş çıkarmış, sarı telefon kulübeleri, elvan gazozları, Fahrettin Aslan (çok iyi benzetmişler (sadece o oyuncuyu bu filmden ayrı bir yerde farklı bir dekorda durdurun "- A Fahrettin Aslan'a bakın!" derdim)), saçlar, vatkalar, kolu sıvalı ceketler (itiraf edeyim ben de giydim onlardan), kaset kapları, 80'lere özgü albüm kapakları ve daha nice gözünüze çarpmayan ancak dönemi yansıtan ayrıntılar.
   Ata Demirer bu kez farklı bir son temasıyla bitirmiş. Daha önce Cici'de Olgun Şimşek'in son konuşmasında olan temayı son yarım saatte işlemiş. Karşılık bulamayan aşk, insanın iman tahtasına bir değirmen taşı koyar. Ya onunla yaşayakalırsınız ya da yaşayamazsınız. Her ikisi de hazindir.
   Eğlenceli zaman geçirmek için ilk birbuçuk saatini izleyin, son yarım saati pas geçebiliyorsanız geçin. 

"The Banshees of Inisherin" Martin McDonagh'ın Son İncisi.

   Yönetmenimiz neredeyse beş yılda bir film çekiyor. İlk "In Bruges"de çarpmıştı fakiri (yılda bir kez döner durur yeniden izlerim). Sonra "Seven Psychopaths" geldi, en son da "Three Billboards Outside Ebbing, Missouri". Hepsi iyiydi (bence en iyisi ilkiydi ama). Yıllar geçti, en son filminden bugüne beş yıl oldu. Diyordum "nerede yeni film?".
   Sonra baktım afişlere: Kolinferıl, Brendıngliisın ve Yönetmenimiz. Bruges'deki kadronun aynısı. Elbette beklemelere doyamadım, malum ortamlara düşünce de en yüksek çözünürlükteki versiyonunu alıp sakin sessiz bir akşam kolladım, cep telefonunu uçak moduna aldım, single maltımı&çubuklarımı (çünkü tek sorti az gelir dedim (iyiki de)) hazır ettim, oturdum kordelanın başına.
   Filmi ya çok seversiniz ya da hiç. Film okuma aşamasına gelmiş olmanız yahut sadece eğlencelik filmleri izleyebiliyor olmanız hiç farketmez. Çünkü; en sinema "okuyucusu"ndan en sadecemarvılfilmleri izleyebilen arkadaşlarıma kadar pek değişik tepkiler duydum. Genellikle de en beklemediğim tepkileri aldım. Bende önceden koşullandırılma olduğu için çok sevenlerdenim. Zenaat açısından bakıldığında hiçbir falso bulamazsınız. Filmi konuşma olmadığı hangi anda olursa olsun durdurun, çerçeveletip asabilecek güzellikte tablolar çıkar. Müzikler, diyaloglar, oyunculuklar (kolinferıl oskar alabilir bence (o nasıl bir bencil, ebleh, saf ve iyiniyetli bir karakterdir öyle!)), renkler, kostümler, sanat yönetimi; velhasıl aklınıza gelebilecek her unsur çizgi üstüdür.
   Gelelim sanat yönüne. Sanat denildiğinde benim aklıma yukarıda saydıklarımdan azade, bana neler düşündürdüğü, neleri sorgulattığı, neleri hissettirebildiği geliyor. Yoksa bayılmıyorum metafor kovalamaya (çengelli sopa, durmadan gözümüze sokulan haçlar ve daha neler). Bay Martin, bu kez diyeceklerini daha bir derli toplu aktarmış izleyiciye.
   1923, İrlanda, küçükçe bir ada, anakarada iç savaş var. Uzun süren bir dostluk. Taraflardan biri entellektüel (mesleği hakkında herkesin bir tahmini var, bence denizci, o evdeki objeler 1923'de dükkanlardan alınmaz, denizci dürbünü cabası) diğeri mandıracı (naifliğin vücut bulmuş hali). Bir gün Colm (denizci olduğunu varsaydığım) Padraic'le (naif olan) görüşmek istemez olur. Olaylar gelişir (işin içine külli miktarda İrlanda çılgınlığını katarak).
   Ben iki insanın ilişkilerinin tek taraflı olarak bitirilmesini eksene aldım. Ha! taraflardan biri kifayetsiz entellektüel (derinliğini müzik olarak veriyor ve Mozart'ı referans gösteriyor ama Padraic'in kardeşi Siobhan (o da şahane bir karakterdir) ondan daha derin, giderken kapağı oturtuyor haklı olarak) diğeri saf iyilik (ancak kardeşinin gidişindeki ilk endişesi "yemekleri kim yapacak?" oluyor, hımm demek ki altta ciddi bir bencillik var) ve Colm ikazsız dönen taret (bunu da ancak fırkateyn geçmişi olanlar bilir) misali davrandığında ve bu kararını çok kanlı bir şekilde sürdürdüğünde haksız görünüyor. 
   Uzun yıllar sürdürdüğünüz bir ilişkiyi artık istemez olduğunuz için aniden bitirebilir misiniz? Benim düşündüğüm buydu. Bunun yanısıra filmdeki favorim Dominic için saf iyilik diyebilir miyiz? Bendeniz derim. Bir kez daha izlesem yine derim. İmkansız aşkının (mı yoksa başka saik var mıdır bilinmez) trajik sonundan önce Padraic'le yollarını hiç tereddütsüz ayırması (bunun nedeni de Padraic'in saflığının lekelenmesidir), doğru bildiğini pattadanak söylemesi, gerçek iyi&doğruyu kimsenin sevmemesi kaderini paylaşması ve daha başka bir çok şey. 
   Yazmalara doyamıyorum ama daha fazlası konsepte aykırı. Huzurlarınızdan çekilirken; ilk yarım saate bir bakın sararsa devam edin diyorum. Ben arşive aldım, yılda bir olmaz ama iki yılda bir kesin!

8 Ocak 2023 Pazar

"Bavula Sığmayan" Nermin Yıldırım'ın Son Öyküleri.

   İkrah geldi NY okumaktan diye düşünürken, bibliyofil bir dostum yeniyıl hediyesi olarak getirdi masama koydu. Bakmayayım dedim, merakıma yenik düştüm, gördüm ki öyküler var. Ucundan başladım, kendimi alamadım, uzun da değil (229 s.) hemen bitti. 
   Kısımlı öyküler. Birinci kısım: (Aile Yalanları), üç öykülük bir bölüm. Bir olaya üç açıdan bakıyoruz. Görüyoruz ki; yaşananların, baktığınız yöne bağlı olarak çok farklı derinlikleri olabiliyor. İnsan birbirini tanıdığını zannederken aslında tanımıyor. 
   İkinci kısım (Dolunay Kaçıkları), zannediyorum ki biyografik ögeler içeriyor. Üçüncü kısım (Kronos Aylakları) ise ortaya karışık. Kısaları da var, orta uzunlukta olanları da. Sayın Yıldırım öykülerin arasına eşcinsellik, kadına şiddet gibi günümüzün trend (ne işim olur trendle?) revaçta konularını serpiştirmiş. Bunların, yazdıklarım çok okunsun gibi bir kaygıyla yapılmadığını biliyorum (zaten ilk baskı 50 bin yapılmış (çok sevindirici)). 
   Öykülerin hepsi de ruhunuzda farklı bir yere dokunuyor. Beni en çok etkileyen 169.sayfada başlayan "Nihan'ın Söyleyecekleri" ve hemen ardından "Nihan'a Söyleyeceklerim" oldu. Yıldırım'ın kitaplarında hayatımda paralel pek çok yerle karşılaştım. Bu da tesadüfen denk gelen bir tevafuk mudur bilemedim (cümledeki eşanlamlıları çıkarırsanız aşırı sadeleşir). "Dünya Güzel Yer" de güzel açıdan vuruyor zihni. Fihriste bakıyorum, "okumasaymışım da olurmuş" dediğim öyküleri bulamıyorum. Aklıma hep Mark Twain'e, neden öykü yazmıyorsun? dediklerinde hazretin verdiği cevap geliyor. "-Öykü yazacak kadar çok zamanım yok." Müptelaları ıskalamayacaklardır zaten ama müptela olmayanlar için de öykü seviyorsanız kaçırmayın.  

7 Ocak 2023 Cumartesi

"Kurak Günler" Hal-i Pür Melalimiz.

  Festivalde gitmeye hallenmiş, hastalanınca gidememiş, "ah vizyona da girmez salonlarda oynamaz, gitti gider" diye üzülmüştüm. Sonra gerek filmin iyi olması gerekse Kültür Bakanlığı'nın desteğini çekmesi (filmin geniş kitlelere ulaşmasını sağlayacak, muktedirler açısından son derece yanlış bir hamle!) sonucu salonlara geldi, uzunca da kaldı (kalıyor), dün gittiğimde salon doluydu neredeyse (ne güzel). 
   Seküler ailenin idealist ama toy oğlu yeni mezun savcımız Emre, kasabada başlar ilk görevine. İlk gün sokaklarda gördüğü domuz avı (ki ne süpersonik bir çekimdir o), kurulu düzenle ilk çatışmasını ortaya çıkaracaktır. Ancak, artık ertelemekten kaçınamadığı belediye başkanının yemek davetiyle, kurulu düzene paçasını kaptıracak ve Flight'da denzılvaşinktın'ın yaptığı gibi bir vicdan muhasebesine pek de sağlam giremeyecektir. Filmimizin sonu ise El Ciudadano Ilustre'nin (kasaba realitesinin Arjantin versiyonu) finaliyle neredeyse birebir örtüşmektedir. 
   Uzunca sayılacak süresine karşın (2s9d) izleyiciyi bir tür zihinsel mengeneye alan ve huzursuzluğu taa sonuna kadar bıraktırmayan bir kurguya sahip filmimiz. Oyunculuklar, çekimler, renkler, sesler, kadrajlar çizgi üstü. Zenaata diyecek bir şey yok, sanat açısından da gayet tatmin edici. Filmin son yarım saatte gördüklerimiz umarım önümüzdeki seçim döneminde yaşanmaz diye geçirdim içimden (nasıl endişeleniyorum bilemezsiniz). 
   Fundamentalist bakış açısıyla "içki bütün kötülüklerin anasıdır" çıkarımını yapabilecek kadar sığ değilseniz, altında bir dünya mesaj, ince göndermeler (seküler görünümlü hakimin gizli eyyamcı olması gibi) bulabilirsiniz. Senarist ve yönetmen Emin Alper kendine biraz kötülük etmiş. Bundan sonraki işleri umarım bunun altında kalmaz. Kalmazsa da çok iyi. NBC'den başka bakış açılarına da ihtiyacımız var. İzleyelim, izlettirelim. 


5 Ocak 2023 Perşembe

"Glass Onion" Güzel Polisiye Ancak!

 "Knives Out" pek şükela bir polisiyeydi. Çok katmanlı ve zekice kurgusu (katil ve maktul tarafından kabullenilmiş kazara cinayetin aslının göründüğü gibi olmaması! (bu sürprizbozan sayılmaz, katillere ilişkin hiçbir çıkarımda bulunamazsınız)), güzel görüntüleri, vasat üstü oyuncu kadrosu ve denyılkreyg'in ete kemiğe büründürdüğü (çakma Hercule Poirot) protagonist (ne işim olur protagonistle?) esas oğlan; kordelayı benzerlerinden farklı bir rafa kaldırmama neden olmuş, ikinciye de izlemiş, birincide kaçırdığım ayrıntıları daha iyi fark etmiştim.
   İkincisini de bekliyordum doğrusu. Nedir: stream kanallarının birinin alacağını tahmin etmemiştim. Benoablen, bu sefer kerhen (sürprizbozan vermeyelim) katıldığı bir ultra zengin toplantısında gri hücrelerini çalıştırıyor. Hakkını yemeyelim: filmimizin birincisinden aşağı kalmayan yerleri var (oyuncu kadrosunda iitınhovk'tan, keythadsın'a, deyvbotista'dan, hüügrent'e kimi ararsan gırla!). Görüntüler, mekanlar, kostümler, kadrajlar çizgi üstü. Ultra zenginliğin ne olduğunu daha iyi anlıyor insan (oha! diyorsun serenavilyıms kayıt değil canlıymış!). Çıkar odaklı dostlukların güzel tahlili var. Paranın insanı nasıl bozduğu var. Ancak genel polisiye kurgu birincisinde olduğu gibi akıl fikir işi değil, climax (nedir yahu climax?) tepe noktası fazla yüksek değil, final ise bildiğiniz zayıf. Her iki filmi de izlemediyseniz bence önce bundan başlayın, sonra birincisini izleyin (yamulmuyorsam her ikisi de aynı platformda var). Daha iyi karşılaştırırsınız.