7 Ocak 2018 Pazar

Sisam'a Gidecek Olanlara Öneriler.

  
  •  İş bu seyahat 28 Aralık 2017 tarihinde yapıldığından, iklim, maliyet hesapları yapılırken bu tarih dikkate alınsın lütfen !
  • Kuşadası'ndan feribot var. Sabah 09.00'da hareket ediyor. Biletleme işini bir seyahat acentesi üstlenmiş. Tur satın almıyorsanız ve fakir gibi kalabalıklara takılmadan gezmeyi seviyorsanız, önceden irtibat kurup, sadece bilet almak istediğinizi söylüyorsunuz. Boş yer varsa sadece feribot bileti veriyorlar (1 kişi gidiş dönüş 45 Avro). Birbuçuk saat önce orada olsanız iyi olur. Pasaport kontrolü falan var. Duty free var. 
  • Yolculuk birbuçuk saat sürüyor. Feribotta içecek satışı yapılıyor, tuvaletler temizmiş, arka güvertede sigara içilebiliyor. Körfez içi bir seyir olduğundan dalga pek olmuyormuş. Hava güzelse üst güvertede gidip, etrafı temaşa mümkün. 
  • Sisam gümrüğü, diğer adaların aksine gayet modern. Yalnız giriş kontrolü yapılırken kimi zaman parmak izi eşleşmesi de istiyorlarmış (yoğun mülteci girişinden kelli (kelli !)), bu durumda girişler biraz uzuyormuş.
  • Gümrükten çıkınca doğru karşıdaki seyahat acentesinden araç kiralanabilir. Günlük 25 Avro. Adayı tam turlarsanız 15 Avroluk benzin yeter. Şu ahir hayatımda ilk kez bu kadar kolay araç kiraladım. Eski tip sürücü ehliyeti kabul ediliyor, uyduruk bir forma adınızı soyadınızı ehliyet numaranızı yazıyorlar. Parayı peşin alıyorlar. (arabayı önceden kontrol, fatura düzenlenmesi, kredi kartı blokesi falan hak getire) Anahtarı alıyorsunuz, işiniz bitince geri getiriyorsunuz, eğer ofis kapalıysa "civara park edin, anahtarı torpido gözüne koyun, kapıları açık bırakın" diyorlar. Biz de tastamam öyle yaptık. Şimdiye kadar aranmadığımıza göre bir sorun yok herhalde.
  • Kış vakti diğer yerler ıssızdır diyerek Vathi'de kaldık. Bonis Hotel, 80'li yıllardan kalmış gibi. Kiç mimari her detayda kendini belli ediyor. Banyo tuvalet (1978 standartlarına göre) çok iyi. Duş Perdesi, yerlerde seramiklerle yükseltilmiş duş bölgesi (0.8 m2) ve ömrümde ilk kez gördüğüm küçüklükte bir lavabo (0.1 m2). Otel 70-100 yaş aralığında (Johnny (kendine böyle diyor da aslı Yanni imiş) ve Maria) bir çift ve yardımcıları Barbara (o da 50-60 arası) tarafından idare ediliyor. Altyapı günümüz için yetersiz de olsa, misafire gösterilen özen bunu telafi ediyor. Odalar yeterli büyüklükte, çalışmayan hiç bir şey yok. Temizlik gayet iyi. Her gün çarşaflarımızı değiştirip, odayı titizlikle temizlediler. Deniz tarafındaki odaların manzarası süpersonik. Kahvaltıda Türklere özel domates, zeytin, peynir ilavesi unutulmamış ve yeterli. Gecelik fiyat (2 kişilik oda) 35 Avro, sahile ulaşımı yürüyerek 3-5 dakika. Wifi sağlam çekiyor. Beklentileriniz yüksek değilse, kış konaklamaları için düşünülebilir.
  • Öğle yemeklerini suvlaki, pita gyros (döner ekmek) şeklinde aperatiflerle geçirirseniz akşamları Yianni's Ouzeri (ouzeri uzo tektekçisi demekmiş, yanında da alaminüt birşeyler hazırlıyorlar) popüler bir aile işletmesi, her gece kalabalıktı.
  • Biraz sapa olmasına karşın Alisavo Ouzeri'yi de hararetle öneririm. Haftanın dört günü canlı müzik var (Çarşamba, Perşembe, Cuma, Cumartesi). Hareket gece 10'a doğru başlıyor. Mutfağı fena değil. Önermemin nedeni ise tamamen mahalle halkına hitap etmesi ve kuntastik bir müzik vermesi. Gitar, buzuki ve solistten oluşan trio; beklentilerimizin üzerinde bir müzik yaptı. Müşteri kitlesi ise fantastikti. 80'li yıllardan kalmışa benzeyen ablalar, abiler sirtaki yaptılar. Vurdular uzonun dibine her şarkıya duyarak eşlik ederekten. Eh birazcık biz de tabi. Beş kişi 60 avro hesap verdik, güzelce karnımızı doyurduk, çakırkeyif oluncaya kadar anzarot tükettik, saatlerce güzel müzik dinleyip geyik çevirdik. Helali hoş olsun.
Alisavo Tabela
    Alisavo Sirtaki Band
  • Sahildeki turistik mekanlara dalmayın, boş bulunup dalarsanız deniz mahsulü birşeyler söylemeyin (ziyan ediyorlar). Et ve sakatatta daha iyiler (özellikle "local dish" denen şarapta pişmiş soğan ve et fena değildi).
  • Buradaki Pisagor bardakları (ki güzel ve anlamlı bir hediyedir) Pithagoreo'dan daha ucuz. Hediyelik satan yerlere bakın derim.
  • Ada hayli dağlık ve yeşillik. Trafik seyrek ve sorunsuz, sürücüler saygılı. 
  • Güney kısmının denizi daha güzel, bahar ve kış aylarında güney kısmı daha güzel olmalı.
  • Pisagor'un doğum yeri Pithagoreo, turistik işletmelerle dolu güzel bir sahil kasabası. Mendirek ucundaki Pisagor heykelinin önünde bir fotoğraf çektirdikten sonra hemen orada bulunan İliad adlı kafede (wifi şifresi "iliad1994") vakit geçirebilirsiniz, kahve 2.5 euro, koltuklar rahat, servis özenli, işletmeci teyze iyi ingilizce biliyor (herhalde ingiliz zaten) saatlerce otursanız bile kimse "başka bir arzunuz var mı ?" diye sormaz. 
Fisagor'un Heykeli
(Umut Sarıkaya'ya selam olsun !)


Pitagoreo'nun sokakları

  • Kokkari ve Karlovasi öyle pek matah değildi (en azından Aralık ayında). Karlovasi nisbeten büyükçe, güzel kafeleri ve pastaneleri var.
  • Yılbaşı öncesinde tüm tarihi mekanlar kapalıydı, haliyle ahkam kesecek bilgim yok. 
  • Paliokastro diye bir köyde (Vathi'ye çok yakın) meydanın çok yakınında Triantafilos diye bir balıkçı lokantası var (çevreye sorun gösterirler, yeri biraz sapa). Şikemperverler kaçırmasın. Fiyatlar turistik yerlerin 1-2 avro yukarısında olmasına karşın (içecekler aynı ama) sunduğu tabaklar damak çatlatır kalitede. Karides saganaki, feta saganaki, mavi köpekbalığı (şu ahir ömrümde ilk kez köpekbalığı yiyorum, pek güzelmiş), shellfish saganaki (ki içinde taraktan, yengeçe herşey var) velhasıl önünüze gelen her şey çok leziz. En genç yoldaşımız (biraz genç olduğundan deniz ürünleri tercih etmedi (gençler bilebilse, yaşlılar yapabilse !)) hamburger aldı. 6 avro. "Hımm dedim 30 liraya hamburger olur mu ?". Hamburger bir geldi 300 gr.et. Hem nitelik hem nicelik olarak bu parayı hakediyor yani. Yazları önündeki meydana masa çıkarıyorlarmış, daha bir ferahfeza olur.
düz saganaki
çimçim ve papalina saganaki

shellfish saganaki
karides saganaki

mavi köpekbalığı
  • Yanınızda yunan alfabesini bilen ve rumcayı konuşan biri olursa (bilir o kendini :)) tembelliğe yatıp herşeyi ona sorabilirsiniz. Bir de iyi fotoğraf çeken biri varsa (o da bilir kendini :)) alınan fotoları böyle ağ güncelerine koyarsınız telif istemeden. 
  • Vathi'nin üst mahallelerini turlarsanız çok güzel ara sokaklarla karşılaşılabilir. Hatta "Kaptan Lahana"nın heykelini (şaka yapmıyorum !) bile görebilirsiniz.
Kapitan Lahana !
Vathi üst mahalleler
  • Yazın da gidilebilir, kışın da. Bir günde her yerini gezer, üç günde sakin bir yer bulup, denizin güneşin keyfini (otopark değnekçisi, çakal beach club işletmecisi, arsız esnaf, seyrek bıyıklı asabi şahsiyet, "başka bir şey istemez misiniz ?" diye soran açıkgöz garsonlar olmadan) çıkarabilirsiniz.
  • Haydi iyi gezmeler !

26 Aralık 2017 Salı

"The Killing of a Sacred Deer" Alkollü Kalp Ameliyatı Yapmak Tehlikelidir !

   Kalp cerrahı Steven, içkiliyken yaptığı bir ameliyatta Martin'in babasını öldürünce, adaletin sağlanması için ailesinden birini öldürmek zorunda kalır.
   İlk sahnelerden başlayarak "hımm Lantimos filmi izliyoruz galiba" dedirten filmdir. Soluk pastel renkler, accaip bir müzik (ses) kullanımı, Kolinferıl (Lobster'dan beri), balıkgözü merceklerin cömert kullanımı, kamera açılarının olay örgüsüne göre yükselmeleri, alçalmaları, orta üst sınıf eleştirisi, mitolojik öyküler, felaket steril aksanlar (lobsterda da vardı), cilası dökülen sosyal kişiliklerin hayatta kalma çabaları için nasıl pespaye eylemleri seçmeleri (olmadı bu !), metaforlar, metaforlar...
   Kyodontas'a trafik kazası muamelesi yapmış, Lobster'ı distopya niyetine izlemiştim. İlk kez bu kadar rahat bir Lantimos filmi izledim. Üstelik son ana kadar dikkatim düşmedi. Lefke'nin bir özel üniversitesinin sinema salonunda bir avuç (12 kişi) sinefil izledik. Kimse cıvıklık yapmadı, yarım bırakmadı. Şimdi internette "Iphigeneia" karakterini arayıp, başına neler gelmiş onu bulacağım (okul müdürü bu konuda sıkı spoiler (ne işim olur spoylerle) bozuntu verdi zira). Lantimos sinemasını sevdiyseniz seversiniz. Yoksa canınız sıkılabilir. 

17 Aralık 2017 Pazar

"Star Wars : The Last Jedi" Güzel Bilimkurgu (da) Bir Star Wars Değil !

   Öncelikle uyarımı yapayım : film hakkında ağır ipucu içerir, şayet izlemediyseniz ve yaşınız 45'in üzerindeyse beğenecek ancak fazla da sevmeyeceksiniz (ya da ben öyle umuyorum), yaşınız 45'in altındaysa hem sevecek hem beğeneceksinizdir. Neyse sadede gelelim. 
   Çarşamba'dan beri gitmeye halleniyorum, hem meşguliyetler engel oldu hem de salonlar dolu. Bugün gidebildik (Büyülüfener'de ilk kez otopark dolmuş (nasıl da mes'udum Nihat/Nihal !)). Salon yine doluydu. İzleyici kitlesi de pek kibardı (kimse patlamış mısır yemedi, cep telefonunu ovuşturmadı). 
   İki buçuk saat. Ama izlerken sıkmıyor. Üç boyut efektleri göze sokulacak kadar abartılmamış. Müzikler (hep bildiğiniz kalabalık orkestra müzikleri) aynı. Kostümler, efektler, sanat yönetimi, oyunculuklar gayet iyi. Senaryo, kurgu aksamıyor. Klasik starvors filmlerinde olduğu gibi ikili bir akış var (sonlara doğru birleşiyor). Eskilerden luk ve leya var (filmde luk gidiyor, gerçek hayatta leya (artık yenilerle devam edecekler herhalde)) çuvbakka, artiditu ve tripiyoyu insan donunda olmadıklarından saymıyorum. 
   Neticede güzel bir bilimkurgu. Ama fakirin ilk gördüğü starvors değil. O zamanki paradigmada, bünyede travmatik etkiler yaratan bilimkurgu değil. Herhalde bir geçiş döneminin ortasında kalmış ve geçişi yaratan etki starvors olmuştu. Oysa şimdi Atılgan bile kuntastik efektler, bombastik görsellerle verildiğinden; yeni çevrilen starvorsların tek kozu : kemik fanlar (onlar da az buz değiller ama). Bir de hikaye neticede iyi ile kötünün savaşı. Her türlü gider. Ama kötü adam olarak ergen gibi trip atıp miğferi duvarlara çalıp kıran (çakma severussneyp görünümünde) bir genç irisi seçmek ne kadar akıllıcadır Sebastiyan ! (balata kızdı !). Neyse : fanları gidecektir, genç nesilden (holivutun umudu onlar) belki yeni fanlar çıkar (zayıf ihtimal). Sinefil için ne diyeyim bilemedim. Bildiğiniz gibi ister gidin isterseniz gitmeyin (başım ağrımaz bari)...

"Öteki Taraf"

Ülker de Tobleron'un yerlisini yapmış ama orijinali (tıklayın lütfen) daha çok hoşuma gidiyor.

13 Aralık 2017 Çarşamba

"Maide'nin Altın Günü" Orta Sınıf Eleştirisi !

   Senaryo Serkan Altuniğne'nin miş (Bobo'nun hatırına gittik). Ezgi Mola'ya da bir sempatimiz var zaten. Böyle olunca önyargılı oturuluyor filmin başına.
   Konuda pek (hiç !) bir şey yok. Arka arkaya skeçler izlermiş gibi oluyor insan. Maide tiplemesi sayın Mola'nın yaşına göre biraz sakil duruyor. Ergen iyi ama (suçüstü yakalandığında lafları gevelemesi falan oldukça komik). Nebliyim, sinemada gülebilenlere hitap eder. 
   Hakkında yazılanları biraz okudum. Yerici eleştirilere katılmıyorum. R.İ. tarzı mizaha yakın durmasına karşın o filmlerden farklıdır. Çocukla izleyenleri de gördük. Hiç de rahatsız olmadılar. Güvercinim (durum komedisini sever o !) bir çok sahnede güldü (fakir gülemiyor, fıtratı böyle !). 
   Velhasıl; çıkınca hemen unutulacak, izlenirken gülümsenebilecek hafta arası gidilebilecek bir kordeladır.

9 Aralık 2017 Cumartesi

"Mother" Metaforun Dibi.


   Filmi güvercinimle izledik. Biliyorum o düz film sever (metaforla hiç işi olmaz), ben biraz daha altlara bakarım. Evin yolunun falan olmadığını görünce inceden kıllandım ("hımm Aranofsky vurmuş metaforun dibine !"). Bir saatin sonunda metafor yorumlamayı falan boşladım (başlarım böyle aşkın ızdırabına !), düz izlemeye koyuldum. Dedim "bir uykuya dalayım, sabaha taşlar yerine oturur.". Uyudum, uyandım. Yok oturmadı taşlar. Sonra afişe bir bakmamla  (ortodoks kiliselerindeki (ama hafif bakımsız olanlarda) Meryem Heykelleri) ani bir aydınlanma yaşadım . 
    Bu nasıl bir "taşların yerine oturması durumudur". Tanrı, Gaia, Meryem, Adem, Havva, İsa (kanıyla, etiyle, çarmıha gerilişiyle), Habil, Kabil, kaburga kemiği, taşlaşan kalp, İncil, dinler, çevrenin içine edilmesi, karbonlaşmış (ya da karbonu açığa çıkmış diyelim) gövdeden çıkan cevher, dogmatik kalabalıklar, ilahi döngü vs.vs. bir sürü olgu; filmdeki yerlerine şıkır şıkır oturdu (bir tek sarı sıvı ile klozette kaybolan ürkünç şeyi çözemedim).
   Bu aydınlanmadan sonra filmi bir kez daha izleyeceğim. Eminim çok daha farklı şeyler çağrıştıracak. Sinefile uyarı : bu bir film değil bir deney. 
   Haliyle öyle değerlendirilmesi gerekiyor. Şu sefil sinema beğenimle : işin içinde çok yoğun bir emeğin olduğunu idrak ettim (renk, ses, müzik, filtre, çekim, kadraj, kast, senaryo vs.). İleride kült olabilir. Salonlarda ıslıklanabilir. Her türlü.
   Kafayı boşaltmak için uzak durulması, füzyon mutfağını sevenler için (ki onlar yeni şeyler denemekten korkmayanlardır) yakın durulması gereken filmdir. 

8 Aralık 2017 Cuma

"Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu" Fakir İçin En Zor Murakami !

   Seviyorum Murakami okumayı. Bir noktadan sonra (fakir için genellikle ilk sayfa) hikaye sizi içine çekiyor. Hani yazarını bilmeyip başlasam bir noktadan sonra (fakir için genellikle ilk bölümün başları) "Haa bunu Murakami yazmış !" diyebilirim kolaylıkla. Çok olmazsa olmazları var. Müzikler, markalar, yemek tarifleri, gündelik rutinler kör gözüm parmağına yazılıyor. Protagonistler, antagonistler pek bir egosantrik ! (ya da "iyi adamlar, kötü adamlar pek bir şekil !" diyeyim de kolay anlaşılsın). 
   Yemin ediyorum hazmı en zor gelen (özellikle son 200 sayfa) Murakami romanım oldu. İki kanallı başlayan kitabımız en son noktaya gelinceye kadar yavaş yavaş kesişmeye gidiyor. Bir yerde "haa tamam kesişecek" diyorsunuz, da oraya gelinceye kadar beyniniz tokat üstüne tokat yiyiyor. 
   Hakkını yemeyelim : düz okunursa bildiğiniz maykhemmır, diktreysi, reymındçendlır, franzkafka, stiivınking, vesendırsın, filipkadik (ka ayrı okunur), corçorvıl aşuresi yemiş gibi olursunuz ama metafora ve tefekküre meyyalseniz, uyutmaz allahın cezası (uyutmadı ondan biliyorum) ! Bilimkurgu desen değil, fantazya değil, dram, korku, gerilim, metafizik değil. Nerelere yerleştireceğimi bilemedim. Ama içimden söz verdim : geniş zamanlarda (iş yaşantısının uykularımı kaçırmadığı, okulda yapılacak sunumların içimi daraltmadığı, ağ güncesinde yazılacak filmler/kitapların birikmediği, evlerin taşınmadığı, kolilerin açılmadığı, trafiğin çıldırtmadığı zamanlarda (kısaca : huzurevinde salyaları başkaları silerken diyelim)) tekrar okumaya söz verdim (uzun da 516 s. nasıl yapacağım bilmem ama yapacağım). 
   Bilimkurguya, distopyaya, paralel evrenlere, pespembe kıyafetli tombul kızlara, çılgın biliminsanlarına ilgi duyuyorsanız ve elbette Murakami okumayı seviyorsanız, yakın durun. Ama (özellikle uyumaya yakın) çok da yakın durmayın !


"Aile Arasında" Yoksa, yoksa !...

    İlk 3 günde 504 bin kişi izlemiş. Dün akşam (hiç sevmem gitmeyi ama bedava bileti de heba edecek kadar müsrif değilim) bir AVM sinemasında görelim dedik. İki salonda oynuyordu, ikisinde de yer yoktu. Son 30 yıldır hiç salonda yer olmamasından dolayı filmi izleyememişliğim yoktur. Çok sevindim. Hem haftaarası, hem aynı sinemada iki salonun her seansının dolu olması (22.30 seansında ön yerler boştu ama. Yalan yazmış olmayayım !) fakirin gözlerini buğulandırdı. Ne yaptık ? Hemmen sadece sinema olarak hizmet veren Büyülüfener'e yaylandık (artık çok az kişi var sadece sinema olan sinemalara giden). Orası bile doluya yakındı. Nasıl mütehassis oldum bilemezsiniz !
   Yaşamlarının ilk yarısı aile kurmada pek başarılı olmayan iki insanın tesadüfler sonucu sürüklendiği durumların ele alındığı senaryo pek öyle kuvvetli değil. Eleştirecek olursanız dünya kadar eksik açık bulursunuz. 
   Lâkin güzel ülkemin komedya sinemasının son yıllarda geldiği noktayı şöyle bir oturup düşünecek olursak (incelikli olmayan, hırta yakın (var böyle bir tarz), argonun (ama bayağı argonun) havalandırdığı,hödüklüğün yüceltildiği), pelikulamızın ciddi bir misyonu olduğunu idrak ederiz. Parantez içindeki tarzda filmler, iyi gişe yapınca, yapımcılar da gişe peşinde insanlar olduğundan; son on yıldır böyle bir mizahın içindeyiz (olmaz olsun böyle mizah !). Onlar da biliyorlar yaptıklarının matah bir şey olmadığını (bahane hazır ama : "halk bunu istiyor").   İşte bu noktada : oyunculukların iyi (Mükerrem'de Devrim Yakut, Behiye'de Ayta Sözeri (ki aklıma hep Ferdi Özbeğen'i getirdi (zaten onun şarkılarını da söyledi (ne güzeldir "Dilek Taşı", "Büklüm Büklüm"))'ye alkış (başrolleri saymıyorum, gayet iyiler onlar da), (Allaam ne uzun parantez silsilesi olmuş !) prodüksiyonun derli toplu, üstünde düşünülmüş ince göndermelerin (Gülse Birsel'in o son sahnede yaptığı mikrofonlu tiratta fakirin deli fikri ("-O avizeci dükkanını bile batırdı, nasıl emniyet müdür olsun" diye çemkirirken) uzun boylu asabi bir şahsiyete takıldı, belki de Murat Bey'in eşinin de aklı o şahsiyete takılmış ve üstüne avize düşürmüştür. Bilemem !) yapıldığı filmimizi takdir etmemek olmaz. 
   Trans bireylere de toplumca reva görülen yerlerin dışında roller yazıldığı, karakterlerin (buzlanmadan, mozaiklenmeden, cıvıtmadan, eğlenerek, gülerek, şarkılar söyleyerek, rahatça) rakılarını yudumladığı, duygusallığın (duygu sömürüsü yapmayarak) dozunda verildiği, şarkı listesinin (işim olmaz playlistle) kulağa iyi geldiği, sinemada kolayca gülüveren sinefili güzelce güldürecek (nasıl özeniyorum onlara !) filmimiz iyi gişe yaparsa bir kapıyı aralar mı ? (ama öyle olursa, olsun lütfen !) Bilmiyoruz, göreceğiz.
   Ertem Eğilmez filmlerini sevenleri filmimize davet ediyorum. Torrentmiş, internetten izlemekmiş; yapmayın bunları. Alacağınız bilet : bu memleketin izleyici kitlesine yapılmış bir iyiliktir çünkü.

3 Aralık 2017 Pazar

"Pokot", "Spoor" yahut "İz"

   Polonya, Almanya, Çekya, Slovakya, İsveçya (sonuncusu olmadı !) ortak yapımı. Polonya'da geçiyor. Uzun (2s8d). Bu yıl Altın Ayı almış (az buz ödül değildir). Başka ödüller de var (hepsi Avrupa'dan). 
   Polonya'nın kırsalında bir yolun sonunda (mecazi değil) emekliliğini yaşayan Bayan Duseyko'nun köpekleri kaybolur, olaylar gelişir.
   İlk sahneden itibaren özenli bir çekim, renk, müzik, kadraj kullanımı var. Karakterler güzelce yedirilmiş. Oyunculuklar çizgi üstü (Bayan Duseyko'ya alkış ! (evinde televizyon olmayan, akılsız telefon kullanan, müzik ve kitabın hayatından eksik olmadığı, köpekli, yarıhippi, vejetaryen, dogmalara karşı sesini çıkarmaktan korkmayan, üreten (adeta pelerinsiz bir süperkahraman), hafif çatlak bir karaktere kan can vermiş)). Böcekbilimci Boros da gayet iyiydi (gerçi Roman Kemani rolü için biçilmiş kaftan gibi bir görünümü var, ama olsun) Dronlar çok ustalıkla kullanılmış (havadan çekimler şükela). Polonya'nın doğası (canlı filtrelerin de yardımıyla) sinefilin gözüne gözüne sokulmuş. Senaryonun ekseni sağlam (kötülere karşı iyiler). Biraz yavaş aksa da aceleniz yoksa (modern zamanlarda azınlıktasınız demektir) güzelce izlersiniz, canınız sıkılmaz. 
   Tek eleştirim : sanki Bayan Duseyko'nun mevcudiyeti ve mücadelesi filmi tek başına götüremeyecekmişçesine (oldu mu bu fiil ? oldu oldu) bazı yan karakterlerin öykülerinin gereksizce detaylandırılması olabilir. Nebliyim yankomşu Matoga'nın annesinin kendini asması, Dizio'nun Berlin günleri anlatılmasa da olurmuş gibime geldi. Neyse. 
   Çakallığın, mafyalığın, kötülüğün, adamsendeciliğin, dogma baronlarının, din tacirlerinin (filmde bunlar sadece avcılar olarak veriliyor) ve benzerlerinin çokça türediği modern zamanlarda, bunlara karşı elinden geleni ardına koymayan cesur bir teyzenin yaptıkları (ha kanuni midir ? vicdana sığar mı ? tartışılır) ilginizi çekerse kaçırmayınız. Benim hoşuma gitti. 

13 Kasım 2017 Pazartesi

"The Villainess" Nasıl Bir Kamera Bu !

   Konu beylik. Bir nevi Kore "Nikita"sı. Kanundışı bir kadın, kanun tarafından kanunsuzca kullanılır. Açılış sekansında (ki acaip bir çekimdir) hanımkızımız, "Oldboy"daki gibi bir koridorda (saymadım ama 50 (elli (ELLİ)) üstü) adamı berhava eder, konu gelişir.
   Senaryonun fazla girift olmasından dolayı başarısız denilebilir. Karakterlerde birtakım geri dönüşlerle aydınlatma çabasına girilmesine karşın, hiçbiri yeteri kadar derinleşemiyor. Öyle gelinlikle snipershot (ne işim olur snipershotla) keskin nişancı atışı gibi sahnelerde Nikita öykünmeleri çok bariz görülüyor. Uzun da (2s9d). Kimi yerlerde esnetse de sinefili ekrana bağlayan çok farklı bir yönü var. 
   Buraya kadar normal olan yazımız bundan sonra değişik bir mecrada akacaktır.
   Arkadaş, 50 yaşını geçtim (Bkz.Ercüment Menemen) böyle bir kamera kullanımı görmedim. Bu nasıl bir kameradır ? Hayır CGI izlenimi falan da görmedim. Kamera kâh (Hardcore Henry'de olduğu gibi) kişi gözünden aksettiriyor, kâh dış göz oluyor, geçmeyecek yerlerden geçiyor, taklalar atıyor, aynı sekansta aracın içine giriyor, dışına çıkıyor, havadan çekim yapıyor, araçların altına giriyor (bunların hepsi tek sekansta oluyor). Açılış ve kapanış sahneleri doruk olmak üzere çoğacaip bir kamera var. 
   Akşam akşam destrodoyu tatmin amaçlı oturduğum filmin böyle bir tecrübe yaşatması da hayatın cilvelerinden birisi.
   Diyeceğim odur ki : sinemanın mutfak kısmını merak ediyorsanız ama senaryodan pek fazla bir şey beklemiyorsanız mutlaka izleyiniz. Afallayacaksınız...

12 Kasım 2017 Pazar

"Yol Ayrımı" Kör Gözüne Tolstoy !

   Aşırı kapitalist, duygulardan/vicdandan/merhametten azade bir işadamı geçirdiği kazadan sonra sevgi kelebeği olur, ailesi karşı çıkar. İki buçuk saat bunu izleriz. 
   Kendi adıma en daraltan Yavuz Turgul filmi idi diyebilirim rahatlıkla. Evet, oyunculuklar, çekimler, kostümler, dekorlar, filtreler (ki tüm bunlarda bir dizi havası var) çizginin üstü ama ne bileyim filmin çoğu tiyatro havasında geçmesine karşın hiç bir şey çağrıştırmadı bende. Oysa Nuri Bilge Ceylan'ın (NBC) "Kış Uykusu"nda (hiç adı anılmamasına karşın) ciddi bir Çehov hissiyatı uyanmıştı (öyle de kuntellektüelimdir). Bu işte ise (kör gözüm parmağına) bir Yurttaş Kane'in "rosebud"u, Vittorio De Sica'nın "Bisiklet Hırsızları"; "al bak ne sanatsal referanslar" diyerek işlenmişse de hiç bir edebi, sinematik duygu çağrıştırmıyor. Bazı yerlerde adı sanıyla Tolstoy'dan bahsedilmesine rağmen (ki bu diyalog da kadük kalmıştır) filmin tümünde Tolstoy'u çağrıştıracak en küçük bir an yoktur. 
    Şener Şen, karakterdeki dönüşümü gayet güzel aktarmış, Rutkay Aziz (amma kilo almış) her zamanki gibi farklı bir renk katmış. Mahçup adlı köpeğimizin araba çarpmasından sonraki durumu pek araba çarpmışa benzememesine karşın (bakışları bizi bizden almıştır. Başka), Mazhar'ın hayatını değiştiren kaza bir iki renk ve duman efektiyle geçiştirilmesine karşın, solla ilgili referansların çok yüzeysel olmasına karşın, açılış sahnesi ve sondaki sahnelerin aynı olması ile Kore sinemasına pek de şık olmayan bir selam çakılmasına karşın, Firdevs'in (annenin) Mazhar'dan (oğlundan) sadece iki yaş büyük olmasına ve adeta bir Betül Mardin karikatürü çizmesine karşın, yağmur çekimlerinde (ha ! Anjelika Akbar'ın o sahnede yaptığı müziklerin hakkı yenemez !) bir reklam filmi görselliği yakalanmasına karşın, sonunun (hani izleyiciye pas atılır ya bazılarında) aşırı açık uçlu olmasına karşın (Aaa sıkıldım "karşın"lı maddeler yazmaktan, yani daha çok var) ezecek iki buçuk saatiniz varsa gidebilirsiniz. Ben tekrar izler miyim ? Asla...


9 Kasım 2017 Perşembe

"Wind River" Hayret !

   Hayret ! Holivut filmidir diye oturduk izlemeye. Şaşırttı fakiri.
   Kızılderili rezervasyonunun (sonradan gelenlerin tıktıkları ilkel, devlet hizmetinden azade, yarı özerk yerleşimlerinde) ücralarında cesedi bulunan bir kızcağızın ölümünü soruşturan efbiay ajanı ve yerel vahşi hayat korucusunun başına gelenleri anlatıyor filmimiz.
   Görüntüleri, müzikleri, oyunculukları, senaryosu velhasıl herşeyiyle derli toplu bir yapım. İzlerken (yavaş tempolu olmasına karşın) hiç ilgim düşmedi. Fargo'dan sonra ilk kez karla kanın buluştuğu güzel bir film izledim diyebilirim. Üstelik holivut klişelerine saplanmamış, efekte, gizeme boğulmamış. Daha ne olsun !
   Tavsiye ederim yani.

"Sağlıklı Yaşam Yalanları" Yaaa !

 
   Ben aradığımda yenisi yoktu, "Nadir Kitap"tan aldım. Şimdi arayanlar yenisini bulabilirler. İtiraf edeyim zar zor bitti. Hayır, içerik şükela, anlatım süper. Ama (bu "ama" büyük harfle okunabilir), kitabımız ilginç bir çeviri geçirmiş. Gugıltransleyt çevirse sanki daha iyi olurmuş. Çok kötü Stivınking çevirilerinden sonra yaşadığım ilk kötü (bu kadar kötü) deneyimdi. Kendimi içeriğe yoğunlaştırayım diyorum. Bir iki cümle ilerliyorum, yok olmuyor !
   Neyse öyle böyle, iki ayda (kitabın fakirde sürüklenme rekoru !) bitti. Kitaba gelelim : Yazar, doktor, yazar ve program yapımcısı. İngiltere Ulusal Sağlık Servisinde çalışıyor (memur yani). İşi gücü, medya ile uyuşuk zihinlere pompalanan sağlık yalanları. 
   15 Bölüm 373 sayfalık kitabında, dikkatini çeken konulara bir bir eğilip; yalanları, şişirmeleri, pompalamaları güzelce pataklıyor. Bu minvalde; mucizevi tedavilerin, moda gıdaların, kerameti kendinden menkul tıp otoritelerinin, alternatif tıbbın, homeopatinin ve yazmaya üşendiğim (bizlere pek aşina) pek çok tıp aldatmacalarının ipliğini pazara çıkarıyor. Okurun tek küşümleneceği şey; (başta bahsettiğim çeviri faciası dikkate alınmazsa) kitabımızın fazla yerel olması ve İngiltere'ye yoğunlaşmasıdır. Ama, mercek altına aldığı isimlerin yerine yerellerini koyarsanız işiniz kolaylaşır (hiç zorluk çekmeyeceksiniz). 
   Tıp denilen (artık bilim değil, endüstri olanıyla) olguyla ilgileniyorsanız, sağlığınıza düşkünseniz, gerçeklerin peşindeyseniz bulur okursunuz. Bitirince daha bilinçlenmiş, aydınlanmış olacağınız kesin !

7 Kasım 2017 Salı

"Mağara Arkadaşları" Ayfer Tunç'tan Öyküler.

 
   Ayfer Tunç, bu kez öyküleriyle. 
   Ayyıldız Apartmanı ile başladı (ne ile bittiğini hatırlamıyorum). Öyle fazla cesametli değil (192 sayfa). Uyumadan evvelki okumalara yerleştirdiğim kitap maalesef istediğimi veremedi (nedir isteğim : huzurlu bir uyku). Her öyküden sonra sorular, düşünceler (en az yarım saat cağ kebap gibi dönmeler). Kabul etmeliyim bir O'Henry, bir Sait Faik değil (hımm Sait Faik olmadı bak, onun öykülerinde de bir cağ kebap etkisi oluyor). 
   Velhasıl bir iki öykü dışında (neydi o yaşlılıkta (hem de iyice yaşlılıkta (son duraktan bir önceki durak)) ele geçen ve şahikada bitiveren öykü !) pek kendimi kaptıramadığım ve bitince ağzımda/zihnimde kekremsi bir tat bırakan eser olmuştur. Nasıl söyleyeyim : paslı bir kupadan su içmişim gibi. Güneşli, boş öğleden sonraları okusam daha farklı tatlar alırdım kesin ama gaileden düşünceden bunalan zihinlerin kaçıp saklanacağı bir kitap değildir. Bunu gözönünde bulundurarak temkinli yaklaşılmalıdır, ama muhakkak yaklaşılmalıdır.

5 Kasım 2017 Pazar

"Thor Ragnarok" Olmaz Olsun Böyle Abla !

  Kış geliyor (yok consnov höykürmüyor, hakikaten geliyor). Güneş saklanmaya başladı, döviz uçuyor, tatil sezonu bitti, gevşek parke taşlarına basıldığında paçalar/ayakkabılar sırılsıklam oluyor ve daha bir sürü keyif kaçıran ayrıntı.
   Ne yapıyoruz, gidiyoruz Thor Ragnarok'a, bir süreliğine de olsa hayhuyu unutup beyni uyuşturuyoruz. Eğer sinemaya gitmekteki amacınız geçici katatoni yaşamaksa bu film size göre. 
   Bir kere öyle mesaj vereyim, düşündüreyim, sorular sordurayım, sorgulatayım, kıvılcım ateşleyeyim, zihin açayım gibi mesajları, alt mesajları yok. Nedir : iki saat on dakika kadar sinefili (yahut dünyadan bunalmış kişilikleri) eğlendirmeyi amaçlıyor. Amacına ulaşıyor mu ? Evet !
   Babaları çiçek tozuna dönüşerek başlarına deli ablalarını bırakınca Thor ve Loki zevahiri kurtarmaya çalışırlar. Başlarına türlü bela gelir (alabrus traşlar, kırılan çekiçler, göz bantları vs.). Sonunda yine iyiler galip gelir, yazılardan sonra bir kılçık görüntüsü atılır, stenlii sakar berber olarak bir sahnede görünür. Film biter. Mission accomplished (ne işim olur mişınekkomplişt'le) görev tamamdır.
   Son zamanlarda bu süper kahraman filmlerinin güldürenleri daha iyi gişe yapıyor. Bu bağlamda DC komiksin işi zor (zorla ciddiyete akıyorlar). Ragnarok da bu konuda iyi (adeta bir Galaksinin Koruyucuları). İlk sahneden itibaren gaglar (ne işim olur gagle) şakalar akıyor. İyi de yapıyor. Zaten yalan olduğunu bildiğimiz şeylerin kendisiyle dalga geçmeleri hoş (misal : Thor'un saçlarını kesmeye niyetlenenlere önce atar yapması ("Uleyyn ben gökgürültüsü tanrısıyım.") sonra "b.kunu yiyim abi kesme saçlarımı" moduna geçmesi pek komik). 
    Cefgoldblum şükela rol kesmiş. Keytblençıt (kafasındaki o kızışma dönemindeki geyik boynuzlarıyla ve bilgisayar gençleştirmesiyle ve acaip aksanıyla) çok karikatürize. Ekibin kalanı bildiğiniz gibi. Neticede ezecek ve eğlenecek iki saatiniz varsa gitmeye değer.

"Ortaçağda Endüstri Devrimi" Bildiğiniz Gibi Değil !

 
   Ortaçağı nasıl bilirsiniz ?
   Fakir şöyle bilirdi : açlık, yoksulluk, sefalet, bağnazlık, kilisenin dogmalarına mutlak itaat, bilim ve teknolojinin gaybiyeti, cadı avları, engizisyonlar, gülün adı vs. (bildiğiniz nostaljik distopya). Meğer öyle değilmiş. Aslında öyleymiş de 14.yüzyıldan kelli öyleye evrilmiş, yoksa öncesinde ciddi bir endüstriyel devrim yaşanmış.
   Dondurulan kaydımı erittiğimden kelli okumalarda edebiyattan ziyade bu tip incelemelere ağırlık verir olduk. Fena mı oldu ? Hayır. Bazen bilgi yüklemesinden zihin mavi ekran verse de, öğrenmek güzel şey. Mavi ekran zuhur edince gidiyorum bir Marvıl filmine (bkz.sonraki kayıt) beyin pırıl pırıl oluyor. Sonra; haydi kaldığım yerden devam.
   Neyse kitap hakkında yazalım : Fransız Bilim Tarihçisi Jangimpel, ortaçağ Evropa'sının genelgeçer kanılarda olduğu gibi değil, ciddi bir bilimsel/teknolojik/endüstriyel atılım yaptığını ancak bunların çeşitli nedenlerle kadük kalarak (veba, kıtlık, savaş) sonraki dönemlerde bizim muhayyilemizde canlandırdığımız ortaçağa geçiş olduğunu (çok da detaylı kayıtlarla) bir güzel anlatıyor. 
   Bu minvalde; 12.yüzyılda Londra'da yapılan katedralin inşasında kaç tür çivi kullanıldığından (bilsenin şaşarsınız), bağnaz bildiğimiz teologların "o halde bir şeyin neden öyle olduğu konusunda biraz kafa yorun ya da onun öyle olduğu için öyle olduğu saplantısından vazgeçin." gibi oldukça beyin tokatlayıcı (kitapta öylelerinden çok var) vecizelerine kadar şaşacağınız bir çok bilgiye ulaşmanız mümkün. 
Son bölümde yazarın günümüze yönelik tespitleri okumak da, karinin zihninde sâikalar çaktıracaktır. Bayan Gimpel'in sevgili oğlunun yazdıkları dikkate değer. Hal böyleyken sevgili kitap kurdu; dönem hakkında ilgiliyseniz, ortamlarda malumatfuruşluğunuzla caka satmak istiyorsanız. Roman okumaktan sıkıldıysanız, sahaflarda bulabilece-ğiniz bu kitaba yakın durunuz.