12 Kasım 2015 Perşembe

"Kimya Güzeldir" Evet ve hatta fizik de, biyoloji de...

   Necip milletimiz bilime uzak. 
   Son beyin fırtınasında "Yeni-Platonculuğun doğu toplumlarınca sadece mistik yönünün incelenmesi, matematiğin ilgi dışı kalması mı bu toplumu sayısal bilimlere ilgisiz yaptı" diye bir çıkarımda bulunduk. Allahtan hocamız "bu bir yumaktır, bu düşünce de bu yumaktaki bir iptir." diyerek noktayı koydu. Yoksa kimbilir nerelere varacaktı konu ! 
   Geyik kâfidir, kitaba gelelim.
   Ömer Kuleli ve Osman Gürel, şahane bilim insanları. Her ikisi de bir şekilde 12 Eylül'den darbeli. Her ikisi de bilimin, sokaktaki insanlara ulaşması için çabalıyor. Bu ikilinin Cumhuriyet Bilim Teknikte çıkan yazılarından derlenen "Kimya Güzeldir" kitabı; yedi bölümde anlaşılır ve eğlenceli bir dille, günlük hayatımıza ne şekillerde sirayet ettiğini bilmediğimiz "bilim" hakkında malumat veriyor. 
   Şenlikli kalem oynatan yazarlarımızın kimi zaman teknik konularda kendilerinden geçip, kimya bilmeyen okurun kafasını karıştıracak bilgiler de verdiği oluyor, ancak yazıların her biri kendi içinde okuma dinamiğini düşürmeyecek bir canlılığa sahip. Kitabımızın iki ayrı yayınevi tarafından altı (6) baskı yapması ise, fakiri çocuk gibi sevindirmektedir (umutsuzluğa yer yok !).
   Kitapta yer alan konular sadece bilimsel değil, teolojik spekülasyonlar (Torino Kefeni), "Dök Zülfünü Meydane Gel" tarzı tüy/saç konulu keratinel bilgiler, ışığın hızı, kuantum mekaniği, etkili karate vuruşunun sırrı (vallahi de var), GAP'taki bilinmeyen tehlike (salyangoz ateşi) gibi kuntastik yazılar da gırla gitmektedir.
   Her halûkarda okunur kitaptır. Hem bilgilenir, hem malutfuruşluğunuza malumat katar, hem eğlenirsiniz. Bakarsınız (Mahmut Fazıl Coşkun'un filmine selam olsun) bilime ilgi bile duyabilirsiniz.
 

8 Kasım 2015 Pazar

"Spectre" Son Bond Filmi.

   Son zamanlarda izlediğim aksiyon filmlerindeki açılış sahneleri pik adrenalinle başlıyor, herhalde yeni bir moda (misal : en son görevimiz tehlike). 
   Son Bond filmi de öyle gulguleli bir açılış yapıyor. Tıklımtıkış bir meydanın üstünde helikopterle looping yapmalar (yapabiliyor mu helikopter öyle ?), yıkılan binalardan sıyrık almadan kurtulmalar, damlarda zarifçe (kedi gibi) süzülmeler, "Ölüler Günü" kostümleri, işlevinin ne olduğunu bilmediğim Mesikalı bir damme. Ama olsun ! açılış güzeldi. Sonra açılış jeneriği geldi (ben eski jenerikleri daha seviyorum, yeni dünya fazla "cesur" değil, neticede : denyılkreygin vücudunu fazla merak etmeyen bir insanım)
   Film uzun (2 buçuk saat), bütçe kallavi (300 milyon USD), kast fena değil (dudaklarını büzerek oynayan denyılkreyg var, hernedense pek üzgün bir monikabellucci var (evet, yine iç çamaşırlarıyla yatağın üstünde oturma sahnesi var), her bond vileyninde olduğu gibi yüzü sonradan deforme olan bir kristofırvoltz (herhalde yevmiye iyi diye girdi bu işe çünkü gördüğüm en zayıf antogonist) var, pek yeniyetme bir Q, pek üstünkörü oynamış bir M (ralffiinesin en zayıf rollerinden biri) var. Patlayan saatler, kurşungeçirmez arabalar, uçaklar, helikopterler, Meksika, Roma, Tanca, Londra, şık takımlar, SIG'ler, walther'lar var. 
   Ben sevmedim. Denyılkreyg de sevmemiş olacak herhalde "bundan sonra yoğum" demiş. İyi demiş. Bundan önceki Skyfall  da pek iyi sayılmazdı ama spektre ona rahmet okutur.
   Senaryo ve kurgu oldukça arızalı. Liyaseydu'nun "ayrılmalıyız artık" demek için Fas'tan Londra'ya gelmesi, Ceymz'in Tanca'da uykudan kalkıp duvarları yıkması, gözçıkaran yarma tetikçiyi araba kazasının ardından bayılmış bir halde yerde bırakması, 7.65 walther ppk ile helikopter düşürmesi ve daha neler.
   Bu filmi paramıza kıyıp sinemada izledik, pişman olduk mu ? Ziyadesiyle. Bundan sonrakileri (çıtayı yükseltmezlerse) malum ortamlarda izlerim. Malzemesi tamam, tadı olmamış aşureye benzemiş.

7 Kasım 2015 Cumartesi

"Mr.Holmes" Hayat Bazen Tatlıdır.

   Film bitince arkama yaslanıp "Allahım ! yaşlanmadan öleyim." dedim.
   Şerlokolms 93 yaşındadır. Sözün ortasında sözünü unutur. 30 yıldır neden vaka almadığına neden olan vakayı unutur. Tanıştığı kişilerin adını unutur. Belli bir yaşı geçip, bakıma muhtaç kalan kişilerin yediği azarları yer. Vücudu kendisini dinlememekte, zihni kendine ihanet etmekte olan jilet zekalı eski Şerlokolms'ün silik bir gölgesidir. Bunamaya iyi geldiği söylenen "çinbiberini" bulmak için, o yaşta Japonya'ya bile gider. 
   Üç kanallı ilerleyen, ağır, oturaklı, iyi sinefili asla sıkmayan, popcorn (ne işim olur popcornla ?) patlak mısır sineması izleyen kitleye işkence gelen tempoda filmdir. Sör Ayenmekkelin (ki patlakmısırcılar "aa Gandalf !" diyecektir.) beklenen frekansta azıcık bir makiyaj ile Bay Holms'ü kana cana büründürüyor. Bay Holms'ün 60 ve 93 yaşlarında canlandırdığı iki karakteri, vücut diliyle farklılaştırdığını görebilir, dönemin İngiltere'sinin nasıl gösterildiğini izleyebilir, insanın kimi zaman 93 yaşından sonra bile olgunlaşabileceğini idrak edebilir, savaşın korkunçluğuna uzaktan bakabilir, (tabiyki S.H. hayranıysanız) bir efsanenin zamana nasıl yenik düşebildiğini (ya da yenebildiğini) temaşa edebilirsiniz. (görmeye ilişkin kelime dağarcığım tükendiğinden örnekleri kesiyorum).
   Ben arşivime attım, sevdiceğim uyumadan sonunu getirdi. Bunlar benim için önemli kriterler. Sherlock Holmes karakterini Sir A.C.Doyle'un hayat hikayesini ve S.Holmes'ün Bay Doyle'a ettiklerini inceleyecek kadar iyi okudum. Haliyle beni ziyadesiyle tatmin eden bir filmdi. Ama Gayriçi'nin şerlokolms serilerini izleyerek tanıdıysanız bu ziyadesiyle egosantrik kişiliği, bu film sizi tatmin etmeyecektir. 
   Nedir; sabırlı ve sebatlı sinefil mutlu, memnun olacak, diğerleri ayazda kalmış erik olacaklardır.Yani siz bilirsiniz.

4 Kasım 2015 Çarşamba

"Agora" Alehandroamenabar'dan "Din Bu !"

   Ne zamandır arşivde yatar durur da izlemeyi geciktiririm.
   Nedir : sonunu bildiğim filmleri (hele de hüzünlü sonsa) izlemeyi sevmiyorum.
   İskenderiyeli Hipatiya'nın hikayesini Alehandroamenabar çekmiş. Yönetmen iyi, başrol iyi, öykü iyi (senaryo tartışılır). Daha fazla erteleyemedim, izledim.
   Felsefe ve astronomi dersleri veren Hipatiya, geçmişin mazlumu bugünün zalimi hristiyanların gazabına uğrar. Olaylar gelişir.
   Sinemasal yönden fazlaca bir beklentiniz olmadığı takdirde, idrak merceğinizi tarihe yönlendirirseniz daha kolay izlenecek filmdir. Son bir aydır adını film öncesinde de duyduğum Hypatia'nın nasıl canlandırıldığını, İskenderiye'nin nasıl olup da bilim ve felsefedeki sayılı merkezlerden biri olduğunu, M.S.300'lü yılların sonunu, Roma (doğrusu Doğu Roma'nın) ve İskenderiye ikilisinin nasıl olup da beraber yaşadığını, dinin bilimi baskılamaya çalışmasını, gücün insanları nasıl yozlaştırdığını (bakın buralarda günümüze atıflar yapılabilir) görmek isteyen buyursun izlesin.
   Göreceğimiz şey nihayetinde bir sinema filmidir. Gerçekleri yansıtmasını beklemek bönlüktür. Azıcık kitap karıştırdığınızda zaten yazılanların, izlediklerinizden farklı olduğunu anlarsınız. Yönetmen bey de kendi şapkasını taktığında haklıdır. Netçede belgesel değil "adventure, drama, history" janrında bir holivut pelikulası çekmektedir (ahh bu hasılatın gözü kör olsun). Araya; olmayan bir tutku hikayesi sokulmaz, tarihdışı gelişmeler eklenmezse film gişe yapmaz. Bir daha da film çekemez.  Ancak yönetmen beyin iyi yaptığı bir trük vardır ki, yazmasam şişerim.
   Bir güç mücadelesi yaşanmakta, bilim ve din karşı karşıya gelmekte (aslında bilimin dinin karşısına geldiği falan yoktur. Din, iktidarın bilime yakınlığını sindiremeyerek fitnefücürat yapmaktadır), gulgulenin volümü yükseldikçe yükselmekteyken; dünyamızı (o zamanlar şüphesiz ki daha mavi) uzayçekim görmekteyiz. Bu güzel, mavi küre; üstündeki çekişmelerden azade, dönüp durmaktadır. Nasıl döndüğüne, yörüngesinin eliptik mi dairesel mi olduğuna aldırmaksızın dönüp durmakta ve yaşananlar gözümüze nasıl da anlamsız gözükmektedir. 
   Neyse ne ! Bilime, sanata, siyasete, elbette ki tarihe ilgi duyanlar izleyebilirler.

"Kafes" Yeni Nesil Korku Romanı.

   Okumada züppelik mi yoksa başka bir şey mi bilmiyorum ama çok satanları okumamayı (en azından hemen okumamayı) tercih ediyorum.
   Bu bir istisna.
   Peter Straub gibi fikirlerine değer verdiğim bir yazar ve daha bir çok saygın kurumdan olumlu eleştiriler almış bir korku romanına kayıtsız kalamadım ve Coşmelermın'ın "Kuş Kutusu" ya da "mükemmel" kitap ismi tercümesiyle "Kafes"ine daldım.
   Korku romanlarının bir olmazsa olmazı "korkulacak nesne"yi bulma işidir. Bu : vampir olur, cin olur, kurtadam olur, (en güzeli) insan olur. Bay Melermın burada kurnazca bir hile yaparak, korkulan nesneyi bilinmeyen birşeyler yapmış. Öyle ki; gördüğünüz anda, ayarlar alt üst olup intihar ve cinayete varan kötü sonuçlarla karşılaşılıyor.
    İki kanallı ilerleyen bir olay örgüsünde, Melori'nin (esas kız) dört yıl öncesinden başlayıp o ana devam eden öyküsünü okuyoruz. Bayan Melermın'ın kurnaz oğlu bir cinlik yapıp paralel öykülerden birini olay örgüsünün en gerilimli yerinden başlatıyor. Melori'nin anabasisinde dört yıl önceki olayları da görüp, kişileri ve gelişmeleri bir çerçeveye oturtabiliyoruz.
   Ben iş çıkışı okumalarla (ki araya bir film falan da girdi (ki birlikte hoş vakit geçirdiğim ve buna zaman ayırdığım bir ailem de var)) iki günde bitirdim. Öyle merak ettiğimden, sonunu beklediğimden falan değil. Kitap hızlı okunuyor.
   Hoşuma gitmedi. 
   İkinciye okuduğumda belki başka tatlar alabileceğim. Kim bilir yazar belki de sosyolojik bir tespit, eleştiri de yapmıştır ? Ama bana Hosesaramago'nun "Körlük" kitabının tam tersine işlenmesi gibi geldi. Üstelik onda bilinmeyen kortutuculuklar olmadığı gibi bu kitabın aksine daha fazla gerilim vardı. Neyse ne. Moda kitaplar okumayı sevenler okumuşlardır zaten. Önerim : Saramago'nun kitabını okumadıysanız onu okuyun daha iyi.

30 Ekim 2015 Cuma

"Fizik" Aristoteles'den çook geç bir çeviri ile.


Muallim-i Evvel (bizde böyle de bilinir) İ.Ö.384-322 yılları arasında yaşamış. Fizik'i de bu yıllar arasında yazmış olduğu çıkarımını yapabiliriz. Rodoslu Andronikos İ.Ö.60 yıllarında, muallimin "varlık" konusundaki görüşlerini "Fizik"ten sonraki kitabına koymuş ve süpersonik bir yaratıcılıkla kitabın adını "Fizik'ten Sonra Gelen" koymuştur. Böyle yaparak "metafizik" olgusunun isim babası olmuştur "Ta Meta Physika". Ama konumuz bu değil.
   "Fizik"; sonra latinceye, arapçaya, sonra tekrar çeşitli dillere çevrilen, günümüz fiziğinin temelini taa 16.yüzyıla kadar oluşturan (bu batı dünyası için böyle, bizdeki etkisi ondan sonraya da sirayet eder), bilim ve felsefe işbirliğinin apaçık bir göstergesi olan, (yalnız özneyi betimleme uzadıkça uzuyor, en iyisi keseyim bari ben) bu kitap; günümüz Türkçesine ancak 1997 yılında Saffet Babür'ün çevirisiyle teşrif etti. Arada yalnızca yirmiüç (23) (YİRMİÜÇ) asır olması yine iyi, hiç çevrilmeyebilirdi de.  
   Benim okumaya çalıştığım nüshası 2014 tarihli beşinci baskısı. Kitap 437 sayfa. Aristoteles'in yedi kitabından mürekkep. Yunanca aslı sol, günümüz Türkçesi ile meali sağ tarafta yazılı. Her kitapta bazı olgular irdeleniyor. 23 asır önce yazılmış metnin, nasıl olup da fakiri tefekküre sardırdığı, kara kara düşündürdüğünden bahis etmeyeceğim. 
   Şöyle bir örnek verebilirim : 1.Kitap "İlkeleri, nedenleri ya da temel ögeleri olan her araştırma alanında bilmek ve kavramak bunları anlamakla söz konusu olduğuna göre (çünkü ilk ilkeleri, ilk nedenleri, temel ögeleri bildiğimizde her bir nesneyi bildiğimizi düşünürüz) şu açık : doğa biliminde de ilk olarak ilkeler üzerine belirleme yapmaya çalışmak gerekiyor." diye başlıyor ve 7.kitabın sonu : "İmdi şu açık: nitelik değiştirmeye özgü olan şey, duyulur nesnelerde ve ruhun duyu ile ilgili kısmındadır, ilineksel olması dışında başka hiçbir şeyde değildir."
   Yani hiç mola yok ! Örnekleme çok nadiren yapılmış ve genel olarak soyut ilerlenmiş. Böyle olması belki de güzel zira dönemin örnekleme anlayışı günümüze çok uzak. Lakin soyut ilerleme konusunda okuyucunun felsefi metinlere aşina olması gerekiyor. Bendeniz beşinci kitaptan itibaren mavi ekran verdim ve maalesef son iki kitabı da,  bitiriyor olmam gerektiği için zorlayarak okudum. 
   Her kitapta değişik konular inceleniyor. 4.Kitapta mesela : yer var mıdır ? madde midir, form mudur ? boşluk nedir ? gibi olgular sorgulanıyor. Vallahi, gözümüzün önünde olan ancak hiç o gözle bakmadığımız önemli gerçekler. Bitişik, ardışık, yanyana gibi bildiğimizi sandığımız sözcüklerin aslında nasıl derinlemesine betimlenebileceği var. Var oğlu var !
   7.Kitapta devinim inceleniyor. Şöyle bir cümle var "devindirenin, devindirildiği için devindirdiği", devindirilenin devinimi ile devindirenin devinimi aynı anda birlikte olacaktır (çünkü aynı anda devindiren devindirir, devindirilen de devinir devindirilir). Öyleyse açık ki, A'nın, B'nin, C'nin devindirenlerin ve devindirilenlerin herbirinin devinimi aynı olacak."
   Fakirin zaten üç tane beyin hücresi var. Böyle bir cümleyle karşılaşınca hepsi birden duraduruyor (bu fiili Sayın Babür sıklıkla kullanmış, sözlükte yok ama bu cümleye cuk oturuyor). Bilim Tarihi Metinleri hocamıza söyleyince bu cümlenin şıpınişi tercümesini yaptı ama o üç hücre an itibarıyla fonksiyonel olmadığından, mealini idrak ambarıma atamadım tabiy ki. Yalnız şunu söyleyeyim. Devinme fiilinden ikrah geldi. 
   Bu kitabın okunması için rehber bir kitap varmış. Ümidim ondadır. 
   Önemli bir kitap, okunması da gerekir, attım kütüphaneme. Uzun, pek uzun ve üzerinde yoğunlaşabileceğim bir dönemde okunmak üzere.
   Fiziğin abc sini anlamak üzere bir (ya da daha çok kere) okuyacağım. Bilim ve felsefeye ilgi duyan kâri için okuması elzemdir.

25 Ekim 2015 Pazar

"Modern Bilimin Doğuşunda Bizans'ın Etkisi Var mıdır ?" Var mıdır hakkaten ?

 Belki inanmayacaksınız ama böylesine "zahiren" sıkıcı görünen ama gerçekte bugünümüzü belirleyecek önemli bilgilerle dolu bir kitabın ilk baskısı tükenmiş ve ancak "Nadir Kitap"ta bulunur olunca, Hocanın öğrencilerinden Tulga Ocak ikinci basımını yaptırmış. 
   1975'de yazılmış önsözün okunması dahi, akademik olmayan okurun bir çok şeyi kavramasına yardımcı olacak niteliktedir. Tarih ve tarih yazmanın önemiyle birlikte tarihi okurken karşımıza çıkacak şaşırtmacalar, yanılgılar ve kurmacalar (ki zamanın "tarihsel" televizyon serileri ile önümüze çıkmaktadır) ile bunlara nelerin yol açtığı çok temiz ve anlaşılır bir biçimde aktarılıyor.
   Kitabımızın içeriği ise oldukça detay içeren kimi tespitlerle dolu. Tekeli Hoca Bizans tarihini incelerken bilim konusunda yoğunlaştığından ve dönemin bilimi, yenilikten ziyade aktarmaya dayalı olduğundan kültürlerarası çevirilere oldukça fazla yer ayırmış (çünkü konu olunan çağda bilimin gelişmesini anlamanın yegane yolu, çeviri faaliyetlerine bakmak). Bu fasıllar ilgiyi biraz düşürse de, genel olarak (dönemin siyasal paradigması da gözönüne alındığında) yorum bölümleri ilgiyle okunacak içeriğe sahip.
   Velhasıl; tarih, bilim ve Bizans'la ilgilenenlerin okuması gereken bir eserdir.

"Marslı" Az bilimkurgu, az gerilim.

    Metdeymın'ın kaslıdan sıskaya evrildiği bir filmle daha karşınızdayız iflah olmaz sinefiller. Üç boyut olayını sinemada sevemediğimden ilk haftalarda gitmedim, belki iki buutlusu (eskiden öyle derlerdi) çıkar onu izlerim diye düşündüm. Sinemalarda gösterimleri azalıp iki buutlusu çıkmayınca sinemaksimumlardan gözlük üstüne iliştirilen klipsli gözlüklerden bir tane edinip (6.5 TL.) izledim mecburen.
   Raydlisıkat, temiz iş çıkarmış. Disko müzikleri, iyi oyunculuklar, kastırmayan özel efektler, (elbette ki) fizik kurallarına tamamen aykırı bir senaryo, düşmeyen bir tempo ile derli toplu bir film olmuş. Filmde, asıl işlenen tema ise insanın (iyice) izole ve çaresiz bir haldeyken hayatta kalabilme çabası. 
   Bay Deymın, yevmiyeyi hakketmiş, çoğunlukla tek başına arz-ı endam ettiği sahneleri (takdire şayan bir şekilde) doldurmuş. Nasa takımı ise Boromir ve Aksel Heni gibi hoş sürprizlerle, elinden geleni yapıyor. (Filmden bir küçük sahneyi çok hoşuma gittiği için yazmasam olmaz. Nasa ekibi bir projeye "Elrond" adı veriyor. Boromir'in "Elrond'u bilmiyor musun ?" diye PR müdürüne çıkışması ve zavallı PR Müdürünün Yüzüklerin Efendisi'ni bilmemesi nedeniyle (ki onun dışında herkeşler bilmektedir) kezban durumuna düşmesi; fakiri gülümsetmiştir.)
   İki saat 15 dakika sular seller gibi akmış, zihin güzelce boşaltılmış, sonlara doğru nefesler tutulmuş (ve koyverilmiş), biletin karşılığı alınmıştır. Sinefillere duyurulur.

20 Ekim 2015 Salı

"The Act Of Killing" İnsanlıktan Utandıran Belgesel.

   İnsana ve insanlığa dair küçük (küçücük de olsa) bir umudunuz varsa, insan olmakla övünüyorsanız; uzak durun, yanına bile yaklaşmayın bu filmin. Ruhunuzda hala ince bir sırça kaldıysa sırra kadem basın, ayarlarınızı bozmayın.
   Önceden birşeyler duymuştum belgesel hakkında. Önyargılı yaklaşmayayım diye hiç bir ön hazırlık yapmadan izlemeye giriştim. Olağanüstü kiç bir çekim sahnesiyle açılan girişten sonra sempatik görünüşlü beyaz saçlı bir dede birşeyler anlatmaya başladı. Aktüel kamerayla yapılan çekimlerde yavaştan dikkatimi çeken bir şeyler oldu. Birtakım insanlar (ki Herman Koto kadar iticisi çok az görülür) ülkelerinin yakın tarihini konu alan bir film çekerken "bir zamanlar maziye bak, ne kadar şendik" havasında öldürdükleri insanları anlatıyorlar. O ak saçlı sevimli dede (!), etraf fazla kirlenmesin diye buldukları pratik bir öldürme yöntemini canlandırıyor : "işte kabloyu şuraya bağlayacaksın, ucunu çekmek için bir tahta bulacaksın, adamı şöyle oturtacak, kabloyu boynuna böyle dolayacak ve sonra da şöyle çekeceksin. Bak ! ne kadar temiz oluyor" falan diye. O an yemin ediyorum içim dondu.
   Endonezya'da 1965 yılında bir askeri darbe olur. Çinlilerin çoğunlukta olduğu ve komünist görüşte oldukları düşünülen bir milyonu (1.000.000) aşkın kişi öldürülür. Bu cesametteki cinayetler sadece polis ve asker tarafından yapılamayacağından yerel çeteler de öldürme eylemine katılır ve olaylar gelişir.
   Enver Kongo (ki gerçek ismi olmadığını düşünüyorum) ve saz arkadaşları bu meyanda, karaborsa sinema bileti satıcılığından, devletin kolladığı resmi katiller sınıfına terfi ederler. Yaptıkları işte o denli başarılıdırlar ki, bir süre sonra (halen de faal olan) yarı milis bir topluluğa rol modeli olurlar. Aradan yıllar geçer. Enver, Herman ve saz arkadaşları müreffeh, ferahfeza, şıngırmıngır bir hayat sürüyorken 38 yaşında bir teksaslı (üstelik üşenmemiş yerel dili de öğrenmiş) Caşuaopenhaymır gelir "Dede gel seni bir filme çekelim" der. Holivut hayranı kıdemli katil Enverkongo balıklama atlar. Kendi paradigmasına göre bir kahraman olan Enver Dede (dedeliği batsın) yaptıklarını gurur duyarak anlatır. Bin (1000) (BİN)'i aşkın insanın bilâistisna katilidir. Bu öldürme eylemlerini ne bir mahkeme ne de akıl/iz'an/ahlak/mantık/vicdan belirlememiş, enverkongo ve takımı kafalarına göre takılmışlardır. 
   Bay openhaymır, belgeseli önceleri bu katliamdan sağ kurtulanlara odaklanarak çekmeyi düşünmüş ancak toplumsal ve siyasi baskı öylesine kuvvetliymiş ki kameranın yönünü diğer tarafa çevirmiş ve katliamı yapanlara yöneltmiş merceği.
   Böyle yapmak ciddi risk. İzleyici bir süre sonra kendini izlediğinin merkezine koyar çünkü. Burada öyle yapan izleyici varsa, koşarak uzaklaşın. Sıradan olmayan bir kurgu, belgesellerde pek görmediğimiz teatral anlatım, insanların kameraya değil de mahalle arkadaşlarına konuşurmuşçasına (ki bay caşua yıllarını harcamış bu güveni kazanmak için) itiraf ettikleri suçlar (misal : "o adamın kafasını kestikten sonra gözlerini kapatmam gerekiyordu, o bakışlar beni bir süre rahatsız etti !"), ekonomik bir müzik kullanımı, çok az dış ses; belgeselimizi farklı bir yere oturtuyor zaten. Ama asıl çarpıcı olan : koskoca bir ülkenin, kocaman bir halkın nasıl olup da çarpık bir bakış açısına sahip oldukları. 
   Evet, belgeselimizin baş aktörleri kongo ve avanesi bu suçları işlemişlerdir. Ama hesap vermedikleri gibi rol modeli olarak günümüzde yaşamaktadırlar. Üstelik gayet de organize bir şekilde zuhur eden, gençliğin oluşturduğu milislerin kahramanı olarak (biri osmanlıoğlanları mı dedi ?). Üstelik devletle pek haşır neşir olarak. 
   Neticede filmin sonunda çıkan yazılarda, yapımda emeği geçen tüm endonezyalılar "anonim" olarak geçiyor. Üstte de yazdığım gibi dış ses neredeyse hiç yok (türkçesi : yönetmen izleyiciyi yönlendirmiyor). Buna mukabil; bünyede oluşan reaksiyon malum : dehşet. (Allahım, insanı bu belgeseli izleyince dehşet duymayan kullarından eyleme !)
   Gece uzun, yazılacak çok şey var. Ama aklımda kalan bir iki sahneyi yazayım da bitireyim. Çünkü yazacaklarım fincancı katırlarını ürkütebilir.
   Enverkongo belgeselin sonlarına doğru en çok can aldığı meşum terasa çıkar. Yaptıklarını yad eder. Kendi bakış açısına göre son derece haklıdır çünkü cezalandırılmamış ödüllendirilmiştir. İçinde kalan son insanlık kırıntısı, son vicdan zerresi yapacağını yapar. Enverkongo dakikalarca öğürür, kusmaya çalışır, içindeki kötülüğü atmaya çalışır. İzleyici bir "beter ol" der içinden. 
   Endonezyalı osmanlıoğlanları yaptıkları bir toplu yemekte sohbet eder, başlarından geçen bir olayı anlatırlar. Konu kısaca şudur : bir kız bir grup erkeğe oral seks yaptığında bir sperm damlası dahi yere düşmemiştir, kız spermlerin tümünü yutmuştur. bu nasıl olmuştur ?" derken yemeğin başlangıç duası ve Kuran okunur herkes ellerini açar, dua eder.
   Enverkongonun işkenceye ezan okunurken ara vermesi.
   Ve daha yazmaya üşendiğim bir çok sahne.
   Bir toplum nasıl akıl tutulmasına maruz kalır, kelimelerin içi nasıl boşaltılır ve başka anlamlarla nasıl doldurulur, insanın kötülüğünün sonu var mı gibi acımasız soruları cevaplama iddiasında olmayan ama bunu yapmaya yaklaşan,
   İnsanı (gerçek insanı) tirtirtitreten, içini buz kestiren, haşyete düşüren, bir belgesel izleyeyim diyenler buyursunlar efem.
   Yok güzel vakit geçireyim diyorsanız, yemek tarifi izleyin.

17 Ekim 2015 Cumartesi

"İnsanın Menşe'i Nesl-i Beşer" Haeckel yazmış Ahmet Nebil Osmanlılaştırmış, Sayın Kalaycıoğulları ve Dinçarslan da Transliterasyonunu Yapmış.

   "Alman hakimleri arasında en sevimli simaya hakim" (valla ben demiyorum Bay Nebil diyor) Bay Hakel, 1898 yılında Kembriç Üniversitesinde "İnsanın Kökenine Dair Mevcut Bilgimiz" başlıklı bir bildiri yayımlar. Dönemin oldukça popüler olan bu bildirisi, 1910 yılında Fransızca bir önsöz eklenerek 7.baskısını yapar (zamanında büyük başarı). İlk Osmanlı sosyalizm muhiplerinden Ahmet Nebil, bu Fransızca baskısını Osmanlıcaya çevirir. Mukaddimesini de Baha Tevfik'e yazdırır. (burada bir parantez elzemdir (elzem : vazgeçilmez, muhip : dost, mukaddime : önsöz))
   İmdi : nereden baksanız çok cesur bir girişim. Dönemin Osmanlısı yavaştan batıya yönelmekle birlikte; ele alınan konunun evrim düşüncesi olması, insanı birazcık ürkütüyor. Bay Nebil, "fincancı katırlarını ürkütür müyüm ?", "zülf-i yare dokunur muyum ?" gibi sorular sordu mu kendine bilmiyoruz ama 1911 yılında bu çeviriyi yaparak, coğrafyamızın mütecessis (meraklı/gizliyi arayan) zihinlerine ilk "acaba"ları (iyi ki de) yerleştirmiştir. Yapılan çeviri antropoloji açısından incelendiğinde günümüz araştırmalarıyla mukayese edilmeyecek kadar basit. Bay Hakel (ki zat-ı muhterem "ekoloji" teriminin babasıdır), "ontojeni, filojeninin tekrarıdır" kavramını öne sürmektedir. Yani : "embriyolojik gelişim, evrimsel gelişimi izler" demek olan bu kavram, ileride nazi ideolojisine de destek olacak şekilde kullanılacaktır (zannederim Bay Hakel bunu böyle istemez idi). Yine de günümüzde antropoloji olarak mücessem kocaman bir bilimin su basmanını (sub basement = altyapı) oluşturan ilk tuğlalardan olması açısından, önemli.
   1911 yılında yayımlanan bu risaleyi Bay İnan Kalaycıoğulları (ki fakirin hocalarından biridir, hasbıhali zihin açar) ve Bay Dinçarslan, günümüz türkçesine çevirmiştir. Çizgi yayınlarından çıkan kitabın ilk bölümünü; latin harfleriyle yazılmış osmanlıca metin, ikinci bölümünü günümüz türkçesiyle yapılan transliterasyonu oluşturmaktadır. Osmanlıcanın ne menem birşey olduğunu merak eden okur, iki ayraç kullanarak Osmanlıcaya da aşinalık kazanabilmektedir. 
   Antropoloji, evrim, bilim ve elbetteki tarihe meraklı kâriler için.    


15 Ekim 2015 Perşembe

"Ölüm Pornosu" Kitap Akıyor...

 
   Sıradan durgun bir yaşantınız var varsayalım (ki canım ülkemde bu da sadece varsayım olarak gerçekleşebilir). Diyelim ki kitap da okuyorsunuz (ki aynı coğrafyada pek patetik (ne işim olur patetikle) sefil bir azınlıksınız). Okuma listeniz de pek mutad. İşte bu sıradanlığın içine bir Palahniuk kitabı attığınızda ateşi harlamış olursunuz. Kitapların üslubu; tıpkı bir (şimdi bilemedim ne yazsam) şimendifer gibi. Boyum kadar tekerlekler, heryerinden bilimkurgu efekti gibi çıkan buharlar, dumanlar, dehşetli bir gürültü, vızıldayan bir kazan, her an patlama öncesi gibi hissettiren tehlikeli bir basınç. Göz attığınız anda gözünüz kilitleniyor ve Erdil Yaşaroğlu karikatürlerindeki inekler gibi dalıp gidiyorsunuz şimendifere.
   Kendi adıma konuşayım. Kitaplarını seviyorum da Bayan Palahniuk'un oğlu Çak Beye pek kanım ısınmadı. Yıllardır "yeraltı edebiyatı" diye yutturulan kitapların muharririnin daha anonim, daha gizemli olacağını umarken kendisini şanjanlı, yanardönerli pazarlıyor adam. Paranın yüzü sıcak zaar (zaar !). 
   Efendim, kitabımızın konusu porno. Hal böyleyken içiniz porno kaldırmıyorsa okumayın gitsin. Ama ucundan kıyısından malumat sahibiyseniz ilk sayfaları çevirmeye başlayabilirsiniz. 
   Emektar bir porno selebritisinin (ne işim olur selebritiyle) meşhuresinin jübilesi; bildiğiniz Gines rekoru kırma denemesine öykünür. Hanımefendi; 600 farklı erkeğin gövde-i tedrisinden geçecektir. Kitabımız setin bekleme salonunda başlar ve biter. Sadece sıra numarası olarak tanıdığımız üç farklı karakter, olayları kendi gözlerinden bizlere aktaracaklar. Bu meyanda okur; hem aynı olayı üç pencereden temaşa edecek, hem konu hakkında istiflenecek bilgilere kavuşacak (misal : şişme pornografik bebeği icat edenlerin Naziler olması gibi), hem de sosyolojik bir eleştiriyi sindirecektir. 
   Okumaya başlayınca nasıl bittiğini anlayamıyorsunuz. Sindirilen bilgiler biraz hazmı zor bilgiler. Midesi, meşrebi kaldırmayanlar hiç başlamasın. Kitap kurtlarının kaçırma gibi bir şansı yok.
Yazara olan gıcıklığımdan en kötü fotografisini koyuyorum.

4 Ekim 2015 Pazar

"Üç Ölüm" Tolstoy'un Gençliğinden.

    Vedat Özdemiroğlu'nun Uykusuz'daki yazısındaki önerisiyle İletişim Yayınlarından çıkan versiyonunu okuduk. Diğerlerini bilmiyorum ama bu baskıda "Mihail Bahtin'in" bir sonsözü var. Okuduktan sonra paradigması değişiyor kârinin. 
   Beş öyküden mürekkep kitabımız Tolstoy'un gençlik dönemi eserlerinden. Buna mukabil yazıldığı duru dil, canlı betimlemeler, sağlam kurgu; öykülerin çabucak okuyucuyu sarmasını sağlıyor. Düşününüz; olaylar 19.yüzyılın sonlarında, kültür ve coğrafyamıza çok uzak yerlerde geçiyor. Ancak insanın digerkâmlık yapması yine de mümkün oluyor. Nedir : Bay Tolstoy insanın ortak değerlerini bulup işlemede pek mahir. 
   Size önerim : ilk öykü olan "Üç Ölüm"ü okuyun. Şöyle bir arkanıza yaslanıp, çıkarımlarınızı zihninizde bir billurlaştırın. Sonra Bay Bahtin'in sonsözünü okuyun. Bir daha düşünün. Kalan öyküleri bu malumatla okursanız, bir tık daha profesyonel bir öykü okuyucusu olacaksınız. Kitapçığımız zaten pek mütevazı. 190 sayfa, şıpınişi biter. Öyküye meraklıysanız, bulunuz, okuyunuz.

1 Ekim 2015 Perşembe

"Allah Senden Razı Olsun Bay Rosewater" Senden de Bay Vonnegut.

   Kitapta üslup önemli. Yazara da kanı ısınmalı insanın. İkisi birden mevcutsa "elle gelen düğün bayram". Bay Vonnegut'un kitapları (bence) böyledir. 
   Üslup hep dalgacıdır (misal : kitabımız "Bir miktar bal nasıl arılarla ilgili bir öykünün önemli bir kişisi olabilirse, insanlarla ilgili bu öykünün önemli kişilerinden biri de bir miktar paradır." diye kuntastik bir cümleyle başlar ve "Mushari, Lübnan asıllıydı ve Brooklyn'li bir halı tüccarının oğluydu. Boyu; bir metre elliyedibuçuk santimdi. Çıplakken karanlıkta parlayan, devasa bir götü vardı." tarzı asil betimlemelerle devam eder. (parantez rekoru kırdım sanırım)). Bay Vonnegut'un safı bellidir. İnsanın yanındadır, savaşın, kapitalizmin, sömürünün, gıllıgışlıların karşısında. 
   Kendisinin filmlere konu olabilecek bir hayatı vardır. Kimi kitaplarında bunun izini çokça görürüz. Kilgore Trout gibi bombastik bir kahraman yaratmış ve çokça kitaplarında bunu kullanmıştır (Bay Trout'a selam olsun). Üstelik pek sıcacık bir gülümseyişi vardır. Daha ne olsun.
   Bu romanımız modern bir "Candide" addedilebilir. Elbette Bay Vonnegut bir François Marie Arouet (çoğu kısaca Voltaire der) olma iddiasında değil (iyiki de). Ama her iki eserin omurgası aynı sayıda omura sahip : insanın saflığı, iyiliği, iyiyi arama gayreti. 
   Bay Elyıtrozvotır, sahip olduğu milyonlarca doları küçük miktarlarda da olsa, iyilik yapmaya değer olmasalar da (çünkü vermek için sadece "insan" olmaları yeter (ki bu düşünce temelde pirûpaktır)), karşılıksızca önemsiz insanlara dağıtıyor. Kapitalizmin somutlaşmış, insanlaşmış hali babası Senatör Rozvotır, kurnaz ve sinsi avukat çömezi Muşari buna bir son verip, milyoncuklara kavuşabilecekler mi ?
   Bu konuyu fazla sündürmeden kitaba yakın durmanızı öneririm. Sonlara doğru modern aklıselimin galebe çaldığı Bay Elyıtın, samimi okuyucuya soğuk gelen tavırlarının son iki satırda okurun zihnine takla attırdığını söylesem, spoyler (ne işim olur spoylerle) bozuntu vermemiş olurum umarım.

"Southpaw" Boks Filminden Bıkmayanlara...

 
   Şu bir gerçek ki : Ceyk (soyadıokunamayangiller) Gilenhol (artık böyle diyorum naapiyim) iyi aktör. Nightcrawler'da çok iyi iş çıkarmıştı, burada çıtayı bir tık yükseltmiş.
   Senaryo standart. En tepeden en dibe düşen bir boksör (biri balboa mı dedi ?). Gizemli bir antrenör (biri miyagi mi dedi ?), en dipten yukarı tırmanmaca. 
   Forıstvitikır nasıl ki zamanında siyah buda donundayken samuray rolüne ters düştüyse (ki Bay Carmuş candır), burada da boks antrenörü rolüne eğreti durmuş. Neyse ki Ceyk Bey bu açığı iyi kapatıyor. 
   Filmimizin mukaddimesi, düğümü ve çözümü standart. Azıcık sinemayla ilgileniyorsanız, filmin tümünü tahmin etmeniz doğal. E o halde niçin izleyelim ? diye soranlara el-cevab : bünyede kıpraşan destrodoyu tatmin için elbette. 
   Boks maçları, mebzul miktarda kanla, iyi oyunculuklarla, özenli ağır çekimlerle öyle cazip bir hale getirilmiş ki; dünyanın en saçma sporu (iki adam karşılıklı birbirlerini yumrukluyorlar) bir anda görsel bir izlenceye dönüşebiliyor. 
   Bunun ve Bay Gilenhol'un gittikçe iyileşen oyunculuğunu görmek için katlanılabilir, yoksa izlemeseniz de olur.

23 Eylül 2015 Çarşamba

"Sovyet Mutfak Sanatı" Mutfaktan Yakın Dönem Rusya Tarihinin Görünüşü

 
   Yapı Kredi Yayınları "Yaşantı" demiş eserin türüne. Bundan daha iyi tanımlanamazdı kitabımız.
   Yazarımız Bayan Bremzen, 1963 doğumlu bir Rus Yahudisi. Bir süre sonra göçtüğü batı dünyasında yemek kitaplarıyla tanınıyor. Asıl ününü ve mesleğini bulduğu batı dünyasından ziyade Rusya'dan daha çok etkilenmiş.
   Kitapta yakın dönem Rusya tarihi, mutfak aralığından gösteriliyor. Şüphesiz ki yemek alışkanlıları, mutfak kültürü insanın hayatında çok önemli. Yaşanılan dönem, iktidar ideolojisi, toplumun tüketim alışkanlıkları mutfağa doğrudan yansıyan ögeler. 1910'lardan başlayarak günümüz Putin dönemine kadar Rusya'nın siyasal, günlük hayatından kimi yürek burkan kimi gülümseten dönemleri görüyoruz. 
   İlk bölümleri okudukça kitabın, batı dünyasının komünizme yaptığı sığ bir propaganda olduğunu zannettim. Bayan Bremzen komünizme ve dayattığı yaşam sistemine veryansın ediyor, sistemli bir kıtlıktan dem vuruyor, inanmış komünistlerle (misal dedesi) dalga geçiyor ve kapağı bir an önce annesinin ütopyası olan batıya atmayı planlıyordu. 
   Bu minvalde ortalara doğru geldikçe, hayaller gerçekleşip batıya yerleşildikten sonra; söylem değişti. Anlaşılan amerikan rüyası, göçmen ruslara fazla kapitalist gelmişti. Orta bölümden itibaren, bu kez Rusya özlemini temaşa ediyoruz kitabımızda. Anlaşılan göçer insanlar için en güzeli henüz gidilmeyen ve terk ettiğimiz yerler. Asıl dramsa terk edilen yere dönüldüğünde, oraların da eski "oralar" olmadığını idrak etmek oluyor.
   Rus mutfağı bize uzak. Hayatlarında mutfağa enginar, bakla, bamya ve hatta şöyle kokulu kütür kütür bir domates sokmamış bir yemek kültüründen söz ediyoruz. İklim de sert olduğundan patates, lahana, turp, et ve yağ ağırlıklı, yüksek kalorili tarifler söz konusu. Bir de tabii votka. 
   Bu votka bâbı da ilginçtir doğrusu. Anlatılan anektoda göre sovyetler bir din seçeceği zaman; jeopolitik olarak islam daha doğru gözükse de, malum alkol kısıtlamasından ötürü ortodoksluğu tercih etmişler.
   Mutfak, yemek tarifleri, kişisel anılar bir kenara bırakıldığında "Sovyet Mutfak Sanatı", yanıbaşımızda duran koskocaman bir ülkenin siyasal ve toplumsal yaşantısını, düz vatandaşın gözünden yorumlanışını merak eden kâriye ilginç gelecektir. Yemek, mutfak, ülkeler tarihi, komşu kültürler ilginizi çekiyorsa yakın durunuz.

21 Eylül 2015 Pazartesi

"İyi ki Doğdun Türk" Başarısız Alman Polisiyesi

   Kapağını internette bulamadığım kitaptır. (böylece üste düdük kadar jpeg yapıştırdım)
Almanya'da çok satmış. Kitabın kahramanı Türkçe bilmeyen "Kemal Kayankaya"dır. Kemal bey fena halde Semspeyd, Filipmarlov kokan, rus gibi içen, çeçen gibi döğüşen, ingiliz gibi düşünen tipik bir dedektiftir.
   Konu klasik polisiyedir. Polisin çözemediği bir cinayet davasını, maktülün eşi Bay Kayankaya'ya getirir. Zehir hafiyemiz, polisin çözmekte fazla istekli olmadığı davaya sarar, olaylar gelişir.
   Sıkı polisiye okuru iseniz, ilk sayfalardan itibaren olayın örgüsünü hemen çözer ve sıkılarak sonunu getirirsiniz. Değilseniz, belirli bir ilgiyi koruyarak sonuna kadar gidersiniz. Fakir için kitabın tek ilginç yanı, olayın Almanya'da geçmesi idi. Konunun kendisinden azade olarak arkaplanını incelediğinizde Almanya hakkında değişik bilgiler alıyorsunuz. Nedir : iyi polisiye okuru için bu amel, keçiboynuzu çiğnemek gibidir : (bir dirhem bal almak için bir çeki odun çiğnemek).
   Ondan ötürü, iyi polisiye okurlarına önermem. Polisiyelere yeni başlayanlar içinse birazcık gideri vardır. 


"Good Kill" İnsan İnsana Bunu Yapar mı ?


   Beni Siz Delirttiniz Ajandasının 6 Eylül 2015 tarihindeki söz aynen şöyleydi : 
"Kim daha tehlikeli ?
Midesindeki hidrojen bombası taşıdığına inanan psikoz hastası mı, yoksa dünyaya mükemmelen uyum sağlamış olan ve emir geldiğinde gerçek hidrojen bombasını atmak için hazır bekleyen bir B-52 pilotu mu ?" R.D.Laing İskoç Psikiatrist
   Aforizmanın filmimizle bağıntısını sonra irdeleriz.
   "Uygar" uluslar savaşlarını artık silahlandırılmış insansız hava araçlarıyla yapıyor. Teksas'taki bir kutudan yönlendirilen dron, 14 bin km. uzaklıkta insanları seçiyor, hedefe alıyor ve imha ediyor (öldürüyor). 
   Gerçek savaş pilotluğundan dron pilotluğuna tenkis edilen Tamısiigın (İitkınhovk), mesai saatlerinde gerektiğinde sivilleri dahi öldürür, işinden çıktığında rakınrol dinleyerek, gayet amerikanvari otosuna atlar, sabörbdeki evinin arka bahçesinde barbekü yapar, çocukları okuldan alır (birtakım başka çocukları öldürdükten sonra). Bay Tamıs'ın iyi bir hristiyan olduğunu yatağının üstündeki ve boynundaki haçtan anlarız. 
   Bir süre sonra işler iyice zıvanadan çıkar. Yönetimi CIA devraldıktan kelli, hedef patlatıldıktan sonra kurtaran canlar da öldürülmeye başlanır. Yardımcı pilot bunu "bu yaptığımız terörizm." diye özetler. Filmin esaslı tespitlerinden biri budur.
   Bay Tamıs, aldığı eğitim, sistemin boynuna doladığı ağırlıklar (banliyödeki evin morgıçı, çocukların eğitim masrafı, kaybetmeyi göze alamayacağı hayat standartı vs.) ve cılız vicdanı arasında kalır.
   Filmimiz ağır ilerliyor, İitınhovk ve Cenyuricons yevmiyenin hakkını veriyor, ekranda gördüğümüz ölümlerin bir süre sonra piksel olmaktan çıkıp can olmaya başlaması yavaş yavaş izleyiciye yediriliyor. İki dünya arasındaki fark insanın yüzüne tokat gibi çarpıyor. 
   Bazı sahnelerde digerkâmlık yapmamanın imkanı yok. Kendinizi, o emri alan ve o yükü taşıyan insanın yerine koyuyor ve "ben olsaydım ne yapardım ?" diyorsunuz. Bol maaşlı ve rahat bir işi bırakıp, sistemin dışladığı bir insan olmayı göze alabilir misiniz ? Umarım alırsınızdır. Umarım bir çok insan ve hatta tüm insanlar alırdı ve dünyamız daha yaşanılabilir bir yer olurdu. 
   Savaş filmi değil, psikolojik gerilim de değil, dram değil. Nereye oturtacağımı bilemediğim bir film. Öyle pek başarılı olduğunu söylemek de mümkün değil ancak sorduğu sorular ve gösterdiği seçimler için izlemeye değer. Yakın durun derim.

12 Eylül 2015 Cumartesi

"The Man From U.N.C.L.E" Gayriçi'nin Son Filmi

   007'nin yeni filmi gösterime girmesine az zaman kalmışken, ajan komedisi Kingsman daha yılını devirmemişken; Gayriçi, risk alıp 1960'larda geçen soğuk savaş döneminin ajan filmini çekmiş.
   Hakkını yemeyelim yönetmenin kendine has bir üslubu var. Tek kadrajda çok sekanslar, aksiyonun çok olduğu sahnelerin sessiz çekilmesi, müzikle filmin şükela uyumu, çok özenli müzikler, şaşırtan senaryolar vs.vs. Kendisinin ilk dönem filmlerindeki kıvılcımı şimdi pek özlüyoruz. Genellemeyi kesip filme dönelim.
   Soğuk savaş dönemi. Bir şekilde bir arada çalışmaya mecbur kalmış Amerikan (Napolyon Solo (şaka gibi bir isim)) ve Rus ajanı (İlya (hah bu olmuş)), arada tamirci bir kızceyiz. Kötü adamların (ki "gizli naziler" oluyorlar bu filmde) peşine düşüyorlar. 
   İki saate yakın süre (116 dk.) fazla sıkılmadan akıp gidiyor. Senaryo güzel, oyunculuklar fena değil (Cerıdheris ve Hüügrend yancı rollerde harcanıyor (yalnız hüügrend ne yaşlanmış öyle !)). Müzikler bombastik. Yönetmenin dokunuşları hissediliyor (elbette ki bir "Lock, Stock and Two Smoking Barrels" değil). Ama benim filmdeki favorim : dönemin kostümler, araçlar, dekorlar olarak çok güzel bir şekilde canlandırılması oldu. Filmin geçtiği Berlin ve Roma'da güzel bir çalışma yapılarak 1960'lar aynen yansıtılmış. 
   İyi gişe yaparsa bir ikincisinin İstanbul'da geçeceği kılçığı atılan filmimiz; sıcaktan bunaldığımız bu günlerde serin ve tenha sinema salonlarında izlenecek güzel bir alternatif. 
   Haydi iyi seyirler.



9 Eylül 2015 Çarşamba

Ferahfeza Taksim Dinlerken Ağlamak !..

   Hayattan hiç şikayetçi olmamam gerek. Orta yaşların sonuna doğru geliyorum. Ciddi bir sağlık sorunum yok. Sevdiceğim ile aramda sıcacık bir sevgi var. Yüreği yüzünde, vicdan sahibi, merhametli, günümüz standartının çok üstünde digemkâr bir kızım; güleryüzlü, günümüz standartının üstünde saygılı bir damat adayı oğlum var. 
   Karım da, fakir de emekli. Can sıkıntısından başladığım, ancak şimdi (arada yanıp yakınmalarıma karşın) severek yaptığım bir işim, iyi iş arkadaşlarım var. İstediğimi alabiliyor, istediğimi yiyebiliyorum. Üstüne pipirikleneceğim hiç bir gayrimenkulum yok. 
   Öyleyse niye, akşam yürüyüşlerinde ferahfeza taksim dinlerken gözlerim yaşarıyor ?
   Mesele çok önceleri başladı.  90'lı yılların sonunda, beslendiğim, içinde yaşadığım toplum inceden değişmeye hallendi. Köşe dönmenin ayıp olmamaya başladığı, işini bilen memurun köşesini döndüğü yıllardı. Normal insanlar gibi, işten eve gelince ajanslara bakıyor, gazetelere göz gezdiriyor, kitabımı okuyordum. 
   İkibinli yılların başından itibaren ise değişim hızlandı. İçinde bulunduğum düşünsel, siyasal topluluk artık başörtülülere ciddi bir horgörüyle yaklaşıyordu. İnancının samimi olduğunu hissettiğim hiç kimseye önyargıyla yaklaşmadım, karşımdaki hiç kimseyi inancıyla, cinsel tercihiyle, siyasi düşüncesiyle değerlendirmedim. 
   2009'da emekli olduktan sonra, evlerin başköşesindeki bomba olarak nitelendirdiğim televizyonu kestim. Ajanslar dahil hiç bir şey izlememeye başladım (iyi de oldu). Çevremde, toplumda olan biteni sadece yazılı basından ve internetten izlemeye başladım. Gitgide kamplaşmaya başladık. İnsanların birbirlerinden uzaklaşmakta olduğunu üzülerek görüyor, kendime ördüğüm kozanın sanal emniyetinde, resmin büyüğünü görmemi sağlayan kitapları okumaya çalışarak, zihnimi resetleyen filmleri izleyerek, nihavent şarkılar, hüseyni türküler öğrenerek ömür tükettim. 
   Elimizde kalan en ciddi silah olan mizahı ihmal etmeyerek, hayata dalgacı bakan bir tarafımın olmasına çok çaba sarfettim. Aksatmadan her hafta mizah dergilerimi didik didik ettim. 
   Altı ay içinde hem Babacığımı, hem Anacığımı kaybettim. Kayıplar devam etti. Sırasız ölümler de yaşadım. Bir şekilde benliğimi sağlam tutmayı başardım.
   Bu günlere geldim.
   Son bir aydır; son yıllarda yaptığım her türlü zihinsel tecridi uygulamaya çalışıyorum. Televizyon zaten yok, gazetenin sadece 3.sayfalarını okuyorum. Polisiyeler, bilimkurgular okuyorum. Son hafta iyiden kaçışa bağlayarak her gece; yok Star Wars serisi, yok Riddick Günlükleri falan bilimkurguya vurdum (ki önceden hep işe yaramıştı). 
   İş dönüşü yaptığım mutad yürüyüşlerde kâh şarkîler dinliyorum, kâh türkîler. Bu gün; önce Ali Ekber Çiçek'ten "Haydar Haydar" vardı sonra "Ferahfezâ Taksim" geldi. Baktım sokakta yürüyenler bana bakıyor, farkettim ki şakır şakır ağlıyorum. 
   Koza, tecrit falan bir yere kadar demek ki. Zihin ister istemez etkileniyor. Şöyle bir içime döndüm, korku gördüm, endişe gördüm, acı gördüm. "Sorun"un ne olduğunu bilmediğim "çözüm süreci"ni gördüm. Aklıma Kosova'da "Oğullar, damatlar hep öldü. Gelinler, torunlar elime bakar. 79 yaşındayım. Devlet yok. Ne yapayım ?" diyen ihtiyar geliyor. Kulaklarımı tıkamama karşın, kulaklarıma takılan "Çolaklı'da 15 kürdün işyerini yakmışlar" haberi geliyor. Aklıma arnavut, kürt, yörük, laz, çerkes, alevi, mevlevî, nakşî,  deist, sosyalist, faşist (evet onlardan da var) dostlarım geliyor. 
   Günde 10 dakikamı harcadığım, fotoğraflara bakmadığım sosyal paylaşım sitesinde gözüme takılan fotoğraf geliyor. Yaşlı bir anacık, bir elinde bastonu, bir elinde bayrak, boynu bükük oturuyor. Karşısında oğlu. Tabutun içinde. Başka yerlerde başka analar da var boynu bükük, fotoğraflarını görmediğimiz. Ne olursa olsun, büyükler küçüklerini gömmemeli. 
   İşte yine gözlerim doluyor. 
   Lümpen proleteryadan nefret ettiğim halde (ki müsebbibi onlardır bu halin) ülkemi ve insanlarını seviyorum. İvme bu şekilde gittiği takdirde bir iç savaşa sürükleneceğimizi seziyorum. Suriyeli de değilim ki başka memleketlere kaçayım. Böyle bir gidişatta, tarafımı seçip, kalkışacağım elbette. Ama kalkışma çözüm değil. 
   Bu memleket güzel memleket. Şarkılarını, türkülerini dinleyin. Hakikaten güzel. Şehir varoşlarında yozlaşmış lümpeni ayırın bir tarafa, insanları güzel. 
   Akçakoca'da "bu sabah tuttum" dediği kıraçaları öven ergeni seviyorum ben. Sokaktaki mültecileri her görüşünde muhakkak bir bozukluk veren apartman görevlimizi seviyorum. Hayatla, insanla temasını para ekseninde tutmayan insanları seviyorum. 
   Biliyorum ki; bu düzen kırılgan bir düzen. Her kışkırtmaya açığız. Din ile yaklaşır, kamplaştırırsın. Etnik kökenden girer, düşmanlaştırırsın. Siyaseten ayrıştırırsın. Bunların hepsi acımasızca, vandalca yapılıyor. Üstelik bu kışkırtmalara karşı koyabilecek ne toplumsal hafızamız, ne de bilgi birikimimiz var. Sadece bir içgüdü. O içgüdüye güveniyordum. Ama olanlar vahim. Şarkîleri, türkîleri dinlerken ağlamaktan başka da bir şey yapamıyorum. 
   Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil. Ben de yazıyorum işte böyle.