4 Kasım 2021 Perşembe

"Dune" Frank Herbert'a Denis Villeneuve Dokunuşu.

   Beklenen gün geldi ve ne zamandır ha bugün ha önümüzdeki ay yayınlanacak denilen Denisvilenöv'ün (böyle mi telaffuz ediliyordu) Dune versiyonunu da izleme fırsatı bulabildik.
   Tam bir yıl önce bu film hakkında şuradaki neşriyatta bir yazım yayımlanmıştı. Tam bir yıl önce gösterileceği vaadine kanarak üşenmemiş 11.075 vuruşluk bir risale kaleme almış ve çok yanılmıştım. Yanılmadığım (daha doğrusu Alejandro Jodorowksy'nin (onun da muhteşem yenilgisinin belgeselini şuraya bırakalım) yanılmadığı) şey: yazının sonunda geçen Jodorowsky'nin söylediği "herşey tahmin edilebilir" öngörüsüdür. Evet Denis Bey (soyadını telaffuza daha fazla nefes yettiremiyorum) yetenekli bir yönetmen (bunu Arrival'da gördük gayet güzelce), kitap zaten bilimkurgunun opus magnumlarından biri (Dünyada en çok satılan bilimkurgu kitabı) ama işin içine ne kadar da kitabın o ruhani yönü katılmaya çalışılırsa çalışılsın neticede bir holivut filmi (yabancı gezegene gayda çalarak inen bir ordudan bahsediyoruz). Elbette Linç'in (hiç kimsenin kendi yönetmeninin bile sevmediği ama benim pek hazzettiğim über kiç filmi) versiyonundan daha fazla sadıktır kitaba. Elbette her sahnesi özenle çekilmiş, ışık/açı/kadraj/ses/müzik (yalnız Hans Zimmer'in (en popüler holivut müzikçilerindendir kendisi) o Ederlezi çığlıklı müziği muazzep etmiştir fakiri)/kurgu/kast çok özenilmiştir. Ancak ne kitabın derinliğini verebilmiş (itiraf edelim ki bu da kolay iş değildir) ne de holivut filmi meraklısı zombileri tatmin edebilecek eğlenceyi yakalayabilmiştir (biz "iki cami arasında beynamaz" deriz, işte aynı bu şekil!). Birazcık bilime teşneyseniz akıllara garip sorular da getirir (niye gezegenlerarası yolculuklarda anti-kütleçekim gücünden yararlanan gemiler kullanıyorlar da, gezegen içinde yusufçuk tipli (işte bunlar hep Jodorowsky'den intihal) tortorlar kullanıyorlar?). Azıcık frontal lob kullanıyorsanız "filmde niye hiç transistör yok?" diyebilirsiniz (çünkü binyıllar önce insanlık teknolojiden az daha topu atıyormuş da ondan. Yaaa!). Hülasa 2s35d'mızı verip izledik mi izledik, ikinci bölümü de izleyeceğiz kısmetse (serde bilimkurgu iptilası var ne de olsa). 
   Yalnız başroldeki Timotikalamet holivutta yürür! (yanlış bir iş yapıp bağımsız filmlerde oynamazsa) Ben yinede Kyle MacLachlan'ı daha çok seviyorum (var bir varoşluk bünyede).

"Pembe Tütülü Amiral" Neoliberal Zamanlarda Orduya Vurmak Kolay!

   Anlı şanlı bir tümamiral, Abant'taki bir iş toplantısının akşamında balerin makyajı ve kostümüyle (pempe tütüsüne kadar bittamam), kendi topladığı kimileyin nezih jigololu izleyicilerinin önünde süitinde kalp krizi geçirerek ölür. Vaziyet pek b.ktandır. Olay jandarma bölgesidir ama askeri savcı ve adli savcı olayın üstüne atlar. Üstüne üstlük olay anından hemen sonrasının kısa da olsa alınan bir görüntü kaydı, haber kanallarına düşmüştür.
   181 sayfalık novella, kısa kısa bölümlerle okuru hiç sıkmadan hitama ulaşıveriyor. Romanımızın kahramanı yok. Hiç kimse sütten çıkmış ak kaşık değil (belki ağabeyi dincilikten memuriyetten atılan idealist adli savcımız). 
   Amma velakin romanımızın başlanıgıcındaki dört isimden ikisine dikkatim kaydı. Barbaros Altuğ'u tanımam etmem, Naim Dilmener'i severim. Perihan Mağden'in kimi romanlarını da öyle (kendisi fanatik bir neoliberaldir) ama İskender Pala denince tüylerim tiken tiken olur (nedeni bir çilingir sofrasında daha kolay anlatılır yazıya dökmesi zordur). Üstelik Nisan 2008'de Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nı hedef alan ve sonrasında yine aynı kuvvete yönelik Ergenekon davaları dönemin korkusuz savcısı Zekeriya Öz (bu dünyada ve varsa öbür dünyada huzur bulmaz umarım) tarafından çoktan açılmıştır. Zeitgeist (ne işim olur zeitgeistla) zamanın ruhu; bir zamanların üstüne kalem oynatılması imkansız muktedirlerine saldırıyı emretmektedir. Yazarımız da bu ahval ve şerait altında elinden geleni yapmış ve ilginç bir kurguyla çok satma ihtimali olan bu novellayı kondurmuştur kitapçı raflarına. 
   Denizaltılarda ve donanma gemilerinde fiili livatayı hiç görmedim, üstüne üstlük duymadım. 29 Yıl bahriye üniformasıyla gezdim, bunun önemli kısmında denizin üstündeydim. Sayın Pala, bahriye hayatı boyunca değil denizaltıda cephe görevine çıkmak, herhangi bir deniz tatbikatına bile katılmış değildir (bahriye hayatındaki branşı öğretmendir). Öyleyken (üstelik de tarihindeki en savunmasız anlarında) denizcilere çamur atmak pek adilane gelmedi bana. Kitap akıcı, edebi olarak zayıf ancak neoliberal bayrağı dimdik tutuyor elinde ve vazifesini iyi yapıyor. Siz bilirsiniz yani!

3 Kasım 2021 Çarşamba

"The Green Knight" Ben Beğendim.

    Kral Arthur'un yeğeni ve ablası Hintli olur mu hiç demeyiniz yetenekli bir yönetmenin neler yapabileceğini bilmiyorsunuz.
   Amcasına hava atmaya niyetlenen kof Gawain, karşısında kafasını uzatan yeşil şovalyenin kafasını hiç tereddüt etmeden uçurur. Ancak bunun bir de rövanşı vardır. İşte iki saati aşkın (2s10d) süresiyle filmimiz bu rövanşa odaklanıyor. Bu yıl izlediğin en iyi filmlerdendir. Bir kere zenaat olarak diyecek hiç bir sözümüz olamaz. Her sahne (açılıştan kapanışa) ince ince hesaplanmış, renklenmiş, müziklenmiş. Konuyu bir kenara bırakıp resim sergisi niyetine izleseniz hiç sıkılmazsınız (azıcık resim sanatına teşneyseniz elbette ki). Bond ve Dune'dan sonra çok iyi geldi. Yalnız holivut sinemasını seviyorsanız uzak durunuz. Mesellere, metaforlara kutaforlara (yok efendim kırmızı tilkiler, aşılan ölüm korkuları (yeşil kuşaklar), ters portreler ve daha neler) teşneyseniz ıskalamayınız.

"No Time to Die" Bitti de Kurtulduk.

   Serinin son filmini salgın malgın demeden sinema salonunda izledik (herkeşler benim gibi düşünmüyordu herhalde salonda güvercinimle bir başımızaydık). En son Spectre'yi izlemiş ve hayıflanmıştım (hiç ders almıyorsun arakolpa!). Yine holivut çekimine karşı koyamayarak buna da güzel bir bilet parası verdik, yine hayıflandık.
   Filmimiz 2s43d'da; türünün gerektirdiği tüm klişelerin bihakkın üstesinden geliyor (araba takipleri, yıkılan duvarlar, akıllara zarar aksiyon sahneleri, sevimsiz villainler (ne işim olur villainle) kötüadamlar, duygusal konuşmalar vs. Ancak ne başrolü oynayan kahramanımızın yeni limon yemişçesine büzülmüş dudakları, ne de Rami Malek'in iticiliği, (üstelik prodüksüyona harcanan onca paraya rağmen (çok değişik ülkelerde pek masraflı çekimler var)) filmimizi kurtarmaya yetmiyor. Ya da holivuttan ikrah geldi, bilemiyorum artık. 
Bir tek Ana de Armas'ı pek seviyorum (zaafım var o büyük gözlere, elimden bir şey gelmiyor) onun olduğu sahneleri daha bir doğrularak izledim (o dövüş koreografisi o yüze hiç gitmemiş ama olsun). Nedir: üç saate yakın zamanı güzelce ezdik ama filmimizin fakire kattığı bir şey var mı? Zinhar! Öyleyse cansıkıntısında gider, ama vaktiniz kıymetliyse uzak durun.

"Kün" Konya Ağzının Dibi!

   Kün acaip bir roman. İlk bölümü yazar, ikincisini bir sperm, üçüncü bölümü ise bir ölü yazıyor, sonrakilerse nasıl denk gelirse. Ölemeyen ölüler, Konya ağzıyla konuşan köpekler, alavereci dinci muhtarlar, ölüm makinesi ilkokul çocukları, ezan tilavetiyle sokaktaki ateisti imana getiren ancak p.ştun önde gideni seyyar satıcıları, köpeklerle konuşan Hüdaiaa'ları, dişbudak tespihli (ama pek şeker) cami hocaları ve daha kimler kimler.
   Beş günlük bir yurtdışı gezisinde (o daha sonraki bir yazının konusu) okundu, bitti (ama sakin kafayla bir daha okunmak üzere görünür bir rafa konuldu). 
   Bugüne kadar okuduğum romanları ve öyküleriyle diyebilirim ki: Sezgin Kaymaz'ın köpeklerle ve ölümle bir hesabı var. Her okuduğum metinde bu iki ögeye rastlamamazlık etmedim (du bakalım şimdi de "Geber Anne"yi hatmediyoruz). Burada da hem ölüm var, hem itikat meseleleri (yazarımız o yolu yahut bu yolu göstermiyor ama inceden (ve hatta kalından) bir kadercilik var (ki bünyeye terstir, Libet Deneyine de katılmıyorum). Ve bütün bunların ötesinde okuru içine çeken adeta bir Ertem Eğilmez filmi var (sarhoş, kahhar ve tacizci babalı bir EE filmi). Ancak nedir: yazarımız finali bir Michael Haneke tarzıyla bitiriyor. Vallahi uçakta gözlerim nemlendi (kalabalıkta olmasam ağlayacaktım, o derece).  Üslup yine çekici, her bölümden sonra bir sonrakini merak ediyorsunuz, böyle böyle (yavaş okuyacağım telkinlerine karşın) çabucak bitiyor. Konya ağzı da pek acaipmiş yalnız. 

"Lucky" Sezgin Kaymaz'dan Sen Nelere Kadirsin Lucky!

    Daha küçücük bir enikken tilkinin gazabından sıradışı zekası ile girdiği kubur sayesinde kurtulan Laki'nin 493 sayfalık öyküsü. Aslında eksende Laki olmasına rağmen, hayatına bir şekilde girdiği insanların öyküsü. Kimler yok ki? Emekli milletvekilleri, genelev patronları, genelev çalışanları, taksi durağı emekçileri ve daha kimler. 
   Kaymaz'ın üslubu belli. İlk iki sayfadan sonra sizi çekiveriyor içine. Dur durak bilmeden sonu getiriyorsunuz. Sadece gece 11:00-01:00 arası üç günlük okumayla bitiverdi kitap. Dur bakalım sırada "Kün" var.


24 Ekim 2021 Pazar

"Medet" Sezgin Kaymaz'dan Daha Uzun Öyküler.

 

   242 Sayfa, beş öykü. Kimi karanlık, kimi pesimist öyküler. Ancak okurken hep dudağınızın kenarında bir gülümseme (yazarımızın kaleminden humor damlıyor). En çok son öykü "Tevzatde Kim?" gözümde canlandı. Kaymaz'ın bir önce okuduğum öykü kitabı gibi buradakiler de kimi biyografik ögeler taşıyor zannederim. Ancak şurası (zannımca elbette) kesin ki: Bayan Kaymaz'ın sevgili oğlunun ölümle ve köpeklerle bir meselesi var. Bunun için bu hafta itibarıyla "Lucky"ye de başladım. Bitince yine bu sayfalarda!

"Bakele" Sezgin Kaymaz'dan Öyküler.

 200 Sayfa, 34 Öykü. Öyküler fazla uzun değil. Hepsi dimağda bir tat, tende bir doku yaratıyor. Öykülerin tümü anlatan orijinli. Pek gözümü yaşartanlar olduğu gibi gülümsetenler de vardı. "Bakele" ve "Mücver" sinemi deldi. 200 sayfa gözünüze uzun gelmesin. İstanbul-Ankara arası rahat biter, yolun nasıl geçtiğini anlamazsınız.

21 Ekim 2021 Perşembe

"Uzunharmanlar'da Bir Davetsiz Misafir" Sezgin Kaymaz'ın İlk Romanı.

   Edebi zevkine güvendiğin bir dostumun önerdiği yazarımızın, okumaya ilk hangi kitabından başlayayım diye sorunca cevap: "Tabiy ki ilk romanından" oldu. Fakir de edinip oturdu başına. 323 Sayfalık romanımız iki günde (sadece akşam, gece, sabaha karşı okumalarında) bitti. 
   Musa, Uzunharmanlar'a yeni taşınır. Komşular, esnaf, bitmek bilmeyen mide bulantısı, demlenen çaylar, velhasıl herşey oldukça gariptir. Üstüne üstlük bir de evdeki hayaletle kafa barıştırınca olaylar gelişir.
   Yazarımızın dili akıcı, kalemi kıvrak, argo gırla, bölümler kısacık, takibi kolay. Son 30 sayfaya gelmeden fantastik bir roman okuduğunuzu anlamıyorsunuz. Gerçi anlamıştım birşeyler ama ne yalan söyleyeyim, sonlara doğru bitirme hevesim iyice arttı. 
   Öyle altını üstünü çizerek okuyacağınız fazla bölüm yok ama kimi kitaplardan yer eden sözler vardır insanın aklına. İşte böyle bir cümleyi burada Erzurumlu Teyze söylüyor: "nereye gidersen git, birşeylerden kaçmak için değil canın istediği  için git. Çünkü döndüğünde kaçtığın şeyler daha da büyümüş olarak seni bulacaktır. Ormanda kafa dinlemeye şehrin kaosundan kaçmak için değil, ormanda kafa dinlemek için git."
   Böyle olunca yazarımızın "Bakele", "Medet", "Lucky" ve "Kün"ünü de edindik. Demektir ki önümüzdeki günlerde bu mecrada Bayan Kaymaz'ın sevgili oğlunun kitapları arz-ı endam edecektir çokça!

18 Ekim 2021 Pazartesi

"Bilim Kurgu Tekniği" Bilimkurgu Risalesi.

   6.45 yayınları basmış, kapakta Verne, P.K. Dick, Tarkovsky, Kübrick ve W.Gibson gibi türün ağır abilerinin isimleri var ve "Öykü, Roman ve Senaryoda Bilim Kurgu Tekniği" gibi açıklayıcı ve iddialı bir ismi var. Böyle olunca, bu konu hakkında okuyan yazan biri olarak okumamız kaçınılmazdı, öyle de oldu.
   Bir kere kitabımızın ana metni 35 sayfa (bu nedenle başlıkta risale dedim), "metinler" bölümü de bir 15 sayfa (burada bilimkurgunun önemli isimlerinin tür hakkındaki kelamları var). Hepi topu 50 kitap sayfasında, okura kapakta vaadedilen tekniği açıklamak bence mümkün değil. Bunu öngördüğünden olacak Sayın Çeker metnin son paragrafında "Para verip bu kitabı okuyan insanların daha sonra kendilerini dolandırılmış hissetmemeleri için, Edebi Teknikler adlı kitapta yaptığım uyarıyı tekrarlamak istiyorum: Yazınsal yaratıcılık bir yetenek işidir." diyor. Meali: yeteneğiniz yoksa okuyacağınız hiçbir şey sizi yazar yapamaz. Böyle olunca roman yazmak isteyen kariye ister istemez Sai King'in "Yazma Sanatı" adlı eserini önereceğiz. Bilimkurgu romanı yazmak isteyenler de YÖK'ün tez merkezinde bilimkurgu ile ilgili yazılmış çok detaylı metinlere bir göz attıklarında türle ilgili daha fazla bilgiye sahip olacaklardır.

13 Ekim 2021 Çarşamba

"Kumarbaz" Dostoyevski Eskimiyor!

 
   Bay Dostoyevski'nin işbu romanını okuyalı bir 30 yıl kadar oluyor. O zaman bende bir etki bırakmıştı (hiç bir zaman kumara uzak durmayı gerektirecek kadar yakın olmadım). Şu aralar bilimkurguya pek dadandığımdan "du bakalım biraz da eskileri karıştıralım" saikiyle oturdum 177 sayfalık novellamızın başına.
   Aleksey İvanoviç pek dertli bir genç. Öğretmenlik yaptığı zengin ailenin evlatlığına aşık. Bir kumar sayfiyesinde (var böyle bir şehir Roulettenbourg) olaylar gelişir.
   Roman 1866 yılında yazılmış. İnsanevladının neredeyse tüm paradigması (ne işim olur paradigmayla) perspektifi, çevresel faktörleri, idraki değişmiş. Öyleyse neden romanımız insanı hiç bırakmadan peşinden sürüklüyor? Her ne kadar romanımızda çevresel faktörler oldukça eski olmasına karşın, insanevladının o haris, muhteris karakteri pek değişmiyor da ondan. Fakir yine yazarımızın genç Aleksey'i ortaya oturtarak kurduğu o bombastik resme daldı gitti. Tüm karakterler (ayrıntılı olarak betimlenmemesine karşın) gözünüzde canlanacak kadar gerçekçi, tüm hissettikleri son derece sahici, romanın en önemli özelliklerinden serim/düğüm/çözüm sıralamasında olmadığı halde (belki de bunun 25 günde yazılmasının bir etkisi vardır!) sürükleyici. Paralel okumalarda değil, asıl okumalarda okunası.

12 Ekim 2021 Salı

"Alaycı Kuş" Nefis Distopya!

   Voltırtivis 1980 yılında oturmuş bir distopya yazmış. Hatırlatalım: bu alaycı kuşun IQ düşük izleyiciye yönelik çekilen açlık oyunları sinema filmi serisiyle hiçbir alakası (iyi ki de!) yok. 
   25. Yüzyıldayız. Tamamen mutlu olma peşinde koşan insanevladı çok yanlış yollara sapmış. Çoktan bitmiş okeye dönüyor farkında değil. Tüm gezegenimizdeki en akıllı varlık 9. nesil bir robot. Spofforth, ölmek istiyor programı engel oluyor. Paul ise tüm bu moron/moroneslerin arasında hasbelkader okumayı öğrenmiş. Okuduklarını anlamaya başlayınca döngüyü kırmaya niyetleniyor. Mary-Lou, mutluluk verici haplardan almadığından doğurgan. O da okumayı (hemi de Paul'den daha kolayca) öğreniyor. Olaylar gelişiyor.
   Yazarımızın "Fahrenheit 451", "Cesur Yeni Dünya" ve "1984" ü okumamasına imkan yok. 276 sayfalık romanımızda bu önemli eserlerin kokusunu elbette hissediyoruz. Ancak nedir: kitaptan sonra yaratılan birçok edebi/görsel eserin de kitabımızdan "esinlendiğini" elbette ki idrak ediyoruz. Her halûkarda; bilimkurgu ve edebiyat severlerin kayıtsız kalamayacağı bir distopyadır. Okumadan, anlamadan, düşünmeden, yokluk çekmeden, hemen çabuk sekse ulaşabilen, sormayan, harekete geçmeyen ve her nedense mutlu olmak için vardığı tüm hedeflerine ulaşan insan ırkının nasıl olup da çıkmaza sürüklendiğini görmek isteyenler de bulup okuyabilirler. 

2 Ekim 2021 Cumartesi

"Mevki Uygarlığı" Sosyolojik Bilimkurgu.

   Arka kapağında J.G. Ballard ve Douglas Adams'ın kitap hakkındaki sözleri var: "en büyük komedyen", "önemli mizah yazarlarından biri" diye. Kaldı ki fakirin bilimkurgu okurken en çok güldüğü kitap Otostopçunun Galaksi Rehberi'dir. İthaki de kitabı bir kez daha güzel bir kapakla basınca (daha önce de Metis basmış) aldık oturduk başına.
   Will Barrent kim olduğunu bilmeden bir hücrede uyanır. Hafızası silinmiştir. Sonra öğreniriz ki: suçluların Dünyada barınmaları istenmediğinden uzak bir gezegene kendi kurallarıyla yaşamaları için tecrite gönderilirler. Yeni ismiyle "402", kuralları suçlular tarafından oluşturulmuş bu yeni gezegende yaşamaya çalışır. Burada suç ve kötülük en büyük erdemdir. Olaylar gelişir.
   Kendi adıma okurken gülümsediğim yerler hiç olmadı. Zira Sheckley, kitabını mizahi bir biçimde yazmamış. Bilimkurgu olduğu da tartışılabilir. Zira (zira! (amcaya bağladım iyice)), bu türün iki önemli unsurundan novum, burada yok, bilişsel yadırgatıcılık da sadece sosyal açıdan var. Zihin açıcı bir tarafı olduğu kesin: toplumda suçlular (aklınıza yalnızca katiller, sosyopatlar gelmesin ama siyasi muhaliflerin, düzen karşıtlarının da "suçlu" olarak etiketlendiğini hatırlayalım) ilerletici bir rol oynar mı? Suçlu olmayan toplum, yeknesaklığa evrilir mi? gibi sorular sorduruyor. 
   Velhasıl: iyi bir bilimkurgu romanı olmamakla birlikte zihninizi çalıştırabilecek potansiyeli olan kitaptır. Meraklılarına öneririm.

25 Eylül 2021 Cumartesi

"Uçuştan Uçuşa" Ursula K. Le Guin'den Alternatif Evrenler Kataloğu

   Önceden belirtelim: 203 sayfalık bu eser bilimkurgu romanı değil, alternatif evrenler katalogudur. İçinde roman kahramanı, dramatik örgü, serim/düğüm/çözüm gibi edebi ögeler bulunmaz.
   Kitabımız Bayan Guin'in "Bu kitap, hava yolculuğunun sefaletinin tamamen havaalanlarını ve havayollarını işleten şirketlerin işi gibi göründüğü, henüz mağaralardaki sakallı bağnazların katkıda bulunmadığı zamanlarda yazılmıştır. Her şeyle dalga geçmek kolaydı o zamanlar. Ne de olsa mesele sadece sıkıntıdan ibaretti. İşler değişti artık, ama Sita Dulip Yöntemi'nin dayandığı ilkeler hâlâ geçerli. Hata, korku ve ıstırap bütün icatların anasıdır. Sıkışmış beden aklın hürriyetini bilir ve ona değer verir." sözleriyle açılış yapıyor. 
   Zannımca Ursula Ablamız uçuş arası aktarmalarda geçirilen boş zamanlarında böyle bir şey kaleme almıştır. Ursula Ablamız (toprağı bol olsun!) bu pek sıkıntılı zamanlarda (uçuşa daha saatler vardır, çevrenizde konuşacak kimse yoktur, birşeylere odaklanmak zor, uyumak zahmetlidir (tek başınızaysanız özellikle)) şu garip Dünyamızda gözüne batan garabetlere yönelik olarak; alternatif evrenler oluşturmuş ve kimisi kısacık kimisi ise "eh işte" uzunlukta dünyalar kaleme almıştır. Yarattığı alternatif evrenler dünyamızdan izler taşımaktadır muhakkak. Genetiğin dibine düşen, uçmanın peşinden giden, ölümsüzlerin devasa pırlantalara dönüştükleri evrenleri keyifle okudum. Ancak ilk paragrafta da belirttiğim gibi "Uçuştan Uçuşa" bir bilimkurgu romanı olarak başına oturulacak bir metin değil. İstediğiniz yerden başlarsınız, uzun uçuş arası aktarmalarda okunursa cuk oturur, her evrende kendi yaşadığımız dünyaya atıfları bulabilir, bunların üstüne kafa yorabilirsiniz. Keyiflidir yani. 

18 Eylül 2021 Cumartesi

"Best Sellers" Naif Bir Edebi (edebiyat endüstrisi) Film Örneği.

   Maykılkeyni pek severim (iyi ve hatta çok iyi aktördür), Obriplaza'nın da iri gözlerine bayılıyorum (taa Legion'dan beri), film Kanada yapımı (kendine özgü bir naifliği olur bunların) üstelik yayım dünyası/edebiyat hakkında. Böyle olunca oturup izlemek şarttır.
   Bitmiş ama okeye dönen bir yayınevinin sahibi lusistenbriç, babasının çok iyi bir yere getirdiği işletmeyi pek de iyi döndürememekte hatta bir zamanlar sevgilisi olan yırtıcı rakibe (sen ne hayın adamsın ceksinkler) satma arefesindedir. Bu arada yayınevini abad eden münzevi bir yazarla yapılmış (Salinger ve Trevanian'ın kulakları çınlasındır) ve hala geçerli olan bir kontrat bulunur. Buna göre; 1970'lerde çok parlak tek bir roman yazmış herisşov, yayınevine bir roman borçludur. Yalnız herisşov, 50 yıldır ortalarda görünmemektedir. 1s40d'lık filmimiz, içinde aksiyonkovalamacapatlayankurşunlaruçuşanarabalar olmadan, kitapkurdu seyirciyi şıppadanak içine çekmektedir.
   Sinema sanatı adına hiç bir önemi yoktur. Edebiyat için de aynı şey söylenebilir (zaten bu sanatın bir endüstri olduğu bibliyofiller (ne işim olur bibliyofille) kitapseverler tarafından biliniyor). Yine de artık edebiyatın nasıl yönlendirildiği (ergenöncesi dönemdeki bir bücürün 4 milyondan fazla takip edilen kitap vlogu vs.), çöp yazarların nasıl çoksatar olduğu gibi edebiyatla ilgili bazı bölümleri olsa da; verilen/tutulmayan sözler, ahde vefa, sevgi, aile (ve yalanları) gibi yerlere de göndermeleri fena değil. 
   Bendeniz kitap okumayı sevenlerden olduğum için filmi pek beğendim. Ama herkese gelmez.
HAMİŞ: Herisşov'un yazdığı romanların bilimkurgu olmasına karşın içinde pek şükela aforizmik paragrafların olması da ayrıca içimi ısıttı.

"Hükümdar" Niccolo Machiavelli'den Acı Gerçekler.

 
   Bahtsız Nikolo Kötüçiviler (Soyadı Mali clavelli kökeninden gelmektedir) 15. ve 16. yüzyıllarda (İtalya için pek bahtsız bir dönemde) yaşamış. İtalya bir bütün değil, küçük küçük beylikler, prenslikler, dükalıklar, hükümdarcıklar gırla gidiyor. Hepsi birbirinin kuyusunu kazma peşinde. Azıcık okuma yazma bilen, mürekkep yalamış ve kafası çalışan her kişi gibi Nikolo'cuk da asillerden ikbal bekleyen tayfa arasında (bu gerçeği, işbu neşriyatın sonunda yazdığı mektuptan anlıyoruz). Bu karışık dönemde çeşitli idari kademelerde çalışan ve tarih okuyup dönemi ile karşılaştırmalar yapan yazarımız, bir yöneticiye rehber niteliğindeki kitabını 1513'de yazar. 
   26 Bölümlük eserde, genel olarak yöneticilerin izleyeceği davranışlar, stratejik düşünme, günahları aklama, yönetim tarzlarına ait sınıflandırmalar, bunlara nasıl davranılması gerektiği gibi bilgiler bol bol tarihi örneklerle anlatılıyor. 
   O dönemin hükümdarı, (günümüzün devleti de diyebiliriz) temel olarak düşündüğümüzde insanevladının birarada yaşamaya başlamasından beri bizzat kendileri tarafından oluşturulan bir enstrüman. Bireysel aklımız, toplumsal düzenlemeleri yapmak için yetersiz. Aramızdan bir grup stratejik düzenlemeleri yapsın diye piramitin üstüne yerleştiriliyor. Bunlar da (çoğunlukla piramitin altını sömürerek) yönettikleri kitle adına kararlar alıyorlar. Nereden bakılırsa bakılsın istismara pek açık bir sistem!
   Hükümdar (çoklukla bilindiği adıyla "Prens" "IL PRINCIPE"), bu istismarın nasıl gerçekleşeceğini (kendince haklı nedenlere dayandırarak) açıklıyor. Sözünde durmamanın haklı gerekçeleri, toplumu kendine bağlamak için sevgi değil korkuyu kullanmanın nedeni (ki acı ama gerçektir bunda haklılık payı var (sevgi bireyin kendisinin koyup kendisinin kaldırabileceği bir bağken, korku bireyden bağımsız olarak oluşur ve kendiliğinden kalkmaz)), çevrendeki bilgelerin nasıl seçileceği, korku oluştururken kendine yönelik nefretin nasıl engelleneceği (garip bir dilemma "korkmak ama nefret etmemek") gibi prensipler, tarihi ve mantıksal gerekçelere dayandırılarak Hükümdar'a bilgi veriliyor. 
   Bir Fransız deyişi var: "İki şeyin yapılma aşamasını insanların bilmemesi gerek: Anayasa ve Sosis". Buradaki anayasa yerine toplumların yönetilmesini de koyabiliriz kolayca. Makyavel de toplumların yönetilirken uygulanan prensipleri acı bir şekilde önümüze koyuyor. Kitabın haklı ünü; kitlelerin nasıl yönetildiklerine dair ilkelerin halkın eline geçmiş olmasından kaynaklanıyor.
   Yazıldığı dönem kadar günümüzü de etkileyen bir kitap. Büyük bir bölümünün günümüzü ilgilendirmemesine karşın o yüzde yirmilik bölümü için bile okumaya değer.
HAMİŞ: İş Bankası Yayınlarının HAY Klasikler dizisinin hepsinin başında dönemin Maarif Vekili Hasan Ali Yücel'in bir önsözü vardır. Okudukça gözlerim yaşarır. Bu seriye aşina olanlara, eski (ve hatta daha eski) Türkiye'nin ruhunu anlayabilmek adına bir iki dakika ayırıp okumalarını öneririm.

15 Eylül 2021 Çarşamba

"The Perfect Dictatorship", "La dictadura perfecta" yahut Aptal Kutusunun B.k Kutusuna Dönüşümü.

 2 Buçuk saate yakın (2s23d) bir Meksika sineması örneği. Hiç bir tanınmış oyuncu yok. Oyunculuklar kötü zaten. Müzikler, dekorlar, kostümler, kurgu çizgi altı. Kimi zaman esnemeye engel olamıyorsunuz. Senaryonun kimi yerleri ciddi abartı (ama zaten komedi olarak geçiyor türü). Şimdi böyle yazınca "neden bunu yazıyorsun arakolpa" diyenleriniz olabilir. Olmasın! Iskalanmaması gereken bir kordeladır da ondan.
   En kodaman prezidente olmadık bir gaf yapıp sosyal medyada yayınlanınca, televizyoncular "Çin Kutusu"nu devreye sokar, bir ekibi başka bir küçük rezaleti parlatmaları için perişan bir eyalete gönderirler. Ancak buranın valisi de pek kurnazdır. Olaylar gelişir.
   Bize benzer coğrafyalarda hep aynı şeyler mi yaşanıyor diye kendinize sormadan geçemiyorsunuz. Bazı replikler ("benim gazeteyle işim yok, benim kitlem gazete okumuyor, hiçbirşey okumuyor. Televizyon en büyük silahımız") cuk oturuyor. Gerçeğin, haberin, haberciliğin nereye evrildiğini çok güzel görüyorsunuz. Televizyonun ve medyanın iktidarın nasıl bir enstrümanı olduğunu haşyetle izliyorsunuz. 
Netflikste izleyecek, izleyince sizi değiştirecek birşeyler arayanlara birebir!

"Venüs" Şebnem İşigüzel'den Hayalkırıklığı (bence)!

   İstanbul Boğazının ortasında bir sandalda başlayan doğum, sesleri duyan Padişah kayığının oraya seğirtmesi, sandalın su alması gibi fülfürüşlü bir açılış yapan romandır. Başrol ve yardımcı roller kadınlarındır. Serbest bilinç akışıyla yazılmış gibi daldan dala atlamakta, azıcık anlamaya başladığımız yerde kendimizi başka bir fasılda bulmaktadır zavallı okur. Öyle böyle 37 yıllık bir yaşamın ucundan sirayet etmeye çalışıyoruz (1908-1945 (dönem güzel ama)). 
   Kendi adıma yazacak olursam: diğer kitapları kadar hazzetmedim Bayan İşigüzel'in bu 240 sayfalık romanından. Bir kere fakir de Kosova göçmeni olduğu için kullanılan dildeki "Bre, Fesupanallah, Ayol"lardan gına geldi ve yadırgadım. Bizim lehçemiz böyle değildir. Kimi bölümlerdeki büyülü gerçekliği de romana bir türlü yakıştıramadım. Altını üstünü çizdiğim yerler olmadı. Zar zor aktı, güç bela bitti. Yine de siz bilirsiniz.

5 Eylül 2021 Pazar

Ağustos'un Özeti

 


   Ağustos'ta internetin olmadığı yerlerdeydim. Haliyle ağ güncem boş kaldı. Kitaplar okudum, filmler izledim. Sonra döndük bozkıra, dedim: "özet de olsa yazayım okuduklarımı, izlediklerimi". Bu arada ruhumun bedenimi yakalaması için bir iki gün geçsin derken Eylül'ün ilk günü hem Ferhan Bey'in, hem de İnci Hanım'ın kayıp haberlerini aldık. İkinci gün de Mikis Bey onlara katıldı. Ölüm Yaradan'ın emri. Bu kişiler de (hiçkimse de) bundan istisna değil. Üstelik yaş aldıkları (İnci Hanım, Mikis Bey), sağlıkları pek iyi olmadıkları (Ferhan Bey) için bekliyordum böyle haberleri. Yine de nebliyim (belki de yerleri boş kalacağı için) iyiden hüzünlendim. 
   Ferhan Bey'in "Ferhangi Şeyler" oyununu, ilk kere küçük sahne de olmak üzere en azından üç kez izledim. Başka oyunlarını da (birer kere olmak üzere) gördüm. Külliyatını okumuş bulunmaktayım. Kitapları da raflarımdaki seçkin bölümde durur. Bu ağ güncesinde de kimi kitaplarını yazmıştım (şöyle aşağıya bırakayım da, belki bakılır). 
   İnci Hanım desen klasik müziğin en temiz gırtlaklı icracılarındandı. Her yorumunu büyük bir iştiyakla hazmederdim. Bitince de huzurdan ve sükunetten başka bir şey kalmazdı dimağımda. Onun diksiyonu hiçbir soliste benzemezdi. Onun da bir kaydını bırakalım şuraya
   Mikis Bey'i ise canlı olarak Açıkhava Sahnesi'nde (benim dönemimde açıkhava dediğiniz zaman aklınıza tek bir yer gelirdi) Zülfü Livaneli ile canlı olarak görme fırsatım oldu. İcracı değil (şarkıya eşlik etmesindeki mütevazılığı hatırlıyorum da) ama müziği tartışılmaz. Hayatının sonlarına doğru (gençliğinin aksine) aşırı sağa kaysa da, sanatçı olarak değerini eksiltmez. Onun da bir kaydını şöyle bırakalım.
   Velhasıl Eylül biraz sert başladı. Hazmı zor.
   Kitaplardan başlayalım:
AKIL ÇAĞI
   Bay Paine'in zor bir hayatı olmuş. Ulema takımından olmadığı halde, bu takımın en alimlerinden daha bilge olduğu kesin. ABD'nin isim babalarından, Fransız Devriminin teorisyenlerinden (ve devrimin yediği çocuklarından). İşbu neşriyatın ilk bölümünü hapishanede yazıyor. Öyle ki elinde referans alacağı basit bir din kitabı dahi yok. Buna karşın sağlam argümanlar ileri sürüyor. 
   Cumhuriyetin ilk yıllarında Hasan Ali Yücel, tercümesini yaptırıp yayımlatıyor. Herhalde çok kişi okumadı ki, halimiz ortada. İş Bankası da güzel bir iş yapıp, yeni edisyonlarını günümüzde yayımlıyor. 
   Paine kısaca diyor ki: benim aklım var, kullanabiliyorum, yaratıcıya inanıyorum, bana gönderdiği bir mesaj var, Dünyaya ve evrene baktığımda bunu ayan beyan görebiliyorum. Ama mevcut dinlerle bu mesajı ve yaratıcı kavramını bağdaştıramıyorum. İlk bölümü oluşturan bu anafikirden sonra ise başlıyor elindeki argümanla (Hristiyanlığın kutsal metinleri) mantığı ve akılı çalıştırmaya. 
   Özetlemesi zor. Hristiyanlığın kutsal metinlerine bakıp karşılaştırma yapabilirsiniz. (Fakir, aynısını Turan Dursun külliyatı için yapmıştı) Burada inananları tahkir etmeyelim (dinin şüphesiz faydaları vardır. Son yıllarda okuduğum Diamond'un kitabı "Düne Kadar Dünya"da bunun çok pratik açıklamaları vardır) Ancak aklınızı kullanırsanız ve mantığınızı çalıştırırsanız, işiniz zor! Onun için "aman sütüm taşmasın" düşüncesindeyseniz hiç yaklaşmayın. Yok omuzlarınızın üstündeki kitlenin frontal lobunu genelgeçerin aksine fazla kullanıyorsanız, kaçırmamanız gerekir. 

KURT KANUNU
   İzmir Suikastini bilirsiniz. Ziya Hurşit, ispiyoncu kayıkçıyı falan. Hayır efendim bilmiyorsunuz! Sarı Paşa ile İttihatçıların hesaplaşmasının finali gözüyle bakabileceğiniz bu olay, Kemal Tahir'in (İttihatçıların gözünden) kaleme aldığı bombastik bir romana dönüşmüş. 304 sayfalık romanda Tahir'in kendine özgü üslubuyla Abdülkerim Bey, Küçük Efendi gibi suikastin önemli failleri üzerinden dönemin güçlü bir portresini çiziyor. Hem dönemin ruhunu anlamak, hem yazarımızın üslubunun demini almak, hem de tarihi altyapınızı güçlendirmek için her türlü okunur. Bu arada Kurt Kanununa göreni düşeni yerler!
DERİNİ YÜZECEĞİM

   Kemal Tahir hapishaneden çıkınca geçim derdi başgösterir. O da F.M. İkinci takma adıyla Mayk Hammer kitapları yazar. İşte bu kitapların ilkidir neşriyatımız. Tophaneli tavırları ile Mayk Hammer "temeline tükürdüğümün Niyorkunda" cinayetleri aydınlatır. Eminim Mickey Spillane'in orijinal Mike Hammer serilerini okusanız bu kadar hoşunuza gitmez! Tahir'in üslubu güzel, olay örgüsü şımşıkırdaktır. Başlayınca bitirdiğinizi anlamazsınız. Yalnız feministlerin uzak durması gerektir. Zira yazarımız (dönemin ruhu gereği sanırım) kadınlara hep bir aptal sarışın rolü biçmiştir. Bunun Tahir'in kendi tercihi olmadığını diğer romanlarına bakınca anlıyoruz ancak tür gereği bu tip bir iş çıkardığını zannediyorum. Velhasıl: yazın okunacak romandır.
GECEYARISINI 2/4 GEÇE
  
   Sai King'in işbu kitaplarını okuyalı temiz bir 35 yıldan fazla olmuştur. Dedim "Foça'nın nemli (Foça Ağustos'ta ilk kez bu kadar rüzgarsızdı, taşlardan ateş çıkıyordu) sıcağında gider, bir başlayayım". Çok ilginç: sadece bir kez daha okumamış olmama karşın kimi bölümler olduğu gibi aklımdaydı (artık nasıl bir silinmez iz bıraktıysa zihinde). Ancak zamanla beğeniler değişiyor herhalde. Aradan geçen zamanda King üslubunu, kurmacasını çok daha fazla geliştirmiş olacak ki, ilk okumadan aldığım hazzı alamadım. Zamanımızın okurları da alamayacaklardır muhtemel. O yüzden ("Gece Yarısını Dört Geçe" yeniden basıldı sanırım) okumasalar da olur.

Şimdi de filmler.
PIG
   Niklıskeyc, kumar borcundan mıdır, harcamalarının hesabını yapmadığından mıdır nedir bir finans sorunu yaşıyor son yıllarda. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak kendisini hep ikinci üçüncü sınıf sinema filmlerinde görüyoruz. Bütçesi az yapımcı, kötü bir yapımı kanatlandırıcı faktör olarak kendisine az bir ücret ödüyor ve Keyc bey de (parasızlık zor zenaat!) mecburen kabul ediyor. Bu kötü bir sarmal. Kendisini kötü filmlerde izleyen sevenleri için izlenilirlik kredisini düşürüyor. Kendisi asla kötü oyuncu değil (Bkz. Matchstick Man (bunu çok kereler izlemişliğim vardır)), sadece parasını nasıl idare edeceğini bilmiyor.
   Bu iyi aktörün kapıldığı bu kötü sarmalın dışında bir film Pig. Pek bilinmeyen bir yönetmenin (sadece televizyon işleri ve kısa filmler çekmiş) ilk uzun metrajında (üstelik de ilginç bir karakterde) risk alıp girmiş. İyi de yapmış.
   İnsanlardan uzak bir ıssızda münzevi bir efsanevi şef Rob (aynısının Türk ve müzisyen örneği için Bkz. Ergüder Yoldaş). Rob'un dünyevi ihtiyaçları için bulduğu mantarları arayan domuz arkadaşı, restoran mafyası tarafından kaçırılır. Olaylar gelişir.
   Oyunculuklar çok iyi, renkler, kadrajlar, çekimler, müzikler çizgi üstü. Senaryo biraz sorunlu, bir çok mesajı vermeye çalışıp kendini ziyan ediyor. Yine de Bayan Keyc'in oğlunu böyle filmlerde izlemeyi özlemişim. Öneririm yani.
NO SUDDEN MOVE
   Yönetmen iyi (stiivınsoderberg), kast bombastik (donçidıl, beniçyodeltoro, metdeymın, brendınfreyzır, vs. (yalnız ne şişmiş adam, tanıyamadım (adeta bir canguudmın olmuş))), müzikler, dekor, atmosfer, sanat yönetimi gayet tatmin edici. Diyaloglar akıcı, bence en başarılı yönü de dönemi çok iyi yansıtması (ırkçılık, seksizm, erkek egemenliği vs.). 
   Bir grup kanunsuz insana, çok basit gibi görünen bir soygun görevi verilir işler gelişir. İki saate yakın zamanda bu kısa gibi sürecek soygunun gerçekleşmesini etkilerini izleriz. Bu kadar üzerinde çalışılmış bir işin katalitik konvertöre bağlanması fakiri ciddi hayal kırıklığına uğrattı. Şöyle söyleyeyim: mezeleri iyi hazırlanmış (girit ezme de iyi peynir kullanmışlar, fava dünden kalmamış falan), rakısı ayarınca soğutulmuş (anasonlar kristalleşmemiş ama bardak terliyor), balığı kurutulmamış (barbunların içi sulu sulu) bir ehlikeyf sofrasındasınız. Tatlı olarak künefe geliyor (üstelik şerbeti çok olmuş, künefe içinde yüzüyor). 
   Eğer Soderbergh sinemasına müptelaysanız izleyebilirsiniz. Ancak görmezseniz fazla bir şey kaybetmezsiniz.

Beş kitap ve iki filmlik tanıtım yazımızın sonuna geldik. Elbette ki başka şeyler de izledim okudum ama yazılmasa da olur. Yazılmasa olmayacak şey, yazının başındaki kayıplardır. Ölüm çok acaip bir şey. Bir anda yok oluyorsun. Nereye gittiğin belli değil. Bir iz bırakmadıysan en fazla (eğer çocuk varsa) torunların falan hatırlar seni, ondan sonra zaten dünya üzerinde hiç yaşamamışsın gibi oluyorsun. Böyle düşününce yaşasın nihilizm sonra!