27 Ocak 2020 Pazartesi

"Yüksek Şatodaki Adam" Ükroninin Egzotik Sularında!

 
   PKD'in bilimkurgu olmayan, alternatif tarih (ükroni de derler) kitabı. Olaylar geçmişte geçmemesine karşın, pek uzak olmayan bir gelecekte (günümüzün geçmişi olduğundan şüphe yok ama (yani öyle 22.yy.lar falan hiç değil)) geçiyor. 2.Dünya Savaşını kaybedenler kazanmış, ABD'de Japonlar, Avrupa ve Afrika'da Naziler var. Kitabımızın öyle aman aman romanlık bir olay örgüsü yok. PKD zihninde bir tarih oluşturmuş ve bunun bir kısmını almış neredeyse 300 sayfalık bir metin yazmış. Giriş, gelişme, sonuç falan beklemeyin hayal kırıklığına uğrarsınız. Romandan ziyade "eğer şöyle olmuş olsaydı" sorularıyla açılan bir süreç bence. PKD, betimlemelerini, hayalgücünü  iyi çalıştırmış (Akdeniz'in tamamen kurutulup tarım alanı yapılması, tüm siyah ırkın katledilmesi vb.). Kendi adıma çarçabuk okudum. 
   PKD'nin hayatına daha önce biraz çalıştığım için olacak, romanın içinde geçen "çekirge serilmiş yatıyor" adlı ükroninin yazarında kendi idealize ettiği yaşamı yansıttığını düşündüm  ve birazcık hüzünlendim. Çekirge'nin yazarınin iyi bir ailesi var, maddi durumu iyi, sisteme muhalif olmasına rağmen tuzu kuru gibi velhasıl: gerçek hayatta PKD'in tam tersi. Bu adamcağız ise parayı ancak ölmeden görür gibi olmuş ve gerçekle hep bir sorunu varmış. Neyse ne! Kitap fena değil ama bilimkurgu okumayı beklerseniz yanılırsınız.

"Knives Out" Agatha Christie'ye Saygılarla!

   Ne zamandır adamakıllı (neredeyse) tek mekanda geçen akıl fikir işi polisiye izlememiştim. İyi oldu.
   Uzun zamandır bekliyordum. Çok iddialı kastı (denyılkreyg, ceymiliikörtis, krisiivıns, enadearmas (son bıçaksırtındaki güzel yüzlü sanal karakter)), dancansın, maykılşenın, kıristofırplamır vs.), kuntastik sanat ve görüntü yönetmenleri (evvet, filmimiz gösterime girmeden dahi görüntüler ve sanat yönetmenliği "ben iyiyim" diye basbas bağırıyordu) ve kansız bir polisiye olarak lanse edilen senaryosu.
   Nihayet izledim. Beklediğime değdi. Kast, sanat ve görüntü yönetmenlerinin yevmiyelerini haketmelerinin yanında, yönetmen bey de güzel bir iş yapmış ve sinema sanatına herhangi bir şey katmayan ancak vaktinizi de heba ettiğinizi düşündürmeyen derli toplu bir kordela hazırlamış. 2s11d'lık pelikulayı izlerken hiç ilgim ve dikkatim bozulmadı. Buna benzer Agatakıristi filmlerini (ya da doğrudan Herkülpoaro diyeyim de başım ağrımasın (piitırüstinov ne de güzel rol kesiyordu)) hatırladım. Elbette değişen zaman ve izleyicinin bununla birlikte değişen beklentilerini karşılayacak şekilde; senaryo klasik polisiyeden farklı ilerliyor (katili en başlardan itibaren biliyoruz). Ancak yazılar çıkmadan hiç bir şey kesin değildir. Hem senarist hem yönetmen hem kurgucu güzel iş çıkarmış. Tek hayal kırıklığım: Denyılkreyg beyin kulaklarımdan silinesi aksanı oldu (ya bu adam ingiliz değil miydi?) İzleyiniz efendim...


18 Ocak 2020 Cumartesi

"Başka Dünyalarda Yaşam Var mı?" Şenlikli Bir Bilimkurgu!

 Kim bilebilirdi ki çocukluğumda yaşadığım mahallede 53 yıl önce Osman Nuri Eralp'in evinin alt katındaki laboratuvarında hem bilimsel araştırmalar yapıp hem de tanıtımını yapacağımız fantastik (ve hatta bombastik) metni yazacağını? (böyle de girizgah olmaz olsun arakolpa!)
   Kitabımızın girizgahında üç tanıtım var. İlk tanıtım, metni felsefi yönden ele almış. Felsefe ve bilim denildiğinde aklınıza gelecek önemli birtakım kişilerden yapılmış alıntılarla dolu akademik metin pek sarmaz düz okuru (Aristoteles'in "Devinmeyen devindiricileri", Giordano Bruno, J.Kepler ve diğerleri tam tekmil).
   İkinci girizgahta, Ergi Hocanın biyolojik yaklaşımı ve okur dostu üslubu hem metni okuduktan önce hem de sonrasında fevkalade aydınlatıcı ve keyifli bir tanıtım olmuş.
   Üçüncü girizgah ise fakirin tez danışmanı İnan Hocanın, yazarın biyografisini aktardığı bir metin.
   Gelelim kitabımıza: ONE (bundan kelli yazar böyle anılacaktır), bir bilim insanı. Veteriner, bakteriyolog ve kimyager. Kimi önemli kurumların (hem de genç Cumhuriyetin ilk kurulan sağlık kurumları) müdürlüğünü yapmış, emekli olduktan sonra da evinin alt katındaki özel laboratuvarında çalışmalarını sürdürmüş. Dönemin ruhuna uygun olarak (bilimkurguda altın çağ başlamak üzeredir, insanevladı gözünü uzaya dikmiştir) güneş sistemimizdeki gezegenlerle ilgili muhayyileyi çalıştırır ve ortaya şımşıkırdak, okuması zihinlere reha bir metin çıkarır.
   Yıllar önce okuduğum bir bilimsel çıkarım beni benden almıştı. Şöyle ki: (zannediyorum astronomiyle ilgilenen bir teolog) Üstad Satürn'de çok fazla kenevir ormanları olduğunu ve bunun tamamen bilimsel bir çıkarım olduğunu iddia etmişti. İddiayı ise şöyle mantık çerçevesine oturtmuş: Satürn'de çok fazla uydu vardır. Uydular gemicilere yön göstermeye yarar. Demek ki Satürn'de çok fazla gemici var. Gemicinin olduğu yerde gemi vardır, geminin olduğu yerde halat. Halat kenevirden yapılır. Öyleyse Satürn'de muazzam kenevir ormanları vardır. İşte böyle.
   ONE de biraz daha bilimsel bir altyapıyla güneş sisteminin o dönemdeki bilinen gezegenlerinin (bir gezegen olan, bir çıkarılan Pluton; o zamanlar henüz bilinmiyor) hikayesini anlatmış. Ama nasıl anlatmış? Her şeyden önce okuması pek keyifli satırlar. Adeta sırıtarak okuduğum, altını üstünü çizdiğim yerler pek fazla. Meraklısı alttaki alıntıları okuyabilir.
   Son not: kitabın piyasada iki baskısı var. Fakir, yaptığı araştırmalardan sonra afili bir kapağı olan değil Say Yayınlarından çıkan baskısını okudu. Kapağı afili ancak metnin yazılmadığı dönemi yansıtan baskı için ciddi çeviri hataları olduğu söyleniyor. Misal: Lamarkizm'e Marksizm demek gibi (Azılı sosyalist Nihal Atsız demek gibi bişiy). Yine de siz bilirsiniz.
MARS
Mars'ta medeniyet pek ileri gitmiştir. Akıllara aşkınlık veren makineler icat edilmiştir. Her şey makinelerin yardımıyla meydana getirilmektedir. İnsanlar aklen pek yüksek bir mertebeye çıkmışlardır. O derece ki bedenin organları, makinelerin çalışmasından geri kalmış, fikren olan aralıksız çalışmalar neticesi beyin büyümüş ve gelişmiş ve evrimleşmiş beden organları küçülerek körelmiştir. Bu sebep ile oranın akıllı canlı yaratıkları hayat şartlarının değişimleri oranında değişmiş.
JÜPİTER EBEDİ DONANMA ALEMİDİR (JÜPİTER GECELERİ)
Geceleri yok mu? Ne demeli? İşte gecelerine doyum olmaz.....Göğün her tarafından ay doğmuş, ne şairane manzaralar. .. Bu sebep ile Jüpiter'de geceleri mehtap ne kadar da sefa veren olur. Semadan mavi, sarı ışıklar, nurlar yağar. Ortalık renk renk ışıklara, parıltılara boğulur, sanki zemin rengarenk ipeklerle işlenmiş bir örtü ile örtülür, ruhu hayallere sevk eder. ... Her gece böyle mehtaplar, rengarenk ışıklar. Neşe dolu bir gece, her gece donanma var, Jüpiter ebedi donanma alemidir. (şimdi içinden "bir gece gitsek" diye bir düşünce geçti)

16 Ocak 2020 Perşembe

"Androidler Elektrikli Koyunlar Düşler mi?" Blade Runner'dan Çok Farklı!

   Televizyon programında bir güzel çuvalladığım (bkz.video 5.10 (yalnız adeta halıya görkemli bırakmışım)) ve adını pek yanlış şekilde telaffuz ettiğim, filmini yıllar içinde defalarca kez izlediğim ancak filme kaynak olan kitabı bir türlü okuyamadığım (derken cümle çarşafa dolanır) PKD romanıdır.
   260 sayfa bir günde bitti (sinüzit ameliyatı geçirip yatağa bağlandıysanız bir günde bitiyor). Haşyetle idrak ettim ki: roman sinema filmiyle çok benzerlik gösterse de (ki senaryo bu romandan yazılmış arakolpa! daha ne olsun?) her iki eser birbirinden epeyce farklı. Rikdekart'ın karısı var (Iran), Rachael geçici bir gönül ilişkisi, Roy ve diğer tüm andy'lerin dünyaya dönmesindeki amaç varlıklarını sorgulamak, yaratıcılarıyla hasbıhal falan değil. Filmdeki en önemli felsefi soru, romanda sadece bir iki sayfada geçiştirilmiş. Oysa ki roman çok daha farklı kanallardan akıyor. Her PKD romanında olduğu gibi kaypak bir gerçeklik var. Gerçekle bir hesaplaşma var. Androidler organikleştikçe bizi insan yapan yegane farkın empati yeteneğimiz olduğu var. Daha böyle var oğlu var!
   Ne diyim, ben geç kalmışım. Siz kalmayın. Okuyup, düşünmekte fayda var. Altını çizdiğim yerlerden küçük bir alıntı altta.
"Bir kişi mutluluk hissettiği sürece diğer herkes bu mutluluktan bir parça tadacaktı. Ama eğer biri acı çekerse, herkes bu acının gölgesinden payını alırdı. Toplumsal bir hayvan olan insan bu deneyden daha gelişmiş bir hayatta kalma içgüdüsü kazanırdı. Bir baykuş veya kobra yok olurdu." Empati yahut digemkarlık olmasa bizi hayvanlardan ayıran bir şey kalmazdı diyor kısaca PKD. Oysa günümüzde bunun yavaştan evrildiğini, insanların kozalarına çekildiğini, sinemaya gidenlerin azalırken, evde Netflix izleyenlerin çoğaldığını, kolektif bilincin zayıfladığını ve bu sürecin artarak devam ettiğini görüyoruz. İlginç günler yaşıyoruz. Kesin!

"Aden" Lem'den Yine Farklı Algoritma!

   Kaptan, Doktor, Fizikçi, Mühendis, Kimyager ve Sibernetikçinin uzay aracı Aden'e düşer. Kurtulmaya çalışırlarken kendilerine yabancı bir uygarlıkla iletişim kurmaya beyhude yere çabalarlar. 
   Lem; her zaman yaptığı üzere, kendi oluşturduğumuz algıların, algoritmanın, paradigmanın başka uygarlıklarla her zaman iletişim kuramayacağını ince ince, işin içine hafiften mizah katarak, okuduğunuzda kitabın uzun yıllar öncesinde yazılmış olduğunu size pek az yerde hissettirerek (görüntüleme ve veri işleme teknolojilerinin ilkelliği haricinde "aa çok eski bu metin" diyeceğiniz bir yer yok) yazıyor.
   Bilimkurgu sevenler ıskalamayacaklardır.

11 Ocak 2020 Cumartesi

"Bulut Gözlemcisinin Rehberi" Emeklilere Özel!

   Dizin hariç 368 sayfa, özenli bir baskı, iyi bir çeviri, saman kağıda olsa da güzel fotoğraflar, fiyat 7.5 TL. Bilimsel hiç bir iddiası yok, bulut meraklısı bir insankişisi yazmış. Bulutları gözlemleyerek okunmasında fayda var. Hal böyle olunca, ufku açık bir yerde (mümkünse deniz kıyısında) okunmasında fayda var. Bulutların hem şeklini şemalini, hem hikayelerini ve hem de tarihçelerini öğrenebiliyorsunuz. 
   Ancak emekli olup tırnaklarının uzamasını izlemekten sıkılanlara önerilir. Hele ki Ankara'da hiç okunmaz!

9 Ocak 2020 Perşembe

"Gelecekbilim Kongresi" Ijon Tichy’nin Hatıraları!

   Lem'in favori kahramanı Ijon Tichy, Kosta Rika Hilton'da bir Gelecekbilim Kongresine katılır. Dünyanın hali pek iç açıcı değildir. Başta güvenlik ve çevre olmak üzere sorunlar gırla gider. Derken kongre basılır, kahramanımız ve bir grup bilim insanı otelin kanalizasyonuna sığınır. Olaylar gelişir.
   Lem Usta'nın (evet fakirin açısından ustadır kendileri) kitabın sonlarına varıncaya kadar insanı gülümseten ve bazı yerlerde kafasını karıştıran (iç içe geçen bir çok gerçeklik vardır) romanımız sonlara doğru topu doksana çakarak, bu karışık metni sonuna kadar okumayı başaran okura güzel anlar yaşatmaktadır.
   İletişim yayınları basmış, Sayın Bayan Fatma Taşkent çevirmiş. Böyle çevirmiş demekle olmaz çünkü kendileri okuyunca insanı yadırgatmayan onlarca (belki de yüzü aşkın) kelime icat etmiş ve şükela bir çeviriye imza atmıştır. Kimi berbat çevirilerden muazzep bu zihni bu şımşıkırdak bir çeviriyle lüks lambası gibi (yaşı yetenler bilecektir) aydınlattığı için kendisine teşekkür etmeyi borç sayıyorum. 
   148 sayfalık bu kitap, popüler kitap satış web sayfalarında bulunmuyor, kitapçılarda çok nadir, nadir kitapta ise kitap kurdu akbabaları yüzünden 50-60 TL bandından itibaren bulunuyor. Eğer eliniz klavye tutuyorsa e-kitap versiyonları da piyasada var. Bilimkurguya meraklıysanız bulunuz okuyunuz. Değilseniz okumasanız da olur!
Kitabın filmi de çevrilmiş. Pek sevdiğim Rabinrayt'ın rol kestiği "The Congress" kitaptan esinlenerek çevrilmiş ancak kitabın ana fikrini yansıttığını söylemek zor.

4 Ocak 2020 Cumartesi

"Jojo Rabbit" izlerken "The Counterfeiters" mukayesesi yapmak!

    Taykavaititi, taa 2010'lardan beri izlediğim bir yönetmen. İlk izlediğim "The Boy" ile bir damar yakaladığını belli etmişti. Sonra "Gölgelerde Ne Halt Ediyoruz" serileri ile de bir humoru (ne işim olur humorla) insani derin mizahı olduğunu kanıtlamıştı. "Daha Vahşi İnsanlar için Av"da yine değişik sorular sordurup, değişik duygular uyandırmayı başarmıştı. 
   Bu minvalde yaptığı son filmi pek merak edip duruyordum. Kast heyecan verici: Sıkarletyohansın, Semrakvel, Rebılvilsın, yönetmen bey bu kez Hitler'i oynuyordu üstelik! 31 Ocak'ta sinemalara girmesini bekleyemedim ve malum ortamlardan edinerek izledim (Holivutun benim bilet paramla bir şey kaybedeceğini zannetmiyorum). 
   İkinci Dünya Savaşını bir çocuk gözünden izliyoruz. Hitler'i hayali arkadaşı yapan körpe bir nazi. Aynı fikirde olmayan bir anne ve gizli bölmede bir yahudi yeniyetme. Olaylar gelişir, finale bağlanır. Film güzel. Ancak (cümlede bir "ancak" varsa öncesini okumamak gerek), yönetmen bey oldukça kolaya kaçmış gibi geldi. Bir çocuk gözünden (üstelik böyle travmalarla) savaşa yaklaşmak, her zaman satar. Bunu Wesendırsın görselliğiyle yapmak (bkz.aşağıdaki fotoğrafta vesendırsın açıları renkleri var (filmin tümü böyle üstelik)) çok daha kolay, bazı sahnelerde ise doğrudan Volkırşlondörf'ün "Teneke Trampet"i aklıma düştü. Bu afişteki çocuğa bakarsanız (filmde 3-5 yaşlarında), Bay Vaikiki'nin başrolüyle olan benzerliğini farketmemeniz olanaksız. Evet yönetmen bey bu filmde bazı şık voleler atmıştır (kırılma noktasında, binaların çatılarından göz gibi bakan çatı pencereleri misal pek şıktır), ama kendi adıma pek gol diyebileceğim anlar yoktur.
   Bu kordelayı izlemeden önce (havaya girmek adına) bir iki gün önce izlediğim Kalpazanlar'ı düşündüm sonra. Hiç bilinmeyen bir kastla, çok az bir masrafla nasıl sadece ikincidünyasavaşı/toplama kampı filmi değil, aynı zamanda şükela bir psikolojik gerilim/suç filmi yaratmak mümkündür dersi veriyordu adeta. 
   Kısacası önerim: eğer cocorebit'i merak ediyorsanız, hiç engel olmam buyrunuz, izleyiniz. İleride yazılacak eleştirileri belki de hak edecek bir 1s48d geçirmiş olursunuz. Ancak çocuk gözünden savaş kavramını gerçekten hak edecek bir film izlemek isterseniz 1979 yapımı "Teneke Trampet"i izleyin. Savaşı suçlu gözünden değerlendiren bir film içinse "Kalpazanlar"a yönelin. Benim kişisel tercihim     1. Kalpazanlar 2. Teneke Trampet 3. olarak ise Cocorebit olur. 


30 Aralık 2019 Pazartesi

"Ev Sahibesi" Dostoyevski'den Öyküler...

   168 sayfa 4 öykü var. İlki "Ev Sahibesi" öyküden ziyade novella uzunluğunda. Bilimle (nasıl bir bilimse artık! hiç bir ipucu yok!) haşır neşir Ordinov'un yeni ev sahibinin ....(burada ne diyeceğimi bilemedim zira Katerina'nın ev sahibinin nesi olduğunu anlamak zor (cariye mi desek, metres mi desek, kapatması mı desek, hayat arkadaşı mı ? ne desek bilemedim)) Katerina'sında bulduğu aşkı işleyen ve pattadanak biten bir eseridir. Şimdiye kadar okuduğum Dostoyevski eserlerinden beni en çok bezdiren kitap oldu. Hayalle gerçek arasında geçen diyaloglar, tasvirler, ne olduğunu anlayamadığımız bazı sürreal olaylar ve diyaloglarda bunların başka başka şekillerde anlatılması. Kimi satır aralarında cımbızla çekilecek güzel ifadeler falan. Ancak bu konuda araştırma yapan birine önerilebilir, sıradan okura (misal kendime) asla önermem... Başka hiç bir Dostoyevski kitabını okumadığım kadar "bitse de gitsek" hissiyle zorla bitirebildim.

Kübalı Zombiler Amerikalı Zombilere Karşı.

 
   Geçen iki hafta iyi zombili film yaptı. 2011 yapımı "Ölülerin Juan"ı Kübalı, "Zombi Diyarı 2" ise Amerikalı zombileri görmemi sağladı. Her ikisinde de senaryo zayıflıkları (zombili filmin senaryosunda zayıflık mı olur diyebilirsiniz, olur!), aksaklıklar vardı ama bence 2011 yapımı, bütçesi alenen düşük, özel efektleri zayıf (zombi filmi için büyük eksiklik), oyuncularının hiçbiri tanınmamış Kübalı zombiler; büyük bütçeli, süpersonik efektli, tanınmış oyuncularla süslü Amerikalı zombileri döverler...
   Kübalı Juan, mevcut sosyalist sisteme getirdiği eleştiriler (ki bana karşı kıyısındaki rejimden daha sempatik gelir), zayıf kurgusu, çamur gibi renkleri ile bana daha yakın gelmiştir. Eski zombi filmlerine çaktığı şık selamlar, oyuncuların rahatlığı, abartısız gaglar (ne işim olur gagla) şakalar, mevcut rejime muhalif olmasına karşın karşıt rejimin simgelenmesindeki o sarkastik (ne işim olur sarkastikle!) dalgacı ifade ile bunu başarmakta bir güçlük çekmemiştir. Ola ki merak ederseniz: işte de bağlantısı. Memleketimize gelme ihtimali olmadığından sinemalarda beklemeyiniz, başka kaynaklardan izleyebilirsiniz.



29 Aralık 2019 Pazar

"Star Wars:Episode IX" Nihayet Son!

   Herşey her yönden gelmeye başlayınca, insanı düşündürmeyecek filmler izlemek de bir çare (bkz.bir önceki yazı).
    Bu minvalde, bu pazarımı geçmişte afallayarak sinema ekranına bakmamı sağlayan bir serinin sonunu izlemeye vakfettim. 2s22d boyunca büyük beyaz ekranda akan görüntüleri izledim. Gişesi öncekiler gibi yüksek olmamasına karşın kafamı pırıl pırıl yaptığını söyleyebilirim. Film hakkındaki kötü eleştirilere katılmıyorum. Neticede elimizdeki bir fikir değil, endüstrinin bize sunduğu bir ürün. Filmi yapanlar da yapılması gereken ne varsa bir güzel yapmışlar. Bir ara gerçekten ölmüş karakterlerin, filmde ölmüş karakterlerin arada bir öykünün bir yerlerinde hayata dahil olmalarına şaşırdım. Misal: Kerifişır ölmüşken canlı ama Herisınford canlıyken ölü ama bir ara canlanıyor. Neyse, ben iyi vakit geçirdim. İyi yapılmış bir hamburger kadar zevk verdi (hamburgerden hiç hazzetmem!). Beyhude yazdığımın farkındayım. Müptelaları çoktan izlemiştir (ki henüz IMBd'de kasa şimdilik 704 milyon USD), kalanların da izlemesine bu sefil yazının bir etkisi olmaz herhalde...

28 Aralık 2019 Cumartesi

Daralınca Aslan Asker Şvayk Okumak!

Libya
Sözcü Davası
Yerli Otomobil Tanıtımı
Boğazda Gemi Kazası
Arap televizyonlarındaki Kanal reklamları
Bazı zenginlerin annelerinin kanal yatırımları
Kıspet gibi pantalon giyen, lodos çağanozu gibi yampiri yampiri yürüyen, illa ki sakallı, dar takım elbiseli, pahalı otomobilli, kafasında her şeyi çözmüş, nargileci tipler
Aman vermez bir trafik (Ankara'dayım (fazla söze hacet yok))
Şehrin üstündeki battaniye gibi kirli hava
Varla yok arasındaki bıyıklar
Kadın cinayetleri, çocuk istismarları, şiddet
Kaldırımda üstüne üstüne yürüyüp omuz atan organizmalar
Altında paçalara sıçratmalık su potansiyeli barındıran gevşek kaldırım taşları
Bitmek bilmez sosyal medya terörü (Uykusuz'un Ersin Karabulut'lu 2020 takvimi şahane!)

Bir de televizyon izlemeyi bırakalı 10 sene olmuş.

İnsanın üstüne üstüne geliyor gündem. Ne kadar uzak durmaya çabalasam boş!

Bu durumda ne yapılır? Şvayk'ın hergeleleliklerine yoğunlaşılır. Öyle de yaptım. İyi geldi. Tümen tümen gelenlere karşı yapılacak en iyi şeyin aptallığa yatmak ve gülmek olduğunu hatırladım. İyi ki mizah var, iyi ki gülebiliyoruz...

20 Aralık 2019 Cuma

"Entelektüel" Kavram Üzerine Edward Said'ten Önemli Saptamalar.

   Filistinli hristiyan bir baba ile Lübnanlı hristiyan annenin Filistin'de dünyaya gelmiş, halihazırda Amerikan vatandaşı, karşılaştırmalı edebiyat profesörü, aktivist, teorisyen: kısaca kitabında tarifini yaptığı entelektüel çerçevesinde biri. İlk dikkat uyandıran kitabı "Oryantalizm" (ne işim olur oryantalizmle?) "Şarkiyatçılık" ile dikkatleri çekti. Ondan sonra da geniş kitlelere kâh yazdıkları, kâh yaptıklarıyla ulaştı.
   Elimizdeki kitap, yazarın 1993'de Reith Konferanslarında verdiği bildirileri altı bölüm halinde bir araya getiriyor. 
  • Entelektüelin Temsil Ettikleri
  • Milletlere ve Geleneklere Pes Etmemek
  • Entelektüel Sürgün: Göçmenler ve Marjinaller
  • Profesyoneller ve Amatörler
  • İktidara Hakikati Söylemek
  • Tanrılar Hep İflas Eder

başlıklarından mürekkep yazıların ekseninde: entelektüelin tanımı, konumu, içeriği, zorlukları ve elbette nasıl olması gerektiği konuları dantel gibi ince ince anlatarak, çarpıcı örneklerle işliyor. 128 sayfanın nasıl akıp gittiğini anlayamadım. Üstelik son zamanlarda yaptığım okumaların içinde en çok altını üstünü çizdiğim, yanlarına notlar aldığım bir metindi. 
   Tespitlerinin kimine (belki de ister istemez sahip olduğum arka plan nedeniyle (özellikle Ermeniler hakkındakilere)) katılmadığım ancak yaptığı tanımlara gönülden hak verdiğim bir çalışmadır. Entelektüel olarak bildiğimiz ancak kendimce münevver olarak dillendirdiğim; kanımca toplumların yönlendirilmesinde önemli rol oynayan münevverlerin nitelikleri, onların böyle nitelendirilmesine neyin yol açtığı, önlerindeki zorluklar, bu sıfatı korumanın getireceği sıkıntılar, benim gibi orta düzey zekadaki okurlara bir güzel açıklanmış. 
   Bilhassa günümüzdeki medya münevverlerinin aslında öyle olmadıklarını anladığım (aslında uzun zamandır idrakindeydim ama bu metinle ikinciye tescillenmiş oldular), akademik çevrelerde dahi bu sıfatla anılan kişilerin (özellikle de akademik çevrelerde olduklarından dolayı) pek de bu sıfatı hakketmediklerini düşündüğüm bölümler oldu. Aslında yazılanları gözönünde bulundurduğumda, yaşadığımız bu "ilginç" zamanlarda bu titri elinde bulunduran fazla bir isim gelmedi aklıma. Bir Cemil Meriç, günümüzden de (görüşlerine katılırsınız katılmazsınız ama herhangi bir muktedirle rabıtası olmadığından eminim (yanık balata kokusunu da sarfınazar ederseniz)) Yalçın Küçük. 
   Hülâsa: çok makul fiyatlarla bulabileceğiniz bu küçük hacimli, geniş içerikli hazineye yakın durmak gerek. Hararetle öneririm.
"Uzmanlaşma heyecan duyma ve bir şeyler keşfetme duygusunu da öldürür ki bunların her ikisi de bir entelektüelde mutlaka bulunması gereken duygulardır."
"Uzmanlık, alanınızın gereklerine uyarak başkalarının sizden yapmanızı istediği şeyleri yaparsınız."
"Aslında entelektüelin temel sorusudur bu sorduğum: kişi hakikati nasıl söyler? hangi hakikati? kimin için ve nerede?"
"Bugün her yerde, tek bir sistemin başa çıkabileceğinden daha fazla tahammülsüzlük ve kulak tırmalayıcı bir iddiacılık var."
"Laik entelektüel için o tanrılar hep iflas eder."

"Müzik Odası&Jalsaghar" 1958'den İzlenilesi.

   61 yıllık kordela. Oyuncuların hiçbirini tanımam. Müzikler şükela ama mono. Görüntüler enfes ama siyah beyaz, acil restorasyona ihtiyaç var. Konu beylik: geçmişin soyluluğu yükselen kapitalizme karşı. Kimi müzik sahneleri gereksizce uzun. 
    Şimdi böyle söyleyince önermediğim zehabına kapılabilirsiniz. Kapılmayınız. Satyajit Ray, önemli bir yönetmen (Bay Akira Kurosawa şöyle demiş kendisi hakkında: "Hiç Satyajit Ray filmi izlememiş olmak, varlığını dünyada sürdürüp hiç güneşi ya da ayı görmemiş olmakla aynı şeydir.").  Uzun yıllar önce "Apu" üçlemesinin ilk ikisini izlemiştim (o da başka yazıya!). Müzik Odası'nı bugüne kadar ıskalamışım. 
   Görkemi zayıflayan bir aristokrat; servetini zayıflatan müzik (ve de ihtişam) tutkusunu, kaderin kendisine attığı çelmelere rağmen bırakmaz. Üstüne üstlük karşı komşusu da (tefecinin oğlu) Huzur Bey'in hazzetmediği tüm nitelikleri (görgüsüzlük-fırsatçılık-sonradan görmelik vs.) üstünde bir ifrazat lekesi gibi taşıyan bir şahsiyettir. Ama nedir ki: devirler dönmekte, kristal avizelerdeki mumlar bir bir sönmektedir. 
   Kimi zaman uzayan müzik sahneleri (ki fakir qawwali ve katak dansı müptelası olduğundan bu sahneler benim açımdan şahaneydi) sarfınazar edildiğinde günümüzün şımşıkırdak holivut filmlerine alışkın sinefile dahi gelir. Ancak sinemaya günümüz standartlarına uygun sinefilden biraz daha derinlikli yaklaşıyorsanız, bu siyah beyaz kordela sizi bambaşka dünyalara götürecek, bitince de üzerinde bir süre düşünmenizi sağlayacaktır. İnsan bir filmden başka ne ister?
    Son olarak Roy Efendiyi ete kemiğe büründüren Chhabi Biswas (bir insanın bir role bu kadar yakışması!) için bir alkış verelim ve huzurdan çekilelim...


17 Aralık 2019 Salı

"6 underground" Aman Diyim!

   Maykılbey'i zaten hiç sevmem ama Rayrnreynıldz'ı severim. Gripten mütevellit (mütevellit! iyiden tekaüte bağladım) spora falan ara verince boş vakit hasıl oldu. Dedim "bakayım bu film nasılmış". 
   Baştan hızlı bir araç takip sahnesiyle açılan filmimiz (yalnız hakkını vermek lazım paraya acımamışlar. (hiç gerçekçi olmasa da (bir önceki sahnede kırılan dikiz aynasının hemen sonraki çekimde yerinde durması filan)), iki saat yedi dakika boyunca aynı tempoda ilerliyor. Bol masraflı, parlak renkli, mantık dışı, akıllara ziyan.
   Uzunca bir reklam filmi izler gibi oldum. Yamulmuyorsam sinema denen sanatın ürünlerinde senaryonun önemli bir etkisi mi vardı? Bunda yok. Senaryo, kurgu, mantık falan hak getire. Türkmenistan'ın "Turgistan" olarak verildiği, Amerika'ya da Rusya'ya da giydirildiği (ama kullanılan herşeyde neredeyse Made in P.R.C. yazıyor), hemen her sahnesine ürün yerleştirilen, fleşbeklerin (ne işim olur fleşbekle) geriye dönüşlerin izleyiciye bir şey anlatmadığı, karakterlerin içinin boş bırakıldığı, aksiyonlu çatı katı, keskin nişancılı, bol sevişmeli, aşırı sıçrayan kanlı, uçak mezarlıklı ve yazmaya üşendiğim bir çok nedenden ötürü; filmi izlemenizi önermiyorum. 
    Ben yandım, siz yanmayın!

15 Aralık 2019 Pazar

"Where'd You Go, Bernadette" Çiğdemlik Film.

   Microsoft çalışanı bir baba (çok iş, az aile), rutinin dehlizlerinde kaybolmak üzere olan bir sanatçı (anne) ve onu anlayan yegane figür:Kızı. Derken olaylar gelişir.
   Keytblençıt'ın bombastik oyunculuğu olmasa, çiğdeme bile gitmeyecek bir kordela. Amma velakin bu cins-i latifin oyunculuğu, Antarktika manzaraları derken iki saati yemenize neden olabilecek, sinema sanatına hiç bir şey katmasa bile pazar akşamını kafayı dağıtmak için çiğdem çıtlatarak izlenecek filmdir. Siz bilirsiniz.

12 Aralık 2019 Perşembe

"Yüzyılın En iyi Bilimkurgu Öyküleri" Orson Scott Card'dan Derleme 27 Öykü

   İthaki güzel bir iş yapıp, bilimkurgu külliyatının önemli eserlerini tekrar basıyor. Bu mecrada basılanları (eğer okumadıysam) okumaya çalışıyorum. Geçen yılın başında yayımlanan ve maalesef sadece 1000 adet basıldığı için kısa sürede karaborsacı çakalların elinde 300-500 TL gibi fahiş fiyatlarla satılmaya çalışılan kitabı ancak PDF versiyonundan ulaşıp, elektronik okuyucuda okuyabildim. 712 sayfa ve 27 öykü. Editör Card Beyi zaten bilimkurgu yazarı olarak tanıyoruz, mukaddimede bu seçkinin subjektif olduğunu, kendine göre bir en iyiler listesi oluşturduğunu ayan bir şekilde beyan ediyor. Önsözde ayrıca kendine göre bir kronolojik sıralama da yapmış yazar. "Altın Çağ", "Yeni Dalga" ve "Medya Jenerasyonu".
   Kendi adıma ilk iki dönemin öykülerinden aldığım hazzı, son çağda yakalayamadım (yaş ilerliyor arakolpa!). İçinde kimler yok ki? Asimov, Bradbury, Wells, Le Guin ve daha (adını duymadığım için hicap duyduklarım bile var) kimler! İlginçtir, bu tip karma edisyonlarda hep daha önce okuduğum öyküler çıkardı. Bunda bulamadım. Kimisi bünyeye zayıf gelse de birçoğunda beyni tokatlayan satırlar, düşünceler gırla gidiyor. 
   Velhasıl bilimkurgu müptelalarına gelir. Bu arada, kitabın "malum ortamlara" düşmesine neden olan yayınevine de bir esef gönderelim. Diğer yandan da basılı haline o kadar parayı verecek kadar bilimkurguya düşkün olan kârilerin varlığını da bilmek güzel doğrusu (der içimdeki sinsi).   

4 Aralık 2019 Çarşamba

"Ağrı Dağı Yolcusu Kalmasın" Wells'in Son Eserlerinden...

   Bilimkurgunun kurucu babalarından Bay Wells, ölmeden altı yıl önce yazmış bu hikayeciği (hepi topu 80 sayfa). Bir gün Tanrı, Nuh Lammock'u ziyaret edip, kendisine bir takım görevler tevdi eder. Olaylar gelişir.
   Zeki okur, Nuh Lammock'un Bay Wells olduğunu şıpınişi anlar. O pek keyifli gelen ilk bölümden sonra (nebliym, ilk hareketin sahibi zat ile yapılan sohbetler falan), öykü bir monologlar silsilesine dönüşür. Sonraki bölümlerden biri mesela kahramanın sıradan bir su sıçanı ile diyaloguna ayrılmıştır (hayli de uzun bu bölüm). Tüm bu diyaloglardan imbiğimize süzülen usare ise; Wells'in tarih, siyaset, ülkesi ve Marksizme yönelik tespitleri, eleştirileri. Bunu yaparken usta sıkılmış olacak ki, kitap pattadanak bitiyor (keşke biraz daha uzun yazsaydı!). 
   Bilimkurgunun kurucu babalarından, parlak bir zihnin hayatının sonlarına doğru yaptığı tespitleri okumak isteyen, türün meraklılarına öneririm.

2 Aralık 2019 Pazartesi

"The Irishman" Duvarları Boyuyor musunuz?

   Kendi halinde bir kamyon şoförü Frenkşiirın bir gün şeytana uyar, olaylar gelişir. 
   İşte bu minvalde çekilen ve ABD'nin yaklaşık 50 yıllık gündemiyle birlikte mafya-devlet-sendika ilişkilerine getirilen şık bir eleştiri. Çeken yönetmeni daha yakında "Marvıl filmleri sinema değil, başka bir şey!" çıkışıyla hatırlayacaksınız. Akabinde böyle 3.5 saatlik (tam olarak 3s.29dk.) bir filmiyle (hemi de Netflix diye bir platformda (izlediğim hiç bir filmden sinematik bir haz alamadım nedense)) arzı endam etmesi hoş. Zaten sinema salonlarında gösterilecek 3.5 saatlik filme prodüktör bulmak, bu zamanlarda zor. Neyse.
Niro'nun Dolgu Topukları
   Sinemayı bir sanat olarak ele alırsak, film bence sinema sanatına yeni bir şey katmıyor (ancak kesinlikle sinema filmi olduğunu söyleyebilirim), zenaat kısmını değerlendirdiğimizde ise mükemmele yakın bir işçilik olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim . Bu konuda Marvıl filmlerinden elbette ki farklı. Meramımı şöyle dillendireyim: Marvıl filmleri çizgiroman okumaksa, bu da Gogol'un izinden giden rus klasiklerini okumaya benzer. Bir Gogol yeniliği-devrimi yoktur amma yine de okunduğunda haz verir. Yahut: Marvıl filmleri füzyon mutfağıysa (pürmüzle pişirilmiş tavuk) bu iyi pişirilmiş bir hünkar beğendidir. Hepsinin alıcısı farklıdır. Tevellüt artık eskimeye başladığından mıdır nedir Bay Sıkorsiisi'nin yaptığı tür filmleri daha çok beğeniyorum. 
   Nedir: bu işlerde her zaman dikkatinizden kaçan bir şeyler vardır (filmimizin ilk bölümleri pırıl pırıl renklerle başlar ama sonlara doğru kırmızılar azalır, parlak renkler de anti-kahramanımızın ruhuyla birlikte solar). İzlediğinizden daha çok şeyleri ifade etmektedir (misal:"duvarları boyamak" düz cinayetken bunun üstüne bir de "elinden marangozluk gelmek" cesetlerden kurtulma becerisini belirtir (en vicdan azabı duyulacak infaza, kıpkırmızı bir araçla gidilir)). İkisi aynı boyda kısacık adamların birini 1.90'lık bir role oturtmak için olmadık işler yapılır (bkz.foto). Marvıl filmlerinde bu incelikleri bulamazsınız. Olsa olsa 80-90 IQ ile kolayca çıkarılacak sonuçlar, hikmetler vardır.
   Filmimize gelecek olursak: iş olarak diyecek hiç bir şey yok, müzik/kurgu/sanat yönetimi/oyunculuklar (ki bu kadro herhalde kolay kolay toplanmaz)/kostümler/dekorlar bihakkın yapılmış. Bundan sonrasını madde madde yazayım da işin kolayına kaçayım.
Niro'nun Ağız Kenarları
  • Rabırtdeniro'nun ağız yapısı yaşlandıkça köpekbalığına evriliyor. İşte de fotoğrafik ispatı.
  • Yönetmen Bey, normalde filmlerinde yaptığı girizgahı yapmadan doğrudan dalıyor konunun içine. Bunda herhalde 3.5 saatini bu filmi izlemeye ayırmış sinefilin bu konuda yeterli arka planı olduğuna inanıyor (ki bence haklıdır).
  • Konuyu genel ve uzak bir çerçeveden değerlendirirsek verdiği mesaj, bundan önceki önemli film "Joker"den oldukça farklıdır. Daha fazlası için doğru yoldan saptığınızda, hayatınızı ve ruhunuzu kaybedersiniz. Neticede yaşlılık ve ölüm (her ne kadar havalı tabutlarla ve nezih mezar yerleriyle olsa da) herkesi yakasından yakalayacaktır (Tonisalerno'nun kolonoskopi için beklerken yüz ifadesi, Bufalino'nun çişini tutamaması ve daha nice sahneler vardır ki bunu pek iyi yansıtmaktadır.)
  • Şiirın, o kamyon kasası mühürünü kolunun yenine saklamayıp işine gücüne baksa, belki zengin olamayacak, altın saatler/manalı yüzükler takamayacak ama etrafında onu seven aile fertleri olacak, en yakın arkadaşının ensesine sıkmayacak, odasının kapısını gönül rahatlığıyla kapatabilecektir. Ancak seçimlerimiz (çarkıfelekle birlikte) kaderimizi nihayetinde sonumuzu belirler ve yanlış yanlışı getirir, kendinizi bir anda geri dönülemez bir noktada bulur, iç muhasebenizi yapacak kadar yaşarsanız son zamanlarınızı pek huzurlu geçiremezsiniz.
  • Ben sevdim ve 3.5 saat hiç ilgim düşmeden izledim. Herkese gelmez, izlemek birikim ve çaba gerektirir. Siz bilirsiniz yani!
Böyle uzun filme, böyle de uzunca tanıtım yakışırdı. İyi oldu...

1 Aralık 2019 Pazar

"Şöhret Dediğin" Ferdi Özbeğen'in Hayatı.

 
   Dün akşam AVM kitapçılarında dolanırken (eşlerimiz dükkanları hallaç pamuğu gibi atarken, avcı toplayıcılıktan beyaz yakalılığa terfi etmiş bibliyofil erkeğin kaçınılmaz kaderi) karşıma çıkınca hemen alıp, iki saatte bitiriverdiğim kitaptır (övünmek için söylemiyorum, kitap zaten 180 sayfa, rahat 20 sayfa fotoğraf, 10 küsur sayfa şiirler/şarkı sözleri, 35 sayfa obituary, 20 sayfaya yakın ek açıklamalar falan. Yani kitabın tümünü o kadar zamanda okuyabilirsiniz). 
   Kitabı Ali Rıza Türker düzenlemiş. Hem gazeteci, hem de Özbeğen'in arkadaşı. Özbeğen'in hayatı kimi zaman kendi kaleminden, kimi zaman derleyenin ağzından yazılmış. Kimin ne zaman başladığı ne zaman bittiği belli değil. Geçenlerde okuduğum "Türk'ün Memuriyetle İmtihanı"ndan (elbette ki) çok farklı. 
   1970'lerin sonundan itibaren daha büyük kesimlerce tanınmaya başlayan, eğlence dünyasında bir akımın öncüsü, eşcinselliğini gizlemeyen ama asla öne çıkarmayan, haza beyefendi (beyefendilik bir cinsel şart taşımaz!), bulunduğu koşullarda uzun yıllar (belli bir kesim için de olsa) popülerliğini korumuş (bilen bilir zordur o koşullarda bunu sağlamak (bkz.Özlem Tekin (en sevdiğim rakçıyken esamisi yok! (kendi suçu mu? hayır!, bilerek sildiler piyasadan))), pek çok şarkısını dinlerken beni 80'lerin başına götüren, çay içerek asla dinlenilmeyecek, müstesna bir insan: Ferdi Özbeğen. 
   Kitap, çok samimi bir girişim. Ancak özensiz ve yetersiz. Kitapta adı geçen bir çok yabancı sanatçının adları yanlış yazılmış, dil hataları gırla ama yine de iki saatte bitti. Sadece Ferdi Özbeğen'in hayatı değil, artık ellerimizden kayıp gitmiş bir dönemin (ki hayali bile gözleri puslandırır) hatırasını yaşamak isteyenler alıp okusun efendim.
   Son eleştirim de kitapla birlikte verilen müzik diski için: şimdi Özbeğen'in şarkılarının gücü sadece piyano ile çalındığında bir vokalle insanda güçlü duygular uyandırmasıdır. Bu şarkıları piyano ve vokali arka planda bırakan bir düzenlemeyle verirseniz, eserin ruhunu bozarsınız. Kitabı okurken, diski dinlediğimde "eyvah eyvah" dedim. Baskın ritmler ve süslemelerle (profesyonel müzisyen jargonunda "keriz" denir) üstadın sesi ve piyanosu geride kalmış. Ses ayarlarıyla uğraştım, basları düşürdüm; yok olmuyor. Çaresiz başka kayıtları bulup dinliiciiiz. Size de önerim: sadece piyanoyla söylenen bir en iyiler listesi yapın, çay harici bir içecekle (içine su katılınca beyazlaşan sıvı ile iyi gider), sakin bir çevrede (eller yukarıdacı tayfadan zinhar uzak durarak), aynı frekansta ahbap tayfasıyla, mahdut taamla dinleyin, bana dua edeceksiniz.
Şu hayatta canlı dinlemeyi çok istediğim ama dinleyemediğim (diğerleri : Cem Karaca, Müzeyyen Senar diye gider) bir sanatçıdır. Artık kısmet başka evrenlerde...