15 Kasım 2021 Pazartesi

"Geber Anne!" Paralel Evrende Sezgin Kaymaz.

   Nesnel değerlendiğinde bilimkurgu denilebilecek bir roman olmasına karşın en hazzetmediğim Sezgin Kaymaz romanıdır. Kaldı ki fakir, bilimkurgunun müptelasıdır.
   Neyse romana dönelim. Ankara'da musmutlu bir hayat süren maderşahi İsmailoğlu ailesi. Vezir Melek, şah Şükran, kaleler Tufan ve Tayfun, piyon Sarı (ailenin köpeği (rolü değerlendirildiğinde pek de piyon değil, karşı hatta sızıp sonradan vezir olan piyon da denilebilir)) şımşıkırdak bir hayatı memnuniyetle yaşarlar. Bir gün sadece Tayfun'un şahit olduğu bir olay sonucu olaylar gelişir.
   Bay Kaymaz'ın bu 365 sayfalık romanı ilk kez elimde oyalandı. Nedir: 150 sayfada kotarılabilecek novella muhtevasına sahip bu romanı, 3yüz küsur sayfa okumak zoruma gitti. Kerem'in ne kadar bombastik bir karakter olduğu üzerine yapılan güzellemeleri çıkaracak olursak, roman otomatik olarak %20 kısalır. Kurguya öyle fazla bir katkısı olmayan Haşan (Hasan değil yalnız!) ve meslektaşını da çıkarırsak bir %20 daha gider, elimize makul uzunlukta meraklı bir novella kalır. Kâri de sıkılmaz. 
   Bilimkurguda paralel evrenler konusunu (hakkında bir dergi yazısı yazabilecek kadar. Bkz. Bilim ve Ütopya Mayıs 2020 sayısı) bilip sevdiğimden, sonunu taa en başta tahmin ettim. 
   Sezgin Kaymaz kitaplarına başlayacaksanız, bundan başlamayın derim. Hatta doğrudan pas geçebilirsiniz.

7 Kasım 2021 Pazar

"Finch" Soft Road.

   Başlığa geleceğiz.

   Fişi çekilmiş bir dünyada 15 yıldır hayatta kalabilen Finç, pek sevdiği köpeğine bakmak için bir robot yapar (Cef), bulundukları yerden Doğu Sahiline (Senfrensisko) gitmek zorunda kalırlar. Yolda çeşitli şeyler olur.

   Amazon işin kolayını bulmuş. Kastta sadece bir insankişisi var (gerçi Tomhenks'in oyunculuğu her zamanki gibi iyiydi). Özel efektler (ki gözü yoracak kadar CGI var) fazla yevmiye istemeyen bir ekibe yaptırılmış. Bir televizyon yönetmeni bulunmuş. Aile ile seyredilecek bütün kriterler karşılanmış (şiddet, kan yok). Holivutun tüm klişeleri bihakkın verilmiş. Ancak demek ki senaryo çok önemliymiş. 15 yıldır dibine kadar sömürülen bir dünyada o karavanın yakıtı nasıl bulunuyor? Hiperaktif (ve her nedense pek insani bir şekilde konuşan (mekanik görüntüyü çekici kılabilmek için tahta ve deri kullanılan eller falan)) bir robotun enerjisi nereden geliyor? gibi sorular sormazsanız iki saate yakın zamanı (1s55d) bir güzel ezersiniz. 
   Açılış sahnelerinde içimin yağları eridi (hımm bombastik bir distopya falan diyerek iyice yayıldım koltuğa (Wall-E'yi anımsatan kumullar, bomboş bir dünya, taşıt aracı olarak kullanılan sanayi kamyonu vs.), telefonu uçak moduna falan aldım). Ancak filmimiz ilerledikçe anlatacak pek fazla bir şeyi olmadığını anlamam 45 dk. sonra oldu. Hayır köpecik de iyi rol kesiyor, pek sevimli kerata! Asimov'un robotik kuralları falan da vardı ama pelikulamızın bende değiştirdiği bir şey olmadı. O yüzden bu konuda bildiğim en gerçekçi ve depresif ekolojik distopyayı "The Road (2009)" yılda bir kez falan izlemeye yine devam. Finç ise Road'ın çok softyumuşakevcil bir versiyonu olarak arşivime girmeyecek.

4 Kasım 2021 Perşembe

"Dune" Frank Herbert'a Denis Villeneuve Dokunuşu.

   Beklenen gün geldi ve ne zamandır ha bugün ha önümüzdeki ay yayınlanacak denilen Denisvilenöv'ün (böyle mi telaffuz ediliyordu) Dune versiyonunu da izleme fırsatı bulabildik.
   Tam bir yıl önce bu film hakkında şuradaki neşriyatta bir yazım yayımlanmıştı. Tam bir yıl önce gösterileceği vaadine kanarak üşenmemiş 11.075 vuruşluk bir risale kaleme almış ve çok yanılmıştım. Yanılmadığım (daha doğrusu Alejandro Jodorowksy'nin (onun da muhteşem yenilgisinin belgeselini şuraya bırakalım) yanılmadığı) şey: yazının sonunda geçen Jodorowsky'nin söylediği "herşey tahmin edilebilir" öngörüsüdür. Evet Denis Bey (soyadını telaffuza daha fazla nefes yettiremiyorum) yetenekli bir yönetmen (bunu Arrival'da gördük gayet güzelce), kitap zaten bilimkurgunun opus magnumlarından biri (Dünyada en çok satılan bilimkurgu kitabı) ama işin içine ne kadar da kitabın o ruhani yönü katılmaya çalışılırsa çalışılsın neticede bir holivut filmi (yabancı gezegene gayda çalarak inen bir ordudan bahsediyoruz). Elbette Linç'in (hiç kimsenin kendi yönetmeninin bile sevmediği ama benim pek hazzettiğim über kiç filmi) versiyonundan daha fazla sadıktır kitaba. Elbette her sahnesi özenle çekilmiş, ışık/açı/kadraj/ses/müzik (yalnız Hans Zimmer'in (en popüler holivut müzikçilerindendir kendisi) o Ederlezi çığlıklı müziği muazzep etmiştir fakiri)/kurgu/kast çok özenilmiştir. Ancak ne kitabın derinliğini verebilmiş (itiraf edelim ki bu da kolay iş değildir) ne de holivut filmi meraklısı zombileri tatmin edebilecek eğlenceyi yakalayabilmiştir (biz "iki cami arasında beynamaz" deriz, işte aynı bu şekil!). Birazcık bilime teşneyseniz akıllara garip sorular da getirir (niye gezegenlerarası yolculuklarda anti-kütleçekim gücünden yararlanan gemiler kullanıyorlar da, gezegen içinde yusufçuk tipli (işte bunlar hep Jodorowsky'den intihal) tortorlar kullanıyorlar?). Azıcık frontal lob kullanıyorsanız "filmde niye hiç transistör yok?" diyebilirsiniz (çünkü binyıllar önce insanlık teknolojiden az daha topu atıyormuş da ondan. Yaaa!). Hülasa 2s35d'mızı verip izledik mi izledik, ikinci bölümü de izleyeceğiz kısmetse (serde bilimkurgu iptilası var ne de olsa). 
   Yalnız başroldeki Timotikalamet holivutta yürür! (yanlış bir iş yapıp bağımsız filmlerde oynamazsa) Ben yinede Kyle MacLachlan'ı daha çok seviyorum (var bir varoşluk bünyede).

"Pembe Tütülü Amiral" Neoliberal Zamanlarda Orduya Vurmak Kolay!

   Anlı şanlı bir tümamiral, Abant'taki bir iş toplantısının akşamında balerin makyajı ve kostümüyle (pempe tütüsüne kadar bittamam), kendi topladığı kimileyin nezih jigololu izleyicilerinin önünde süitinde kalp krizi geçirerek ölür. Vaziyet pek b.ktandır. Olay jandarma bölgesidir ama askeri savcı ve adli savcı olayın üstüne atlar. Üstüne üstlük olay anından hemen sonrasının kısa da olsa alınan bir görüntü kaydı, haber kanallarına düşmüştür.
   181 sayfalık novella, kısa kısa bölümlerle okuru hiç sıkmadan hitama ulaşıveriyor. Romanımızın kahramanı yok. Hiç kimse sütten çıkmış ak kaşık değil (belki ağabeyi dincilikten memuriyetten atılan idealist adli savcımız). 
   Amma velakin romanımızın başlanıgıcındaki dört isimden ikisine dikkatim kaydı. Barbaros Altuğ'u tanımam etmem, Naim Dilmener'i severim. Perihan Mağden'in kimi romanlarını da öyle (kendisi fanatik bir neoliberaldir) ama İskender Pala denince tüylerim tiken tiken olur (nedeni bir çilingir sofrasında daha kolay anlatılır yazıya dökmesi zordur). Üstelik Nisan 2008'de Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nı hedef alan ve sonrasında yine aynı kuvvete yönelik Ergenekon davaları dönemin korkusuz savcısı Zekeriya Öz (bu dünyada ve varsa öbür dünyada huzur bulmaz umarım) tarafından çoktan açılmıştır. Zeitgeist (ne işim olur zeitgeistla) zamanın ruhu; bir zamanların üstüne kalem oynatılması imkansız muktedirlerine saldırıyı emretmektedir. Yazarımız da bu ahval ve şerait altında elinden geleni yapmış ve ilginç bir kurguyla çok satma ihtimali olan bu novellayı kondurmuştur kitapçı raflarına. 
   Denizaltılarda ve donanma gemilerinde fiili livatayı hiç görmedim, üstüne üstlük duymadım. 29 Yıl bahriye üniformasıyla gezdim, bunun önemli kısmında denizin üstündeydim. Sayın Pala, bahriye hayatı boyunca değil denizaltıda cephe görevine çıkmak, herhangi bir deniz tatbikatına bile katılmış değildir (bahriye hayatındaki branşı öğretmendir). Öyleyken (üstelik de tarihindeki en savunmasız anlarında) denizcilere çamur atmak pek adilane gelmedi bana. Kitap akıcı, edebi olarak zayıf ancak neoliberal bayrağı dimdik tutuyor elinde ve vazifesini iyi yapıyor. Siz bilirsiniz yani!

3 Kasım 2021 Çarşamba

"The Green Knight" Ben Beğendim.

    Kral Arthur'un yeğeni ve ablası Hintli olur mu hiç demeyiniz yetenekli bir yönetmenin neler yapabileceğini bilmiyorsunuz.
   Amcasına hava atmaya niyetlenen kof Gawain, karşısında kafasını uzatan yeşil şovalyenin kafasını hiç tereddüt etmeden uçurur. Ancak bunun bir de rövanşı vardır. İşte iki saati aşkın (2s10d) süresiyle filmimiz bu rövanşa odaklanıyor. Bu yıl izlediğin en iyi filmlerdendir. Bir kere zenaat olarak diyecek hiç bir sözümüz olamaz. Her sahne (açılıştan kapanışa) ince ince hesaplanmış, renklenmiş, müziklenmiş. Konuyu bir kenara bırakıp resim sergisi niyetine izleseniz hiç sıkılmazsınız (azıcık resim sanatına teşneyseniz elbette ki). Bond ve Dune'dan sonra çok iyi geldi. Yalnız holivut sinemasını seviyorsanız uzak durunuz. Mesellere, metaforlara kutaforlara (yok efendim kırmızı tilkiler, aşılan ölüm korkuları (yeşil kuşaklar), ters portreler ve daha neler) teşneyseniz ıskalamayınız.

"No Time to Die" Bitti de Kurtulduk.

   Serinin son filmini salgın malgın demeden sinema salonunda izledik (herkeşler benim gibi düşünmüyordu herhalde salonda güvercinimle bir başımızaydık). En son Spectre'yi izlemiş ve hayıflanmıştım (hiç ders almıyorsun arakolpa!). Yine holivut çekimine karşı koyamayarak buna da güzel bir bilet parası verdik, yine hayıflandık.
   Filmimiz 2s43d'da; türünün gerektirdiği tüm klişelerin bihakkın üstesinden geliyor (araba takipleri, yıkılan duvarlar, akıllara zarar aksiyon sahneleri, sevimsiz villainler (ne işim olur villainle) kötüadamlar, duygusal konuşmalar vs. Ancak ne başrolü oynayan kahramanımızın yeni limon yemişçesine büzülmüş dudakları, ne de Rami Malek'in iticiliği, (üstelik prodüksüyona harcanan onca paraya rağmen (çok değişik ülkelerde pek masraflı çekimler var)) filmimizi kurtarmaya yetmiyor. Ya da holivuttan ikrah geldi, bilemiyorum artık. 
Bir tek Ana de Armas'ı pek seviyorum (zaafım var o büyük gözlere, elimden bir şey gelmiyor) onun olduğu sahneleri daha bir doğrularak izledim (o dövüş koreografisi o yüze hiç gitmemiş ama olsun). Nedir: üç saate yakın zamanı güzelce ezdik ama filmimizin fakire kattığı bir şey var mı? Zinhar! Öyleyse cansıkıntısında gider, ama vaktiniz kıymetliyse uzak durun.

"Kün" Konya Ağzının Dibi!

   Kün acaip bir roman. İlk bölümü yazar, ikincisini bir sperm, üçüncü bölümü ise bir ölü yazıyor, sonrakilerse nasıl denk gelirse. Ölemeyen ölüler, Konya ağzıyla konuşan köpekler, alavereci dinci muhtarlar, ölüm makinesi ilkokul çocukları, ezan tilavetiyle sokaktaki ateisti imana getiren ancak p.ştun önde gideni seyyar satıcıları, köpeklerle konuşan Hüdaiaa'ları, dişbudak tespihli (ama pek şeker) cami hocaları ve daha kimler kimler.
   Beş günlük bir yurtdışı gezisinde (o daha sonraki bir yazının konusu) okundu, bitti (ama sakin kafayla bir daha okunmak üzere görünür bir rafa konuldu). 
   Bugüne kadar okuduğum romanları ve öyküleriyle diyebilirim ki: Sezgin Kaymaz'ın köpeklerle ve ölümle bir hesabı var. Her okuduğum metinde bu iki ögeye rastlamamazlık etmedim (du bakalım şimdi de "Geber Anne"yi hatmediyoruz). Burada da hem ölüm var, hem itikat meseleleri (yazarımız o yolu yahut bu yolu göstermiyor ama inceden (ve hatta kalından) bir kadercilik var (ki bünyeye terstir, Libet Deneyine de katılmıyorum). Ve bütün bunların ötesinde okuru içine çeken adeta bir Ertem Eğilmez filmi var (sarhoş, kahhar ve tacizci babalı bir EE filmi). Ancak nedir: yazarımız finali bir Michael Haneke tarzıyla bitiriyor. Vallahi uçakta gözlerim nemlendi (kalabalıkta olmasam ağlayacaktım, o derece).  Üslup yine çekici, her bölümden sonra bir sonrakini merak ediyorsunuz, böyle böyle (yavaş okuyacağım telkinlerine karşın) çabucak bitiyor. Konya ağzı da pek acaipmiş yalnız. 

"Lucky" Sezgin Kaymaz'dan Sen Nelere Kadirsin Lucky!

    Daha küçücük bir enikken tilkinin gazabından sıradışı zekası ile girdiği kubur sayesinde kurtulan Laki'nin 493 sayfalık öyküsü. Aslında eksende Laki olmasına rağmen, hayatına bir şekilde girdiği insanların öyküsü. Kimler yok ki? Emekli milletvekilleri, genelev patronları, genelev çalışanları, taksi durağı emekçileri ve daha kimler. 
   Kaymaz'ın üslubu belli. İlk iki sayfadan sonra sizi çekiveriyor içine. Dur durak bilmeden sonu getiriyorsunuz. Sadece gece 11:00-01:00 arası üç günlük okumayla bitiverdi kitap. Dur bakalım sırada "Kün" var.


24 Ekim 2021 Pazar

"Medet" Sezgin Kaymaz'dan Daha Uzun Öyküler.

 

   242 Sayfa, beş öykü. Kimi karanlık, kimi pesimist öyküler. Ancak okurken hep dudağınızın kenarında bir gülümseme (yazarımızın kaleminden humor damlıyor). En çok son öykü "Tevzatde Kim?" gözümde canlandı. Kaymaz'ın bir önce okuduğum öykü kitabı gibi buradakiler de kimi biyografik ögeler taşıyor zannederim. Ancak şurası (zannımca elbette) kesin ki: Bayan Kaymaz'ın sevgili oğlunun ölümle ve köpeklerle bir meselesi var. Bunun için bu hafta itibarıyla "Lucky"ye de başladım. Bitince yine bu sayfalarda!

"Bakele" Sezgin Kaymaz'dan Öyküler.

 200 Sayfa, 34 Öykü. Öyküler fazla uzun değil. Hepsi dimağda bir tat, tende bir doku yaratıyor. Öykülerin tümü anlatan orijinli. Pek gözümü yaşartanlar olduğu gibi gülümsetenler de vardı. "Bakele" ve "Mücver" sinemi deldi. 200 sayfa gözünüze uzun gelmesin. İstanbul-Ankara arası rahat biter, yolun nasıl geçtiğini anlamazsınız.

21 Ekim 2021 Perşembe

"Uzunharmanlar'da Bir Davetsiz Misafir" Sezgin Kaymaz'ın İlk Romanı.

   Edebi zevkine güvendiğin bir dostumun önerdiği yazarımızın, okumaya ilk hangi kitabından başlayayım diye sorunca cevap: "Tabiy ki ilk romanından" oldu. Fakir de edinip oturdu başına. 323 Sayfalık romanımız iki günde (sadece akşam, gece, sabaha karşı okumalarında) bitti. 
   Musa, Uzunharmanlar'a yeni taşınır. Komşular, esnaf, bitmek bilmeyen mide bulantısı, demlenen çaylar, velhasıl herşey oldukça gariptir. Üstüne üstlük bir de evdeki hayaletle kafa barıştırınca olaylar gelişir.
   Yazarımızın dili akıcı, kalemi kıvrak, argo gırla, bölümler kısacık, takibi kolay. Son 30 sayfaya gelmeden fantastik bir roman okuduğunuzu anlamıyorsunuz. Gerçi anlamıştım birşeyler ama ne yalan söyleyeyim, sonlara doğru bitirme hevesim iyice arttı. 
   Öyle altını üstünü çizerek okuyacağınız fazla bölüm yok ama kimi kitaplardan yer eden sözler vardır insanın aklına. İşte böyle bir cümleyi burada Erzurumlu Teyze söylüyor: "nereye gidersen git, birşeylerden kaçmak için değil canın istediği  için git. Çünkü döndüğünde kaçtığın şeyler daha da büyümüş olarak seni bulacaktır. Ormanda kafa dinlemeye şehrin kaosundan kaçmak için değil, ormanda kafa dinlemek için git."
   Böyle olunca yazarımızın "Bakele", "Medet", "Lucky" ve "Kün"ünü de edindik. Demektir ki önümüzdeki günlerde bu mecrada Bayan Kaymaz'ın sevgili oğlunun kitapları arz-ı endam edecektir çokça!

18 Ekim 2021 Pazartesi

"Bilim Kurgu Tekniği" Bilimkurgu Risalesi.

   6.45 yayınları basmış, kapakta Verne, P.K. Dick, Tarkovsky, Kübrick ve W.Gibson gibi türün ağır abilerinin isimleri var ve "Öykü, Roman ve Senaryoda Bilim Kurgu Tekniği" gibi açıklayıcı ve iddialı bir ismi var. Böyle olunca, bu konu hakkında okuyan yazan biri olarak okumamız kaçınılmazdı, öyle de oldu.
   Bir kere kitabımızın ana metni 35 sayfa (bu nedenle başlıkta risale dedim), "metinler" bölümü de bir 15 sayfa (burada bilimkurgunun önemli isimlerinin tür hakkındaki kelamları var). Hepi topu 50 kitap sayfasında, okura kapakta vaadedilen tekniği açıklamak bence mümkün değil. Bunu öngördüğünden olacak Sayın Çeker metnin son paragrafında "Para verip bu kitabı okuyan insanların daha sonra kendilerini dolandırılmış hissetmemeleri için, Edebi Teknikler adlı kitapta yaptığım uyarıyı tekrarlamak istiyorum: Yazınsal yaratıcılık bir yetenek işidir." diyor. Meali: yeteneğiniz yoksa okuyacağınız hiçbir şey sizi yazar yapamaz. Böyle olunca roman yazmak isteyen kariye ister istemez Sai King'in "Yazma Sanatı" adlı eserini önereceğiz. Bilimkurgu romanı yazmak isteyenler de YÖK'ün tez merkezinde bilimkurgu ile ilgili yazılmış çok detaylı metinlere bir göz attıklarında türle ilgili daha fazla bilgiye sahip olacaklardır.

13 Ekim 2021 Çarşamba

"Kumarbaz" Dostoyevski Eskimiyor!

 
   Bay Dostoyevski'nin işbu romanını okuyalı bir 30 yıl kadar oluyor. O zaman bende bir etki bırakmıştı (hiç bir zaman kumara uzak durmayı gerektirecek kadar yakın olmadım). Şu aralar bilimkurguya pek dadandığımdan "du bakalım biraz da eskileri karıştıralım" saikiyle oturdum 177 sayfalık novellamızın başına.
   Aleksey İvanoviç pek dertli bir genç. Öğretmenlik yaptığı zengin ailenin evlatlığına aşık. Bir kumar sayfiyesinde (var böyle bir şehir Roulettenbourg) olaylar gelişir.
   Roman 1866 yılında yazılmış. İnsanevladının neredeyse tüm paradigması (ne işim olur paradigmayla) perspektifi, çevresel faktörleri, idraki değişmiş. Öyleyse neden romanımız insanı hiç bırakmadan peşinden sürüklüyor? Her ne kadar romanımızda çevresel faktörler oldukça eski olmasına karşın, insanevladının o haris, muhteris karakteri pek değişmiyor da ondan. Fakir yine yazarımızın genç Aleksey'i ortaya oturtarak kurduğu o bombastik resme daldı gitti. Tüm karakterler (ayrıntılı olarak betimlenmemesine karşın) gözünüzde canlanacak kadar gerçekçi, tüm hissettikleri son derece sahici, romanın en önemli özelliklerinden serim/düğüm/çözüm sıralamasında olmadığı halde (belki de bunun 25 günde yazılmasının bir etkisi vardır!) sürükleyici. Paralel okumalarda değil, asıl okumalarda okunası.

12 Ekim 2021 Salı

"Alaycı Kuş" Nefis Distopya!

   Voltırtivis 1980 yılında oturmuş bir distopya yazmış. Hatırlatalım: bu alaycı kuşun IQ düşük izleyiciye yönelik çekilen açlık oyunları sinema filmi serisiyle hiçbir alakası (iyi ki de!) yok. 
   25. Yüzyıldayız. Tamamen mutlu olma peşinde koşan insanevladı çok yanlış yollara sapmış. Çoktan bitmiş okeye dönüyor farkında değil. Tüm gezegenimizdeki en akıllı varlık 9. nesil bir robot. Spofforth, ölmek istiyor programı engel oluyor. Paul ise tüm bu moron/moroneslerin arasında hasbelkader okumayı öğrenmiş. Okuduklarını anlamaya başlayınca döngüyü kırmaya niyetleniyor. Mary-Lou, mutluluk verici haplardan almadığından doğurgan. O da okumayı (hemi de Paul'den daha kolayca) öğreniyor. Olaylar gelişiyor.
   Yazarımızın "Fahrenheit 451", "Cesur Yeni Dünya" ve "1984" ü okumamasına imkan yok. 276 sayfalık romanımızda bu önemli eserlerin kokusunu elbette hissediyoruz. Ancak nedir: kitaptan sonra yaratılan birçok edebi/görsel eserin de kitabımızdan "esinlendiğini" elbette ki idrak ediyoruz. Her halûkarda; bilimkurgu ve edebiyat severlerin kayıtsız kalamayacağı bir distopyadır. Okumadan, anlamadan, düşünmeden, yokluk çekmeden, hemen çabuk sekse ulaşabilen, sormayan, harekete geçmeyen ve her nedense mutlu olmak için vardığı tüm hedeflerine ulaşan insan ırkının nasıl olup da çıkmaza sürüklendiğini görmek isteyenler de bulup okuyabilirler. 

2 Ekim 2021 Cumartesi

"Mevki Uygarlığı" Sosyolojik Bilimkurgu.

   Arka kapağında J.G. Ballard ve Douglas Adams'ın kitap hakkındaki sözleri var: "en büyük komedyen", "önemli mizah yazarlarından biri" diye. Kaldı ki fakirin bilimkurgu okurken en çok güldüğü kitap Otostopçunun Galaksi Rehberi'dir. İthaki de kitabı bir kez daha güzel bir kapakla basınca (daha önce de Metis basmış) aldık oturduk başına.
   Will Barrent kim olduğunu bilmeden bir hücrede uyanır. Hafızası silinmiştir. Sonra öğreniriz ki: suçluların Dünyada barınmaları istenmediğinden uzak bir gezegene kendi kurallarıyla yaşamaları için tecrite gönderilirler. Yeni ismiyle "402", kuralları suçlular tarafından oluşturulmuş bu yeni gezegende yaşamaya çalışır. Burada suç ve kötülük en büyük erdemdir. Olaylar gelişir.
   Kendi adıma okurken gülümsediğim yerler hiç olmadı. Zira Sheckley, kitabını mizahi bir biçimde yazmamış. Bilimkurgu olduğu da tartışılabilir. Zira (zira! (amcaya bağladım iyice)), bu türün iki önemli unsurundan novum, burada yok, bilişsel yadırgatıcılık da sadece sosyal açıdan var. Zihin açıcı bir tarafı olduğu kesin: toplumda suçlular (aklınıza yalnızca katiller, sosyopatlar gelmesin ama siyasi muhaliflerin, düzen karşıtlarının da "suçlu" olarak etiketlendiğini hatırlayalım) ilerletici bir rol oynar mı? Suçlu olmayan toplum, yeknesaklığa evrilir mi? gibi sorular sorduruyor. 
   Velhasıl: iyi bir bilimkurgu romanı olmamakla birlikte zihninizi çalıştırabilecek potansiyeli olan kitaptır. Meraklılarına öneririm.

25 Eylül 2021 Cumartesi

"Uçuştan Uçuşa" Ursula K. Le Guin'den Alternatif Evrenler Kataloğu

   Önceden belirtelim: 203 sayfalık bu eser bilimkurgu romanı değil, alternatif evrenler katalogudur. İçinde roman kahramanı, dramatik örgü, serim/düğüm/çözüm gibi edebi ögeler bulunmaz.
   Kitabımız Bayan Guin'in "Bu kitap, hava yolculuğunun sefaletinin tamamen havaalanlarını ve havayollarını işleten şirketlerin işi gibi göründüğü, henüz mağaralardaki sakallı bağnazların katkıda bulunmadığı zamanlarda yazılmıştır. Her şeyle dalga geçmek kolaydı o zamanlar. Ne de olsa mesele sadece sıkıntıdan ibaretti. İşler değişti artık, ama Sita Dulip Yöntemi'nin dayandığı ilkeler hâlâ geçerli. Hata, korku ve ıstırap bütün icatların anasıdır. Sıkışmış beden aklın hürriyetini bilir ve ona değer verir." sözleriyle açılış yapıyor. 
   Zannımca Ursula Ablamız uçuş arası aktarmalarda geçirilen boş zamanlarında böyle bir şey kaleme almıştır. Ursula Ablamız (toprağı bol olsun!) bu pek sıkıntılı zamanlarda (uçuşa daha saatler vardır, çevrenizde konuşacak kimse yoktur, birşeylere odaklanmak zor, uyumak zahmetlidir (tek başınızaysanız özellikle)) şu garip Dünyamızda gözüne batan garabetlere yönelik olarak; alternatif evrenler oluşturmuş ve kimisi kısacık kimisi ise "eh işte" uzunlukta dünyalar kaleme almıştır. Yarattığı alternatif evrenler dünyamızdan izler taşımaktadır muhakkak. Genetiğin dibine düşen, uçmanın peşinden giden, ölümsüzlerin devasa pırlantalara dönüştükleri evrenleri keyifle okudum. Ancak ilk paragrafta da belirttiğim gibi "Uçuştan Uçuşa" bir bilimkurgu romanı olarak başına oturulacak bir metin değil. İstediğiniz yerden başlarsınız, uzun uçuş arası aktarmalarda okunursa cuk oturur, her evrende kendi yaşadığımız dünyaya atıfları bulabilir, bunların üstüne kafa yorabilirsiniz. Keyiflidir yani. 

18 Eylül 2021 Cumartesi

"Best Sellers" Naif Bir Edebi (edebiyat endüstrisi) Film Örneği.

   Maykılkeyni pek severim (iyi ve hatta çok iyi aktördür), Obriplaza'nın da iri gözlerine bayılıyorum (taa Legion'dan beri), film Kanada yapımı (kendine özgü bir naifliği olur bunların) üstelik yayım dünyası/edebiyat hakkında. Böyle olunca oturup izlemek şarttır.
   Bitmiş ama okeye dönen bir yayınevinin sahibi lusistenbriç, babasının çok iyi bir yere getirdiği işletmeyi pek de iyi döndürememekte hatta bir zamanlar sevgilisi olan yırtıcı rakibe (sen ne hayın adamsın ceksinkler) satma arefesindedir. Bu arada yayınevini abad eden münzevi bir yazarla yapılmış (Salinger ve Trevanian'ın kulakları çınlasındır) ve hala geçerli olan bir kontrat bulunur. Buna göre; 1970'lerde çok parlak tek bir roman yazmış herisşov, yayınevine bir roman borçludur. Yalnız herisşov, 50 yıldır ortalarda görünmemektedir. 1s40d'lık filmimiz, içinde aksiyonkovalamacapatlayankurşunlaruçuşanarabalar olmadan, kitapkurdu seyirciyi şıppadanak içine çekmektedir.
   Sinema sanatı adına hiç bir önemi yoktur. Edebiyat için de aynı şey söylenebilir (zaten bu sanatın bir endüstri olduğu bibliyofiller (ne işim olur bibliyofille) kitapseverler tarafından biliniyor). Yine de artık edebiyatın nasıl yönlendirildiği (ergenöncesi dönemdeki bir bücürün 4 milyondan fazla takip edilen kitap vlogu vs.), çöp yazarların nasıl çoksatar olduğu gibi edebiyatla ilgili bazı bölümleri olsa da; verilen/tutulmayan sözler, ahde vefa, sevgi, aile (ve yalanları) gibi yerlere de göndermeleri fena değil. 
   Bendeniz kitap okumayı sevenlerden olduğum için filmi pek beğendim. Ama herkese gelmez.
HAMİŞ: Herisşov'un yazdığı romanların bilimkurgu olmasına karşın içinde pek şükela aforizmik paragrafların olması da ayrıca içimi ısıttı.

"Hükümdar" Niccolo Machiavelli'den Acı Gerçekler.

 
   Bahtsız Nikolo Kötüçiviler (Soyadı Mali clavelli kökeninden gelmektedir) 15. ve 16. yüzyıllarda (İtalya için pek bahtsız bir dönemde) yaşamış. İtalya bir bütün değil, küçük küçük beylikler, prenslikler, dükalıklar, hükümdarcıklar gırla gidiyor. Hepsi birbirinin kuyusunu kazma peşinde. Azıcık okuma yazma bilen, mürekkep yalamış ve kafası çalışan her kişi gibi Nikolo'cuk da asillerden ikbal bekleyen tayfa arasında (bu gerçeği, işbu neşriyatın sonunda yazdığı mektuptan anlıyoruz). Bu karışık dönemde çeşitli idari kademelerde çalışan ve tarih okuyup dönemi ile karşılaştırmalar yapan yazarımız, bir yöneticiye rehber niteliğindeki kitabını 1513'de yazar. 
   26 Bölümlük eserde, genel olarak yöneticilerin izleyeceği davranışlar, stratejik düşünme, günahları aklama, yönetim tarzlarına ait sınıflandırmalar, bunlara nasıl davranılması gerektiği gibi bilgiler bol bol tarihi örneklerle anlatılıyor. 
   O dönemin hükümdarı, (günümüzün devleti de diyebiliriz) temel olarak düşündüğümüzde insanevladının birarada yaşamaya başlamasından beri bizzat kendileri tarafından oluşturulan bir enstrüman. Bireysel aklımız, toplumsal düzenlemeleri yapmak için yetersiz. Aramızdan bir grup stratejik düzenlemeleri yapsın diye piramitin üstüne yerleştiriliyor. Bunlar da (çoğunlukla piramitin altını sömürerek) yönettikleri kitle adına kararlar alıyorlar. Nereden bakılırsa bakılsın istismara pek açık bir sistem!
   Hükümdar (çoklukla bilindiği adıyla "Prens" "IL PRINCIPE"), bu istismarın nasıl gerçekleşeceğini (kendince haklı nedenlere dayandırarak) açıklıyor. Sözünde durmamanın haklı gerekçeleri, toplumu kendine bağlamak için sevgi değil korkuyu kullanmanın nedeni (ki acı ama gerçektir bunda haklılık payı var (sevgi bireyin kendisinin koyup kendisinin kaldırabileceği bir bağken, korku bireyden bağımsız olarak oluşur ve kendiliğinden kalkmaz)), çevrendeki bilgelerin nasıl seçileceği, korku oluştururken kendine yönelik nefretin nasıl engelleneceği (garip bir dilemma "korkmak ama nefret etmemek") gibi prensipler, tarihi ve mantıksal gerekçelere dayandırılarak Hükümdar'a bilgi veriliyor. 
   Bir Fransız deyişi var: "İki şeyin yapılma aşamasını insanların bilmemesi gerek: Anayasa ve Sosis". Buradaki anayasa yerine toplumların yönetilmesini de koyabiliriz kolayca. Makyavel de toplumların yönetilirken uygulanan prensipleri acı bir şekilde önümüze koyuyor. Kitabın haklı ünü; kitlelerin nasıl yönetildiklerine dair ilkelerin halkın eline geçmiş olmasından kaynaklanıyor.
   Yazıldığı dönem kadar günümüzü de etkileyen bir kitap. Büyük bir bölümünün günümüzü ilgilendirmemesine karşın o yüzde yirmilik bölümü için bile okumaya değer.
HAMİŞ: İş Bankası Yayınlarının HAY Klasikler dizisinin hepsinin başında dönemin Maarif Vekili Hasan Ali Yücel'in bir önsözü vardır. Okudukça gözlerim yaşarır. Bu seriye aşina olanlara, eski (ve hatta daha eski) Türkiye'nin ruhunu anlayabilmek adına bir iki dakika ayırıp okumalarını öneririm.

15 Eylül 2021 Çarşamba

"The Perfect Dictatorship", "La dictadura perfecta" yahut Aptal Kutusunun B.k Kutusuna Dönüşümü.

 2 Buçuk saate yakın (2s23d) bir Meksika sineması örneği. Hiç bir tanınmış oyuncu yok. Oyunculuklar kötü zaten. Müzikler, dekorlar, kostümler, kurgu çizgi altı. Kimi zaman esnemeye engel olamıyorsunuz. Senaryonun kimi yerleri ciddi abartı (ama zaten komedi olarak geçiyor türü). Şimdi böyle yazınca "neden bunu yazıyorsun arakolpa" diyenleriniz olabilir. Olmasın! Iskalanmaması gereken bir kordeladır da ondan.
   En kodaman prezidente olmadık bir gaf yapıp sosyal medyada yayınlanınca, televizyoncular "Çin Kutusu"nu devreye sokar, bir ekibi başka bir küçük rezaleti parlatmaları için perişan bir eyalete gönderirler. Ancak buranın valisi de pek kurnazdır. Olaylar gelişir.
   Bize benzer coğrafyalarda hep aynı şeyler mi yaşanıyor diye kendinize sormadan geçemiyorsunuz. Bazı replikler ("benim gazeteyle işim yok, benim kitlem gazete okumuyor, hiçbirşey okumuyor. Televizyon en büyük silahımız") cuk oturuyor. Gerçeğin, haberin, haberciliğin nereye evrildiğini çok güzel görüyorsunuz. Televizyonun ve medyanın iktidarın nasıl bir enstrümanı olduğunu haşyetle izliyorsunuz. 
Netflikste izleyecek, izleyince sizi değiştirecek birşeyler arayanlara birebir!

"Venüs" Şebnem İşigüzel'den Hayalkırıklığı (bence)!

   İstanbul Boğazının ortasında bir sandalda başlayan doğum, sesleri duyan Padişah kayığının oraya seğirtmesi, sandalın su alması gibi fülfürüşlü bir açılış yapan romandır. Başrol ve yardımcı roller kadınlarındır. Serbest bilinç akışıyla yazılmış gibi daldan dala atlamakta, azıcık anlamaya başladığımız yerde kendimizi başka bir fasılda bulmaktadır zavallı okur. Öyle böyle 37 yıllık bir yaşamın ucundan sirayet etmeye çalışıyoruz (1908-1945 (dönem güzel ama)). 
   Kendi adıma yazacak olursam: diğer kitapları kadar hazzetmedim Bayan İşigüzel'in bu 240 sayfalık romanından. Bir kere fakir de Kosova göçmeni olduğu için kullanılan dildeki "Bre, Fesupanallah, Ayol"lardan gına geldi ve yadırgadım. Bizim lehçemiz böyle değildir. Kimi bölümlerdeki büyülü gerçekliği de romana bir türlü yakıştıramadım. Altını üstünü çizdiğim yerler olmadı. Zar zor aktı, güç bela bitti. Yine de siz bilirsiniz.