30 Ekim 2019 Çarşamba

Stokholm'e Gideceklere Öneriler.

   Gezi yazısı bağlayacak kadar zihnimi toparlayamadım. Ama zaman geçtikçe hatırladıklarım da nisyan ile malul olacak. Ne yapmalı? En iyisi madde madde ve fotoğraf altı yazmak. 
   Öyleyse buyrunuz Arakolpa'nın haftasonunu arkadan önden takviye ederek 29 Ekim'le birleştirdiği Stokholm seferine!
   İsveç memleketlerine gitmeden önce biraz ağ güncesi karıştırdık. Aklımda nedense tek bir vecize kalmış "brain melting expensive!" (beyin eriten pahalılık). Evet doğru! Gittiğim tüm yabancı memleketler içinde (bir hayli de gitmişliğim vardır) en pahalısı burasıdır. Fiyatlar da her yerde eşittir (ucuzunu bulmak için beyhude dolanmayın). Örneklemek için yazıyorum : küçük su (0.5 lt.) 23-26 SEK (havaalanında 50 SEK/30 TL), defi hacet gidermek (evet tuvalet para ile buralarda) 10 SEK. Gittiğimiz zamanda 100 SEK 60 TL gibi bir şey yapıyordu ama haşyetle idrak ettim ki; burası hakkında yazılan ağ güncelerindeki kur hesaplama şeysi hep ve hızla aleyhimize gelişiyor. O yüzden gitmeden önce buradan bir hesabınızı kitabınızı yapın.
   Biz biletlerimizi memleketimin ucuzcu havayollarından uzunca bir süre önce aldığımızdan uyguna düşürdük. Stokholm'de iki havaalanı var, Pegasus'un kullandığı Arlanda havaalanında ise iki terminal (3 ve 5). Pegasus Terminal 5'i kullanıyor. Havaalanından şehre gitmek için çeşitli alternatifler var. Flygbussarna otobüsleri, Arlanda express treni (20 dk.da merkezdesiniz) ve daha neler. En uygun ve konforlusu Flixbus'tır. İnternetten biletinizi alın (karekodlu sureti), terminalden çıkar çıkmaz durağı göreceksiniz, hesap ettiğinizden önce vardıysanız hiç sorun değil, sürücüye açıklayın, istediğiniz koltuğa oturun, ücretsiz wifi ile şehir terminaline kadar konforlu yolculuğun tadını çıkarın. Son durak merkez tren istasyonu. 
   Merkeze geldiniz. Şimdi para bozdurmanız gerek. Lapin gibi havaalanından bozdurmadıysanız (50 SEK komisyon alıyorlarmış ve kur hesaplamaları alıcı aleyhine (yazılı olmayan uluslararası havaalanı kuralları Nr.8.2)) otobüsten inip şuraya gidiyorsunuz, çakıyorsunuz "selamunaleyküm"ü (arapların işletmelerinde abrakadabra gibi bişiy) komisyonsuz ve nisbeten insaflı bir kurdan dövizinizi İsveç Kronuna çeviriyorsunuz. İhtiyacınız olan kadar çevirin çünkü memleketin her yerinde kredi kartı çok yaygın hatta bir çok işletmede nakit kabul etmiyorlar.
   Merkeze geldik, paramızı çevirdik. Şimdi sıra karnınızı doyurmakta. İsterseniz döviz bürosuna giderken yolun karşı köşesinde gördüğünüz Kebapçıda döner yiyebilirsiniz. Yeri çok merkezi, porsiyonlar gözünüzün önünde hazırlanıyor, tüm çalışanlar Türkçe konuşuyor (çünkü Türkler, Rize orijin İstanbul doğumlu). Fiyatlar kabul edilebilir düzeyde (döner porsiyon 100 SEK, tavuk 125 SEK (evet tavuk daha pahalı!(ama döneri pek tatsız))). Yok ben lokal halkla kaynaşacağım diyorsanız. Gerisingeri merkez terminalin yiyecek bölümüne giriyorsunuz. Burada alt katta Coop süpermarket yahut yanındaki sağlı sollu dükkanlardan taamınızı alıp ortada bulunan sehpalı banklara oturup gelen geçene baka baka karnınızı doyuruyorsunuz. Fiyatlar genelde tüm dükkanlarda aynı. Coop marketin Türk Yoğurdu, Erkenek Suyu (ki etiketi logo hariç isveççedir), Börek standı (bkz.fotoğraflar) ve salata barı çok tatmin edicidir. Bir öğünü geçiştireceğiniz tavuklu, etli, karidesli salata porsiyonları 60-70 SEK arası. 
   Merkeze geldik, paramızı bozdurduk, karnımızı doyurduk. Şimdi kalacak yer bakacağız. 
   Ben çok baktım. Hem merkeze yakın olsun hem de standartlarımızı tuttursun (öyle fazla müşkülpesent de değilizdir (özel banyo tuvalet kırmızı çizgimizdir ama)) diye karnım çatladı burayı bulana kadar. Generator Stockholm. Genel konsepti hostel olmasına karşın aile odaları da var. Son derece temiz, düzenli ve ihtiyacı karşılayan (itiraf edeyim bookingde fotoğrafta görüldüğü gibi olan (hatta beklentilerimin üzerinde) ender yerlerden), süpersonik müzikler çalan bir yer. Humor anlayışları da var (bkz.fotoğraflar), akşamları sosyalleşmeyi sağlayan bir barı da var. Her gün temizlik yapılıyor, çarşaflar kıtır kıtır, tipik isveç dizaynı (minimal ve fonksiyonel (buradaki banyoyu hiçbiryerde görmedim (içi ve dışı yekpare plastik, hiç su sızdırmıyor ve katiyen rutubet, damlama yapmıyor))), istasyona yürüyerek 5 dk. Önceden rezervasyon yaptırırsanız fiyatları da makul sayılır.  Kahvaltı 85-100 SEK arası. Yalnız memleket kahvaltısını unutacaksınız burada. Zeytin, peynir, demleme çay falan hak getire! Meksika (kara fasulyeli), İngiliz (beyaz fasulyeli) ya da en bize uygun olanı grilled foccacio'lu (iki peynirli tost, dilim domates, marul) menüyü alacaksınız. 
Generator'un Banyo ve El Sabunları

Generator Cafe
   Gereken düzenlemeleri yaptık sıra geldi gezmeye. İlk yapmanız gereken şey: merkez istasyonun information'undan travel card almak. Yüksek sezonda gittiyseniz Stockholm Pass da alabilirsiniz ama bu mevsimde tüm turistik atraksiyonlar-rotalar kapalı. Haliyle en iyisi travel card. Bu kartla metro, tram, tren, feribota binebiliyorsunuz. Biz de bunun hakkını verdik. Hepsine bindik (bir tek ferry 89 kusur kaldı (kışa giriyoruz diye saatte bire düşürmüşler seferi (hiç de bekleyemem!))). Trenle taa Uppsala'ya kadar gidebiliyorsunuz. Muhakkak alın.
Bilimkurgu Dükkanı
Darth Vader'li Üst Kat
   İlk gideceğiniz yer Gamla Stan (eski şehir) olacaktır muhtemelen. Burası şehrin en turistik yeri. Tüm dükkanlar turistik (magnet falan alacaksanız en hoşunuza giden yerden alın gitsin, genelde Pakistanlı ve Hintli kardeşlerimizin çalıştırdığı bu dükkanlardaki tüm fiyatlar aynı). Sadece fotoğraflarda göreceğiniz Bilimkurgu Dükkanı fakiri pek mütehassis etti. Ortasında kristal avizeleri ve Alien sallanan bu mümtaz mahal, görünen küçük cephesinden çok daha fazla yer işgal ediyor ve hem bilimkurgu hem fantazya meftunlarının akıllarını başından alıyor. 
Üstümüzde Elyın Var!
   Bunun haricinde diğer Avrupa şehirlerinde göreceğiniz eski şehirlerin genel karakteristiği aynı. Daracık sokaklar. Havanın soğuk olmasından kelli (kelli !) sokağa açılan geçitlerin üstü binalarla kapatılmış (ya da tam tersi, bilmiyorum artık).
Gamla Stan

Gamla Stan

Merkez İstasyondan Gamla Stan'a
giderken
Gamla Stan
Çalışan Bacıma Dikkat! Kadınlar
Her yerde Her işi yapıyorlar.

Stockholm Palace Giriş

   Gittiğimizde Heloviiyn denilen kefere bayramının gelişini idrak ediyorlardı. O yüzden genelde bu mevsimde kapalı duran Grönalund namıyla mülakkap lunapark açıktı ve kapısında çocukları tavana asılı dev bir örümcek karşılıyordu. Aşırı kalabalık olduğundan pas geçip hemen önündeki feribotla hızla uzaklaştık.

Grönalund
Niye çocukları
korkutuyorsunuz?

   Ertesi gün yağmur yağınca dedik "şu meşhur metro istasyonlarını gezelim!" atladık merkez istasyondan (buradan her yere her taşıt aracına ulaşabilirsiniz) önce mavi hatta (kırmızı, mavi, yeşil üç hat metro var (bakmayın metro haritasının karışık oluşuna aslında çok basit)). Yürüyen merdivenlerden kıllandık (hafif bir Melih Gökçek Stayla aydınlatması var!) sonra gelsin istasyonlar. Gerçekten de adamlar on ay bulutlu iklimi yeraltında olsun renklendirmişler. Susuyorum, fotoğraflar konuşsun.

Melik Gökçek Merdivenleri
Yine merdivenler ama bu kez İskandinav Stayla!
Vagonlar boş olsa da emniyetli.
Mavi hattın Ana Terminal Girişi




Vasa'nın Kıçı
   Metro istasyonu gezmek de bir yere kadar! Hiç mi müze gezmeyeceğiz? Baştan uyarayım uyduruk müzeler var (Abba Müzesi var inanabiliyor musunuz? (Dinamiti icat eden mucidin müzesi var:Nobel Museum)). Fakire göre görülmesi gereken müze Vasa Müzesidir. 1600'lü yıllarda batan bir kalyonu 1950'lerde çıkartıp birleştirmişler (denizde fazla oksijen olmadığından okside olmayan gemiyi puzzle birleştirir gibi yeni baştan yapmışlar). Giriş 150 SEK. Öğrenciyseniz indirimi var. Hoş bir restorantı, fiyatların makul olduğu bir hediyelik dükkanı ve örnek gösterilebilecek bir müzecilik anlayışı var. Müze nasıl olur diye dahi görülebilir. Kaldı ki 17.yy.ın hayatını da çok kuntastik bir şekilde veriyor. Ayrıca o geminin yanında durup hissetmek te verdiğiniz her kuruşa değer.
   Ama ben müzeye girmem derseniz, müzenin bulunduğu kampus pek dolaşılabilitesi, vakit geçirilebilitesi (böyle mi deniyordu? (sıkı çuvalladın arakolpa!)) olan yerler. Hiç olmazsa İsveç düzenliliğinden istifade eder, gelen geçene bakarsınız.
Müze Bahçesinin Ağaç Oymaları
İskele tarafı
   Müze ve turistik yer gezmekten bıktıysanız Merkez İstasyonun Ahlens City tarafındaki çıkışından 69 numaralı otobüse binin. Gözlerinize inanamayacaksınız. 5 Dk.sonra falan bir ormanlığın içine dalacaksınız. 10 Dk.sonra Türkiye Büyükelçiliğinin kenarından, deniz kıyısındaki ormanlara, bahçelere ulaşacaksınız. Kalabalıktan uzakta ve ormanın içinde, denizin kıyısındasınız. Vallahi orada ruhumuzu dinlendirip yürürken karşımıza bir kuğu ve muhtelif ördekler çıktı. Kendimizi Federico Fellini filminde gibi hissettik. Heryerde kocaman kuşburnu meyveleri (dalında) vardı. Bir banka oturup hızlanan ruhumuzu yavaşlattık. 



   Ruhunuz bedeninizi yakalayınca atlayın yine 69'a gerisingeri gidin (alın yine karmaşa!). Adaların kenarlarında dolaşınca; başta şehir belediye binası (hakikaten çirkin) ve ferahfeza sahiller temaşa edebilirsiniz.
Belediye Binası mı Mordor İdare
Binası mı Bilemedim!

   Ne yaparsanız yapın, eğer kitap okumayı seviyorsanız Halk Kütüphanesini ıskalamayın. 50 numaralı otobüse atlıyorsunuz (bilin bakalım nereden? (tabiy ki merkez istasyondan)) altı (ya da 5) durak sonra önünde iniyorsunuz. Zaten otobüslerde bir sonraki durak yazıyor. Bombastik bir mekan, girişte kayıtgüvenlikanlamsızsorular filan olmadan doğrudan kitaplara ulaşabiliyorsunuz (memleketimde milli kütüphaneye giriş kartı çıkartmak için karnım çatlamıştı). Baştan ayağa gezin, kimse de çıkıp "hemşerim nereye gidiyorsun?" diye sormuyor (ki olması gereken de budur (insanlar kitaplara sorgusuz sualsiz ulaşabilmeli!)). Güzel bir kafesi, uygun fiyatlı bir kopyalama merkezi var. Aman diyim kaçırmayın.

   Üç günden sonra şehirden fenalık gelince küçük yere kaçalım dedik ve bindik Uppsala trenine (bilin bakalım nereden?). 50 dakika sonra oradaydık. Eğer expres trenle gitseydik kişibaşı 100 SEK (tek yön) verecekken travel card ile ücretsiz olarak upsalalara kadar gittik. 
  Ortasından geçen nehri, kalesi, kilisesi, köy kahvesi, çeşmesi (son ikisini ben attım!) ile derli toplu düzenli, fiyatları Stockholm'e göre kesin daha insaflı (kemiksiz %20 ucuz), hiç turistsiz ortamları, yüzyıllık pastaneleri (Landings Konditori ve prenses pastasını öneririm), yürüyerek heryere ulaşabileceğiniz ideal büyüklüğü ile Uppsala görülebilecek bir yer. Vaktiniz varsa uğrayın.
Upsala Tren İstasyonu

   Son gün memlekete dönerken şöyle bir havadan baktık. Adalar adalar, adaların üstünde yekpare kayalar (şaka değil, şehrin tümünün temeli monoblok kayalar). Zor bir iklim. Çok kısıtlı tarım arazileri. Ama Volvo, Saab, Scania, İkea, Spotify, Skype gibi dünyaca bilinen markaları çıkaran 10 milyonluk nüfusuyla İsveç'in başkenti, bugüne dek gördüğüm Avrupa şehirlerinin içinde açık ara en düzenlisi, en güzeli, en güvenlisi. Ha! bir daha gider miyim? Hiç zannetmem. Orada yaşarsam azami 3 yıl sonra  sıkıntıdan ölürüm herhalde (adamların gündemi: hayvanat bahçesindeki fillerin emeklilik sorunsalı!). Yine de hayran olunası yer. 
   Bu saçmasapan metne sığdırıp aklıma gelen şeyleri madde madde aşağıya yazdım. Meraklanan okusun diye.
   Haydi iyi gezmeler!

  • Herkeşler (herkeşler!) ingilizce biliyor (en "bu artık bilmiyordur" dediğimiz teyzeler bile)
  • Epeyce Türk var. Hepsi çok düzgün insanlar.
  • Tüm mülteciler pek düzgün (istisnasız hepsi çok güzel bir aksanla İngilizce konuşuyor)
  • Toplu taşımalarda ciddi bilet kontrolü var, efendi gibi biletinizi alın, bedavacılık yapmayın.
  • Şehirde elektrikli scooter ciddi olarak pek yaygın. Meraklısı kaçırmasın.
  • Okulu paydos eden sabi (küçücük de olsa) toplu taşımayla tek başlarına yolculuk ediyor. Şehir güvenli, özgüven erken yaşta aşılanıyor yani.
  • Yaşınız 50'nin üzerindeyse Generator'da bir kuşak farkı sorunsalı yaşayabilirsiniz. Meşrebinizi geniş tutun. 
  • Tanıdık tanımadık herkeze "heyy" derseniz (merhaba demekmiş) gülümseyerek cevap veriyor ve içtenlikle yardımcı olmaya çalışıyorlar.
  • Güneşin az olması saikiyle tüm aydınlatmalar gün ışığı modunda. Gezdiğimiz hiç bir yerde beyaz ışıklı aydınlatmaya rastlamadık. 
  • Hiç varoş yok. Sosyal konut sayılabilecek periferlerde bile özenli bir mimari var. Hiç derme çatma bina yok.
  • Musluk suyu içiliyor, bir şişe alın her yerden doldurun, suya para vermeyin.
  • Gitmeden okuduğum şu şiir de beni benden aldı. "Ne Güzeldir İsveçlilik"

29 Ekim 2019 Salı

"Karakomik Filmler" Bir Tat, Bir Doku!

 
   Dünya işlerinden yazmaya fırsat bulamadım ama gösterimdeki ilk günü izledim. Büyülüfener Bahçeli'nin suareden önceki matinesi bir Cmylmz filmi için oldukça tenhaydı. 
   İlk bölüm "kara" (2 Arada) sonraki "komik" (Kaçamak) film olarak tahsis edilmişti. Hah dedim, "sonra gülmek iyidir". Heyhat! kara filmi daha çok sevdim. Özellikle 2 Arada'nın sonlarına doğru boş vapura servis yapan Ayzek'in telaşesi, zihni hafiften bir ürpertti (yanık balata kokusu geliyor). Buna mukabil "Kaçamak", eski komik filmlerin soluk bir replikası gibiydi. Tamam, karakterler (yalnız Can Yılmaz'ı oynatmasınlar daha da bence) bilindik, öykü kuntastik, arada gülümsetecek şakalar falan vardı (sonu patlıyor ama söyleyeyim) ama yine de sevmedim. Umarım serinin ikincisi daha başka olur.
   Bu arada Bayan Yılmaz'ın sevgili oğlunun sinema konusundaki çabalarını takdir etmemek elde değil. Yarattığı markanın üzerine yatıp paraları yemek yerine, film çekmeye çalışmak az şey değildir bu kurtlar sofrası endüstride (sinemaya endüstri demek ne acıdır ama gerçektir).  O yüzden bırakın korsanını falan adam gibi verin gişeye indirimli bilet bedelini (Salı ve Çarşambaları halk günü) 2 Arada'nın hatırına gidip izleyin.

"Arkası Karanlık Ağaçlar" Nihat Genç'ten Yine Sert Öyküler...

   Nihat Genç'in sanki insanın sırtına ayakkabıcı bizi ("biz"i bildiniz mi?) dürtüklercesine bir üslubu var. Arada ani güldürse de ("soğuk kış sabahları Ankara, piskopos götüne benzer" diye bir satıra denk gelince ne yapılır!) genellikle dürtülüyormuş gibi olursunuz. Bu hissin çoğu, hikayenin omurgasından gelse de üslubun rolü gözardı edilemez. 200 sayfalık bu kitabını bugüne dek ıskalamışım. Başlar başlamaz "başlamaz olaydım" diye diye bitti. Öykülerin hangisini yazayım bilmem. Hepsi etkileyici (belki "Melek Teyzeyle Sosyoloji"ye azıcık torpil yapabilirim) hepsi birbirinden karamsar, hepsi gerçek hayatın içinden acıtıcı öyküler. Büyük şehirlerde egzost ve atık soluyoruz ya. Bu öyküler de öyle görmemek istiyorsunuz ama görememezlik edemiyorsunuz. Arada silkinmek için okunur. 
Bu arada son okuduğum yazılardan birinde "Artık zihnimdeki deniz çekildi. Eski doludizgin öyküleri yazamıyorum." mealinde bir şeyler okudum. Nebliyim üzüldüm. Böyle acıtıcı öykülerin devamının gelmeyeceğini bilmek mazoşist bünyeye iyi gelmiyor.

"Krem Bahane, Cinayet Şahane" Bir Başka Kadın Polisiyesi...

 
   Takip ettiğim Kitaplık'ta önerilince, okuma listeme almıştım (iyi de yapmışım). Yolculuğa çıkarken Philip K.Dick'in "Albemuth Özgür Radyosu"na başlamıştım. İlk 50 sayfadan sonra fenalıklar gelince (Olmaz olasıca Bay Dik'in paranoyaları! (şaka tabiy ki, Bay Dik'i o paranoyaları ve gerçeklik algısı için okuyoruz (ama yolculukta okunmaz))) açtım. 3.5 saatlik uçak yolculuğunda bitti. 
   Kozmetik zinciri ekseninde yaşanan bir takım meraklı hadiseler, zincirleme ölümler ve merkezde balıketi bir dul kadın, gelişen olaylar. 
   Kadın yazarlarımızın polisiyeleri gittikçe başarılı geliyor bana. Yaprak Öz'den sonra Bayan Sayar'ın diğer yazdıklarını da alıciiz mecburen. Güvercinim bile rekor sürede (kendi rekoru tabiy ki!) bitirdi ve pek hoşuna gitti.
   Tek eleştirim (bunun da bir kitapta en çok sevdiğim özellik olan humordan gelmesi pek ironik (yine taktım fularımı)) kimi zaman üslubun (ki pek sevdim dalgacı üslubu) özün önüne geçmesi. Yine de kafa boşaltmak için, yolculukların kolay bitmesi için, paralel okumalar için, hülasa her türlü okunur. 

17 Ekim 2019 Perşembe

"Kesin İnançlılar" Liman İşçisinin Siyaset Okullarında Okutulması Gereken Sosyolojik Tespitleri.

 
   Erikhofır sıradışı bir adam. Küçükken kör oluyor, okula falan gidemiyor (yok o zamanlar engelli okulu (19.yy sonunda doğuyor (1898))). Sonra gözleri açılınca "ya yeniden kör olursam" korkusuyla deliler gibi okumaya veriyor kendini. Ama okul treni kaçmış bir kere, ekonomik vaziyet de kötü. Hep gelgeç işlerde çalışıyor, mütevazı bekar odalarında yaşıyor. Yaşadığı yerler hep kütüphanelere yakın. Durmadan okuyor abimiz.
   En nihayet düzenli bir işte karar kılıyor: liman işçiliği (düpedüz hammallık), ama maaşı sendikası falan var. Bu meyanda okudukları ve gözlemledikleri zihinde birikim yapınca kendince birtakım notlar alıyor (sentez yeteneği diyoruz buna). Sonra bu notlardan ilk kitabı ortaya çıkıyor "True Believers". Daha sonraları kitapların sayısı dokuzu buluyor. Sosyal bilim çevrelerinde de dikkati çeken yazar, üniversitelere konuk olarak çağırılıyor. Bazısını kabul ediyor bu davetlerin ama bu arada ilginç bir şey var. Bu akademik gelişmelerden iş çevresinin hiç haberi yok. Düşünün: birlikte bedensel iş yaptığınız bir arkadaşınız, haftasonu üniversitelerde ders veriyor!
   Ancak liman işçiliğinden emekli olunca, arkadaşlarının haberi oluyor bu entellektüel yönünden. Hayat hikayesi açısından bence çok önemli bir örnek. Bu saikle "Kesin İnançlılar"ı daha bir şevkle okudum.
   Belirtmeliyim ki: siyasete hallenenlerin, sosyolojiyle yakın durmak isteyenlerin kayıtsız kalamayacakları ve hatta siyaset akademilerinde okutulması elzem bir matbuattır. Geniş kitle hareketlerinin hangi koşullarda ortaya çıkabileceğini, nasıl liderlere ihtiyaç duyduklarını/duyabileceklerini (bakın burası çokomelli), nasıl yönlendirilebileceklerini; hiç de gereksiz akademik jargona kaçmadan (Bilale anlatır gibi) güzel güzel anlatıyor. 
   Yazılanların, içinde bulunduğumuz toplumla benzerliklerini düşündükçe Bay Hoffer'ın gözlemlerinin ne isabetli olduğunu anlıyoruz. Yine de yazılanlardan faydalanarak kitlesel hareketler yaratmak demokrasinin köküne kibrit suyu ekebilir. Ele alınan kitlesel hareketler hep uç örnekler (Nazizm, Sosyalizm, çeşitli devrimler vs.). Bunlar mikro (grev) ve makro (devrim) çerçevelerde de incelenmiş. 
   Siyaset ve sosyolojiyle ilgileniyorsanız okumalısınız, yok eğer onlarla işim olmaz diyorsanız da okuyabilirsiniz, yok "ben böyle geldim böyle gideceğim!" diyorsanız okumayın zaten...

12 Ekim 2019 Cumartesi

"Türkün Memuriyetle İmtihanı ya da Hayat-ı Kırtasiyem" Memuriyete Hallenenlere, Özel Sektörü Tanımak İsteyenlere...

 
   Biyografi okumayı seviyorum, hele de yazanın biraz dalgacı bir üslubu varsa. Bu saikle oturduk hayli hacimli kitabımızın başına (566 S.). Makul bir sürede bitti.
   Ergun Hoca mülkiyeli, muhacir, eski solcu (şimdi kendine özgü bir siyasi görüş oluşturmuş, o yolda), memur, aile babası, bilim iktisatçısı, profesör. Tüm bu titrleri sonuna kadar hakediyor ve oturup hayatının kırtasiyesini özetliyor. 
   Yaşanan döneme ait ilgi çekici olaylar, Ergun Hoca'nın üslubunda tatlı tatlı okunuyor. Hoca, memuriyetle iştigal ettiği kadar özel sektörde de çalışmış, akademik dünyada da (bu üçünün içinde en az akademik dönemi yazmış (en heyecansızı buydu! diyor)). Memuriyet yahut özel sektörü tanımak için okunur. Dönem hakkında bilgi sahibi olabilmek için okunur. Her türlü okunur.
HAMİŞ : "La rahate fid'dünya" ve "Fortuna imperatrix mundi" kitapta en çok rastlanan vecizeler. "Dünyada rahat yoktur" (Arap atasözü) ve "Dünyaya kader hükmeder" (Roma deyişi)

6 Ekim 2019 Pazar

"Midsommar" İsveç'in Kırlarında!

   İlk filmi Hereditary iş yapınca demiştim "holivut bu adama sarar" diye. Nitekim aradan bir yıl geçer geçmez Ari Aster'in ikinci filmini de gördük. Yine ilki gibi rahatsız edici, yine ilki gibi güzel.
   Bir takım gençler İsveç'e hem tatil, hem akademik kaşıntılar hem de ilişkilerini tazelemek adına yaz ortası festivalini izlemeye izole bir komüne giderler. Olaylar gelişir.
   İlki gibi yine iki yönlü izlenebilecek bir film. Önce birincisi : gore korku filmi olarak izlenimlerimiz: Bayan Aster'in sevgili oğlu bu tarz filmlerde genellikle sapık rolüne yerleştirilen ezikkayıp amerikan redneckleri (Bkz.robzombie filmleri) yerine gayet de uygar zarif kibar İsveçli köylüleri, kasavetliklostrofobikyeşilsarıfiltreli çekimler yerine adeta tv reklamı kıvamında aydınlık güneşli kırları koyuyor ve bu tip filmlerde bir ilki gerçekleştiriyor. Yükselen kafaları verdiği sekanslarla "hımm demek bu kafaları yaşamışlığı var!" dedirtiyor, öyküyü dantel gibi işliyor ve şükela bir sona bağlıyor. 
   Bu şekilde izlersek güzel. Beynimizin kıvrımlarını kıvrım kıvrım kıvrandırtmadan içimizde yükselen (nasıl da sinsidir o!) destrodoyu yatıştırır, şeker şurup (adeta bir Heidi uyarlaması) ilerleyen filmimizin nasıl olup da kafaların balyozlandığı sahnelere geldiğine şaşırırız. Yazılar çıkar, evlere gidilir, mışıl mışıl uyunur.
   Yok eğer filmimizi, fularımızı beremizi takıp izlersek bu kez farklı yerlere odaklanırız. Misal fakir şöyle çıkarımlar yaptı: modern toplum acıları sağaltmakta başarısız kalırsa acılı ruhlar kendi cehennemlerini yaratan kapalı komünlere sığınmakta bir beis görmez. Bu komünler TKP'de olabilir, kuşsevenler cemiyeti de, Menzil cemaati de... Kendi kozalarına kapanmış topluluklar (bunda eğitimin ve sosyal çevrenin hiç bir dahli olmaksızın (ki Aster de bunu örneklemek adına refahı en yüksek olan toplumu İsveç'i vermiş)) toplum, ahlak, etik, din (artık ne derseniz deyin kısacası süperegoyu oluşturan tüm kavramlar) hilafında kendi cehennemlerine kolaycacık geçebilirler (nereden bilebiliriz mormonların uç ayinlerini? menzilcilerin hatmelerini?). Bu ve buna benzer bir çok çıkarım yapabilir, senaryonun açık bırakılan uçlarına çeşitli mintanlar dikebilirsiniz. 
    Yalnız şunu peşinen söyleyeyim. Filmimizde galiz kanlı sahneler (öyle böyle değil (efektleri mükemmel bir Evil Dead düşünün)), meşrebi geniş cinsel ilişki sahneleri var. Bırakın sabi sübyanı, hayat görüşü ve sinema zevkleri sizinle birebir örtüşmeyen arkadaş grubuyla bile izlenmez. Lakin sinefiller ıskalamayacaklardır (gerekirse aile fertlerini uykuya gönderip, uykudan feragat etmek suretiyle!). 

"Hacı Murat" Tolstoy'dan Çeçenler

   Ancak 168 sayfa olduğuna göre novella mı, uzun hikaye mi, kısa roman mı ne diyeceğime karar veremediğim kitaptır. 
   Anlatıcı yolda bir devedikeni görür. Çiçeği çok hoşuna gider ama gövdesi dalları dikenli ve kuvvetlidir. Binbir çabayla çiçeği gövdeden ayırmayı başardığında çiçek pörsüyecek ve kötü görünecektir. Bundan hareketle Hacı Murat'ın hikayesi anlatılır. Çeçen liderin Ruslarla ittifakı ile başlayan olaylar, Hacı Murat'ın nasıl bu aşamaya geldiği ve akıbeti ile ilerliyor. Tolstoy'un son eserlerinden olan Hacı Murat (öldükten iki yıl sonra yayımlanmış), genellikle biyografik bir metin gibi ilerlerken (ki bu halde bile ne trajediler vardır), arada küçük küçük yer verdiği yan karakterler (misal:Petrukha) sayesinde de çok merakla okunabiliyor. Yüz yıldan fazla önce yazılmış bir metnin bunu yapabilmesi ne güzel. Öyleyse ne yapıyoruz: İş Bankası'nın iyi bir basım ve özenli bir çeviriyle uygun fiyatla okura sunduğu bu mütevazı hazineyi güzelce okuyoruz. Haydi bakalım...
   

"Joker" Şakacı Bu Kez (her zaman olduğu gibi) Güldürmüyor!

   Dün izledim. Unutmadan yazayım.
   Marvılın süperkahraman filmlerinden değildir. Atlamalı, zıplamalı, CGI'lı özel efektler falan yoktur. İşte tam da bu yüzden bana göre en gerçekçi marvıl filmi olmuştur.
   Baştan sona sepya, sarı, yeşil filtreler ve ağırklostrofobikmelankolik büyük yaylılarla geçilen bir müzik eşliğinde (itiraf edeyim son yıllarda beni en etkileyen film müziklerindendir (ha çok mu hoşuma gitti? Hayır! ama bu etkili olmasını etkilemiyor)) izlenen bir filmden ne bekleyebilirsiniz ki? Elbette film bittiğinizde ağzınızda kekremsi bir tat, zihninizde acı bir tortu kalacaktır. Hele ki konu da böyle karamsar olduğunda.
   80'li yılların Gotham'ı (bildiğiniz (nasıl olup da biliyorsak!) Niyork). Anacığıyla yaşayan Arturflek bitmiş, okeye dönmekte ama farkında değil. Ayaküstü komedyen olma hayali var ama komik değil. İşsizlik, ekonomik sorunlar, toplanmayan çöpler, devasa sıçan istilaları, kötü arkadaşlar, dallama patronlar, deli bir anne, psikolojik (hatta psikiatrik) sıkıntılar, fukaralık ve elbette olmazsa olmaz gerçekleşmeyecek bir ideal (başa çıkamadığı durumlardaki gülme krizleri). Hal böyleyken kırılma normal. Ama kırılmanın nereye olacağı meçhul. Biraz da hikayenin genelini bildiğimiz için bu kırılmanın ne yöne olduğunu biliyor ama merakla pür kötülüğün ortaya çıkış hikayesini izliyoruz. 
   Öykünün genelinde hep diğer Batman filmlerinin tam aksi yönden temaşa ediyoruz durumları. Böyle olunca da sessiz ve ezik çoğunluğun nerelerde kitlesel hareketlere geçtiğini, kendisine nasıl liderler çıkardığını idrak eder gibi oluyoruz. Bu açıdan holivutun baskın ideolojisinden farklı bir yaklaşımla karşılaştığımız için şaşırıyor gibi de oluyoruz ama yönetmen ve senarist (%75'i daha önce pek de süpersonik filmleri olmayan Tadfilips) basiret sahibi izleyiciler için diğer tarafı haklı gösterecek mebzul kırıntılar bırakmış (sistemi böyle kötülemek olmaz!).
   Jekinfiiniks hep izlediğimiz bir aktör. Seviyoruz arızalı hallerini (en son Sisters Brothers'da da böyle kafakırık bir roldeydi, orada da iyiydi). Lakin arkadaş bu filmde aşmış. Verilen kiloları falan hiç saymadan bile içinde bulunması gereken halleri (televizyon şovundaki iyi evlat, kafayı kırdığını anladığı an, o garaip (ama her nasılsa estetik) dansı, pseudo neşesi ve daha neler) senaryodan daha fazla vermiş. Oskar amcayı alır bence (o heykelin de bir uğursuzluğu vardır ama dur bakalım!). 
   Güvercinim diisi marvıl filmlerini falan pek sevmez. O bile sonuna kadar merakla izledi (cebren sürükledim!) ve filmin sonunda "nasıldı?" diye sorunca "değişik" dedi. Hakikaten de bu kurmaca evrenin en "değişik" filmlerindendir. Genelgeçer film kritiklerine katılmayı pek sevmiyorum (hanimiş benim fularım?) ancak kez film hakkında yazılanlara katılmamazlık edemiyorum. 
   Son olarak Nolan'ın Joker'i Ledger ile bu rolü kıyaslamak yanlıştır. Bülbülyuvası mı güzeldir Dilberdudağı mı ?

2 Ekim 2019 Çarşamba

"Ölümlü Makineler" Lem'den Robotlara Güzelleme...

 
   Bayan Lem'i sevgili oğlu Stanislaw'ın robotlar hakkındaki 14 öyküsü. Neredeyse 250 sayfa (247 S.) Humoru olan bilimkurgu duayeni denilince aklıma nedense aşağıda fotografisini gördüğünüz mahçup bakışlı bey geliyor. Trajik ve hatta melodramik olayları bile gülümseterek okutan bir yeteneği vardır. Robotlar hakkında olduğunu öğrenince de kaçırmak olmazdı. Yatırdık masaya, kısa zamanda bitti. 
   Öyküler bilimkurgudan ziyade fantastik bir anlatımda veriliyor. Şimdi böyle yazınca abes durdu tabi. "Robotlar nasıl bilimkurgu olmaz?" diye düşünüyor insan. Şöyle ki: "birtakım robot ırkları kadim zamanlarda farklı farklı uygarlıklar kurarak (genellikle de kıymetli/yarı kıymetli taşlar üzerine!) aralarında fantastik savaşlar yapıyorlar" diye örnekleyebilirim. Öykülerin çoğu bu minvalde. Aralarında insankişilerin başrolde oldukları da var ("Av" başarılı bir örnektir mesela). Ama Lem, robotlara insanlar gibi karakterler, kahramanlıklar, zaaflar atfederek hikayelerinin başrolünde oynatmış.
   Bir "Solaris" değildir ama türü sevenler kaçırmayacaklardır.