18 Mart 2018 Pazar

"Kuyucaklı Yusuf" Geç Olsun Güç Olmasın.

   Açılış ve kapanış çarpıcı bir trajedi. Dil; nasıl diyeyim bilmem hem eski (eski demeyelim de otantik) hem çok cezbedici. Kurgu, zaman zaman detaya inildiğinde genel örgüsünden uzaklaşıyor (ama konudan kopacak kadar uzun boylu değil). Gözlemler olağanüstü. Tespitler çarpıcı (taşradaki rakı alışkanlığı tespiti fakiri kendinden geçirmiştir). Tasvirler hemen göz önüne gelircesine canlı. Temelde insan hikayesi alınsa da; döneme ilişkin siyasi, sosyal; ruha ilişkin psikolojik (ve hatta psikoanalitik) gözlemler ilgi çekici. 
   Kuyucaklı Yusuf'un öyküsü...
   Sabahattin Ali, ilk romanında (220 sayfalık bir novella da diyebiliriz) öykücü şapkasını bir kenara bırakıp şık bir romancı şapkası takmış. Zamanında filmi de çevrilmiş (kast çok ilgi çekici Yusuf'u Talat Bulut, Muazzez'i Derya Arbaş, Selahattin Bey'i Ahmet Mekin canlandırmış. (ki çok isabetli tercihlerdir)). Bulabilirsem izlemeyi çok isterim. Dün başladım, bugün bitti. O kadar sürükleyici. Bu yaşıma dek okumadığım için hicap duyuyorum. E-kitap iktifa etmez, kağıt sureti kitaplığımda dursun isterim. Ve daha da çok isterdim ki : başlar gibi biten kitabın sonunun bir devamı gelebilseydi. Heyhat : ortayaşlı fotografilerini bulamadığımız Sabahattin Ali (41 yaşında ölmüş yahut (daha da mümkün) öldürülmüştür) Yusuf'un hikayesini ikmâl edememiştir. 
   Kitapseverler (neşirperverler mi demeli ? bilmem ki ?) okumalı, tarihle rabıtası olanlar ıskalamamalı ve hatta nadanlar bile es geçmemelidirler. 

17 Mart 2018 Cumartesi

"Good Time" Fakire Göre Değil !

   IMDB Notu yüksek (7.3). 6 Ödülü, 36 adaylığı var (Altın Palmiye falan ha, kıytırık değil yani). Eleştiriler hayli iyi. Senaryo ilgi çekici. Böyleyken oturup izleyelim bari dedik. 
   Geride acaip bir müzik (bir ara müziğe kulak vermekten filmi kaçırdım. O kadar rahatsız edici), hep yakın planlar ve durmadan hareket eden bir kamera, çiğ renkler, gerçek olamayacak kadar "oha" dedirten anlar. 
   Verdiği duygular, alt göndermeler, işlediği konu, oyunculuklar falan belki iyi. Lakin standart sinefile fazla gelebilir (misal : fakir). Yeni sinema anlayışı buysa, bendeniz yeni sinemaya mesafeli olduğumdan (tıpkı Yeni Türkiye'ye olduğum gibi) hazzetmedim. "Run Lola Run" ve Sidney Lumet klasikleriyle karşılaştırılmış. Ben olsam karşılaştırmazdım, çünkü onlar başka kulvarda. Yine de siz bilirsiniz tabii.    Arakolpa çekilir...

16 Mart 2018 Cuma

"Sızıntı" Barış'lardan Ünlü Türkler !

    Araştırmacı gazetecilik bitiyor. Aslında gazetecilik bitiyor ya, neyse... 
   Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan mahpuslukta yazmışlar kitabı. Yine başka bir mahpus meslektaşlarına Doğan Yurdakul'a da bir önsöz yazdırmışlar. 
   Wikileaks denilen bir şey var. Assange daha önce de buna benzer şeyler yapmıştı ama  28 Kasım 2010'da 251 bin 287 adet ABD Dışişlerine ait yazışma yayınlanmaya başladı. Washington'dan sonra 7 bin 918 kriptoyla Ankara ikinci sıradaydı. ABD Dışişleri Bakanlığı sızdırılan kriptoların gerçekliğini inkar etmedi. "Bunlar kişilerin kendi görüşleridir, kurumların değil" babında zevahiri dahi kurtarmayacak açıklamalar yaptılar. 
   Sızdırılan bilgi çok kapsamlıydı. Hazmedecek çok fazla içerik vardı. Maalesef araştırmacılarda bu içeriği araştıracak ne zaman ne de "siyasi rüzgar" vardı. Düz insanlar maalesef etraflarında olup bitene (eğer yemek pişirilmiyorsa, evlenilmiyorsa, yarışılmıyorsa, gıybete dalınmıyorsa) ilgisizdi. İşte bu şartlar altında bu iki deli adam bu yazışmaları incelemeye, son dönem siyasi gelişmelere eklemlemeye başladılar, tam kitap bitiyordu ki hapse tıkıldılar. Orada da pes etmeyip (bilgisayar ve daktilo kullanmalarına izin verilmediğinden) kitabı elle yazmak pahasına bitirdiler.  Tabiy ki de Barış Pehlivan kitap yayınlanır yayınlanmaz hemen aynı koğuşta yattığı Soner Yalçın'dan başka bir yere naklediliyor (al sana ceza gibi uygulama). Neyse yazmaya mecalim yok. Uzuyor gidiyor.
   Kitapta; necip medyamızın görmediği (görmezden geldiği) nice kripto, lineer siyasi gelişmelere eklemlenip okurun dikkatine sunuluyor. Neler yok ki ? ABD'nin gözünden Abdullah Gül, Cemaat, dönemin muktedir askerleri, Balyoz/Ergenekon davaları, PKK, çuval krizi, AB ilişkileri ve daha neler...
   Okuyun, okutun, aydınlanın. Böyle gazetecileri hep iş başında ve sevdikleriyle birlikte (aşağıdaki gibi) görmek isteriz...

10 Mart 2018 Cumartesi

"Phantom Thread" Tailored by Paul Thomas Anderson

 
   Reynıldvuudkok : terzi. Ama yaptığı işleri nasıl ciddiye alıyor, nasıl iyi yapmaya çalışıyor ? bilemezsiniz. İşinin hakkını da alıyor. Hep aristokrasiye çalışıyor. Annesi ölmüş. Hala ödip kompleksleriyle boğuşuyor. Kardeşi Siril ile Londra'da bir "terzi evi" işletiyorlar. Reynıld obsesif, narsist, egoist (bildiğiniz gıcık) bir adam. Derken, Alma ile tanışır, olaylar gelişir.
   2 saat 10 dakika boyunca hastalıklı bir aşkın seyrini izlerken aklımdan geçirdim "Alma ! niye bu ısrar ?". Filme diyecek bir şey yok. Ismarlama takım elbise giymek gibi bir şey. Kostümler (ki oskarı kaptı galiba o dalda), dekorlar, kurgu, senaryo (ki bu sette en zayıf olanı da oydu galiba), müzikler (gerilimli anları, tedirgin piyano vuruşlarıyla öyle bir farkettirmeden yükseltiyor ki) hepsi şükela.
   Burada Denyıldeyluvis'in oyunculuğuna bir kez daha şapka çıkartmamak elde değil. Dikkatli gözler, provalar sırasında Bay Luvis'in parmaklarının iğne saplamaktan nasır bağlamış olduğunu görecektir (usta bunun için altı ay kadar terzilik eğitimi almış). Saplantılı kişilikleri iyi hayata geçiriyor vesselam !
   Kolay bir film değil, kafa boşaltmaya, haftasonu izlemeye gelmez. Amma velakin sinemaya müptelalar ıskalamazlar gibi geliyor.
Yukarıdaki lambada filmin genel bir özeti var gibidir. Bir Reynılds'ın ifadesine, gözlerine; 
bir de Alma'nın aynadan yansıyan bakışlarına...

4 Mart 2018 Pazar

"Balkan Harbi Hatıraları" Ömer Seyfettin'den.

   216 Sayfa ama "hatırat" bölümü ancak sonlara doğru az bir yer kaplıyor. Bunun öncesinde kitabı yayıma hazırlayan Tahsin Yıldırım'ın yazara dair, balkan harplerine dair yazdığı uzun bir girizgahı okuyoruz. Tarih bilgim yazılanlar konusunda ahkam kesmeme mani ancak satır aralarında ciddi bir İttihat ve Terakki düşmanlığı seziliyor. Yazan, görüşlerinde haklı mıdır yoksa tersi midir bilmiyorum (bu konuda çok çeşitli fikirler çarpışıyor). Ancak meseleye her iki taraftan bakmak hasebiyle bu bilgiler de değerlendirmek üzere dağarcıkta bulundurulabilir.
   Hatırat ise öyle böyle değil : çok kötümser, çok karamsar. Akşamları okuduğumda uykularım kaçtı. Belli ki savaşın hengamesi içinde çok çalakalem notlar alınmış ancak genel hava uyku kaçıracak kesafette. Son bölümde yazarın yazdığı kişisel mektuplar da ayrı bir fasıldır. Burada görüyoruz ki : medarı maişet motorunu yürütebilmek, edebiyatçılar için her daim gündemde olmuştur.
   Bu arada; dönemde şeker hastalığı bilinmediği için (şekere yakalanmıştır) üzüm hoşafı, pekmez diyeti uygulanan ve bu yüzden sadece 36 yaşında yapayalnız ölen, öldükten sonra kimse tanımadığı için naaşı kadavra olarak kullanılan (ki fotoğrafı bile vardır (bakmayın ! içiniz kaldırmaz)), daha sonra edebiyatçı dostları tarafından cenazesi sahiplenip bir hazireye (Kuşdili Mahmut Baba Haziresi) defnedilen ancak 19 yıl sonra "yol geçecek" diye kemikleri Zincirlikuyu'ya nakledilen, ulusal vefasızlığımızın müstesna örneği Ömer Seyfettin'in (hangimiz onun öyküleriyle büyümedik ki) hayat hikayesini incelemenizi öneririm. 

"The Salesman" Yahut İran'dan "Satıcının Ölümü"

   Emad ve Rana, yanlarındaki bina kentsel dönüşüme girip kendilerinki titremeye başlanınca yeni bir eve taşınırlar. Aynı zamanda Bay Arturmillır'ın "Satıcının Ölümü"nü sahnelemektedirler. Olaylar gelişir.
   "Ayrılık"tan sonraki işini pek bayılarak izlediğim Sayın Aşgar Ferhadi, bu kez yine şaşırtmadı fakiri. Efekt kullanmadan, uluslararası starlar olmadan, kansız, kurşunsuz, aksiyonsuz, dizi maliyetine, çekilmiş bir film (süresi de uzun ha 124 dk.); bitinceye kadar güvericinimle beni başından kaldırtmadı. Hele finale doğru gerilim nasıl bir tırmandıysa, gözlerimi ekrandan alamadan çubuk tellendirdim (hiç adetim olmadığı üzre). 
   Filmin başından beri çeşitli sahnelerini temaşa ettiğimiz tiyatro oyunu ile benzerlikleri düşünürken, yaşlı adam "akşamları kamyonetin arkasında kıyafet satıyorum" dediğinde "hah" dedim "şimdi çıktı vehbi'nin kerrakesi". Oskarı var, altın küresi var, Cannes'da üç ödülü var. 2016 çevrimi, ancak bugünlerde izlemem benim ayıbım (demek vakti var imiş.). Yine ucundan İran'daki kültürel yapıya yönelik sistem eleştirilerini gösterir gibi oluyor (neydi o diyaloglar "üç düzeltme mi ? altı düzeltme mi ?"), yine intikam, adalet, haklılık/haksızlık, iyi/kötü gibi evrensel değerlere neşter atıyor, yine insanlar arası ilişkileri hallaca yatırıyor, yine film bittikten sonra sinefile "ne oluyor, nasıl oluyor" hissiyatı yaşatıyor. Velhasıl şiir okur gibi izlenecek film. Sinemayla ilgilenenlerin izlemesi mecburi, sinema izleyenlerin izlemesi ihtiyaridir. Ama âdeta mecburi bir ihtiyariyettir (amanın nasıl cümle bu ?).

2 Mart 2018 Cuma

"Yeryüzü Müzesi" Memleketimden Bilimkurgu

 
   Hep derim : "iyi bilimkurgu, iyi edebiyattır" (hımmm yoksa başkası mı öyle diyordu). 18 bilimkurgu öyküsü, 309 sayfa. Bilimkurgu Kulübü tarafından ince ince seçilmiş öyküler. Türün hemen hemen tüm alt türlerinden öyküler var. "Black Mirror"a göz kırpan da var, ütopya da, distopya da, siberpunk da (deli gönül isterdi ki İhsan Oktay Anar Bey bir steampunk öyküsü döktüreydi (kaymaklı tahinli cevizli kabak tatlısı)). Arka kapağı Ursula K.Le Guin yazmış (ölümünden önce yazdığı son arka kapak mıdır bilemedim). Önsözü yazan, Bülent Akkoç. Dünyaca bilinen bir bilimkurgu yazarının arka kapağı (üstelik de çok cesaretlendirici bir tarzda) yazması pek hoş. Öykülerin dili yalın, akıcı. İki günde (uyumadan önce yapılan "kafa boşaltma" okumalarıyla) bitiverdi (ama alelacâip rüyalar gördüm).
   Güzel ve yalnız memleketimde yazın türü olarak bilimkurgu oldukça kadük. Nedense türde daha önce yazılanlara pek bir şey ekleyemedik (belki de herşey daha önce düşünülmüş ve yazılmıştır (ne yanlış bir yaklaşım ! (oysa "her şey hiç bir zaman bitmez" (k.çımdan aforizma uyduruyorum bu gece !)))). 
   Öykülere de göz atınca beyinde şimşekler çaktıran satırlara pek rastlayamıyorsunuz. Ama olsun. Bu konuda kalem oynatan ve okuyan birileri olduğu sürece umut var. Nedir : bir yerlerden başlamak gerek. Bilimkurgu; muhayyileyi tıngırdatan, süjeye farklı perspektiflerden bakmayı sağlayan, ufku açan bir alan. Bilimkurgu kulübü de bu alanda güzel işler yapıyor. Romanımız bir yerlere geldi. Şu anda yazılanlar "Araba Sevdası"ndan farklı bir konumda. Başka dillere çevriliyor, ödüller alıyorlar. Neden aynısı bilimkurgu için olmasın ? Olur, olacak. Ama : "marifet iltifata tabidir". O zaman ne yapıyoruz. Yeryüzü Müzesi'ne bir şans verip satın alıyoruz (fiyatı da uygundur), bibliyofillere (ne işim olur bibliyofille ?) kitap kurtlarına öneriyoruz, kayıtsız kalmıyoruz, sohbetlerde bahsini açıyoruz (ki bu işe gönül vermiş bir avuç insanın ufuklarını daraltmayalım). Haydi iyi okumalar.

27 Şubat 2018 Salı

"Suburbicon" Yerle Yeksan Amerikan Rüyası !

   60'lı yıllar. Savaştan sonra toparlanan ekonomiyle coşmuş bir toplum, swing, yuvarlak hatlı kocaman (estetik olduklarını yadsıyamayız) otomobiller, siyah derili kardeşlerimin hak arama çabaları, yavaştan yüzünü gösteren soğuk savaş (filmde pek yoktu ama). 
   Yeni kurulan mahalleye (pek de orta düzey Amerikan rüyasıdır) bir coloured aile taşınır. Ama konumuz onlar değil, komşularıdır. Pis kokular gelir evden, olaylar gelişir.
   Kluni, 2014'deki Monuments Men felaketinden sonra yine yönetmen koltuğuna oturmuş. Kastta Metdeymın (önceki filmde de vardı), Cülyınmuur ve (kısacık da olsa çok afilli rol kesen) bir Oskırayzek var (kast sağlam yani). Kohen biraderler de senaryoyu ellemiş (iyice belli etkileri). Sanat yönetmeni şükela iş çıkarmış. Müzikler, kurgu, oyunculuklar, senaryo, çekimler, dekorlar, kostümlere diyecek yok. Hâl böyleyken niye böyle yerden yere vurulmuş sormak lazım.
   İzlerken sıkılmadım, bir çok yerde güldüm (ince görülen yerler var), güzel vakit geçirdim, güvercinim de uyumadı sonunu getirirken. Bir "A Serious Man" kadar derinlikli değil ama gideri var. Sizin yerinize olsam, kötü eleştirilere gözümü tıkar oturur izlerim... 

22 Şubat 2018 Perşembe

"Sofra Sırları" Gişe Filmi gibi Festival Filmi.

   Neslihan güzel yemek yapıyor. Kocası da hödüğün önde gideni. Derken olaylar gelişir...
   Yönetmen bey'in alışkanlığıymış, bir iki sekans dışında genelde hep iç çekimler. Gerçek olay örgüsünde acaip karamsar, gri filtreler; hayal dünyası ise şımşıkırdak mutfak şovları ayarında. Sanat yönetmeni iyi iş çıkarmış. Başrol haricinde popüler isim yok, bilaistisna hepsi yevmiyeyi hak etmiş. Senaryo güzel, konu ilgi çekici, işin üzerinde iyi çalışılmış. Afiş ayrı bir güzel. Festival filmi gibi yapılmış ama güzel gişe de yapmalı bence. Son zamanlarda kalitesi artma eğilimine giren komediler haricinde memleketimde yapılan iyi filmler arasında.
    Ha arada gözümüze takılan bazı çıkıntılar yok muydu ? Vardı (neydi o istiridye mantarlı aşırı renkli animasyon rüyalar, neydi o aynı mantarları bir çamın dibine yerleştirmeler !). Ama kadı kızında da olur böyle hatalar. Az salonda, kısıtlı seanslarda gösterimde. Ama iyi filmlere destek olmak için, izleyin, izlettirin.


"Kedi" İstanbul belgeseli (fonda kedilerle)

 Sinemalarda gidemedim. Çok az kaldı gösterimde, çok az salonda... Malum ortamlara düşmesini ne zamandır bekliyordum. Nihayet izledim. 4 ödülü 17, adaylığı, güzel bir IMDB puanı var ancak belgesel izlemede ahkam kesecek bilgim yok. O yüzden gördüğüm kadar yazayım:
   Belgesel eksenine kediyi almasına karşın, fakir kedinin etrafındaki kişilere ve yerlere odaklandı. Hayır ! kedi severim (rekorum on küsur kediydi bakımını üstlendiğim). Belgeselde anlatılanlar da haysiyetli kediler. Hepsi sokaktan hepsi ayrı bir hikaye. Çekimler kalburüstü (hem kamera açıları (hah ahkam kesiyorum bilinçsizce !), hem renkler, hem görüntü kalitesi). 
   Kediyi zaten müziksiz, hikayesiz, hiçbir şeysiz kaydet : izlenir (ben izlerim en azından). Ama 80 dakikada İstanbul ve yaşayanlar o kadar güzel kaydedilmiş ki. Kaymaklı ayva tatlısı olmuş. Hikayeyi anlatanlardan birinin; kediyi çizgi romana ve hatta animasyon filme taşımış Bülent Üstün olması pek şık. Kendi açımdan : Yattara Valli'yi hayatıma katan (kim bilir yattara valli'yi ?), her karikatüründe etrafa mebzul miktarda kedicik saçan Behiçabiyi (Behiç Pek) es geçmemelerini dilerdim. Olsun. O zaten ayrı bir film konusu (bence). 
Anlatmakla olmaz, görmek lazım. 

17 Şubat 2018 Cumartesi

"Milyarlarca ve Milyarlarca" Carl Sagan'dan Giderayak Uyarı !

 
   Hüzünlü kitap. Aydınlatıcı, uyarıcı, zihin açıcı, bilgilendirici de aynı zamanda. Bay Sagan'ı geç keşfettim. "Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı"  arşivimde durup durur. Arada okurum. Bu kitap da öyle olacak.  
   İçinde çok şey var. Ozonun incelmesi (ki etkileri uzun yıllar sonra görülebilecektir (bu yüzden de önemsenmemekte, hasıraltı edilmekte ancak bu çocuklarımızın torunlarımızın çok güçlüklerle karşılaşacakları gerçeğini değiştirmemektir)), çevreye verilen geri döndürülmesi zor zararlar, insanlığın bugünü dünü ve yarını, içinde bulunduğumuz dünyanın ekolojik, ekonomik, sosyolojik incelemeleri ve nihayet ölüm ve sonrası. Elbet ölüm ve sonrası kitabın sonunda yer alıyor. Ve son bölüm Bay Sagan kozmosa karıştığından tamamlanamıyor. Bu açıdan hüzünlü. 
   Bu kadar geniş bir yelpazede ele alınan çok değişik konuları, vasat zekalı okura (örn. bendeniz) bu kadar iyi anlatabilen, bilimsel birikimi çok derin (gök bilimleri profesörü (ki neredeyse ilk kadim bilimdir)), üslubu çok dinlendirici ve sürükleyici, herhangi bir ideolojiden/dinden/dogmadan azade, şükela bir yazarın sonunda bu satırları tamamlayamayıp yokolması hüzünlendiriyor fakiri. 
   Her bölüm kendi içinde süpersonik bir bütünlük içerip, çok anlamlı sonlarla bitiriliyor ama en çok aklımda kalan : Amerika'nın bilmemne savaşında (birleşme aşamasındaki iç savaşlardan biri Gettysburg mu ne) yaptığı bir konuşma oldu. Çok basit bir lineer gelişim tablosuyla bulunduğumuz yeri apaçık betimliyor. Kısaca diyor ki : "bu savaştaki uzaktan etkili silahlar 1-2 kişiyi öldürebiliyordu. Roketleri geliştirdik, atomu parçalamayı başardık. Silahların öldürme kapasiteleri milyar kere arttı. Ama insanoğlunun feraseti, aklı milyar kere artmadı. Yeryüzündeki tüm insanları yüzlerce kere yok edebilecek silahlarımız var. Ve hata yapıyoruz Challenger'da da yaptık, Çernobil'de de. Bundan sonra da hatalarımız olacak. Silahlar konusunda yapılacak bir hata, insan türünü yok edebilir (aslında yok olsak daha mı iyi olur bilmiyorum, bilemiyorum). Aklımızı başımıza devşirelim !"
   Kitaplığa koyduk. Arada açıp okuyacağız. Bence okullarda da okutsalar çok iyi olur. Mesela; fakir eğitim bakanı olsa (Bkz.Kapatılan Kaynak (bu arada IP numaranızı değiştirek ulaşılabiliyor Bkz.DotVPN)) okullarda okutulmasını mecburi tutar. Ama Tübitak basmış (hayret !) fiyatı da uygun. Yakın durmanızı hararetle öneririm.

10 Şubat 2018 Cumartesi

"Aynalar" Bilemediğimiz Tarih !

    Aynaya bakın. Dikkatlice. Yüzünüzü dikkatle inceleyin. Sonra aynadaki görüntünüzü bir diğer aynadan yansıtarak inceleyin. 
   Şaşırtıcı değil mi ? Zaten hiç simetrik olmayan yüzünüz, fotoğraftakinden (çünkü o da terstir), aynadaki yansımasından bir hayli farklı gelecektir gözünüze. Bir de yazılanlara bakın aynada, harfler tekinsizleşecek, okunması imkansızlaşacaktır.
   Galeano "Aynalar" da bunu yapıyor. Bazısı uzun, kimisi (haiku denebilecek kadar) kısa başlıklarda insanlık tarihini, kaybedenlerin, unutulanların, gözden çıkarılanların bakış açısından zihnimize kazıyor. Prehistorik dönemden günümüze, hintten çine (ama genelde ilgisi güney Amerika'da), en tepeden en dipe (Hitler'de var, Rosa Parks'da), bir dünya dolusu ayrıntıyla "neredeyse" bir Dünya tarihi.
   Bir solukta okudum. Muhakkak ki ikinci ve daha sonraki okumaları hakkediyor. Okuyun, okutun ve hatta hediye edin (eminim verdiğiniz kişi birazcık okuryazarsa sizi hayırla yâd edecektir)

8 Şubat 2018 Perşembe

"Three Billboards Outside Ebbing, Missouri" Böyle Film İsmi mi Olur ? Adres tarifi gibi.

   Kızı tecavüz edilip öldürülen bir anne, üç ilan levhası kiralayarak adaletin ağır işleyen çarkını hızlandırmayı umar.
   Yönetmen beyin diğer filmleri arşivimizde var (In Bruges (en az üç seferim vardır) süpersonikti, diğeri (Seven Psychopats (bunu bir kere izledim)) idare ederdi). Hal böyleyken "bir In Bruges havası yakalar mıyız ?" diyerek oturduk filmimizin başına. O havayı yakalayamadık ama başka havalar yakaladık. Bir kere : omurgası fazla güçlü olmayan senaryoya bu kadar çok hikayeyi sığdırmak (üstelik bunu izleyicinin kafasını karıştırmadan, ilgisini düşürmeden yapabilmek) sağlam hüner gerektiriyor. 
   Her karakterin altı iyice çizilmiş. Dikkat dağıtmayan flashback (ne işim olur flaşbekle !) geriye dönüşlerle, sinefilin algısı yerinden oynatılmış. İzleyiciye (bitince) düşünülecek bir hayli malzeme yedirilmiş. Siciayı olmayan, efekte boğulmayan, oyuncuların abartısız (ama pek gerçek) şımşıkırdak oynadıkları, bir çok sahnenin tablo güzelliği içerdiği, mutlak iyi ve mutlak kötü diye bir şey olmadığı (ki holivutta bunun tersidir) mesajını langadank aldığımız, sahne geçişlerinde içinizde kalan duyguların tortularını film bittikten sonra kolay kolay atamadığınız, son bir yılda izlediğim en iyi holivut filmine gitmenizi hararetle öneririm.
   Her oyuncu iyi de (sanırım frensismekdormınt oskara aday olur (belki alır bile (hiç işim olmaz oskarla))) (hah parantez açma formunda çığır açtım, tam oldu) semrakvel (o nasıl gerçek bir sakarlık ve sığırlıktır) ve eski kocanın çıtır sevgilisi (ve o nasıl bir sığlıktır !) oyunculukta aşmışlardır. Vuudiherılsın'ı saymıyorum (o sayılmaz !). Gözüm bir tek kolinferıl'ı aradı (bu filmde yok maalesef) ama o kadar kusur kadı kızında da olur. Yazılar çıkınca yerinizden kolay kolay kalkamıyorsunuz. Hülasa : izleyin pişman olmazsınız.

"Ölümlü Dünya" Sanki Murat Menteş Romanı.

   Konuyu önceden okuyunca "hımm" dedim "bir Murat Menteş romanı sanki !". Andırmıyor da değil (belki senaryoda dahli vardır, zira ismi "Aziz Kedi" diye biri var (şimdi baktım gugıl hazretlerinden. Değilmiş)). 
   Birbirleriyle iletişim sorunu olan, her b.ka bağırıp çağıran, atar dolu bir ailenin sıra dışı öyküsü. Özbeöz (böyle mi yazılıyordu bu ?) kardeşlerin farklı aksanlara sahip olması, bin yıllık bir örgütün tetikçilerinin işleri böylesine yüzlerine gözlerine bulaştırabilmeleri, verilirken sorun çıkarmayan sesli şifrenin bir türlü tekrarlanamaması (hiç mi yazıp okumak akıllarına gelmiyor mesela !), senaryodaki zamanlama hataları, konuştuklarının ciddi bir bölümünün küfür olması gibi (daha çok var) eksikliklere takılmayacaksanız izleyin tabi ama kendi hesabıma böyle bir senaryodan daha güzel bir şey çıkmasını ümit etmiştim.
   Oyuncular yevmiyenin hakkını veriyorlar, Ali Atay'ı da seviyoruz, masrafsa yeteri kadar edilmiş (audi ciplere takla attıramamışlar ama tarlaya sürmüşler mesela), film müziği kullanmaktansa doğrudan şarkıları araya koymuşlar (Onur Ünlü filmlerinde tutuyor da burada pek tutmamış), bazı sahneler kartpostal tadı veriyor, üzerinde emek var. Ama (bir yerde duymuştum "önceden söylenenleri boşver, ama'dan sonrakilere bak" diye), niye o kadar çok küfür var, asansör ve antre sahnelerinin o kadar uzun olmasına ne gerek vardı, Itır'a ne oldu ?, sonu niye böyle ? gibi sorularıma cevap bulamadım.
   Muhakkak ki sinemamızın son dönem komedi filmlerinin arasında istisnai bir yerdedir (kara komedi (ama kazayla vurup öldürdükleri komşuda hiç gülmedim)) ama gönül isterdi ki bu senaryodan daha iyi bir şey çıksın, olmamış. Olsun ! umarız ki bir dahaki sefere...

5 Şubat 2018 Pazartesi

"A Fantastic Woman" Şili'de de olsa Trans Olmak Zor !

   Marina'nın Orlando'su apansız ölüverir. Sadece birlikte yaşıyorlardır (Orlando Marina için eşinden ayrılmış (zannımca), başka bir hayata başlamıştır (pek de mutludur)). Orlando'nun vücudu soğumadan varisler Marina'ya hayatı dar etmeye başlarlar. Bunların üstüne Marina'nın henüz yeni cinsiyetinde kimliğini almamış bir trans birey olduğunu ekleyin. Gelsin filmimiz.
   Lambada görülen rüzgarın Marina'yı yamulttuğu sahne, yoldaki aynada titreşen yansıma, kendini tarif ederken "sadece et ve kemik !" demesi, Orlando'nun son veda için Marina'ya yol göstermesi, Marina'nın çıplak halde yüzünün cep aynasında yansıdığı ilginç sahne (ki cinsellik (kaba cinsellik) filmin hiç bir yerinde yoktur); beni etkiledi. Şili'de de olsa trans olmak zor dedirtti (nerede kolay ki !). Bir sürü ödülleri var. Daniela Vega'nın oyunu (donuk (ama herhalde yönetmen bey öyle istedi)) etkileyici. Yan karakterler güzel işlenmiş. Fakire göre oskarlık bir film değil ama güzel film.
   Cinsel tercihlerin toplumda nasıl ayrımlara yol açtığını, insanların para sözkonusu olduğunda nasıl çirkinleşebileceklerini görmek isteyen sinefil yakın dursun.
Bu arada Marina'nın söylediği şarkılarda pleybek yokmuş. Ortaçağda olsa doğrudan kastrato olurmuş.

4 Şubat 2018 Pazar

"Kinyas ve Kayra" Yazıldığı Gibi Değil (Bana göre !)

   İki adet Ankara'lı Holdınkolfiyıld (ama holdınkolfiyıldlıkta master derecesi yapmış olanlarından) kâh oraya kâh buraya sürüklenir, pek kloşar  (Kaptan'a selam olsun ! (bu Kaptan'ı bilenlere bir ödül (bir ata bir krallık !))) bir yaşam sürerler. Bu meyanda fazlaca kendi kendilerine (bize) konuşurlar. Sonra birşeyler tıkanır, olaylar gelişir. 
   Ekşili tatlılı sözlüklerde kırk küsur sayfa girdileri olan, bir çok eleştirmen tarafından övülen yerilen, velhasıl üzerinde çok konuşulan bir roman. 2014'de çıkmış. Bay Günday'ın ilk romanı. Okumakta hayli gecikmişim (malum ! (müptelası olduklarımız haricinde) edebiyatta modayı sevmiyoruz). Vira bismillah giriştim okumaya (girişilecek bir roman çünkü 576 sayfa)). Beş günde bitti (arada sararak okudum). 
   Konu; yukarıda özetlediğim gibi, eksiği yok fazlası var (elbette var, yaneolacağıdı ! (bozkır şivesinden ister istemez etkilenüyür insan)). Konuyu işleyen bölümleri alıp, karakterlerin iç konuşmalarını çıkarırsak romanımız rahat 150 sayfaya düşer. Kalan 400 küsur sayfanın içinden de aforizma potansiyeli olacak cümleleri çıkarırsak (50 sayfa (optimist yaklaşım)) geriye kalır 350 sayfa. Fakire göre bu 350 sayfa gereksiz tekrarlar (tamam bunalımdasın gencadam !), okuru içine çekmeyen detaylar vesaireler (bakın kasıtlı yanlış kullanıyorum kelimeyi !) doludur. Fakire göre öyle çok fazla üstünde durmaya değmeyen bir romandır. Bir tek sonlara doğru elemanlardan birinin normal yaşantıya dönmesi bağlamında (fularım nerede ?) yapılan "normal yaşam" reçetesi güzel gözlemler içeriyor (işe giderken aracında traş olan, akşamları yana yakıla sosyal mekan arayan beyazyakalıköleler), başka da bir şey kalmadı aklımda. 
   Yazarımız oldukça üretken. Başka romanlara da bir okuma yapacağız. Belki iptilâ yaratır (zayıf ihtimal !) bakalım. Ama okumaya bu romandan başlayacaklar : dikkat ! Belki daha kolay yenilir yutulur cesametteki bir HG romanıyla başlamayı tercih edebilirsiniz. 


25 Ocak 2018 Perşembe

Ursula K.Le Guin Ölmüş.

   Teknolojiden ziyade insanların ve toplumların değişimini ele alan, kitaplarını okumaktan pek haz aldığım Ursula Hanımın fizyolojik hayatı sona ermiş.
   Bu güncede (diğer önemli kitaplarını burada yazmaya başlamadan önce okuduğumdan) sadece iki kitabı var.
   Siz "Mülksüzler"i ıskalamayın. 

23 Ocak 2018 Salı

"Teknolojinin Evrimi" Bilim ve Teknolojiyi Anlamak İsteyenlere.

   Fakir bu kitabı mecbur kaldığı için okudu (derste inceliyoruz). Mecbur kalmasaydı okur muydu ? Kesinlikle Evet !
   Tübitak'ın popüler bilim kitaplarında 1996 yılında 2500 tane basılmış. İkinci baskıya dair herhangi bir ipucu bulamadım. Sonra Doğubatı yayınları 2013'de bir baskı daha yapmış bazı popüler kitap web sitelerinde var.
   Emeritus Profesör Corcbasalla'nın bir tezi var : teknoloji dediğimiz şey bilimden istifade eder ancak bilimden bağımsızdır ve genelgeçer kanının aksine teknoloji birtakım dahilerin aklına gelen fikirler/olağanüstü çalışmalar sayesinde değil, önceki uygulamalardan evrilerek günümüze gelmiştir. Bu türbinli motorda da, matbaa teknolojisinde de, sesten hızlı uçakta da hep aynıdır. 
   Bilim tarihi ve teknoloji ile alakadar değilseniz, bu tez sizi fazla ilgilendirmeyecek, akıllı telefonunuzun ekranını daha komik videolar ve sosyal paylaşım sitelerindeki gıybet kazanlarını karıştırmak için ovalayacaksınızdır. Ama nasıl oldu da buralara geldik ? Bundan sonra ne olacak ? gibi sorular aklınızı kurcalıyorsa, bu kitabı okumalısınız.
   Bay Basalla'nın dili akıcı. Bir tezi var. Bunu destekleyecek çok güzel örnekler seçiyor ve inceliyor. Tez konusunda ilgili olmasanız dahi, son yıllarda pek satılan "Doğru bildiğimiz yanlışlar", "Cahillikler Kitabı" (ki ekmek iyi olunca serilerini çıkardılar) türü kitaplardan çok daha fazla, çok daha ilginç bilgiler içerir. 
   Misal : teknolojiye karşı İslamın yaklaşımı (cep telefonu kontrollü patlatılan bombaları kullanan IŞİD, son model jiplere binen Suudilerden falan bahsetmiyor ama "bid'a" kavramını öğrenebilirsiniz). Buharlı makine üzerinde yeteri kadar çok çalışmadığı için işinden atılan Henry Ford (ki bu sayede benzinli T-Ford'u üretecek ve gezegenimizin atmosferik olarak içine s.çan şahsiyetlerden olacaktır). Ticari ilk elektrikli aracın 1840'da üretildiğini (inanmadım baktım çeşitli kaynaklardan, hakikaten doğruymuş !) ve buna benzer onlarca bilgiyi; kitaptan özümsemek mümkün. Bu arada teze de bir göz atabilirsiniz, düşünmeye değer. 
   Ezcümle : alın okuyun, gençlere de salık verin. Ufukları açılır.

22 Ocak 2018 Pazartesi

"Antibodies" İyi Anlatılmış Delilik !


   Güzel film.
   Son on dakikayı saymazsak, son zamanlarda izlediğim en şükela seri katil (yok katil demeyelim) öldürme müptelası filmlerindendir (yok ! bir henıbıllektır olamaz (zaten kendi de öyle söylüyor)). 2005'de çıkmış, memleketimde gösterime girmemiş (zaten bu ahvalde (bu sansür kuruluyla) biraz zor), ımebede'de güzel bir puan almış, kötülüğün doğası (o garip kültürel birikimiyle, düz zihinleri kolayca alt edebilmesi, daha da kolay manipüle edebilmesi falan), iyi bir sinematik anlatım (kurgu, senaryo, oyunculuk, görüntüler falan her şey tastamam), dinle yoğrulmuş çok düz ve doğru bünyenin kötülüğün cazibesiyle imtihanı ve daha üşenmesem sayacağım bir çok olumlu yön. 
   Son on dakikaya kadar pek güzel ilerleyen filmimiz, buradan itibaren CGI geyikler (iklim koyuna koça müsait değil), koyu bir katolik propagandası ile nihayete eriyor. Yani mükellef bir ziyafet sofrasının kapanışını, BİM Osmanoğlu puding ile yapmak gibi bir şey. İzlenir mi ? Her türlü. Ama sonu hakkında beklentinizi yüksek tutmayın (bir nevi Alman "Sırlar Dünyası"). Kapanışı da en sevdiklerimden bir Andersen masalıyla yapalım da iyice olsun (bkz.aşağısı)
"Ormandan döndüğümde çok sevdiğim baltamı bulamadım. Oraya baktım, buraya baktım. Yok, yok. Muhakkak biri çaldı diye düşündüm. Zaten uluorta bırakırım, biri görürse (güzel de balta) kesin götürür. Zaten öyle olmuştur. Baktım karşı komşunun oğlu (zıpır bir yeniyetme) ormandan ıslık çala çala dönüyor. Halinde hafif bir alaycılık, bir öfori (nerede bu fular, neredeee ?) hali. Hafiften kıllandım "bu çakal çalmasın baltamı". Günler geçti, balta yok. Komşu oğlu ise pür neşe. Her hali bas bas "ben balta hırsızıyım" diye bağırıyor.  Yok yapışacağım yakasına o olacak. Komşumla da arayı bozmak istemiyorum, sıkıyorum dişimi. Derken bir gün ormanda yaptığım yürüyüşte baltamı buldum. Biraz düşününce de oraya bıraktığımı hatırladım. Eve döndüm. Komşunun oğluna baktım, doğrusu hiç bir hali "balta hırsızıyım" demiyordu."
Andersen Ustanın mezarında kemiklerini döndürdüm ya böyle anlatırken, kendisinden özür dilerim. Galiba ana fikri verdim ama...

16 Ocak 2018 Salı

"Arif V 216" Bir nevi saygı duruşu.

   Hakkında o kadar çok şey yazıldı ki, muhtemelen okumuşsunuzdur. O yüzden okumadığım şeyler yazmaya çalışıciim, canımdan çok sevdiğim kıymetli kâri (bu da Çağlar Çorumlu'nun repliklerinden).
   Herkesin yazdığının aksine Çağlar Bey'in yaptığı iş oldukça kolay. Canlandıracağı karakterin çok belirgin bir dış görünüşü, vücut dili ve kendine has (benzersiz) bir üslubu var. Hal böyleyken çok da abartılmamalı diye düşünüyorum ama yine aklıma filmde canlandırılan Paşa geliyor, diyorum ki : "Adam yapmış kardişim !".
   Bildik Cem Yılmaz filmi. Senaryo, öyle fazla bir şey vadetmiyor, tüm göndermeler, şakalar kısacık nüanslarda saklı (vizontele, Tuğba, minik serçe, Zeki Demirkubuz, top (vallahi daha yazmaya üşendim, yoksa çok uzun sürecek)). Şimdiye kadar gördüğüm en pahalı Türk filmi diyebilirim. Sanat yönetimi, dekor, kostüm ciddi para yemiş (umarım amorti ederler (gerçi ikinci haftasının ara seansında salonun neredeyse tamamı doluydu (nasıl bahtiyarım ediz !))). O Ayhanışıkcüneytarkınsadrialışıknecdettosunzekimürenfilizakın replikaları ve elbette ki canlı canlı Ediz Hun (yaş alan insan yakışıklılığında emsaldir) görüntüleri (adını bilemediğim genç oyuncu Ajda Pekkan'a iyi benzemiş yalnız !) "Erler Film" meftunlarını mest ediyor.
   Gidiniz, görünüz (internetmiş, torrentmiş lütfen tevessül etmeyin, böyle filmlerin (film kalitesinin yükselmesi adına) biletlerinize ihtiyacı var)

Hamiş : O değil de, bazı detayları (çizgili pijamalar (var benim bir tane), "kırılan her masura milli kayıptır"levhaları, havadis veren gazeteler, askılı yoğurtçular) görünce insan ister istemez "nerede 60'lı yıllar !" diyor ve "Eski Türkiye"yi özlüyor.