26 Mart 2017 Pazar

"I Daniel Blake" Kapitalizmin Sonu !

   59 Yaşındaki (emekliliğe altı yıl var) marangoz Denyılbleyk ağır bir kalp krizi geçirir ve çalışamaz olur. Sosyal devlet Denyılblek'i kucaklar, Denyıl devlet bürokrasisiyle tanışır.
   Üzgünüm, ağır içerik verdim ama, konu bu. 
   Kenlooç, beklenen frekansı vererek; bağırmadan çağırmadan kapitalizm ve liberalizmin geldiği son durumu güzelce izleyiciye aktarıyor. Altın Palmiye almış, hakkıdır. Hayatı; abartmadan, (ucuz) ajite etmeden sessiz sedasız aktarmış. Kasta hiç aşina değiliz ama (bilhassa) çocuk oyuncular bile çıtanın üzerindeler. Denyıl ve Keyti ise kanlı canlı karakterler olmuş (yani kasting başarılı). Dekor, müzikler (neredeyse yok) ve kostüm minimal (öyle de olması gerekmiş). 
   
   Neymiş : 
  • eline mahir, dürüst, çalışkan ve iyi bir insan olman; devletin sana iyi davranmasını gerektirmiyormuş. Üretimden sakıt kaldığın anda ıskartaya ayrılıyorsun.
  • günümüz sosyal devleti, bireye artık vatandaş değil müşteri muamelesi yapıyormuş. İnterneti çözemediysen (bir replik aklımda kaldı "bana bir arsa verin, oraya ev yapayım ama anlamıyorum internetten. Ne yapmam gerek ?") sistemde görünürlüğün olmuyormuş.
  • İngiltere'de, kurumlar haricinde (onlarında ciddi bir bölümü kilisenin himayesinde) sosyal yardımlaşma yokmuş.
  • İnsan zorda kalınca herşeyini satabiliyor ama ruhunu katarak ürettiklerine kıyamıyormuş (tahta balıklar).
  • telefon bekleme müzikleri (ki hiç yabancısı değilizdir ve fakire gayet de normal gelmiştir) her bürokratik sistemde aynı gıcıklıktaymış.
  • kapitalizmde duran düşermiş.
  • son tahlilde; ingiltere, sağladığı imkanlar açısından memleketimden kat kat ileride olmasına rağmen (neticede Keti'ye dubleks ev veriyor) sosyal yapı olarak bizden oldukça gerideymiş (yanılıyor muyum yoksa ? (bilemiyorum Altan !)).
   Önerim : Pazar akşamı izlemeyin (ben izledim içim şişti). Ama izleyin.




25 Mart 2017 Cumartesi

"CCLXXX Bilimkurgu Mikro Öykü Seçkisi 2015" Küçük Güzeldir.

   Blaise Pascal 1657 yılında yazdığı bir mektubun sonunda "daha kısa yazacaktım ama vaktim yoktu" der. İşte bu motto uyarınca Entropol kitap 2015 yılında 280 karakterle sınırlanan bilimkurgu öyküleri yarışması açar. 217 katılımcı, 353 öyküyle yarışmaya katılır (ne heyecan verici !). Jüri üyelerinin finale bıraktığı 82 öykü ise bu kitabı oluşturur. 
   Günümüzde okur, uzun metinleri okumuyor. Klasikleri falan geçtim zaten ama köşe yazarları bile formülü bulmuş, tvit atar gibi köşe yazısı döşeniyor (çok da okunuyorlar (bkz.Necati Doğru, Yılmaz Özdil)). İşte tam da bu tarz okura hitap eden bir kitap. Kendi adıma iki saatte okudum, bitti. Tansiyonumu yükselten bir iki metinle karşılaştım (biri aşağıda). Ama fakir için asla bir Filipdik, Ayzekazimov, Guin Teyze tadı alamadım. Bir Jülvern bile değil (o kadar !). 
   Bilimkurgu meftunları es geçmeyecektir (özellikle genç okurlar) ama klasik bilimkurgu okurları mesafeli duracaktır. Ben olsam açar okurdum (öyle de yaptım) en kötüsü 2 saatinizi ziyan ederseniz ama beyninizi kıvılcımlandıracak bir şeyler bulmanız da olası.

“Yıldızları çok gecede düşündü; orada bir yerde gelişmiş bir canlı varsa, tıpkı bizim gibi olmalıydı. İki göz, burun, ağız. Nefes alıp yemeli, içmeliydiler. Yemek deyince karnının acıktığını fark etti. Kolundan bir parça ısırıp yenilenmesini beklerken yine düşüncelere daldı.”

23 Mart 2017 Perşembe

"Dangal" Pehlivaaan Pehlivan !


   Aamir Khan filmlerini seviyorum. Bolivutun zaten hastasıyız. Oturduk Dangal'ın başına. İki saat 41 dakika sular seller gibi aktı.
   Dans var, şükela müzikler var (daha açılış sahnesinin müziği izleyiciyi tavlıyor zaten, neydi o "dangal dangal"lar), iyi bir senaryo, Hindistan gibi devasa bir izleyici topluluğuna langadank verilen iyi bir meşaz var. Film sanayiinin gerektirdiği tüm trükler yerli yerinde uygulanmış. Arada yerel motifler ilave edilerek ama. Duygusallık gerektiği gibi sömürülmüş. Danslarda (müziksiz izlendiğinde) insanı yerlere yatırıp güldürecek figürler hiç de sakil olmayacak şekilde uygulanmış. 
   Mahavir Sing Pogat, başarılı bir güreşçiyken gaile derdine düşer güreşten uzaklaşır. Kendi hayallerini çocukları için uygulamak ister ancak dört evladı da kızdır. Olaylar gelişir.
   Neymiş :
  • Hindistan'da ciddi bir güreş kültürü varmış.
  • Hintçede pehlivan, pehlivan. Galat, galat demekmiş (galatın ne demek olduğunu bir zahmet öğrenin (şunu da pek severim : "Hatt galat, mana galat, imla galat, inşaa galat"). (konuşmalara kulak kabartsam daha da benzerlikler bulurdum kesin)
  • Aamir Khan, rol uğruna dünyanın kilosunu alıp (nereden baksan en azından 15 kilo) acaip bir mutasyon geçirmiş (kulaklar aynı ama).
  • Öğrenilmiş çaresizlik, bir milletin (daha kötüsü devletin) içine sirayet edince, başarı neredeyse imkansız hale geliyormuş.
  • Kadınların durumu Hindistan'da pek iyi değilmiş (sanki dünyanın diğer yerlerinde çok iyi !)
  • İran'ın "zorhane"leri ile Hindistan'ın yerel pehlivanhaneleri aynı ekipmanları kullanıyorlarmış.
  • Kırsalda vejetaryenlik adeta tektipleşmiş. (o tavuk benim mutfağıma giremez Mahaviiir !)
  • Neredeyse birbuçuk milyarlık bir ülkede yaşıyorsanız, 40 bin küsur kişi İMDB'ye puan vererek filmin puanını 8.9 gibi fantastik bir düzeye taşıyabilirmiş.
Kısacası : haftaarası patlamış mısırla güzel gider filmdir. Bulabilirseniz izleyin (özellikle kızbabaları)

"Benim de Söyleyeceklerim Var 2" Sarıkaya Kafası.

   Taa "Aytek (Aşkımızın Meyvesi)" zamanlarından beri mizahına hastayım. Uykusuz'dan çıktı bağımsız "Naber"i çıkardı (çıkarmaya çalışıyor, alıyoruz, okuyoruz). Yazıları da böyle kitaplarda topluyor. Biri var ikisi var üçü var (hertürlü !). Yazıların çoğunu zaten okuduğumdan para verip kitapları almadım. Biryerden elime ikincisi geçti. Ağır aksak okumaların arasına zahter salatası niyetine okuyayım dedim. Beklenen frekans gerçekleşti ilk 50 sayfada kafaya giremedim. Sonrası ise sular seller gibi aktı. 
   Okumalarım çoğunlukla, güvercinim ve zuzucuğum uyuduktan sonra yatakta okuma ışığında olduğu için kitabın çok zararını gördüm. Bazı yerlerde kendimi tutamayıp seslice gülünce uyuyanları uyandırabiliyorsun (böyle deyince korku filmi fragmanı gibi oldu yav.)
   İçinde denemeler (böyle yazınca da bir garip oluyor) var. Bir çoğu beni benden aldı. Arkadaş ne rus edebiyatı, ne sosyolojik durum tespitleri var,  okurken şaşırıyor insan. (Zekeriya Beyaz'a da selam olsun bu meyanda. Bkz.Tavukçu Zekeriya). 
   Hülasa; gündem baydıysa, haberlere bakamaz olduysanız, iyice olmuşsunuzdur. Bir ara verin bu kitabı okuyun, yarısına doğru damarı yakalayamadıysanız bırakın. Yakaladıysanız zaten ilerlersiniz. İçiniz hafifler.

"Türkçülüğün Esasları" Katılmayabilirsiniz, Kayıtsız Kalamazsınız.

   Ziya Gökalp, Çermik doğumlu. Kürt olduğunu söyleyenler var, kendisi de itiraz etmiyor. İçtimaiyyat müderrisi (sosyoloji profesörü (böyle yazınca da güzel oluyor)). Atamızın, "Etimin. kemiğimin babası Ali Rıza Bey ise, fikrimin babası Ziya Gökalp'tır" dediği rivayet ediliyor.
   Kitap da önemli bir kitap. Bir defa okudum, tekrarı olacak. Üzerinde kalem oynatmak zor. Çünkü bazı kitleleri ciddi olarak etkilemiş bir kitap. Bu minvalde suya sabuna dokunmayan bir şeyler yazayım da bari başım ağrımasın (konformist blogger (ne işim olur bloggerle) ağ güncecisi taktiği).
  • Medeniyet ve uygarlık arasındaki ayrımı çok net anladım.
  • Bazı tespitlere katılmasam da çoğuna katıldım.
  • Pek de keyifle temaşa ettiğim Etnografya Müzesinin, büyük bir zevkle gezdiğim Altındağ'daki "Somut Olmayan Kültürel Miras Müzesi"nin dibacesini anladım. (hem de pek iyi anladım). Aslında sığ bilincimle anlıyordum da daha iyi çerçevelendirdim.
  • Bunca yıldır (aslında sadece altı yıl oldu) Ankara'da yaşıyorum. Kendimce münevver bildiğim onca insana sordum, tatmin edici bir cevap alamadım. Solfasol semtinin ne anlama geldiğini kimse bilmiyor. Üstelik Hacı Bayram Veli'nin doğduğu bir yere böyle üç notadan mürekkep bir isim neden verilir ? Neden Simire yahut Doredo değil de Solfasol ? Bu kitapta onu da öğrendim. Sadece bu değil "Türkan" nedir, "İl" nedir ("İl mi yaman Bey mi yaman" deyişimizin ne olduğunu da (bu referandumdan sonra daha açık belli olacak)) onları da öğrendim.
  • Gökalp'ın Türkçülük idealinin antropolojik değil kültür/ekin temeline dayandığını, bunun da aslında çok güzel bir ideal olduğunu idrak ettim.
  • 1980'lerden sonra (ve hatta 1954'ten sonra da diyebilirim rahatça) kitaptaki izleğin sapmalara uğradığını 2000'li yıllardan itibaren ise iyice zıvanadan çıktığını rahatça söyleyebilirim. O yol dosdoğru izlenseydi (ya da ah bir karaciğer nakli olabilseydi) şu anda bambaşka konulara yoğunlaşabileceğimize (misal : bisiklet yolları genişletilmeli mi ?, Nobel ödüllerinin mali kısmı Eğitim Enstitüleri yerine Köy Enstitülerine mi verilmeli ? gibi ütopik konular) hayıflandım.
  • "İslam dünyasında da artık sömürge hayatına son vermek için, Müslüman kavimlerde ulusal bilinci güçlendirmekten başka yol yoktur." cümlesine (S.113) sonuna kadar katıldım. (ahh çok geç artık ! küresel bilinç her yerde)
   Eyyorlamam bu kadar, tekrar okumalarda bu yazı biraz daha uzar. Kayıtsız kalınmayarak bir kez (en az) okunmalı.

18 Mart 2017 Cumartesi

"Nocturnal Animals" Üçü Bir Arada !

   "Modacıdan (üstelik Amerikalı) sinemacı olur muymuş ?" diye başına oturduğum ama beni şaşırtan bir filmdir.
   Zahiren pımpırıldak bir sanatsevicinin (Can Yücel'e selamlar olsun "Sevgi Duvarı"ndan) (eymiedıms'dan da oldum olası hazzetmem) eski kocasından bir roman taslağı gelir (üstelik ona ithafen yazılmış), boş bir haftasonunda okunmaya başlar olaylar gelişir.
   Üç hikaye aynı anda ilerliyor. Geçmiş, şimdiki zaman ve roman. Roman, bambaşka olaylar aktarsa da, geçmişle ciddi bağlantılar içeriyor. Hem romana, hem geçmişe hem de şimdiki zamana çok şükela bir kurguyla bağlanmış pelikulamız, öyle aman aman bir atlama zıplama içermese de izleyiciyi bir şekilde içine çekiyor. 
   Ceykgilenhool için bir şey demeye gerek yok. Son işleri hakikaten iyi. Eymiedıms'ı sevmedim, sevemiyorum (son sahnede pek iyiydi ama ona diyecek yok). Benim favorim (bu filmde de tek geçerim) Maykılşenın tabiy ki. Öyle bir canlandırıyor ki Şerif Babi'yi, insan düşünüyor da "hakikaten bir Şerif Babi gerçeği var !".
   Filmimizdeki sekans geçişleri ve perspektif/ışık/müzik kullanılışı üst seviyededir. Özellikle son on saniye fakirin pek hoşuna gitmiştir.
   Velhasıl; iyi film. Distile müskiratla her türlü gideri vardır.



15 Mart 2017 Çarşamba

"Eşekarısı Fabrikası" Benim için kült değil !

 
   İlk yayımlandığında büyük övgülerle alkışlanmış, 1996'da Ayrıntı Yayınlarından Türkçeye çevrilmiş, kısa sürede baskısı bitmiş, yenisi basılmamış, sahaflarda fahiş fiyatlar çekilir olmuş, nihayet 2015'de Koridor Yayınları hayırlı bir iş yapıp yeni bir tercümeyle (bu arada tercümelerin karşılaştırılması konusunda dantel gibi işlenmiş bir yazıyı okumak isteyenler bu satırları tıklayabilirler) hem de gayet ulaşılabilir bir fiyata (oportünist sahafları sincaplar kovalasındır) okura sunmuş. 
   Hakkında yazılanlar pek güzel (faynenşıl taymz da bile olumlu eleştirileri var, hesap edin yani). Boyalı Kuş ve Sineklerin Tanrısı ile mukayese ediliyor. Fakir bu ikisini de yeniyetmeliğinde okumuş ve Migros kamyonu (bilirmisiniz eskiden Migros mahalle aralarında kamyonla satış yapardı (yamulmuyorsam triportörleri bile vardı)) çarpmış gibi olmuştu. Sonra her ikisinin de yazarlarının bulabildiği tüm kitaplarını okumuştu (Kosinski'de iyi maden bulmuş ama Golding'de çuvallamıştı). Bunu nasıl kaçırmışım bilmem (fazla da iyi bir kâri sayılmam zaar).
   Neyse;  aldık, kenarda duruyordu. Ağır okumalarım vardı (Ziya Gökalp), ihmal ettim. "Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler"den fenalık gelince "du bir göz atayım" dedim, oturdum başına. İki akşamda bitti (hemi de yoğun iş saatlerinden sonraki okumalarda).
   Dil akıcı. Birazcık Holdın Koolfiyıld havası, aile, şiddet, heretizm (bir ara Kynodontas'ın tekilini izler gibi de oldum), izolasyon, otomatik portakal (yav bakınca ne çok şey çağrıştırmış !), çavdar tarlasında çocuklar (ha onu yazmıştık) derken 254 sayfa çabucacık bitti. Ortaların sonuna doğru kapak tasarımının da ne kadar anlamlı olduğunu idrak ettim (okuyan her kâri de edecektir). Finalde bir durup düşündüm (sizler de düşüneceksinizdir). Altını çizdiğim satırları bir kez daha okudum. 
   Şimdi de yazıyorum. Bir "Boyalı Kuş" yahut "Sineklerin Tanrısı" değil (tamamen subjektif görüşüm). Belki 35 yıl önce okusam o etkiyi yaratırdı. Ya fakir zamanla değişti, ya da hakikaten öyle. Bilmem, bilemem. Okunsa iyi olur (belki de ilkgençlikte daha iyi olur). Ama tercih et deseler ilk tercihim olmaz. Yine de bibliyofiller es geçmeyeceklerdir. 
   Siz bilirsiniz yani.

12 Mart 2017 Pazar

"Uzelli" Müzikte Zaman Tüneli

   Web sitesi tanıtımı yapmayı sevmiyorum (ve bu ağ güncesinde ilk kez oluyor) ama bunu yazmasam şişerim.
   Güzel memleketimin, güzel insanlarının müzik geçmişini şöyle bir incelemek için bağlantıya tıklıyorsunuz ve katalogdaki kasetleri inceliyorsunuz. Oldukça kafa açıcı bir deneyim olacağını söyleyebilirim. 
PS : Bu arada "Uzelli Pyschedelic Anadolu albümünün de raflarda yerini almasını helecanla bekliyorum.

http://www.uzelli.com/

5 Mart 2017 Pazar

"Dünyanın Doğum Günü" Bilimkurgu gibi olmayan Sosyalkurgu

   Ursula Teyze'nin kitapları bildiğimiz bilimkurgulardan değil. "Mülksüzler" ile başladığım Guin bilimkurgularına yine sırası geldikçe devam.
   Usta, hoplamalı zıplamalı, efektli, CGI'lı (evet var CGI'lı bilimkurgu romanları) kitaplar yazmıyor. Fotografisinin altındaki sözleri, edebi üslubunu açıklar nitelikte. 
   Romancının işi nispeten kolay. Betimlediği dünya, bizimkinden fazla farklı değil (İOA'ı tenzih ediyorum). Karakterleri, yaşadıklarından ve hayalgücünden apartabilir, kurgu ise tabiy ki onun yaratıcılığı. Ama bu yaratıcılık, bilimkurgu yazarının önündeki zorlukla mukayese kabul etmez. 
   Bilimkurgu öyle mi ? Önce bilinen kalıpları kıracak, yenisi oturtacak, bitmedi kâriyi inandıracak, bunların üstüne romancının yaptığını yapıp bir roman yazacaksınız. Bu iş kolay değil. Kimi bilimkurgu yazarı işin kolayına kaçarak CGI'lı romanlar yazar (ki pek makbulüm değildir), kimi de hem CGI hem felsefeyi hemhal eder (Philip K.Dick), pek azı da çevresel etkenleri sarfınazar ederek insana ve topluma dair bütün bildiklerimizi yerle yeksan edip yeni bir çerçeve yaratır. Bayan Guin, bu camiadandır. Kah ekonomiyi sorgular (Mülksüzler) kah toplumu. 
   Dünyanın Doğum Günü'nde ise cinsiyet ve topluma başka (hem de çok bambaşka) açılardan bakıyor. 400 sayfalık kitabımız bir roman değil. Kah bir toplumu incelemek için gönderilen etnografların raporları, kah onlarca nesil sürecek bir uzay yolculuğundaki kolonicilerin yaşadıkları (ki dinle ilgili göndermeleri şükeladır), kah başka gezegenlerin halk geleneklerinin incelendiği raporlar. Yani bir bütünlük beklemeyin. Ama durun bakalım ! Kitap bittiğinde zihninizde bir bütünlük oluşuyor mu kitaba dair. Evet. Hımm demek ki : kitabımızır bir amacı var ve bunu gerçekleştiriyor.
   İlk öykülerden itibaren "sikişhane" gibi kulağımı pek tırmalayan bazı kelimelerin kullanışı abartılı geldi. Ancak yazının tümü incelendiğinde, amacın tamamen okurun kulağını tırmalama amacıyla yazıldığı anlaşılıyor. Bu minvalde Çiğdem Hanımın çevirisi yerli yerindedir. 
   Cinsiyete, topluma ilişkin kalıplarınızın ötesine çıkmak isterseniz, buyurun "Dünyanın Doğum Günü"ne.
"Önce farklılığı kurmak -yabancılığı oturtmak- sonra da ateşli bir insani duygu kıvılcımının sıçrayıp bu farkı kapatmasını sağlamak: Hayal gücünün bu akrobasisi beni her şeyden çok büyüleyip tatmin ediyor." 

"Tatt av kvinnen" Kadının Ettiği !


   Afişe dikkat edilmesi gereken filmdir. Norveç usulü mizah barındırır. 
   Adı, esamisi bile geçmeyen esas oğlanın hayatına bir kadın girer (sarı şifonyeriyle), garibimin hayatını kendi isteğine göre hallaç pamuğu gibi atar. Olaylar gelişir.
   Pazar akşamı izlendi. Pazartesi (ah o mavi pazartesi !) gününe hazırlık yapmak için birebir geldi. Tüm ev ahalisi sıkılmadan izledi (düz sinefile gideri vardır). 
   Mariyen gibi havva kızları, kolayca kaldırdıkları (ve hatta havadan kolayca tuttukları), evimizin havasına hiç uymayan sarı şifonyerleri getirip yaşamımızın başköşesine koyuyorlar, canları istediğinde sıkılıyor, gidiyor, planlar yapıyor, planlar uyguluyor, terkediyor, barışıyor, sinemaya gitmeye karar veriyor, sevişmek istiyor, sevişmek istemiyor, Paris'i sevmiyor, hayır ! Paris'ten gitmek istemiyor, dağ başlarında trenden iniyor, kartalsever Tor'la sevgilisini boynuzluyor (uzar gider)... 
   Figüran rolündeki esas oğlanımız ne yapıyor ? Yüzüyor (bazen dipten çıkmamaya karar vererek), saunada dertleşiyor, yalnız kalabildiğinde hayatını düzene sokmaya çalışıyor.  
   "Bizim de kaderimiz böyle değil mi ?" diye iç geçirerek ve çokça da gülümseyerek izlediğim bir pelikuladır. Öyle mesaj derdi falan yoktur, metafor ise kocaman ve sapsarı gözümüzün önünde durmaktadır (yerinden kımıldatılamamaktadır). Velhasıl, öneririm.
   

27 Şubat 2017 Pazartesi

"I don't feel at home in this world anymore" Her zaman denk gelmiyor !

   Pazartesi akşamı izlenecek filmdir.
   İlk 5 dakikada başrol kızımızı kendime acaip yakın buldum. O kararsızlıklar, o incelikler, o naif can sıkıntıları, hödüklüklere hayıflanmalar, büyütülen (küçük) varolma endişeleri. Bir de yapı itibarıyla (balıketinden hallice, o tombiş yüzündeki üzgün gözlerle falan) klişe başrol olmayan karakter, fakiri iyiden koltuğuna yerleştirmiştir.
   Hemşire yardımcısı Rut, evi soyulunca olaylar gelişir.
   Bu tarz filmler (kara mizah, aksiyon, gore : ortaya karışık) zaten güzeldir bana göre. Yönetmen bey de, iyi bir kast, sıkı müzikler, dozunda mizah (misal : faşist teyzenin son sözleri), akıcı bir kurgu, yeterli metaforlar (ormandaki kırmızı ceketli büyükanne, eskicideki rakun, alçıdan ayakizinin kullanım yeri falan), mebzul miktarda subliminal mesaj (modern dünyanın sıkıntıları ve beyhudeliği) ve elbette iyi bir senaryoyla şükela bir iş yapmış. 
   Eliyahvuud da böyle bağımsız filmlerde iyi mi ne (bundan önce de (tüm film boyunca) bir ölüyü canlandırdığı (oksimoron yaptım) filmi (vakit bulursam onu da yazacağım) iyi bulmuştum).
   Velhasıl, güvercinim izledi, zuzum da öyle. Yani düz izleyiciye her türlü gideri vardır. Sinefiller ise kaçırmasın (Sundance'da büyük jüri ödülü falan almış). Pazartesi akşamınız şenlenir bari.

22 Şubat 2017 Çarşamba

Er Ryan-Desmond Ross Mukayesesi. (başka işin mi yok adam !)


   Şimdi hakkını vermek gerek. Normalin üstünde fiyatı var ama her damlasını hak ediyor. Bir Cem Gürdal ürünü değil ama üzerinde çalışılmış. Sofra şarabı değil ama sofrada zıkkımlandık. İlk kadehin sonlarına etkisini gösteriyor (çilingir zuhur ediyor), ikincisini almadı fakir zaten. Hal böyleyken oturduk klavyenin başına. Du bakali nolecek ?
   Geçen (filmi ilk izlediğimde ünlü olmayan ünlülerin (vindizel, polcamatti falan) hatırına) bir kez daha "Er Ryan'ı Kurtarmak"ı izledim. Gözümden kaçmış detayları yakaladım, tomsayzmor'un oyunculuğunu beğendim (kokainman çıkmasaydı iyiydi), tomhenks'in bakışlarındaki dehşeti yansıtmasını beğenmemezlik edemedim (dikkatli kâri bu iki fiilin de birbirinin aynı olduğunu şıppanadak ayacaktır (Salah Usta'ya selam olsun)). Velhasılı kelam üç saate yakın bir zamanı (2s49d) bir güzel ezdim.
   Ufaktan eleştirilerine bakıyorum. Yok efendim savaş sahneleri benzeşiyormuş, güzel de meşazları varmış, yönetmen melgibsın'mış vs.vs. Dedim "bari bu akşam da bunu izleyeyim.". 2s20d da böylece geçmiş oldu.
   Heksovric'i tanıtacağıma bari bir karşılaştırma yapayım (pendore nin katkılarıyla) da iyice olsun.
  • Rayen de gepgenç bir Metdeymın var ve gülüşüyle gençkızların yüreğini hoplatıyorken, Desmınddas'da hindiboyunlu bir Endruvygarfiyıld var (ki mukayese kabul etmez).
  • Heksovric, tam 18 sene sonra çekilmesine karşın görsel efektlerde sipiilberg'in işinin kat be kat gerisindedir (savaş sahnesi öyle sağa sola sakatat yerleştirilerek gerçekçi oldurulamıyor bay Gibsın !).
  • İlk filmimizde (sonradan da değeri anlaşılacak) yığınla yanrol vardır (bkz.2.paragraf), heksovric'de (bundan sonra yazacağım her karşılaştırmada kötü olan heksovric olacağından, bir daha heksovric yazmamaya karar vermiş bulunuyorum) ise yıldız ışığı görünen kimse yoktur (başrol dahil).
  • kötü olan filmde bir yüzbaşı millır ve başçavuş horvet yoktur. Yok ! yüzbaşı ve başçavuş aynı yerlere yerleştirilmiş ama sakil durmuşlardır.
  • Her iki film de gerekli yerlerden gereken destekleri almak için (kilise, devlet) lazım gelen tüm trükleri uygulamışlardır (amerikan bayrakları, İncil'den alıntılar falan) ama kötü olan "kör gözüm parmağına" yöntemini uygularken iyi olan "karıncaya iyi davranacaksın, belini incitmeyeceksin" taktiği uygulamıştır (işte bunlar hep alkol !).
  • Kötü olan filmde kamera nereye doğru yönelse insanlar o doğrultuda ölmektedir. (misal kamera soldan sağa gidiyor. Hop ! siperdeki insanlar soldan sağa ölmeye başlıyorlar)
  • Kötü filmin dekorları film dekoru gibi, iyisinin dekorları savaş alanı gibidir. Bir de tabi yıkıntıların içinde Editpiyaf (ve hemen ardından zuhur eden zırhlı zangırtıları) unutulmazdır.
  • Mantıkfersâ hatalar iyisinde daha azdır. (misal o şeytan çarmıhını kesseler akını durduracaklar ama yok duruyor o şeytan çarmıhı (bakmayın ekşideki şeytançarmıhı tanımına, gerçeği aynen o kötü filmdeki ip merdivendir))
  • Kötü filmin tek avantajlı yanı : gerçek bir hikayeye yaslanmasıdır. (Lâkin fakir de bilir ki : savaşlarda kahraman ve kahramanlık gerektir. Olmasa da imal edilir. (bunda da bir imalat kokusu alıyorum (günahlarını almak gibi olmasın)))
  • İyi filmin senaryosunda; gövdenin etrafında bir dolu taşıyıcı dal varken (aphım'ın donuna doldurması (neredeyse), rayın'ın eve gitmek yerine görevini tamamlamayı tercih etmesi, keskin nişancının nasıl da öyle şıpınişi uyuması (bunlar iyi güzel de, upuzun filmden benim aklımda kalan Millır yüzbaşının bakışlarındaki dehşettir. Savaşın dehşetini bu kadar iyi yansıtan başka sahne azdır. Bir de makinalı tüfek yuvasının fethinden sonra gizlice ağlaması tabi.) parantezde yine rekor kırdım) kötü filmin ağır aksak bir mesajı iki saati aşan zamanda vermeye çalışması (ve tam da becerememesi), patetiktir (ne işim olur patetiklikle !) Kemalettin Tuğcu'luktur (nur içinde yatsın (çocukluğumu yemiştir rahmetli)).
  • Mukayese gittikçe b.ka sarıyor. İyisi mi ben keseyim. 
   Hülasa : yeni çekilmiş kötü bir savaş filmi izlemektense 18 yıllık olanı izleyin : daha iyi vakit geçirirsiniz.
   Arakolpa çekilir. 

12 Şubat 2017 Pazar

"De grønne slagtere"

 Akşam akşam fakiri başka dünyalara götüren, kafa açan bir Danimarka Anderstomascensen filmidir.
   Medsmikelsen hakkında fazla bir şey söylemeye gerek yok. Sven; nasıl obsesif, itici, terleyen, sinir tiptir anlatamam. İzlemek gerek, görmek gerek. Daha ilk sahneden ızgaradaki köftelerin sıralarının bozulmasından başlayarak, tüm film boyunca yıldırımları üzerine çekiyor. Garip bir şekilde bir noktadan sonra digerkamlık yapıp, "acıyım bari şu karaktere" dediğiniz anda yine bir p.çlik yaparak, yine yıldırımları çekiyor. Paratoner gibi rol kesmiş Bay Mikelsen. Şapka çıkarılır.
   Bjarne/Eigil'i canlandıran Nikolaj Lie Kaas da yevmiyenin hakkını vermiş. Attığı tekmeler pek yerinde.
   Konumuz ise pek değişiktir. Zaman zaman "Şarküteri"ye kayan bir eksen ama eksenin çevresindekiler bambaşka. Minimal iskandinav dekorları, insanları, sokakları, evleri bir yanda, dudak uçuklatan gelişmeler diğer yanda. Her Anderstomascensen filminde olduğu gibi pek çok liminal (başarının kutsanması (nedeni nasılı hiç sorgulamadan)) ve subliminal (seri katillerin sevilme isteği) mesaj gırla gidiyor. Ama mesajla işim olmaz derseniz sırf Sven'in bowling antremanları için bile (yaran sahnelerdir), sırf Sven'in lambada görülen ayağa bakışını izlemek için bile izlenecek filmdir.
   Holivuttan baygınlık geçiren bünyeler için naneli limonatadır, içerik itibarıyla ise Bloody Mary (ne işim olur bloody mary ile) kanlı meryemdir. Hassas bünyeler filmden sonra sakatat yiyemeyebilirler ama. Bu da uyarım olsun.

5 Şubat 2017 Pazar

"Varidat" Şeyh Bedrettin

    Sıkletimi aşan kitaptır. Halbuki en kısa, en yorumsuz, en sade baskısını (Dr.Cengiz Ketene tercümesi) bulup okumama karşın, irfanımın ötesindedir. 
   Evet, okurken tamamen katıldığım fikirler, görüşler vardır ancak tamamının yorumlanması ancak bu konuda yeterli bilgim olacağında (ki çok şüphelidir) mümkündür. Tasavvufun ancak derkenarını yorumlayacak kesafetteyim. Bu konuda okumuş yazmış olanların, elbette ki fakirden çok daha kapsamlı söyleyecek sözleri vardır. Ancak "her yağmur damlasında bir meleğin olduğu ve bunu bilmenin yağmuru sağlayan sebep olduğu" düşüncesine zahiren katılmıyorum. Başka anlamlarını bilemem, ben okuduğunu anlamaya çalışan cahil bir insanım. 
   Bunun yanı sıra, kutsal kitaplarda bahsedilen cennetin hurilerden, ağaçlardan, ırmaklardan mürekkep, cehennemin ise kaynar kazanlar, zebaniler, çarmıhlar, işkencelerden oluştuğu düşüncesine Şeyh Bedrettin gibi katılmıyorum. Bunlar bizim idrakimizde ve yaşadığımız dünyada olan şeyler. Aslında cennet ve cehennem düşüncesine de katılmıyorum (bu başka fasıl). 
   Neticede (bu baskı) 50 sayfalık bir risale. Yazıldığı dönem için çok cesur beyanlarda bulunan bu eser, tümünü anlamasanız bile, yazdıklarına katılmasanız bile es geçilmeyecek bir menzil. 
P.S. : Şeyh Bedrettin günümüzde sol düşünce tarafından sahipleniyor. Okuduklarım içinde sol düşünceden ziyade, kuantum fiziğine yakın fikirler buldum. Her halûkarda muktedirlerin işine gelmeyen fikirler. Şimdi düşünüyorum da, bir kez daha (belki de daha kapsamlı bir baskısı) okunur.

4 Şubat 2017 Cumartesi

"Ondskan" Kötülük Hakkında Neler Biliyoruz ?

   Mikael Hafström güzel iş yapmış. Ne varsa İskandinavlarda, İranlılarda, Korelilerde (hülasa holivut dışı olanlarda) var.
   Film hiç sarkmıyor. Belirli bir döneme odaklanmasına karşın (verdiği dönem mesajlarını düşünürsek) teşrih masasına yatırdığı kavramlar hep önümüzde. İsveç'i, 2.dünya savaşı sonrasını falan geçin; sokağa çıkın etrafa bir bakın; filmden bazı kesitlerin hemen aklınıza geleceğinden eminim (kötülük her yerde). 
   Üvey babasından (ne de güzel canlandırmışlar (öfkeden, kıçını ıslak havluyla dövme isteği uyandırdı namussuzum)) şiddet gören Erikponti (yalnız ne yakışıklı çocuk !) yatılı okula gönderilir. Paralı ve sosyetik okulda kuralları öğrenciler koymakta ve uygulamaktadır. Fakir de buna benzer garaipliklerle dolu bir okulda (paralı ve sosyetik olması dışında) tedris aldığından kelli, izlerken digemkârlık yaşadı elbette. Erik (bana hep Brando'nun "Rıhtımlar Üzerinde"ki hafif (hayır ağır) serseri halini anımsattı), düz bir öğrenci değildir. Şiddete ve kötülüğe karşı ciddi bir direnişi vardır. Ama diren diren nereye kadardır ?
   Neyse ! spoylere (ne işim olur spoylerle) bozuntuya girmeyeyim. Sineperverlere (bunu da yeni buldum) hararetle önereyim. Bulabilirseniz kaçırmayın. 



3 Şubat 2017 Cuma

"Tetikçinin Listesi" Block'dan Uzun Polisiye.

   Önce sonundan başlayıp aşka gelince önceki romanını da okumuş olduk. İyi mi yaptık ? Hayır.
   Başrolde John Keller (jüri üyesi, filatelist, kibar bir adam, "katil başparmağı" var, aynı zamanda kiralık katil), Dot (ve buzlu çayları) ve diğerleri. Bay Block'un üslubu ve tespitleri her zamanki gibi. 
   Fakat bu kez alışık olmadığımız kesafette bir kitapla karşı karşıyayızdır (263 sayfa (hem de küçücük puntolarla)). Her zamanki kısa, vurucu kitaplarından biri değil. 
   Konu ilgi çekici de olsa biraz sündürüldüğü için ortaların sonuna doğru (olay örgüsünün de sarkmaya başladığı sayfalarda) biraz uykum geldi (ki ustanın kitaplarında hiç başıma gelmemişti). 
   Bence siz bunu pas geçin "Tetikçi"yi okuyun daha iyi.

2 Şubat 2017 Perşembe

"Tetikçi" Block'dan Yine Bir Antikahraman !

 
   2008'de okumuşum. 16 yıl içinde nereden baksan iki kez okumuşum. Geçen yine başladım, her zamanki gibi bir günde bitti.
   Bay Blok'un yarattığı anti kahramanların müptelasıyım. Neredeyse hepsinin dizilerini sürgit okumalarla bitirdim. Olay örgüsünü klasik kurar, kahramanlar hep arızalıdır, ince bir humor bütür satırlara işlemiştir, detaylara çalışır, öyle fazla bir "düşündüreyim" "meşazlar vereyim" düşüncesi yoktur. Buna mukabil okumalara doyamazken, ustanın ince gördüğü tespitlere katılmamanız (sanat çevrelerinin siyah giysi düşkünlüğü), yarattığı tiplemelerin gözünüzün önünde canlanması (Dot'u yolda görsem tanırım misal) kaçınılmazdır.
   Tetikçi de bu kalıpların içinde. Keller diye (ne manidar isim) bir tetikçinin başına gelenler. Keller (tam da son işi olacakken), bir işinde tufaya gelir, artık ne evi, ne işi !, ne de bir geçmişi olabilecektir. Tam anlamıyla yalın ayak, başı kabak kalakalmıştır. Şimdi ne olacaktır ?
   Gerisi kitapta.
   Her LB polisiyesinde olduğu gibi ince tespitler, gülümseten diyaloglar, sular seller gibi akan sayfalar var. Ama nedir bu devamlı okuma isteği duymam ?
   Zannediyorum ki kitabın temelde "yeni bir başlangıç" (hem de sıfırdan) içermesi. Yıllar yılı çalışarak elde edilmiş kazanımların, geçmişin, konforun bir anda elden çıkması ve ardından yeni bir hayat kurma çabaları. Tetikçilikten inşaatçılığa geçiş. Elbette ki okurun gönlünü hoş etmek adına soğuk yenen bir yemek de finalde var ama asıl vurucu olan : yeni bir başlangıç. 
   Kendinizi zaman zaman Keller'in yerine koyarak, ne yapardım ? diye düşünmenize neden oluyor. Bazen ilginç çıkarımlar yapabiliyorsunuz. Bunu yapmasanız bile kafayı boşaltmak üstelik gülümseyerek boşaltmak için okunabilecek sıkı bir polisiye. Öneririm yani.
Hamiş : Hazır başlamışken bu serinin önceki kitabı "Tetikçinin Listesi"ne de başladım. O da sonraki yazılarda...

"Arrival" Klasik Bilimkurgu Değil !

    Öyle efektler olsun, yaratıklar sıçrasın, CGI'a doyalım diyorsanız; hiç hallenmeyin (gidip Transformers falan izleyin).
   Kavramları didikleyeyim, bir kere daha izleyeyim, iletişim nasıl bişiy ? diyorsanız yakın durunuz. Ancak eleştirilerde (adetimdir hem önce hem sonra biraz eleştiri okurum) büyütüldüğü gibi "kült" falan değildir bana göre. 
   Ha nedir ! Fakire; zamanın kimi algılarca lineer değil üç (ve hatta çok) boyutlu algılanabileceğini göstermiştir. İlginç de olmuştur. Bu açıdan ikinciye izlense daha farklı tatlar da alınabilir. Ancak; bilimkurgudur tabii. Kült değilse bile iyi bir bilimkurgudur. 
    Eymiedıms ve Ceremirenır üstlerine düşeni yapmışlar (bu kızcağızı da bir türlü sevemedim). Efektler kafa karıştıracak gibi değil (son sahnelerdeki yerçekimsiz ortam iyidir ama (o saçları falan nasıl yapmışlar öyle !)). Olay kurgusu zihin açar. Kısacası izlenmeye değer. Kafa boşaltmaya değil düşündürmeye yarar baştan söyleyeyim.