En birinci budur.
İkincisi bu olur.
Dördüncüsü çekilene kadar da bu sonuncuyu hakeder. Dördüncüyü ömrümüz yeterse görür, sonuncu kim olacak o zaman bakarız.
Kısacası : zamanınıza yazık.
Başlık neyse o.... (merak ettiğiniz kitap, film; gitmek istediğiniz rota varsa arattırın belki de bu sefil ağ güncesinde vardır)
Danimarka sinemasında bir damar buldum ve ilerlemeye devam ediyorum. Şimdiye kadar izlediklerim içinde beni hayal kırıklığına uğratan olmadı. Bu sefer; içinde öncekiler gibi kuzey mizahı barındırmayan, aksine izleyiciyi şakır şukur tokatlayan bir kordela çıktı karşıma.
Buna mukabil (dar çerçeveden bakacak olursak); halının içinden ayakkabıya hallenen kanlarda ciddi bir gerilim yaratmayı, hazzı yüksek sesle dillendirmenin nelere mal olacağı konusunda dersler vermeyi, son ana kadar izleyiciyi ters köşeye yatırmayı (batağa dördüncü aranıyor ! (yalnız final şükela ötesiydi)) beceren bir iştir.
Filme gelelim : dört kifayetsiz suçlu, bir zulayı patlatıp kaçarlar. Başlarına türlü iş gelir. Konu bu. Elbette ki işleniş evlere şenlik. İskandinav mizahı (ingilizlerinkinden başka bunun da hastası olduk) buram buram tütüyor. Yok elma saplantılı baba (üç elma için 18 sene beklemek nedir allahaşkına !), av manyağı bir köylü (ne istediniz o ineklerden zalımlar), alkolik bir doktor (ki doktora diyecek yok, ideal bira soğutma derinliğinin peşinde o, amacı var), düşündüm şimdi ilginç karakterleri yazacak olsam, rahat bir yarım saat daha yazarım. O yüzden kestim.
Hayatın kişileri sürüklemesi, arkadaşlık, çocukluk travmaları (ancak travmalardaki ortak yan : dörde bölünmüş yuvarlak pencerelerdir (ki zor algılanan metafordur), evliliğin hikmetleri (ve elbette sıkıntıları) gibi dip göndermeler vardır. Anlayana.
Din, uygarlık, kapitalizm ve emperyalizm (kauçuk ekseninde !), doğa insan ilişkisi, yozlaşma (misyondaki 40 yılın hesabını yapın !) gibi olguları izliyoruz.
Burada bir girdi yapmak isterim. Theo, tanış olduğu kabile şefine pusulasını vermeyip arıza çıkarınca "ne pinti Alman" yorumu yaptım. Hatalıymışım. İşte sonraki sahnede bu sığlığımı anlayıp hicap duydum. Theo diyor ki : "o pusulayı verirsem, yüzyıllardır nesilden nesile geçen yıldızlara bakarak yön bulma bilgisi kaybolacak, bunu nasıl yaparım ?". İşte antropolog bilim insanının bakış açısı.
Hop ! biraz kişisele kayıyorum. Fakir son bir ayda hem işini hem evini değiştirdi (bilinçaltında onulmaz travmalar). Okumalar, yazmalar, rutin falan hep şaftı kaydı (evin neresinde ne var bilmiyorum (hani benim yakın gözlüklerim ?)). Gereksizce gecenin üçünde kalkmalar, uyuyamamalar falan. Tam düzelmeye başlamıştım ki, (kaşındım zaar) Palahniuk kitaplarına sardım (hah iyice !). Yavaştan uykuyu düzeltiyorduk ki, gecenin bir yarısı uyanmalar ikiye çıktı. Aklıma Pigmedeki akıllara zarar vaftiz törenleri, market alışverişleri, okul münazaraları falan geliyor. Allahtan şimdi Stepançikova Köyündeyim de uykular düzeliyor (seviyorum Bay Fyodor'u).