14 Eylül 2013 Cumartesi

"Festen" ve Dogma 95 Bildirisi...

   Oturduk "Festen" filminin başına : filmden önce "bu film dogma95 kurallarına uygun çekilmiştir" diye bir noterde onaylanmış gibi beyanname çıktı karşıma. Not ettim. Başladık filmimize.
   Sanki amatör kamera çekimleri yapılıyormuşçasına ilerleyen filmimiz, sonraki dakikalarda fakiri koltuğa yapıştırıp, karakterleri içselleştirdiği bir yolculuğa çıkarmayı başarmıştır.
   Babasının altmışıncı yaşı nedeniyle toplanan tüm sülalenin oturduğu şölen masasında; en büyük erkek evlat Kristiyan "çocukluğumuzda bizleri cinsel olarak taciz eden ve küçük kız kardeşimin intihar etmesini sağlayan katil babamın şerefine içelim" der. Olaylar gelişir.
   Renklerin felaket çiğ, görüntülerin kimi zaman gözleri bozacak denli hoplamalı zıplamalı olduğu, seslerin filtre olmaksızın kulak tırmalayabildiği filmimiz, öyle pek meşhur bir kast da barındırmamakta; ancak tüm bu olumsuzluklar 105 dakika boyunca dikkatimiz düşmeden filmi izlememize engel olmamaktadır. 
   Ensestin ne denli affedilmez bir suç olduğunu anlamak için,
   Irkçılığın nasıl tezahür ettiğini gözlemlemek için,
   Toplumun nasıl ikiyüzlü davranabildiğini görmek için (tabiy ki bu filmde metafor olarak verilmektedir)
   Önyargının ne denli gereksiz olduğunu idrak edebilmek için (Maykıl'ın önce sığır, sonra faşist, sonra yalaka, sonra da hidayete ermiş adam olduğunu gördük)
   İktidarın nelere muktedir olduğunu görmek için,
   Üç maymun heykellerine daha bir anlayarak bakmak için,
   Dogma95 neymiş merak edenler için izlenir, ve hatta kaçırılmaz filmdir. 

   Şimdi gelelim Dogma95 meselesine :

   Larsfontrier soğuk bir Mart günü oturur, kankası Tomasvinterberg ile bir bildiri yazar (işte aşağıda). Dogma95 adını verdikleri bu bildiri hakikaten ilginç bir şeydir. Nedir : bu minvalde bir miktar film çekilir. Dogma secretariat 2002 Haziranında kapatılır. 
   Kuralları incelediğinizde "yav böyle film çekilmesi mümkün olmamalı herhalde" diyorum, ancak aklıma yeni izlediğim şükela film "Festen" geliyor. Hafızamı yokluyorum. Evet tüm kurallara uyulmuş, güzel de film olmuş. Demek ki neymiş : isteyince oluyormuş. 
   Deli gönül ister ki : tüm klişe holivut yönetmenlerine (mesela ceyceyabramsa falan) "Dogma95 standartında film çekeceksiniz" denilse. Sonuç ne olurdu : bu kadar iyisini yapabilirler miydi ? Hakikaten merak ediyorum.

DOGMA95

1- çekimler yerinde gerçekleştirilmeli, set dekorları kullanılmamalıdır. (eğer hikaye için özel eşyalar kullanılması gerekiyorsa, çekimler bu eşyaların olduğu yerlerde yapılmalı) 
2- kaynağı belli olmayan, görüntüden bağımsız müzik kullanılmamalı. (eğer sahnenin çekildiği yerde gerçekleştirilmiyorsa, müzik kullanılmamalı. örneğin; bir bar sahnesinde çalan bir gruptan gelen müzik kullanılabilir.) 
3- omuzda kamerayla çalışılmalı. (film, kameranın yerleştirildiği yerde çekilmemeli. çekimler, filmin geçtiği yerde yapılmamalı.) 
4- film renkli çekilmeli. özel ışıklandırma kabul edilemez. 
5- optik çalışmalar ve filtre kullanımı yasaktır. 
6- film sahte olaylar içermemeli. (cinayetler gerçekleşmemeli, silahlar kullanılmamalı vs.) 
7- zaman veya mekan konusunda seyirci şaşırtılmamalı. (olaylar şimdi ve burada gerçekleşiyor.) 
8- tür filmleri kabul edilemez. 
9- film 35mm. formatında çekilmeli. 
10- yönetmenin adı jenerikte geçmemeli. 

ayrıca bir yönetmen olarak kişisel beğenilerimden uzak duracağıma söz veriyorum! ben artık bir sanatçı değilim. anın, bütünden daha değerli olduğunu düşündüğüm için, bir sanat eseri yaratmaktan sakınacağıma söz veriyorum. amacım, karakterlerimin ve mekanların içindeki gerçeği ortaya çıkarmak. bütün kişisel zevklerim ve estetik kaygılarım pahasına yapmaya çalışacağıma söz veriyorum. böylece iffet yemini'ni ediyorum. 

kopenhag, 13 mart 1995, pazartesi 
dogma95 adına, 
lars von trier ve thomas vinterberg.

12 Eylül 2013 Perşembe

"Pain and Gain" Maalesef Gerçek !...

   Maykılbey'in böyle bir şey yapacağını hiç ummazdım.  Aklımda hep transformırslarla falan yer etmiş aksiyonefekt düşkünü bir yönetmen, böylesi bir filmi nasıl çeker ?
   Afişlere ve kasta bakmayın, karşımızda The American Dream'a doksandan şık bir gol takan film var. Mekan : Florida, adamlarımız : steroitten dolayı kafaları biraz karışık, zeka seviyeleri pek parlak olmayan kas yığını bir üçlü, olayımız kısa yoldan zengin olmak. Vee olaylar gelişir.
   Biraz karışıkça başlayan filmimiz ilerleyen dakikalarda tiplerin oturmasıyla sonuna kadar kendini izlettiriyor. Önce standart aksiyon falan deyip geçiyorsunuz, sonra hem korku hem komedi filmine dönüşüyor. Senaryo, gerçek olaylara dayanılarak yazılmış. Filmin sonlarına doğru tam da "yok artık" dediğimiz anlarda ekranda beliren "still based on a true story" yazısı "uuu beybi !" dedirtmektedir. 
   Misal : adamlarımız rehin alarak kazara öldürmeyi başardıkları rehinelerin vücutlarını parçalamak için aldıkları elektrikli testereyi, (kurbanın saçları motora kaçtığından) iade etmek için yapı markete geri dönerler ve (işin garip tarafı) pırıl pırıl iadelerini yapıp yeni testerelerini alırlar. Bunun gibi akla zarar bir sürü şey daha vardır. 
   Markvahlberg olsun Dveyncansın olsun canlandırdıkları moron karakterlerle adeta bütünleşmiş, fakiri kendinden almıştır. Bilhassa Dveyncansın, daha önce üstüne yapışan ağır kaslı abi rolünü (burnu bembeyaz (kokain), ayak başparmağıyla yaptığı diyaloglarla falan) üstünden sıyırıp atmıştır. Monk rolüyle bütünleşen Tonişelhop ise başka rolleri de oynayabileceğini göstermiştir  (helbet oynayacak arakolpa ! adamın işi bu) (abimiz Lübnanlı ama uyuşturucu kaçakçısı bir museviyi gayet de güzel canlandırıyor). 
   Neyse... Ezogelin çorba (karışık içerikli) gibi bir tanıtımımızın da sonuna geldik. Çoluk çocukla seyredilmeyecek yalnız es de geçilmeyecek ilginç bir pelikuladır. Ürkerek gülmek isteyenlere öneririm.


11 Eylül 2013 Çarşamba

"Mondrian Gibi Resim Yapan Hırsız" ya da Piet'in Eserlerinin Karşılaştırmalı Yorumu.

   Islah olamamış hırsız ve sahaf Bernie ciğimizin, köpek kuaförü/lezbiyen/bodur sırdaşı/arkadaşı Karolin Kayzer'in kıymetlisi (preşşısss) Arçi kaçırılır ve karşılığında çeyrek milyon dolar fidye istenir. Arçi bir kedidir. Olaya eski pullar, vandal hırsızlar, haris zenginler, obsesif koleksiyonerler, bir iki cinayet, ve Piet Mondrian karışır. 228 sayfa sular seller gibi akar. Finalde; sempatik sahafımız tüm olağan şüphelileri yine bir araya toplayarak kapanışı yapar (Poirot'a selam olsun !). 
   Nedir : eğlenceli bir iki akşam geçirtir, (serinin başka kitaplarını okuduysak eğer) eski tanıdıkları görmüş gibi oluruz. Üstüne üstlük Piet Mondrian'ın hayatı, eserleri, üslubu hakkında bilgi sahibi olur ve gugıl aracını karıştırarak üstadın eserleri hakkında fikir sahibi olabilmek için bilgi sahibi oluruz (ki karşılaştığımızda "bunu ben de yaparım" deme sığırlığını göstermeyelim). Bu arada farkederiz ki : bu yaşa kadar Mondrian nedir bilmemişiz ama cessur ve moderin küntür Bay Mondrian'ı kemirgencesine sömürmüş. (Bkz.foto)
   Okumak için maksadınız kafa boşaltmak ve arada bilgilenmekse ve de polisiye severseniz, (şiddetle ne işim olur ?) hararetle öneririm...

10 Eylül 2013 Salı

"Boy" Sahici Film...

   Yeni Zelanda sineması vardır. Önümüzde de çok şükela bir örneği durmaktadır. 
   İlk sahneden itibaren hepsibirörnekholivut filmlerinden biri olmadığı selamını çakan filmimiz, 11 yaşındaki "çocuk"un gözünden, bize çok uzak coğrafyalarda da içimizi ısıtan güzelliklerin olduğunu göstermektedir. Maykılceksın ve "Çingeneler Zamanı"ndaki "Mercan"a hem fizik hem de zihin olarak benzeyen babasına hayran olan "boy" ilginç günler yaşar. 
   Çinliler birine beddua ederken "dilerim ilginç zamanlarda yaşarsın" derlermiş. "Çocuk" da bu bedduayı doğrularcasına 87 dakika boyunca çeşitli darbeler yemekte ancak onu yıkmayan darbeler, güçlendirmektedir.  Hangi yöne doğru ilerleyeceği konusunda ikilemler yaşayan "Boy"a, hayat, babası, babaannesi, kardeşi Raki (bu arada filmdeki isimler de fakiri kendinden almıştır) ve hatta ölmüş annesi de yardım edecek ve ilerleyecek, ilerleyecektir (n'aapsın ?).
   Filmimizde özel efektler, CGI'lar, uçan arabalar, takip sahneleri bulunmamasına rağmen, güzel efektler, sanki gerçek hayatlar, duygu sarmalları bir de ilginç şekilde gülümseten hüzün bulunmaktadır. Nedir : yönetmen her izleyenin çocukluğuna dönüp olayları o şekilde algılamasını sağlayan bir büyü kullanmıştır. 
   Burada hem filmdeki kilit rollerden birini canlandıran, hem filmi yazıp yöneten Taykavayititi Bey'i bir kere daha tebrik ediyor, gözlerinden öpüyorum.
    Bir buçuk saatlik bir sürede, hayatı gerçek açıdan izlemek, biraz çocukluğunuza dönmek, biraz gülmek, biraz hüzünlenmek istiyorsanız. Tam da Salı akşamına yakışan bir filmdir. Çoluk çocuk izlenir, güzel de olur.
Yeni Zelanda'dan Alameyn
Bosna'dan Mercan

9 Eylül 2013 Pazartesi

"R.I.P.D." Allah Rahmet Eylesin Masası...

   Ben yanarım yanarım "Big Lebowski"de "The Fisher King"de izlediğim Cefbriçse yanarım. Önceden yazayım da...
   Kastı ve senaryosu azıcık değiştirilmiş "Siyah Giyen Adamlar" filmi ile karşı karşıyayızdır sevgili sinefiller. Uzaylılar değişmiş "dünyadan gitmek istemeyen ifritler" olmuş, Tomiliicons gitmiş Cefbricis gelmiş, Vilsimit gitmiş Rayınreynılds gelmiştir. İlk önce RIPD çevrilmiş olsa da MIB'in daha başarılı olacağını tahmin ettiğimiz bir eğlencelik olmuştur.
   Görsellik ve efektler pek etkileyicidir (özellikle üç boyutlu çekimler hayli tatmin edicidir). Konu beylik, kurgu aksak, gereksiz sahneler fazlacadır (eleştirmek ne kolay değil mi ?). Beni üzen yegane şey ise : ilk başta yazdığım Cefbricis'in geveze (üstelik kulaklara zarar bir aksanla) bir koyboyu canlandırmasıdır. 
   Beklentileriniz "şu mısırı bitireyim, şu birayı dipleyeyim, bu kafayı resetleyeyim" misali basit hedeflerse izleyin, memnun kalacaksınız. Ama bence bu kadar düşük tutmayın çıtayı...

"Wristcutters: A Love Story" Bizimkisi Bir Aşk Hikayesi....

   Zia içleracısıöğrencievi dağınıklığındaki tek odalık evini toparlar, tozunu alır, süpürür, cillop gibi yapar ve bileklerini keser, tam ruhu tenden ayrılmak üzereyken köşede gözden kaçan bir toz yumağı görür. 
   Filmimiz başlar.
   İlk sahneden itibaren standart olmayan bir film izleyeceğini anlayan fakir, "metafor neredeydi, kutafor neydi, meşaz nasıldı  ?" diye yarım saati devirir. Tomveytz'in zuhur etmesiyle "sat anasını" moduna geçerek kendini filme verir. Çok hoş bir 88 dakika geçirir. 
   İntihar edenlerin herşeyin biraz daha kötü olduğu bir yerde yaşadığı araf tarzı bir yerde Zia, hayattaki aşkı Desire'yi aramaya koyulur. Olaylar çelişir.
   Senaryoyu Canıtınkerıl yazsa bu kadar kuntastik olurdu. Bütçesi birmilyondolar, kastı iddiasıziddialı, Hırvat yönetmenimiz Gorandukiç bey'in başka uzun metrajı yok, yani beklentiyi yüksek tutmamak durumunda olduğumuzu sanmaktayız. Ancak yanılmaktayız. İkinci ve daha sonraki seyirlerde bir çok küçük detayı daha iyi fark edebileceğimi tahmin ediyorum (yükselen kibritlerin (ikincisi için) yıldızları oluşturabilme ihtimali mesela). Her şeyin daha kötü olduğu dünya, holivut filmlerinde gördüğümüz Amerika'nın arka sokakları mesela. Öyle güzel verilmiş ki. Kırık betonlar, gülümsemeyen yüzler, kenarı çöplerle dolu yollar (tanıdık geliyor mu ?).. Dört kişilik tren ve otomobilin ön yolcu koltuğunun altında kara delik gördüm : daha ne diyeyim.
   Ayrıca Gogol Bordello, Nirvana ve elbette Tom Waits'in müzikleri, kulaklara şenlik yaptırmaktadır.
   Sonu gereksizce gülümsemelere neden olmaktadır.
  Şiddet, cinsellik ve argo kullanılmasa da, intihar gibi kritik bir kavramı ele aldığından çocuklarla izlenebilir ancak ergenler ve bedbinlerle izlenmese daha iyi olur. Bunun dışında kalan tüm sinefillere öneririm.

8 Eylül 2013 Pazar

"Star Trek into Darkness" Eskisi de iyiydi....

Abbys'e selam olsun...
   Ceyceyebrıms dört sene sonra serinin ikinci filmini de çekti. (yalnız, holivut tekrarlardan ne ekmek yedi be). Serinin Petrikstiivırt'lı ikinci çevrimini hiç saymıyorum çünkü o sayılmaz (çok tırttı yahu (avam eleştirmen tarzı)).
    Bay Ceycey, ilerleyen CGI teknolojisi, elinin altındaki yüksek bütçe, daha önce yapılmış ve kabul görmüş (hatta kült olmuş) bir fikir ve nice bilimkurgubilim filmlerinden apartılmış sahnelerle ancak bu kadarını yapabilmiş. 
Blade Runner'a selam olsun !...
   İki saati aşkın süre (132 dk.), sonlarda protagonisti öldürüp diriltme uzantısıyla dahi zar zor akıp gidiyor. CGI fanatiği bendeniz bile sonlarda uyukladı o derece... Oysa 1966 çevriminin (bilmem belki de konjonktürden ötürü (70'lerde bilimkurgu dizisi mi vardı ?)) bende bıraktığı izler çok daha derindir (vulkan selamı yapabilen bir insanım (evet hafif deliyim (çevreme zararım yok (tuvalete kendim gidebiliyorum))).  
Bay Holmes'e selam olsun !
   Uhura olsun, Bay Sulu olsun (niye sadece o "Bay"dır hiç bilmem, Japondur zaar (zaar ?)), Sıkati olsun ve elbette Spak olsun aileden sayılırlar. Yeni çevrimde ise ben artistleri temaşa ettim. 
   Şikemperver sinefillere şöyle izah edeyim. Domino pizza'nın malzemesi boldur, dünyanın her yerinde standartı yakalamıştır (hindistan hariç. orada sırf vejeteryandır), bilmeyene lezzetlidir. Ama misal Palermo'da (eski Palermo'da) akşamları beşte çıkan pizza margarita (sadece hamur, peynir, domates sosudur haa) eşsizdir.  
   Nedir : Bay Ceyceyin filmi domino pizzadır, yerseniz...

Uzay Yolu'na selam olsun !..

7 Eylül 2013 Cumartesi

"Now You See Me" Ne kadar yakından bakarsan, o kadar yanılırsın...

Tedaviden önce
   Soygun filmlerine biterim. Sihirbazlığın zaten hastasıyım (ya da ütülmeye doyamadım). Geçkin oyunculardan Maykılkeyn olsun Morgınfriimın olsun müptelasıyım. Gençlerden Cesiayzenbergin makineli tüfek gibi konuşmasına, Markrufalonun hafif ebleh bakışlarına, Vudiherılsın'ın kocaman yamuk burnuna da sempati gösteririm. Demek ki nedir : filmimiz kaçmazdır. Nitekim kaçmadı da...
   Standart holivut filmimizi benzerlerinden farklı kılan unsurlar nedir ? 
  • Çok hızlı kurgu,
  • Özenli oyunculuklar,
  • Sona kadar tahmin edilemeyen sürpriz son,

Tedaviden sonra
   Yav düşündüm de galiba hepsi bu. Demek ki neymiş : bitince "oo ne güzel filmdi be" dediğimiz filmimiz, standartın dışında pek de bir şey vermiyormuş. Lakin amacınız iş çıkışı kafayı resetlemekse biçilmiş kaftandır. Zevkle 115 dakika seyreder, bitince hemen unutur ve mışıl mışıl uyursunuz. 
   Zaten holivut'un amacı da bu değil mi ?

"Beraber Yürüdük Biz Bu Yıllarda" Uykunuz Kaçar, Okumayın !...

 Cuma günü öğleden sonra aldım. Biraz evvel bitti. Çalışmaya başladığımdan kelli okumada eski hızım yok üstelik. Bu meyanda birazcık besin zehirlenmesi yaşadım, serumlar yedim, soğuk aldım amma tuvalette bile elimden düşüremedim. Velhasıl; bu akşamüzeri 352 sayfa nihayete erdi.
   Bir zamanlar; yok efendim "asimetrik tehdit", vay efendim "bilgi destek harekatı" (psikolojik savaşın kibarcası) gibi konularda hasbelkader dersler verdiğimden bu konulardaki bilgi birikimime güvenmekteyim. Ancak; son yıllarda görsel medyayı hiç takip etmediğimden, yazılı basını ise ancak üçüncü sayfa haberlerini okuduğumdan, kendimi bir nevi komada tecavüze uğrayan Uma Thurman (Bkz.Kill Bill Vol.1) gibi hissetmekteyim. Arada istem dışı olarak maruz kaldığım haberler ise bana hep usta bir propagandacı tarafından kurgulanmış (bkz.bağlantı) ajitasyon bombardımanı gibi gelmekte. Asıl haberlerin bir yerlerde gizlendiğinden emin olarak hep 7-12. sayfaların küçücük haberlerini tarıyorum. İnternet sitelerini geziyorum. Üzülerek de olsa dış basını takip ediyor, analizlerini anlamaya çalışıyorum. Evet bir şeyler oluyor. Manşetlerde şişirilen gündemin gerisinde önemli haberler var. Okumak, tahlil etmek, yorumlamak ve yayımlamak gerek. Lâkin "söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil" tarzı bir tevekkülle kırıp dizimi oturuyorum köşemde. (söylesen n'olacak arakolpa ! ürkütmüşsün zaten fincancı katırlarını...)
   Bay Özdil öyle yapmamış. Üşenmemiş, son onbir yılın arşivini taramış, olay/zaman bağıntılarını da titizlikle yaparak ortaya bu kitabı çıkarmış. 
   Kitabımızın kategorisi belli değildir. Roman, belgesel, anı, biyografi, inceleme, araştırma değildir. Son onbir yılın 352 sayfalık bir özetidir. 2002'den bugüne dek neler yaşandığını gazete başlıklarından, televizyon haberlerinden, çoğunluğun gündeminden cımbızla seçtiği gelişmeleri ardı ardına sıralamış ve "çıraklık", "kalfalık" ve "ustalık" dönemleri olarak üç bölümlük bu toplumsal bellek kılavuzunu kaleme almış. 
   Kaleme almış demem sözün gelişi, yoksa yazarın arada yaptığı mizahi (mizahi bakış açısı da olmasa, oturup ağlarsınız. O derece...) saptamalar dışında yeni bir şey yazdığı yoktur. Olanı biteni ardı ardına sıralamıştır. Sonlara doğru ilerledikçe tansiyon pik yapmakta (okurun tansiyonu) ve "son" falan yazmadan kitabımız pattadanak bitmektedir. 
     Balık hafızası olan bir toplumuz. (kesin bilgi !)
   Köşeyi dönünce (mecazi olarak değil coğrafi olarak) göremediğimizi unutmak temayülündeyiz. Evin dışını değil içini dünyamız kabul ediyoruz (yanılıyoruz, hem de çok ("Evde Oturan Ölür" çingene atasözü)). Büyük bir çoğunluk için de evde söz sahibi olan tek bir olgu var : televizyon. Hal böyle olunca çoğumuzun eksenini diziler, maçlar, magazinler, yarışmalar oluşturuyor. Hayatın başka bir şey olduğunu unutmuş durumdayız. Çok kötü, çok kötü. Unutmamak gerek. Hatırlamak gerek. Kaydetmek gerek.
   Nedir : son paragrafta bahsettiğim çoğunluk bu kitaptan bîhaber olacak ("söylesem tesiri yok" etkisi), farkında olan azınlık okuyacak ve bedbinlikle üzülecek. Ne diyeyim bilmem ? Okusanız uykunuz kaçar, sinirleriniz bozulur. Okumasanız ve nadanlığın mutluluk verici boşluğunda kalsanız rahatsız olursunuz. Bilmiyorum. Bilemiyorum....

4 Eylül 2013 Çarşamba

"Iron Man 3" Alt Başlıklara Dikkat !...

   Şimdi arakolpa Ayrınmenüç için ne yazsın ?
   Herşey ama herşey beylik. Ardı ardına gelen aksiyon sahneleri, bir süre sonra olmayınca yadırgadığımız efekt fırtınası, Rabırtdavnicünyırın (hakkını yemeyelim şimdi) humoral performansı, tüm kurallara riayet eden senaryo, havsalaya sığmayan hareketler (havada halay çekebilen robotlar !), bildiğiniz marvel süper kahraman filmi. 
   Anncaaak : beyninizin ön loblarını (vardır böyle loblarımız, uygarlıktan da sorumludur kendileri) görsellikten ziyade meşaza vakfedersek, filmimizin standart holivut filmlerinden birazcık farklı olduğunu idrak edebiliriz. 
   Nedir bunlar : şimdik önce film açısından bakalım : bir kere ayrınmen değil tonistark filmi olmuştur, protagonistimiz alter egosundan ve teneke zırhından azade birşeyler yapabilmiş, filmin bir çok yerinde zırhlar, kullanandan bağımsız eylemler koymuşlardır.
   Genel açıdan alırsak : (hala da hayretlere garkolmaktayım) "yaratılan, imal edilen" terorist gerçeğini dile getiren ilk holivut filmidir. (ki bu da beni cidden afallatmıştır). Bunu geniş açıda değerlendirip "yaratılan, imal edilen savaş" kavramına da çeşitlemeler güzellemeler getirebilirsiniz (ön loblarınıza sağlık). Neymiş ? Esat kimyasal silah kullanmışmış. Adamceyiz kafasına sıksın daha iyi. (ya da "Ben bu filmi Irak'ın demokratikleştirilmesinden önce de görmüştüm Anne !") Daha sonra Irak'ta kimyasal silah fabrikalarının olmadığını BM açıkladı ama gazetelerin onbirinci sayfalarında pirekukusu kadar yazılarla çıktı, aptal kutusunda çıkmadı zaten (adı üstünde "aptal kutusu"). Mısırlı bir tanışım bir aydır Türkiye'de. Okumuş etmiş, doktor titrli de bir insan. "Mübarek'in g.tünün kılı olaydım, açaydım kollarımı, en azından canımız güvendeydi" diyor da başka şey demiyor. Bırakın abi demokratikleştirmeyin. (bu da afazinin, yani başka bir yazının konusudur ya neyse) (arakolpa ! film tanıtçan burda, politika yok) 
    Evet hocu aldım meşazı. Napıyoruz o halde, seri şekilde filme dönüyoruz... 
   Mandarin'in medyatik yüzü ve gerçek yüzünü bombadillo bir performansla yaşatan Benkingzlii'nin de ellerinden öperim. (" - Tuvalete bir yirmi dakika girmeyin." repliği de fakiri kendinden almıştır.)
   Başkanın petrol tankeri ! (altını siz doldurun)
   Çevre felaketi yaratıcılarının hukuk (guguk !) karşısında lakaytlıkları ve teflonlukları. (bunun da altını doldurabilirsiniz)
   Velhasıl; filme yönelik bir, film dışına yönelik üç ayrı alt (hadi alt demeyelim üst olsun) meşaz ve yenilikle başka bir şekilde yorumlanmak üzere izlenebilecek filmdir. Benim meşaz muşaz kaygım yok, ergenim ben, efekte aksiyona bakarım diyorsanız izler, film bitince unutursunuz. Ama öyle değilseniz, ergenin aldığı keyfin fazlasını alarak izler, film bitince de düşünürsünüz. Noolacak bu holivutun hali ? 
   İşte böyle...

3 Eylül 2013 Salı

"Spinoza Felsefesi Öğrenen Hırsız" ya da Milli Kütüphaneye nasıl üye oldum ?

   Benden başka kimse okumuyor bu kitapları. 
   Block Bey'in hem M.Scudder hem B.Rhodenbarr serilerinin iflah olmaz takipçisiyim.  Tesadüfen başladığım bir küçük kitap beni Milli Kütüphaneye kadar sürükledi. 
   Vakti olana yazayım bari. Evet önce Bernie Rhodenbarr kitaplarıyla başladım. Mizahi anlatımı, kafa boşaltan yapısı ve elden bıraktırmayan akıcılığıyla bir günde (veya beş saatlik bir yolculukta) bitecek kitaplardı. Bir iki tane okuduktan sonra kahramanlar ve yan karakterlerle özdeşlik kurulabiliyor ve hatta imgelemde canlandırılabiliniyordu (var mı böyle bir fiil ?). Önce alışıp sonra müptelası oldum. Derken seriyi tamamlamaya çalıştım. Sahaflar, internet, nadir kitap ve elbette kitapçılar araştırılıp, bütün kitaplara ulaşıldı Bir tek başlıktaki "Spinoza" ile ilgili olan kitabı bulamadım. Tanıdık sahaflara tembihler edildi, tanımadıklarımın depolarına girildi, olmayacak yerler eşildi, bodrumlarda kedi kadar fareler tarafından taciz edilme pahasına küflü kitaplar kurcalandı. 
   Yok, yok.... En nihayet Oğlak Yayınlarına telefon edildi, mektup yazıldı, e-posta bombardımanı yapıldı, aba altından sopa gösterildi, cazgırlık yapıldı.. Sökmedi... Kitap yoktu. Bendeniz merak içindeydim. Sonra fakir Ankara'ya hicret etti. Bir gün zihnimde bir ampül yandı (iktidarımız sağolsun !). Milli Kütüphanede, ülkemizde yayımlanan tüm kitapların bulunduğunu idrak eder oldum. Derrhal sözkonusu mahale seğirterek üyelik işlemlerini tamamladım. Aranan kitabın (sanki orijinal "eski ahit" !) isteği yapıldı veeee onbeş dakika sonra kitap elimdeydi. Hemen kütüphanenin içinde hizmet veren fotokopiciden fotokopisi çektirilip spiral ciltlendi. Aldım, okumaya başladım ve bitirdim. Bunlar 3.5 saatte oldu. Yaaa !...
   Ankara'da yaşayan kârilere en azından bir kere Milli Kütüphaneye gitmelerini can-ı gönülden, en kalbî (böyle yazınca tüylerim ürperiyor, bırr) duygularımla öneririm. Sadece üniversite öğrencileri, doktora müdavimleri, öğretim üyeleri ve (burası beni ilgilendiriyor) emeklilere hizmet veriyor. Üyelik için çok cüzi bir para yatırılıyor, hemen oracıkta fotografinizi alıyorlar, on beş dakika sonra bar kodlu fotoğraflı falan giriş kartınız hazır.  Girişte turnikeye okutup, hangi salonda kıraat edeceğinizi beyan ediyorsunuz (favorim günlük yayınlar salonu (deri koltuklu falan kulüp gibi bir yer (tüm günlük, haftalık, aylık yayınlar var))). Sonra gelsin yüzlerce okuyan, araştıran, bilgi peşinde koşan insanın oluşturduğu o şükela sinerjinin içinde okumanın keyfi. Valla anlatılmaz, yaşanır. Foça'da olmuyordu ama (Foça, kışın geriatri koğuşu gibi olayor) Ankara'da böyle yerlerin doluluğunu görünce, "bunca bilgi boşuna olmamalı" deyip bir ümitle doluyor insan. 
   Neyse gelelim yukarıdaki kitaba : Bayan Rhodenbarr'ın afacan oğlu, ıslah olmuş hırsız !, eski kitap satıcısı Bernie; çapraşık olayların ortasında kalır ve Spinoza felsefesinden de yararlanarak adeta bir Gordiyon düğümünü şıpınişi çözer. Zevkle, kolayca okunur ve kâride Spinoza hakkında bir ilgi uyandırır (sırf bunun için bile okunur). Bitirince; Spinoza'nın kolay okunur, başlangıç eserlerinden (Spinoza for Dummies !) bir ikisini listeye aldım. Mecburen okuyuciiz.
   Demem odur ki : hem sığ kâriye (eğlencelik), hem derin kâriye (çerezlik) hitap eder kitaptır.
   Benden söylemesi...
   Ya da en iyisi ben bir paragrafçık yazayım da, Bay Blok'un üslubu hakkında biraz ipucu vermiş olayım : 
   "Olduğum yerde kaldım, o da olduğu yerde kaldı ve tabanca da yerinden kıpırdamadı. Bir topa benziyor değildi. Romanlardaki dedektiflere yöneltilen tabancalar hep topa benzerler ve namlularında deliklerin mağaraları andırdığı söylenir. Bu tabanca kesinlikle küçüktü, kadının küçük eline sığacak boyda. Şimdi dikkat edince elinin de çok biçimli olduğunu görüyordum, tırnakları bluzunun ve dudaklarının rengine boyanmıştı. Ve tabanca da doğal olarak siyahtı. Beş santimlik bir namlusu olan siyah bir otomatik. Bu kadının her şeyi siyah ve kırmızıydı. Hiç kuşkum yok, en sevdiği kuşlar da kızıl kanatlı karga ile kızıl ispinoz olmalıydı. En sevdiği yazar da mutlaka Stendhal'di."

HAMİŞ : Şimdi baktım "Nadir Kitap"a bir tane düşmüş. Kaçan balık büyük, yakalanan küçük olurmuş...

"Open Range" Eski Usül Sığır Çobanları Hikayesi...

   Pazar kahvaltılarında siyah beyaz sığırçobanı (böyle deyince ne yavan geliyor değil mi ?) filmleri izleyerek büyüyen bir nesiliz. Hal böyle olunca (güzel ve yalnız ülkem de kendi kültüründe benzer bir sinematik tarz çıkaramadığından) western sever olduk. Koyboy (dünyanın en büyük hazinesi (bana göre), üç yaşındayken böyle derdi. ben de sever oldum) filmleri uzun süre aynı epik anlatımı benimseyerek güzel gişeler yaptılar. Bir ara italyanlar bile spagetti koyboylarla iyi ekmek yediler. Sonra devir değişti. Ekmek kesildi. Ne yaptı Klint Usta ?  Çekti "Unforgiven"ı ve noktayı koydu. Takke düştü, kel göründü. Sonra gelsin gerçekçi koyboy filmleri. Ama izleyici değişmişti artık. Sığır çobanlarının aşırı gerçekçi dünyası gişe yapmıyordu. 
   Kevınkostnır, bir nevi elini taşın altına koyarak eski usül bir koyboy filmi çekmiş. Durağan kamera açıları, uçsuz bucaksız kırlar, bir silahşor eskisi, bir eski kafa ihtiyar (yalnız Rabırtduval ne kadar yakışmış role anlatamam (bir nevi onun hatırına izledim (filmi çekerken attan bile düşmüş amca))), zihni pek hızlı çalışmayan çam yarması, kajun yeniyetme, kötü zengin toprak ağası, maşa şerif, topal (muhtemelen iç savaş gazisi) doktorun güzel kızkardeşi (Enıtbening hala yürekyakma potansiyeline sahiptir), pasif kasaba halkı, atlar, altıpatlarlar, namlusu kesik çifteler, aynalı saloonlar, çamurlu sokaklar, bilcümle klişeler mevcuttur. 
   Hikaye anlatmaya değmeyecek kadar klişe olduğundan iş bu ağ güncesinde yazılmamaktadır. Yalnız, giriş gelişme ve sonuçtan oluşmaktadır (bunu yazıyim bari). Finaldeki pikte çatışma sahneleri güzeldir. Adların itirafı filan hafif gülümsetmektedir. Ancak perşembenin gelişi çarşambadan bellidir. Filmimizde, sonradan hatırlanmaya değecek hiçbirşey olmadığı gibi, yeni hiçbirşey de yoktur. Sadece eski usül koyboy filmlerinin renkli, yüksek görüntü kaliteli halidir.  
   Hal böyleyken arakolpa da sadece iflah olmaz koyboyfilmiseven sinefillere yapacak daha iyi bir işleri yoksa izlemelerini önerir. 


31 Ağustos 2013 Cumartesi

"The Great Gatsby" Kapriyo'nun Hatırına...

   Dört senedir film çekmeyen (kısalar hariç) Bazluhrman oturmuş, daha önce dört kere çekilen (üstelik 74 çevriminde Rabırtredford ve Vudi Bey'in fetiş oyuncusu ve bir zamanlar zevci Miyaferov oynamaktadır) Muhteşem Getsbi'yi yeniden çekmiş. 
   Siyahbeyazını küçükken izledik, romanını yeniyetmeyken okuduk. İyi de kadro var. Ne yapalım mecbur izleyecektik. Öyle de yaptık. 
   Bu arada filmimizle ilgili olmayan ama üç boyutlu filmlerle ilgili olan (hay allah bu da filmle ilgili oldu ya naapalım artık) hiç hoşuma gitmeyen bir detaya girmek istiyorum. Nedir Allahaşkına bu üç boyut efekti verelim diye araya alakasız sokuşturulan sahneler ? Nedir ? Niye getsbi o tüm gardrobu üstüme üstüme fırlatıyor ? Bunlar filmi zedeliyor bence.. Yapmayın böyle !.. Neyse bu kadar çemkirme yeter, filmimize dönelim.
    Fitzcerıld'ın kitabı zaten şükela senaryo olur cinsten. Amerikan rüyası ve insan ilişkilerine güzel neşter atıyor. Leonardo olsun, Keri olsun, Tobi olsun (hadi) Joyıl de olsun vasatüstü oyuncular. Bay Baz Avustralya da da, Kırmızı Değirmen de de gösterişli sahneleri, parlak renkleri sevdiğini belli etti. 
   Filmimiz ohannesburger dedirten uzunluğunda (tam 143 dakika), beklentilerimizi fazlasıyla karşılıyor. Romanı okumayan sinefile roman hakkında iyi kötü bir fikir verebilir. Sahneler, dekorlar, kostümler, ışıklar, renkler gayet özenli. Oyunculuklar yeterli. Sadece Leyonardo yeterli olandan fazlasını sunuyor. Bir süre kendisine hayran bırakıyor, sonra antipati yaratıyor, sonra acındırıyor. Daha ne yapsın ?  İyi oyuncu, iyi. 
   Yalnız; şu afişte de görünen ve yönetmenin "kör kör gözüm parmağına" gözümüze soktuğu gözlüklü gözler'in metamorfik anlamını çıkaramadım (bu da ne "gözlü" cümle oldu haa). Doların üstündeki göz müdür ? Nedir ?  Bilemedim...
   Hikaye bazen görselliğin ardında kalsa da netçede sağlam senaryodur, görsellik bittikten sonra adamı düşündürür. Kasmayan efektli, sağlam senaryolu, iyi oyunculuklu (varmıydı böyle bişiy ?), kulak tırmalamayan müzikli, bombadillo sahnelerle, fülfürüşlü kostümlerle (yalnız pembe takım elbise beni benden aldı), "golden age"li atmosferle dolu bir film görmek isteyenler izleseler iyi olur.
   Bu da ekşiden yürüttüğüm alternatif anlatım (benim hoşuma gitti).
"fakir ve gururlu getsbi, beş yıl içinde türlü ali cengiz oyunlarıyla parayı bulur. bu arada beş yıl önce kendi aralarında söz yüzüğü gibi bir şey taktıkları deysi, getsbi'nin zenginleşmesini beklemez zengince bir adamla dünya evine girer lakin mutlu olamaz çünkü kocası alemcinin önde gidenidir, uçana kaçana atlamaktadır. neyse ki getsbi kızın oturduğu evin karşına düşen bir evi alır (misal kız karşıyaka'da oturuyo getsbi tam karşısında konak'ta oturuyor) ve uzaktan uzağa kızı kesmeye başlar. bu arada inceden sonrada görme olan getsbi havam olsun, namım yürüsün babından her gün vur patlasın çal oynasın partiler verir ve bir şekilde kızın kuzeni nik'e ulaşıp, azizim ayaklarıyla kızla aralarını yapması için dostluğunu kazanır. hatta bu amaçla nik'i 1-2 tur arabasına bindirir, uçağında gezdirir, yedirir içirir. nik farkında olmadan gavat yerine konsa da getsbi'yi sever sayar. sonra da çok değişik bazı şeyler olur, getsbi deysi'ye kaysa da dadından datsa da tam olarak muradına eremez ve ebediyete intikal eder. deysi de hava değişimi için ailecek başka bir yere göçer. bu mevzuları dillendiren nik ise alemin derdi beni gerdi, hesabı içer içer amatem'e yatar. "

30 Ağustos 2013 Cuma

"Byzantium" Neil Jordan'ın Başarısız Vampir Denemesi...

   Yönetmen Neyılcordın'ın 1994'te çektiği "Vampirle Görüşme"sinden sonra vampir temasına farklı bir yaklaşımını gözlemliyoruz sevgili sinefiller. Neredeyse iki saatlik (118 dk.) filmimizde vampirlerimiz günışığında sereserpe yürümekte, kan emecekleri zaman ise uzayan dişlerini değil başparmak tırnaklarını ! kullanmaktadırlar.
   Elenor ve Klara, yüzyıllardır hiç yaşlanmayan analıkızlı (Malatyalı olanlardan değil ama) vampirler olarak, peşlerindeki "vampir kardeşliğinden" kah kafa kopararak, kah desiseler kurarak kaçmaktadırlar. Son duraklarında Elenor bir eksılros kılıklı bir ergene aşık olarak, okul ödevine hayatlarının sırrını ifşa eder. Olaylar gelişir.
   Nereden baksanız elinizde kalacak mantık ve hayalgücü dışı bir senaryoyu Gemmaertırtın ve Seoarsironen ellerinden geldiğince yüklenmeye çalışıyorlar ancak hemşire gemmanın dağdağalı fiziği ve ronen (bu kızcağızın adını telaffuz edemiyorum bir türlü) kızımızın ağlak yüzü de bir yere kadar izletiyor pelikulamızı. Arada yapılan fleşbeklerle bir türlü oturtulamayan senaryo, gereksiz kan kullanımı ile dahi ilgiyi yüksek tutmayı başaramıyor. Kendi adıma ilk yarıdan sonra pek bir şey çıkmayacağını bile bile "belki ağ güncemde yazarım" düşüncesiyle sonuna kadar tahammül ettim. Ne yarasa adamın mağarasındaki yarasalar, ne kan akan ırmaklar, ne kopan kafalar, ne gemma hemşirenin kucak dansları filme çekemedi beni. Ha bittikten sonra ne gibi mantık hataları vardı, haydi mantığı geçtim ne gibi havsalaya sığmayan unsurlar vardı diye iyice bir düşündüm. Bir on dakika kadar düşündüm, sonra yoruldum bıraktım. 
   Nedir : vampir filmlerinin iflah olmaz müdavimiyseniz (yani bleydleri falan izleyecek kadar mütevazı ise beğeni (patetik vampirist)) izleyebilirsiniz. Neyılcordın ne yapmış böyle ? düşüncesindeyseniz ilk yarım saati belki izleyebilirsiniz. Çocuğunuz varsa zinhar izlemezsiniz. Vaktiniz kıymetliyse ve bunu ağ güncemde yazmam diyorsanız kesin izlemezsiniz.
   Budur yani....

"Green Street Holigans" Futbol Bilmeye Gerek Yok...

   İngiltere, holiganlar, futbol vs. İşte bu kelimeler biraraya gelince zihninizde beliren bir resim vardır ya. Bu kavramı yerle yeksan eden bir filmdir.
   Zengin ve ayarsız üstelik canki bir pijin dümeniyle (üslup Can Yücel'e dönmeden toparlayalım hemmen) Harvırd'dan atılan ümitvâr Met, memleketine ricat edip ablasının yanına gider. Enişte beyin pek fırlama bir kardeşi, Met'e istemeden çengel atar. Olaylar gelişir.
   Bir yılı aşkın bir zamandır bir sosyal sitedeki "Film Seyredip Paylaşalım" sitesine üyeyim. Sağolsunlar kenarda köşede kalmış ve gereken ilgiyi görmemiş bir çok "saklı hazineye" onlar sayesinde ulaşıyorum. Bu da üyelerin önerilerinden biriydi. Malum ortamlardan edindim. Ancak görüntü pek iddialı değil, format da 51 ekranlarda seyredilen şekildi. Haliyle izlemeye üşendim. Kısmet Ağustosaymış. İlk 20 dakika normal holivut tarzında seyretse de, ilerleyen dakikalarda yerimden doğrulmama, son 20 dakikada ise sintine tahliyesine mani olmuştur. Nedir : "altın yere düşmekle, değerini yitirmezmiş".
   Üç numara traşlı, cocney aksanıyla konuşan, genellikle maviyakalı britişlerden mürekkep holigan lakabıyla mülakkap güruhun aslında ne menem bir sosyal paylaşım birlikteliği olduğunu görüyoruz.
   Aidiyet duygusunun kimi zaman "Güdül Köyleri Yardımlaşma Derneği" şeklinde zuhur ettiğini, kimi zaman da bir takımı tutmakla peydahlandığını, ancak bunun britiş varoşlarında ne denli önemli olduğunu temaşa ediyoruz.
   Kimi zaman yaşanılan aidiyet duygusunun bireylerdeki karakterleri nasıl etkilediğini, grup liderlerinin insanların hayatları üzerinde nasıl değişiklikler yapabildiğini ibretliyoruz.
    Hobitten holigan olur mu ?  sorusuna cevap arıyoruz.(oluyormuş)
   Çarli Hannem'in Ceymzdiinvari (var mı böyle bir sıfat ?) oyunculuğuna el şakşaklıyoruz.
   Ağlakfrodo'nun holiganlaşınca gözlerinden ateşler çıkarmasını görüyoruz (kızınca pek güzel oluyorsun eliyahçığım)...
   Velhasıl, futbola ilgi duymasak da (misal : fakir), iyi filme ilgi duyuyorsak filmimize yakın duruyoruz.
Pij : Beyzade (Swahili lehçesinde)
Sintine tahliyesi : çişe çıkmak (gemici lehçesinde)

26 Ağustos 2013 Pazartesi

"The Iceman" Shannon Döktürüyor...

   Kuklinski; flört edip evleneceğini düşündüğü kıza hakaret eden bir sığırı, BİM'den dost yoğurt alır gibi kolaylıkla öldürüyor. Ne vicdan azabı, ne kaçan uykular. Hiç bir şey... Kuklinski sosyopat mıdır yoksa aile değerlerini çok mu yüceltmektedir ? Bilmiyoruz. Zira yönetmen bey bunu açıklamak yerine filmin gerçeklere dayandırılması mottosunda dümdüz filmini çekip, sinefile sunmuştur. 
   Riçırtkuklinski gerçekten var (bağlantıyı tıklarsanız "criminal career" kısmı ilginizi çekebilir), 100 (yazıyla yüz)'ü aşkın kişinin ölümünden sorumlu tutuluyor. Gerçekte 250 (yazıyla ikiyüzelli)'yi aşkın leşi varmış. Mesleğinde hayli üretken birisi. İşlediği cinayetler hakkında söylediği "Bir adam diğerini öldürmek istiyor. Ben ne yapabilirim ki ?" cümlesi, kuklinski'nin vicdanını nasıl rahatlattığını belirtmekte. Allahtan 2006'da öbür dünyaya hesap vermeye gitmiş. Biraz daha rahat uyuyabilirsin arakolpa.
   Filmimize gelince, dönem filmi olarak güzel bir çalışma olmuş. Kostümler, dekorlar, müzikler göze batmamakta, aktarılan çağa yönelik tüm ayrıntılar verilmektedir (ben de bilirim Beyoğlu Rüya sinemasında fosur fosur sigara içildiğini, evet ! hem de film seyredilirken). Vaynonaraydır formu koruyacağım derken yüzü küçülmüş ve kırkiki yaşından fazla gösterir olmuş. Sitiivındorf, ceymzfrenko, rol süreleriyle şaşırtıyor. Reyliyotta artık üzerine ayakkabıya yapışmış sakız gibi yapışan ikincil mafyozo rolünde bekleneni veriyor. 
   Ve sıra başrolümüze geliyor.... Maykılşenın, "Take Shelter"'dan kelli pruvamızda. Arızalı karakterlere hayat vermede daha başarılı geliyor bendenize, misal geçenlerde gördüğüm "Mud"da şahane bir performansı yoktu. Filmimizde kuklinskiyi canlandırırken o dona girmiş hakikaten de. Öfkeyi; jest ve mimiklere yansıtmadan sadece gözlerinde canlandırabilmesi (arabanın içinde kızı oraya yaklaşırken reyliyotta'ya yaptığı şekilde) takdire şayandır. Hülasa bu roller için biçilmiş kaftandır.
   İlk yarı çok şükela şekilde ilerleyen filmimiz, ikinci yarıdan itibaren standart senaryo kalıplarına uymadığından (kırılma sonrası yeni hedef belirlememesi (ki filmimiz polisiye değil biyografidir (bu yüzden de böyle olması mecburidir))) (hah yeni parantez rekoru geldi, iyice) polisiye beklentisiyle filmi izleyen sinefiller ilgi düşmesi yaşayacaklardır. Ancak Maykılşenın takıntılıları (bkz. fotoğrafım) ve bir katilin gerçek hayatını merak edenler sonuna kadar gidecekler ve istediklerini elde edeceklerdir.

   Polisiye seviyorsanız uzak durunuz.
   Biyografi seviyorsanız yakın durunuz.

Not : antisemitik bir insan değilim, yazdığım da eleştiri değil tespittir : filmin kamera arkasını genellikle museviler oluşturuyor.