30 Ekim 2017 Pazartesi

"The Hero" Holivut Bağımsız Film Yaparsa !

   Semelyıtı severim. Bıyıklar, ses tonu, vücut dili (adamın bir karizması var), aksanı (sanki bir 19.YY sonu sığır çobanı holivuta düşmüş), hülasa severim. Yalnız artık Semelyıt denince aklıma "çorabın içindeki tenis topları" gelecek (bu cümleyi idrak için filmi görmek gerek). 
   Kariyerinin sonuna gelmiş bir aktör, uyduruk bir kulüpten uyduruk bir ödül alır, ödül töreninde kafası betona bağlamışken yaptığı konuşma internette viral (ne işim olur viralle) çok tıklanır olunca işleri hızlanır gibi olur, bu arada pankreas kanserinden muzdariptir. 
   Konuyu okuyunca "ha !" dedim holivut tarzı luuzır filmi (Bkz.Şampiyon). Hakikaten de bazı benzerlikler var. Babaya çemkiren atarlı kız, başrolün yalnızlığı, madde tutkunluğu (şampiyonda dopingti, burada çeşitli nebat), hep bir fileyi geçememe hali.
   Semelyıt iyi oynamış. Rüyalara, bilinçaltına falan girilmiş, sözlerin tahmin edildiği (duyulmadığı) uzak çekimler falan var (bağımsız olma çabaları (ama patetik)). Ama filmin size söyleyeceği bir mesaj olmamasından başka hissettirdiği bir duygu da yok. Biçare (yavrucak) holivut, bağımsız olacağım derken böyle işlerle iyice çarşafa dolanıyor. 

27 Ekim 2017 Cuma

"Cingöz Recai" Olmamış !

   Onur Ünlü filmlerini seviyordum (belki hala da seviyorumdur, kim bilirdir !). Peyami Safa'nın "Cingöz Recai"lerinden birini okumuştum yamulmuyorsam (Arsen Lüpen'ler daha çok ilgimi çekmişti (yeniyetmelik zaar)). Filmi duyunca bir heyecan yaptım "Manallahım ! Kübrik'in çektiği "Shining" gibi bir şey olur mu acaba ?"... Gösterime gidince hemmen atılmadım, bir iki hafta bekledim ve bu akşam gördüm.
   Anlatımı çok güzel, renkler, kadrajlar, havadan çekimler (dron denen şey ne kolaylıkmış arkadaş !), güncel akış içine geçmişin canlı yedirilmesi (Haluk Bilginer'i falan şaryoyla kaydırmaları), kostümler (kostümler güzel yalnız), sanat yönetimi (HB'in ofisi ve evi takdire şayan), müzikler (aşırı Bond kokuyor ama kulak "İtirazım Var"daki playlisti aradı doğrusu), aksiyon sahnelerinin ağır çekimleri, ürün yerleştirmeler (Vestel'i yerleştirmemişler de doğrudan penetre etmişler (ne işim olur penetreyle) kanırtmışlar). 
   Ama olmamış bence. Nedir : üç isim dışındaki kast ciddi olarak hayalkırıklığı. Evet : esas oğlan, esas kız, esas polis iyi ama yardımcı roller bitik (Serdar Keskin'i harcamışlar resmen). Kötü kaslı adamın komik bir kürklü paltosundan başka numarası yok üstelik hem tipi hem aksanı hiç de kötü adam gibi durmuyor misal. İyi kaslı adam, kaslı değil, komik halterler (kaldı mı öyle küre gibi olanları) kaldırıyor ve finale doğru bir kapıyı kapalı tutmak dışında (kilitleseydi yorulmazdı) bir güç göstermiyor. 
   Senaryo akmıyor. Serim olur gibi oluyor, düğüm fazla çetrefilli, çözüm ise bir türlü gelmiyor. Mekanlar, çekimler, kostümler derken senaryoya fazla takılmayacaksanız belki izlenir (belki). Yok, azıcık düşünerek izleyeyim diyorsanız, üzülürsünüz. Güzel de hasılat yapmış, devamı yapılırsa iyi bir senaryo ile belki daha başarılı olur. (umarım papağana "peyami" demezler (Sayın Safa'nın kemikleri ters dönmüştür) ve Cingöz Recai sevdiği kadının mezarı çökmeden o kadar afili gülmez !)

8 Ekim 2017 Pazar

"Blade Runner 2049" 35 yıl sonra (sansür) !

   Bıçak Sırtı'nı taa doksanlarda izlemiştim (o zaman memleketime filmler on yıl sonra bile gelebiliyordu). İzler izlemez de çarpılmıştım. Video çıkınca (önce beta sonra vhs) kasedini, VCD çıkınca siidisini, DVD çıkınca diviidisini almış arşivimde durdukça arada bir izlemiştim. (şu anda Director's Cut 1080p dosyası iki ayrı harici diskte yatıyor). Bünye bilimkurguya hasta ya ! Dedim "ben bunu bir yerden hatırlıyorum". Meğersem Filipdik'in "Androidler Elektrikli Koyun Rüyalarlar mı ?" öyküsünden apartılmış. Öykü güzel de Raydli Reis öyle bir film çekmiş ki, o zamanlar bildiğiniz afallamıştım. O devamlı yağmur yağan klostrofobik şehir (ki Finçer'in 7'sine aparttığı bir ögedir), distopik mimari (Atari piramitleri !), aksamayan bir senaryo, en küçük detaylarda (neydi o acaip conivolkır viski şişesi !) işleyen süpersonik bir sanat yönetimi. Neyse Bıçak Sırtı'nı emeklilikte bir kez daha yazarız. Konumuz 2049 sürümü.
   Denizvilenöv (bilmem doğru mu telaffuz ettim), Raydli reyisin fazla gerisine düşmemiş (burada da Atari var). Rikdekart'ın Reyçıl'dan olan bebeğinin peşine düşüldüğü ("Do Androits Give a Birth ?"), bu kez 2049 model bleydrannırlardan "K" (rayıngasling)'nın (ki güzel canlandırmış karakteri) döktürdüğü, mekan betimlemelerinde (nasıl karamsar, nasıl kötümser (kömkötümser), nasıl islisislipispuslu bilemezsiniz !) ilkini aratmayan, aksiyonu gereksizce ön plana çıkartmamış (asılnda klasik holivut janrlarına uysalar pekala yapabilirlerdi (iyi ki de yapmamışlar)), derli toplu bir iş çıkarmış (ne uzun cümle oldu bu (bi daha Yözdil gibi kısa cümleler kuracağım). Yaratıcıya ulaşma sorusu gibi felsefi göndermeler yok ama yine de insanı düşündürüyor.
   "K" Deyvidbatista'yı pataküte dövünce (ilk sahnelerde) daha üst bir model olduğunu anlamıştım (ilginçtir "o da bunun farkında"). Co (upgrated "K")'nun sanal arkadaşının üstüne basılıp öldürülünce (işte bu cümleleri çözebilmek için filmi görmelisiniz) bildiğiniz üzüldüm (Blackmirror'u 4göz bekliyoruz ! (bu da bilimkurgu meftunlarının anlayacağı bir cümledir (değilseniz boş yere anlamaya çalışmayın)). Herisınford 35 yıldan sonra iyi koşturuyor, Reyçıl'ın replikasını nasıl canlandırdılar çözemedim (Şuunyang baya baya yaşlandı çünkü). Filmde Elvis, Sinatra ve Marlinmonro dahi var (ama nasıl var !).  Velhasıl; film izlenecek film olmuş. Gidin izleyin, pişman olmazsınız.
   Benim derdim başka. 
   Filmde sansür var. Hem de hiç olmayacak bir şekilde, izlenince sinefilin gözüne batacak şekilde, doğrudan, hiç utanmadan arlanmadan, kör gözüm parmağına sansür var. Fragmanlarını izlediyseniz bileceksiniz "K" ve "Luv" merdivenlerden inmektedirler. Yanlarında şirketin mamullerinin ham halleri sergilenmektedir (esnaf vitrini). Bu mamuller ham olduklarından ve insan formunda olduklarından, çıplaktırlar. İşte, ahlakımızın bekçileri bu çıplaklığın ahlakımızı zedeleyeceğini düşündüklerinden bu sahneyi (flulaşma, bulanıklaşma) pahasına zumlamışlar, sonraki bir iki sahnede de aynı haltı yemişlerdir. Dağıtıcısına mı (kestirme, rezil rüsva ettirme filmini ve +7 yerine +13 koy, 2bin bilet az sat filmini bozma !) kızayım, sansürcülere mi (akrep sokar, fıtratı budur arakolpa niye kızıyorsun ?) bilemiyorum. Ama, ahlakım çıplak insan bedeni görüp bozulacaksa (ensest, çocuk istismarı, kadın cinayetleri işte bu yüzden pik yapıyor, hep çıplaklıktan) s.kayım öyle zayıf ahlakın en mahrem noktalarına filmin kesilen sahnelerini... Kalem pespayeleşiyor ama tutamıyorum kendimi. Bakalım daha neler göreceğiz ? Güzel günler göreceğiz demeyi çok isterdim ama diyemiyorum. "Niye Yaradan sizi (siz üstünüze alınmayın sakın !) çıplak insan bedeni görmekten bozulacak kadar zayıf bir ahlakla donatmış ?" diyorum.
Hamiş : 7 Ocak 2018'de malum ortamlara düşmüş filmi bir kez daha izledim. Sansürlenen sahneleri gördüm. Ahlakım çok kötü etkilendiği için hemmen dışarı çıkıp taciz edecek masumların peşine düşüyorum.

"Algı Kalesi" Felsefi, Bilimsel Edebiyat !

   Gecenin bir yarısı (uykular kaçınca) başlandı, beş saatte bitirildi (190 sayfa). 
   19.Yüzyıl sonlarında (1873) bir meyhanede başlayan kitabımız, Sayın Karakuş'un son sayfalara doğru (S.163) okura "Hafazanallah ! noooluyoruz !" çektirerek zihne atılan taklalarla birlikte meçhul bir menzilde bitmektedir. Konuyu yazamam (çünkü daha bir altı üstü çizilerek okunacaktır).
   Kitapla hemhal olanların derhal içine dalacakları bombastik fantastik bir fikri (ama ne fikir !) vardır. 190 sayfanın içine felsefe ve bilim de mebzul miktarda yerleştirilmiştir. Nedir : okuru korkutmayacak ve hap gibi bilgilerle, birtakım "hafif" felsefi yorumlar güzel güzel konuya yedirilmiştir. 
   Kahramanların tasviri (Akil dışında) biraz zayıftır. Edebi yön aslında biraz zayıftır. Buna karşın çok güçlü bir kitaptır. Sonlara yaklaştığınızda; yazma edimi, karakter çalışmaları, okuma işi (iştir o !) konusunda daha bir donanımlı olacaksınız (kesin bilgi, yayalım !).
   "Schadenfreude" diye bir söz ve kavram var misal. Öğrendiğimden beri malumatfuruşluk depoma attım ve kullanırım. Digemkârlıktan mıdır nedir fakirde hiç yok bu duygu. Kısaca "yakınlarının başına gelen felaketlerden gizli gizli sevinme hissi" diyebiliriz. İşte kitabın bir yerinde Sayın Karakuş bunun neden olduğunu bir güzel açıklıyor. Açıklamayı okuyunca "Aaa ben bunu nasıl akıl edememişim." diyorsunuz. Bunun gibi hem aydınlatan, hem de sorular sorduran (tehlikeli zaar !) bir kitaptır. 
   Sayın Karakuş'un fotografisini bulamadığımdan; aşağıya kendisiyle yapılmış ve oldukça aydınlatıcı bir röportajının bağlantısını koyuyorum. Şahsını merak edenler, bırakın kendisiyle söyleşir gibi olsun (belki zihinde bir foto oluşur !).
   Bibliyofillerin (şanjanlı kitap eklerinde fazla reklamı yapılmadığı için pek bilinmeyen, değeri bilinmediğinden satışı yüksek olamamış) yakın durması gereken bir kitaptır. Iskalamayınız...

Holivut mu ölüyor, fakir mi değişiyor ?

    Hep değişiyoruz. Herşey her zaman değişiyor.
   İflah olmaz sinefilim. Ana Babacığım beni (o eski yüksek tip) bebek arabasıyla Vefa Açıkhava Sinemasına taşıdıklarından beri böyle bu. Efekt ve bilimkurgu hastasıyım (taa starvorslardan (ne starvorsu ! Uzay Yolu ve (daha yenisi) Uzay 1999'dan beri)). İçinde yaşadığım zaman ve mekan mı bayıyor, yoksa çocukluk travmalarım mı var (orası kafa doktorlarının işi (hoş o bölgelerde doktora ihtiyacım yok gibi görünüyor)) bilmiyorum ama normalin üstünü hareketli görmek; bünyede hoş reaksiyonlar yaratıyor. 
   Son yıllarda (bir onbeş yıl kadardır) sinema beğenime bir haller oldu. Ya tavşanın suyunun suyunun suyunu içmekten ikrah geldi yahut ruh yaşlanıyor. 
   Malum; sinemada normal üstü bilimkurgu bölgesi holivut tarafından parsellenmiştir (Tarkovsky, Viktorov izleyemeyen düz sinefil için). Bu esnafın işlerinin bazı standartları vardır. Yıllardır kurufasulye satar. Arada pastırmalı olur, bazen gemici fasulyesi olur, pilaki olur, piyaz olur ama hep kurufasulyedir sattığı...
   Son yıllarda bir süper kahraman damarı yakaladılar. Ekmek de iyi. Çok güzel gişeleri var, istihdamın kralını yükleniyor (bir Marvıl filminin yazılarını sonuna kadar izleyin. Ortahalli bir kasaba kadar çalışan var). Ama neticede sattıkları kurufasulye...
   Son onbeş günde üç tane holivut filmi izledim (afişleri yukarıda) bana tek faydaları : zamanı ezmek oldu. Nedir : sinemadan istediğiniz zaman geçirmekse kurufasulye yenir. Ama "filmi bitirdikten sonraki ben başlarkenki ben olmasın" diyorsanız başka kapıları çalıciiz efem.
   Daha geniş zamanlarda bu konuda daha geniş ahkam kesebilecek olan kulunuz fakir çekilir...

1 Ekim 2017 Pazar

"Zemberekkuşu'nun Güncesi" Murakamik Roman.

 
   Sen ne çektin Toru Okada !
   Kedin kayboldu, karın terketti, yüzünde mavi lekeler çıktı, garip sağaltıcı güçlere sahip oldun, işinden ayrıldın, kör kuyuların dibinde merdivensiz kaldın, pek bir egzantrik arkadaşların oldu, çok gıcık bir kayınbiraderin hışmına maruz kaldın. Yine de efendiliğini bozmadın.
   700 sayfaya yakın (693 sayfa). Uzunluğu gözünüzü korkutmasın, bir başlayınca sular seller gibi akıyor kitap. Malta, Girit, Tarçın, Muskat gibi yan karakterler (evet bunlar karakter isimleridir) pek şenlikli yazılmış. Esrarengiz olaylar, Japon tarihi, aforizmalar, hayat hakkındaki tespitler gırla gidiyor.
   Hayatımın yolculuklu bir döneminde okumama karşın (bu gibi zamanlarda hayat kimi zaman edebiyatın önüne geçebiliyor) hiç kasılmadan, bayılmadan sonuna kadar merakla kıraat ettim. Sonunda cevaplanmamış sorular, havada kalan durumlar olsa da pek sevdim.
   Bir iki kitaptan sonra eski bir eldiveni giyermişçesine benimsediğim Murakami tarzı roman, fakiri yine hayalkırıklığına uğratmadı. 
   Cesametinden korkmayın yakın durun !

19 Eylül 2017 Salı

"Yere Düşen Dualar" Maaş Baremimin Üstünde.

 
   Çok ödülü var. Sıkı bir kitapkurdu dostum önerdi. Liberasyon'un kitap ekine kapak olmuş (pek örneği yoktur). Bayan Kaygusuz'un şık fotoğrafları var. Ekşide bir negatif yorumu yok (pek örneği yoktur).
   Risk alıyorum.
   Hiç beğenmedim...
   Baştan dedim "ha burası Bozcaada !" sonra dedim "yok Gökçeada !" en sonunda "bilmiyorum" dedim. Neticede : bir adadaki kütüphane memuru. İyi, gerçeğini gördüm ben bunun. Babası ölecek : "E bunu da neredeyse on yıl yaşadım.". Aforizmalar, metaforlar gırla. Hayali evrenler, kasaba boğuculuğu, bilinçaltı ögeler, falcı çingeneler, tumturaklı betimlemeler, sosyolojik eleştiriler, psikanalitik faktörler, her bir şey tamam. 
   Ama (bence) samimi değil. 
   Fakir son günlerde Kemal Tahir, Orhan Kemal romanlarına pek sardı ya böyle yüksek edebiyat paralayan lise terk kütüphane memurları pek gerçekçi gelmiyor. Ya da benim maaş baremimin üstündeki bir creme dö la supreme edebiyattır, benim havsalama beğenime iki numara büyüktür. Olabilir, olsundur. Ben Orhan Kemal'in karakterlerinin konuşmalarını, Latife Tekin'in köşeli anlatımını, İhsan Oktay Anar Bey'in (Bey dir O !) havsalasını (o da havsaladır hani), Yaşar Usta'nın betimlemelerini, Murat Menteş'in koşuşturmalarını, Bay Serbes'in argosunu, Canıtez'in mizahi gözünü ve buna benzer şeyleri seviyorum. 
   Yine de bu kadar insan yanılmış olamaz ! Ben de bir iki kitabını okuyup sevmeye çalışıciiim. Bakarsınız olur.

18 Eylül 2017 Pazartesi

"Batı'ya Yön Veren Metinler" Bayan Alatlı'dan Kırkyama bir dörtleme.

   Şimdiye kadar külliyatını okumuş olmakla övündüğümüz Bayan Alatlı, (damat kontenjanından da olsa) güce yakınlaştığından (yoksa karanlık tarafa mı geçti diyelim) kelli okumalarımıza mazhar değil (çok da umurundaydı sanki (kaç USD maaştı o ?)). 
   Buna mukabil dört ciltlik pek iddialı bir seriyi görünce "en azından birini okuyalım" saikiyle oturduk başına. Birinci cildin başında, şimdiye kadar okuduğun en "hap gibi" musevilik tarihiyle karşılaşınca pek sevindim. Dedim : böyleyse çabucak okunur bu. 
   Kazın ayağı öyle değil Arakolpa !
   Tevrat'tan başladık, Assisili Aziz Fransis'in yazdıklarıyla bitirdik. Arada Eflatun (Platon), Aristo (teles), Thomas Aquinas, Plutharkhos, Yaşlı Pliny ve yazmaya üşendiğim daha onlarca önemli karakterin yazdıkları "kopyala yapıştır" yöntemiyle ardarda dizilmiş ve bir iki kelamla ne yazdığı açıklanmış. Birinci cilt böylece bitmiş. 
   Fakir sonrakilerine hallenmedi bile. Aşağıya da şöyle bir foto koyayım ki, okuma şevkiniz artsın.

"Televizyon Üzerine" Bourdieu'nun Dedikleri !

   Piyerbordiyö, günümüzün en önemli sosyoloji kuramcılarından (dı). 
   Kendisinin Kolejdöfrans'ta televizyon üzerine verdiği iki dersi kitap haline getirmiş YKY (taa 2007'de). 105 sayfacık bir kitapçık olmuş. Bay Bordiyö, gayet akademik bir insan. Kibar. Çomarlara kemik atmıyor. Diyeceklerini tane tane, acele etmeden, manipülasyonsuz, arkaplanına uygun, bilimsel temeller üzerinde söylüyor. Hâl böyleyken bok'a bok deyince, söylenecek bir şey kalmıyor.
   Kitabın ilk bölümü sansürü, son bölümü televizyonun diğer görsel iletişim araçlarıyla (özellikle gazetecilikle) olan rabıtasını irdeliyor. Bu yazılanlar (söylenenler) içinde (artık) çoğumuzun gecelerini karşısında geçirdiği (iyi ki 2009'da bırakmışım) aptal kutusunun (bilimsel olarak) gizli bir "itin mahrem yerlerine duhûlü" mesajları vardır ki; anlamasını bilene evlere şenliktir. Misal : Usta diyor ki : "kişi ne denli entellektüel yetkinliğe sahipse televizyonun bir "araç" olarak onu kitlelere ulaştırması o kadar olanaksızdır" ya da tam tersi. 
   Ağır akademik üslubun altındakileri çözebilirseniz tadından yenmez. Ama Çevirmen Turhan Ilgaz'ın usturuplu önsözünü (çizme altını krom ! ön söz değil önsöz) okumazsanız olmaz (özellikle televizyon okuyanlar kaçırmamalıdır).
"Türkiye, gelişmiş bir demokrasi olmanın çok uzağındadır ama, oyunu gelişmiş Batılı ülkelerinin koyduğu kural ve standartlara göre oynayan çok gelişmir bir medyaya sahiptir." T.Ilgaz Önsözden
"Nihayet bu medya, siyasetin alabildiğine geniş ve kirli "alan"ını, muhteşem bir işbirliği (hatta suçortaklığı) bağlamında, ülkenin tek ve değişmez gündem maddesi yapabilmektedir." T.Ilgaz Önsözden
"Oysa, gelgeç olaylara önem atfederek, o değerli zamanı boşlukla, hiçle ya da hemen hemen hiçle doldurmak suretiyle, yurttaşın demokratik haklarını kullanmak için sahip olması gereken ve asıl önem taşıyan enformasyonlar dışlanırlar." Burası önemli : S.20
"Hiç bir şey, gerçekliği bütün sıradanlığı içinde hissettirmekten zor değildir." S20
"Televizyon, hızlandırılmış hızda düşündükleri varsayılan düşünürlere söz vermek suretiyle, kendini yalnızca birtakım fast-thinker'lara gölgelerinden daha gızlı düşünen düşünürlere mahkum etmiyor mu ?"S30
"Televizyon, pek az özerkliği olan ve gazeteciler arasındaki toplumsal ilişkilerden, saçmalık derecesindeki acımasız, azgın rekabet ilişkilerinden kaynaklanan bir dizi baskıların ağırlığı altındaki bir iletişim aygıtıdır."S.44
"Kendisine özerkliği sağlayan özgürlükleri ve eleştirel erkleri kullandığı durumlar dışında, basın özellikle de görüntüsel (ve tecimsel) basın, bizzat hesaba katmak zorunda olduğu kamuoyu yoklamasıyla aynı doğrultuda hareket eder." S.82
"Yargısal alan, olduğunu sandığı şey, yani siyasalın ya da ekonominin zorunluluklarıyla her türden uzlaşmadan arınmış bir evren değildir. (bakınız adam bunu Fransa'da söylüyor. Varın memleketimin yargısal alanını siz belirleyin !) Ama kendini öyleymiş gibi kabul ettirmeyi başarmakta oluşu, tümüyle gerçek olan toplumsal etkiler yaratmasına ve öncelikle de bu etkileri, mesleği hukuku uygulamak olanlar üzerinde yaratmasına yardımcı olmaktadır."S.92
SON NOT (SORU) : Çevirmenimizin yazdığı harika önsöze karşın çeviride sıkça kullandığı "dendikte" sözcüğünün ne olduğunu (pek çok kamus didiklememe karşın) bulamadım.

25 Ağustos 2017 Cuma

"Nebraska" İşte Macera Dolu Amerika !

   Siyah Beyaz (kendi adıma hiç şikayetçi olmadım, bilakis pek bir hoşuma gitti).
   Başrolde 81 yaşındaki Brusdörn (sağlam oynamış (o sarsak yürüyüşler falan)), yardımcı rollerin hiçbirini tanımıyorum.
   Hiç bir aksiyon yok (dövüş sahnelerine bayıldım). Hele holivut klişeleri hiç yok.
   Müzikler güzel.
   Senaryo usul usul akıyor, heyecanlı dönüşler, meraklı beklemeler, trajik sonlar yok.
   Yönetmen Bay Peyn; daha önce de yaptığı (sürüden ayrı) işlerle (Descendants, About Schmit) kendini göstermiş bir insankişisi.   
   Son dönemde izlediğim, hayatı olduğu gibi yansıtan tek holivut filmidir.
   Uyduruk bir piyangodan; kolpa olduğunu altı yaş üzeri, 70 yaş altı her okumuş yazmış kişinin ayabileceği, bir milyon dolarının kendini beklediğini zanneden vuudigrent (- Alzheimer değil ama insanların her dediğine inanıyor. - Daha kötü !), yürüye yürüye paracıklarını almaya hallenir. Konu budur.
   Paranın insanlarda yarattığı değişim. Artık sona yaklaşmış bir kişinin haleti ruhiyesi (ölecek gibi dururken, kaybolan bileti aramak için birden hallenişi, gıcır kamyoneti sürerken oğlunun gizlenmesini istemesi). Akbaba akrabalar. Humorlu bir anne (en güldüğüm sahnenin lambası da şuracıkta). İnsanlararası iletişim. Ebeveynlerin sırları. Bunlar ve hayata dair diğer şeyler sıkıcı ortaamerika (her çekim (siyahbeyazlıktan mı dedim kendime. Yok değil) sanki bir fotoğraf karesi) dekoru önünde yavaş yavaş yediriliyor sinefile.
   Uzun da (1s55d). Bir yerlere yetişme gayreti içindeyseniz, eğlenmek için izliyorsanız muhtemelen sıkılacaksınız. Ama vakit, gaile kaygınız yoksa; iyi sinemayı seviyorsanız hoşunuza gidecektir.
   Filmin sonlarına doğru "hımmm, sıkılıyormuyum neyim ?" diye kendime sorduğum oldu. Ama film bitince ertesi günü bu yazıyı yazarken lambalarına bir göz gezdirdim, "iyi filmmiş" diye söylendim kendime. 

18 Ağustos 2017 Cuma

"Dünya Ağrısı" Ayfer Tunç'tan Güncel Zebercet.

   Şu yaşıma kadar okuduğum en karamsar/en okuması çaba gerektiren Ayfer Tunç romanıdır.
   Babasından kalan bir oteli en diplerde sürüklemeye çalışan (aslında tüm hayatını diplerde sürüklemeye çalışan) Mürşit, Madenci diye çağırdığı bir otel mukimiyle ahbaplık kurar.
   İlk 100 sayfada Yusuf Atılgan'ın "Anayurt Oteli" aklıma düştü. Hatta Mürşit'i gözümde Macit Koper olarak canlandırdım. Sonra kitabın biryerlerinde Mürşit'in aynı filmi izleyince içinin daraldığını ("İnsan yerdiğini yaşamadan ölmezmiş" derdi bir güzel ablam) ama yıllar sonra benzer çukurlara savrulduğunu okuyunca (amma uzun cümle olacak !) "hımm" dedim "bu başka türlü birşey".
   Hakikaten de başka türlü bir şey.
   Okudukça hafakanlar bastı. Altı üstü çizilecek aforizmalar, küçük kasaba yaşantısı hakkında şükela tespitler, yaran diyaloglar olmasına karşın içimde beliren defresif hissiyat, okuma dışında hiç bir eyleme izin vermedi. 
   Mürşit'i yakalayıp kıçını kızılcık sopasıyla hırpalama hissine engel olamadım. Evet, kardişim ! "insan bir uçurumdur", aşkı bulamamışsın, tatminsizliklerin var, tespitlerinde haklısın ama başka insanları kendi mutsuzluğuna çekmenin ne anlamı var. Yaşamaya korkuyorsun, istemiyorsun, ölmeye cesaretin yok. Hayır, iyi bir roman olmasına karşın tekrar okuyacağım bir A.T. romanı değil.
   Kendinizi iyi hissetmek için okuyorsanız uzak durun. Ama manik-depresyonun "manik" evresindeyseniz okunur. 

17 Ağustos 2017 Perşembe

"Shot Caller" ABD'de Kırmızı Işıkta Geçmenin Anüse Zararları.

 
   Beyaz yakalı Jakop, kırmızı ışıkta geçince arka koltukta oturan arkadaşı ölür. Jakop hapse girer olaylar gelişir.
   İki kanallı olarak gelişen filmimiz; temelde bir insanın dışsal koşulların etkisiyle nasıl değiştiğini göstermekle birlikte, ABD hukuk ve cezalandırma sistemine de eleştiriler getiriyorken, iç hesaplaşmalara giriyor, aile müessesesine odaklanıyor, suç dünyasına içten bir bakış yöneltiyor, izleyicinin destrodosunu tatmin için mebzul miktarda şiddet gösteriyor, düz sinefilin dikkatini düşürmemek için üst aksiyon senaryosunu seriyor, düğümlüyor, bağlıyor, temel senaryoyu ise arkaplanda işliyor (hımm iki saate ne çok şey sığdırmış yav).
   Senaristin gözünden bakıldığında kırmızı ışıkta geçenlerin ve azılı suçluların aynı tesiste ceza çekmeleri, mahkumların ya kurban ya avcı rollerinden birini seçmelerini gerektiriyor. Nereden bakarsanız akla aykırı. Başrolümüzün ise tipik bir beyaz yakalı amerikan rüyasından aşırı faşist (sanki ılımlısı varmış gibi) çete liderliğine evrimini görmek çok ilginç.
   Her neyse : iki saat boyunca canım sıkılmadı ve bittiğinde aklımda kalan sadece başlıktaki cümleydi. İzlenmese de olur.

14 Ağustos 2017 Pazartesi

"Valerian and the City of a Thousand Planets" Besson Çırpınıyor...

   Luc Besson ve bilimkurgu. 
   Mihenk taşımız elbette ki "5.Element"  Hâl böyleyken filmimizi de 5.element'e göre değerlendiriyoruz. Hayalkırıklığına uğruyoruz feci halde.
   Nedir : 5.element; süpersonik kastı (burusvilis, milacovoviç, kıristakır ve elbette kötü adamda şımşıkırdak bir gerioldmın), bombastik kostümleri (janpolgoltie yamulmuyorsam), kuntastik kurgusu ve şukela görselliğiyle (scienceoperafiction) 1997'de bilimkurgu sevenleri ziyadesiyle memnun etmişti (kendi adıma en az üç sefer izlemişliğim var. arşivde hala durur). Besson sonra bir bilimkurgu daha denedi (lucy). Formüller tamamdı da, tutmamıştı. 
   Filmimizde de ilk teşebbüsün formülleri tekrarlanmış. Bu kez uzaydan gelen kötülük yerine insanın kötülüğü hedefte (daha gerçekçi). Yine zevahiri kurtaran bir ikili var. Görsellik çizgi ötesi. Uzaylı tasarımları falan gereğinden fazla iyi. Evet ! ilk sahnelerde başrollerdeki kızımızı bikinili görüyoruz (içselleştirme trüğü),CGI'larda aşılmış, yardımcı rollerde iyi aktörler harcanmış (iitınhovk'a pimp rolü nedir hocam ?), hülasa un/şeker/yağ var. Ama helva olmamış...
   Kast, büyük batış. İki ergen görünüşlü (Hele ki oğlan. Nedir o yılık bakışlar, prematüre fizik allasen (allasen !)) arkadaş, filmi baştan itici kılıyor. Mül (ki Kamus-i Osmani'de şarap demektir) gezegeni ve mukimleri (her ne kadar Avatar'dan pek bir "esinlenmiş" olsa da) olmuş yalnız. Hani öyle bir yerde tatil yapmak düşüncesi bile bozkırın ortasında 35 C'deki insanı kanatlandırır.
   Basit bir uzay istasyonundan 1000 seyyare şehrine evrilim düşüncesi güzel. Tasarım şahane. Kostümler bitik (hele komuta grubunun kostümleri emanetçiden alınmış gibi duruyor (nerdesin janpolgoltiye !)). Konumuz beylik. Mesajlar göstere göstere verilmiş (hiç bir yeni fikir yok). Bu durumda ne yapıyoruz. Yaslanıp arkamıza görselliğin tadına varıyoruz. Ama o yılık bakışlar (cacdred zırhları falan da pek işe yaramamış), holivut mimikleri falan göze batıyor arkadaş.
   Klayvoovın'dan kotkafalıasker olmamış (oysa J.K.Simmons negzel giderdi o role)., İitınhovk'tan da pezeveng (tam film hakkında bişiyler yazacağım, hep kast geliyor aklıma (Sudra mı desem, dalit mi desem hep en alt kast ama). 
   Anlaşıldı; film hakkında yazamayacağım. Yine kasttan bitirelim. Tek iyi iş : Bayan Rihanna'nın sahne performansıdır. Bu kızcağızı ahir ömrümde ilk kez izliyorum (böyle de bir klip cahiliyim), çok iyi sahnesi varmış (Taşlık'ta 20 masa garanti (bu cümleyi 50 yaş üzeri gerçek İstanbullular kripto edebilecektir)). Olmuş o bölüm.
   Velhasıl; bu sıcakta çevrede serin bir sinema salonu varsa, 5.Element'i izlemediyseniz, bilimkurguya ilginiz öyle aman aman değilse; gidip izleyebilirsiniz, canınız da sıkılmaz. Eğer öyleyse beklentinizi düşük tutun. 
   Arakolpa çekilir (yine film hakkında yazamadık !).

13 Ağustos 2017 Pazar

"Yorgun Savaşçı" Şu Yılgın Türkler !

 
     Cehennem Topçu Cemil... 
   Savaş bitmiş, ordu yenilmiş, Cehennem Cemil eve dönmüş, dinlendikçe yorgunluğu artmakta, oyuncağı elinden alınmış çocuk gibi mahzun, teyze kızı Neriman'la giriştiği güreşlerle avunmaktadır. İttihatçıdır. İttihatçılar, "istenmeyen adam"dır. Yataklık edeceği bir yoldaşının evinin yakınlarında takip edilerek öldürülmesi ile olaylar gelişir.
   543 Sayfa. Tasvirler, konuşmalar (bazısı çok uzun, öykü kesafetinde), olay örgüsü o kadar duru ve meraklı yazılmış ki nasıl bittiğini anlayamıyor insan. Diyaloglarda kullanılan dil, hem dönemin hem de yerelin üslubunu çok güzel aktarıyor. 
   Halit Refiğ filme çektiydi, Bülent Ulusu yaktırdıydı (yamulmuyorsam tüm kopyaları ile yakılan tek sinema filmidir). Neden : M.Kemal Atatürk, yeteri kadar önemsenmiyormuş; Çerkez Ethem kahraman olarak gösteriliyormuş. 
   Yorgun Savaşçı; bir roman. Tarih Kitabı değil. Yazar; her ne kadar dönemi titizlikle araştırmış, kayıt kuyudu didiklemiş, insanları dinlemiş de olsa nihayetinde zihninde bir kurgu yapıp satırları ona göre kağıda dökmüş. Nedir : okuyacaklarınız yazarın zihnindeki kurgudur, tarihi gerçekler değildir (ama yakıldığı dönem de darbe sonrası, kimsenin bu soruları sormaya cesaret edemeyeceği bir dönemdir arakolpa !)
   Kitap bitince (aslında Kurtuluş Savaşının bu yönünü anlatan Yaban'da olduğu gibi bitirinceye kadar içime fenalıklar geldi) bir "ohh !" çektim. Bitene kadar elimden bırakamamama (oldu mu bu ?) karşın tarihe Kemal Tahir'in gözünden bakmak bünyeyi rahatsız etti. Ama bu rahatsızlık başka. Şöyle ki : otopsi bir gerçektir ve izleyince insanı rahatsız eder, ama yapılmalıdır ve bu şekilde yapılıyordur. Bay Tahir de diyor ki : Kurtuluş Savaşı size öğretilenler gibi değil, böyle yapıldı. Bu meyanda Turgut Özakman'ın (ki kendisi filmi yaktırmaya karar veren heyettedir) "Şu Çılgın Türkler"inin antagonistidir (ne işim olur antagonistle) kötücül karşıtıdır. Ancak bu kötücüllükte ciddi bir gerçeklik payı var gibi geliyor insana. Anadolu insanının (evet konukseverliği, içtenliği, dürüstlüğü gibi kavramlara diyecek yoktur) kaypaklığı, güce taparlığı, pusu kültürü düşünüldüğünde (maalesef bu kavramlar güçlenerek tüm vatan sathında geçerli kavramlar olmuştur) okuduklarınızın gerçeğe yakın olması akla yatkın geliyor. 
   Satır aralarında Çerkez Ethem'in, Yörük Ali Efe'nin, Mustafa Kemal'in aktif olarak yer alması (ki fakire göre ne Mustafa Kemal yerilmiş, ne de Çerkez Ethem yüceltilmiştir), ittihatçıların yaşadığı trajediler, tam Kurtuluş Savaşı öncesi ve ilk günlerine ilişkin çok gerçekçi sahneler (dört kişilik bir zabit heyeti, Akhisar'da, Manisa düşmeden önce şehirdeki silah ve mühimmatı kurtarmak için kendilerini paralarken, Akhisar halkının onları taşlamaları, 800 kişilik atlı birliğin Manisa yolunun yarısında dağılması, savuşması hep unutulmayacak bölümlerdir), doğruluğu tartışılmayacak tespitlerle dolu bu kitap okunmayı sonuna kadar hakediyor. Hem tarihe başka türlü yaklaşacak, hem günümüzü daha iyi yorumlayacaksınız. 
   Tek eleştirim; daha devamı var diye okurken (hele ki e-kitap okuyucusunda okuyorsanız), pattadanak bitmesi. Gönül isterdi ki devamı olsun. 
   Olsun, yakın durmakta fayda var...

6 Ağustos 2017 Pazar

"Oda Müziği" James Joyce Şiir Yazarsa.

 
   Fakir şiirden hiç anlamaz, pek hazzetmez. Kitaplığımdaki üç beş şiir kitabı şahittir (Ah Muhsin Ünlü, Cahit Zarifoğlu, 1-2 Nazım Hikmet, Ülkü Tamer vs. (hımm baya varmış aslında yav !)).
   Hal böyleyken niye (düz metinlerini şu kıt aklımla zor anladığım) Bay Coys'un şiirlerini alıp okudum bilmiyorum. 
   Hata etmişim. Hiç okuma zevki almadım. Hiç anlamadım. Ha ittire kaktıra da olsa bitirdim (hepi topu 65 sayfa zaten) ve içimden "ya üstat ne sivri dilliymiş !" diye geçirdim. 
   Şiirle hoş ve sıkı bir mesainiz yoksa yaklaşmayın !
   Zinhar...

"Şehir Mektupları" Yitip Giden Şehrin Ardından Hoş Bir Sada.

   Ahmet Rasim. Osman Nihat Akın'ın dedesi. İstanbul'lu (suriçi Fatih doğumlu (nokta atış hemşehrim)). Gazeteci, yazar, tarihçi, milletvekili. 
   Hiç bir kitabını okumadım (ayıp, ayıp !). Az daha Ahmet Rasim Ortaokuluna gidecekken semtten taşınmıştık. 
   Ben Lacivert Yayıncılık'ın yayımladığını okudum, içinde 64 mektup var. Daha başka yayınevlerinin neşrettiklerinde muhtelif (eksiği/fazlası) farklı varyasyonları varmış.
   Şehir Mektuplarında İstanbul anlatılıyor. Bildiğiniz İstanbul değil. 
   Bildiğiniz İstanbul, eski halinin çok silik bir gölgesi çünkü. Ya da genç kızlığını bildiğiniz bir tazenin 80 yaşındaki aşırı makyajlı "Diva" hali (hah bu daha iyi oldu).
   İşte o terûtazenin latif bir tasviri şöyledir :
   "Gece yolculuğu hakikaten hoştur. Hele kırda pek latiftir. Şişli'nin Kağıthane üzerine bakan tepelerinin o saatlerde aldığı manzaralar korku verici olduğu kadar da hisse, vicdana ayrı bir temaşa arzusu getirir. Burada karanlık ve uzak tepelerin üzerinde otlayan koyunların dikkatli kulaklara kadar gelip sönen melemeleri, kılavuz tekenin bildiğimiz çıngırak sedası, bir garibin kavalı, Kağıthane Köyü'ne inen geçikmiş bir köylünün türküsü gibi sesler vardır."
   Evet ! Bildiğiniz Kağıthane'den bahsediyoruz. 
   Eski (eski dediysem 40 yıl öncesinin (evet çocukluğumuzda Kağıthane pek köy sayılmazdı ama İncirli'ye/Mecidiyeköy'e pikniğe giderdik.) İstanbul'unu biliyorsanız, okurken hüzünlenecek; bilmiyorsanız şaşıracaksınız. 
   Dili pek sade, pek kavrayıcı. Asıl bahsedilenlerden ziyade küçük ayrıntılar, günlük hayatın betimlenmesinde kilit rol oynuyor (misal : vapur tarifelerindeki değişikliklerden ziyade velosipetin hayatımıza zuhuru).
   Okurken hiç sıkılmadım, çokça hüzünlendim. Ama (hepsi değilse bile) seçerek de olsa okunmalı, ara ara okunmalı.

5 Ağustos 2017 Cumartesi

"The Dark Tower" Nasıl Hüzünleniyorum Bilemezsiniz !

   Silahşor, 1982'de yayımlanmış. Kule, 2004'de. 1985'de okumaya başladım. Güzeldi. Eld soyu, "Sai"ler falan. Taa 2004'e kadar artan bir iştiyakla her kitabı bir güzel (adeta) ezberledim. Hayalgücüne o kadar ciddi bir katkıda bulunuyordu ki. Her kitabın zihnimde canlandırılmış bir filmi zaten vardı. Bay King arada ciddi bir araba kazası geçirdiğinde, ilk aklıma gelen "acaba Kule yarım mı kalacak ?" sorusu olmuştu (bu da edebi sığırlık). 
   Roland, Ceyk, Edi, Suzanna ve elbette Oy. Hepsi de kanlı canlı olarak zihnimin bir köşesinde duruyor. İkinci kitaptan (3'ün çekilişi) itibaren Roland için tek kişiyi belirledim : Klintiiisvuud. Bakışları, yürüyüşü, tavrı, sigara içişi, konuşması, ses tonu, velhasıl herşeyiyle kitaptaki Roland karakterinin gerçek hayattaki yansımasıydı.
   Bu kadar yıl geçerken içimde hep bir ümit "şunun filmi çekilse de başrolü Klint amca oynasa." 
   Heyhat, yıllar geçti Klint amca çok iyi işler yaptı ama Roland'ı canlandırmadı (Yuh olsun Holivut'a). Son kitaptan sonra da filmi yapılmayınca, aklımdaki tek çözüm : bunun iyi bir canlandırma dizisi olur düşüncesiydi (olmadı bu cümle farkındayım). Çünkü biliyorum Bay King'in film uyarlamaları (("The Shining" Kübrik'in kült filmini tenzih eder, diğer filmlerden ayrı tutarım. O ayrıdır.(Eren.O'ya buradan yüz teşekkür)) Dolores Claibourne, Shawshank Redemption, Misery haricinde) tam bir felaketti. Kitapları okuyanlar filmlerin yanına bile yaklaşmazdı. 
   Hep korkuyordum "umarım "Kule"yi filme çekmezler !" diye. 
   Çektiler.
   95 dakika. Yazıları, girişi falan çıkarırsanız 87 dakika. 
   Haklarını yemeyelim 87 dakikada 7 kitabı nasıl anlatabilirseniz o kadar anlatılabilmiş. Vuudi Elın'ın bir anekdotu var. Bu hızlı okuma tekniğiyle Karamazov Kardeşleri okuyor. Bitince özetliyor : "Olay Rusya'da geçiyor." Bu da öyle. Bir silahşor var, bir de kötü adam. İyi adam kötü adamı yeniyor. Evet filmin özeti bu.
   İyi ile kötünün karşılıklı kozlarını paylaştığı fantastik bir western izlemek isterseniz, gidin hoşça vakit geçirebilirsiniz (silahşorun dikiş makinesi gibi işleyen elleri, sezerek atış yapmaları falan). Ama fakir gibi "Kule" serisinin meftunlarındansanız, kitapları okuduysanız  koşarak uzaklaşın (asla ırkçı değilim ama İdris Elba'dan silahşor yapmak nedir hocam ?).  O yüzden bu yazıyı filmin afişleri lambaları değil ama zihnimdeki filme benzeyen canlandırmaları koyuyorum. Holivut'a buradan sesleniyorum (sanki çok umurlarında) ayıptır ! yapmayın.
   Son sözüm de Bay King'e. Geldin 70 yaşına, para pul derdin yok. İzin verme böyle yalapşap işlere (gerçi o "Stand"in dizi versiyonunu da pek beğenmişti. Adamda sinematik beğeni yok !)...

1 Ağustos 2017 Salı

"Sahilde Kafka" Murakami'nin Kafuka'sı.

   Kafka Tamura (elbette kendi koyduğu isim) evden kaçar. Tam onbeşinci yaşındadır. Olaylar gelişir.
   Son okuduğum Murakami romanında olduğu gibi olaylar iki yönlü gelişiyor, sonunda kesişiyor. Yine sürreal ögeler, metaforlar (boğuldum metafordan), ayrıntılı yemek listeleri, egzersiz programları, rota tarifleri, konuşan kediler, edebiyat, popüler kültür, bolca müzik, ciddi bir ürün yerleştirme (otomobil markaları, kostüm markaları, ve daha nice markalar), sıkı aforizmalar var. Yine uzun (656 sayfa). Yine "aynen öyle"'li bir çeviri (yok çeviri başarılı ama "aynen öyle"ler kulağıma batıyor).
   Uzunluğu korkutmasın, bir başlayınca (iş harici okumalarla) bir haftada rahat biter. Murakami okumalarını seviyorum. 
   Malum : rutin sıkıcı. Hayatlarımız karbon suretler gibi, çevremizde olup bitenler ise pek iç açıcı değil. Bu minvalde, zihin bir kaçış noktası arıyor. Kimi dizi izliyor, kimi feysbuuk karıştırıyor, kimi telefonunu ovalıyor (galiba çoğunluk böyle yapıyor). Fakirse kitap okuyor, arada film izliyor. Kitapların kimi rutinden çıkarıyor, bazısı da durduk yere ayranı kabartıyor.
   Murakami'nin kitapları insanı içine çeken garip bir cazibeye sahip. Ayracı bulup, kaldığınız yerden başlayınca o dünyanın içine düşüyor ve zahiri unutuyorsunuz. Bölüm sonlarında bir nefes alıp okuduklarınızı  zihninize (neresiyse orası) yerleştirip, sonraki bölüme atlıyorsunuz (ben öyle yapıyorum en azından). Satırlarda bir acayip düzen, garip bir intizam var. Tam anlatamıyorum ama var ! İşte bu dünyaya girmek : fakirin zihnini ciddi rahatlatıyor. Üstelik kitaplar sığ okura da (metaforu anaforla karıştıran cins) derinine de (Kafka falan okuyup, kafa yormuş olanı) hitap ediyor. Tatilde de okunur (biraz garip olur ama), okuma ışığında müskirat eşliğinde de...
   Bilmem Murakami bana böyle geliyor.

30 Temmuz 2017 Pazar

"Atomic Blonde" Ajda Pekkan Berlin'de Karate Yapıyor.

 
   Konu bir çizgi romandan, kast ortalamanın üstü (karlayzteron, cemyzmekevoy ana rollerde, yardımcı rollerde canguudmın, tobicons, edimersın, (en son kadın mumyamız) sofyabutella), bolca aksiyon var. Berlin duvarı yıkılmadan önceki bir casusluk hikayesi. 
   Böyle yazınca tam seyirlik film gibi duruyor, ama yok ! Ne bayan Teron'un femfatal havası, ne bay Mekevoy'un gıcık delibakışları, ne de harcanan tüm paraya karşın, ikinci yarıdan itibaren esnememe engel olamadım. Ne arada görülen lezbiyen ilişki, ne de senaryonun durmadan twist (ne işim olur twistle) şerit değiştirmesi ilgiyi yüksek tutabildi. Aksiyonun hiç olmadığı (ama tabi bay Lakar'ın sağlam romanına oturtulan) "Tinker, Tailor, Soldier, Spy"'ın yanına bile yaklaşmayacak bir casus filmi olmuş.
   Haa  bir tek playlist (ne işim olur playlistle) çalınan müzikler güzel. Ona diyecek bir şey yok. Filmin sonundaki yazılara baktım da ekibin hemen hemen tamamı Macarlardan oluşuyor. Galiba Macar yapımı. En son izlediğim Macar filmi Tilkiperisi Lisa güzeldi halbuse (halbuse !!) Macarlar, holivuta benzemektense böyle işlere para ayırsalar daha iyi olur bence.
   Sıcaktan bunalmaktansa sinemada serin serin oturalım diye gittik ama gitmeseymişik de olurmuş.

20 Temmuz 2017 Perşembe

"Uzay Tazısının Yolculuğu" Alien'ın Dibacesi

 
 "Uzay Tazısının Yolculuğu" diye okunduğunda düz kitapseverin aklına hiçbirşey düşürmezken, İngilizce adına göz atılınca ("The Voyage of Space Beagle" (kitapkurdu  eğer bilimle de birazcık ilgiliyse)) "Hımm ! bu Darwin'in Biigıl'ı olmasın" diye sorular sorduran kitaptır. 
   1950'de yayımlanmış (kimbilir ne zaman yazılmış). 50'li yıllar Flaşgordon, Feza Yolcuları gibi ideolojik kurgunun parladığı zamanlar. Piyasada ne Uzay Yolu, ne Ay Üssü Alfa (nüfus cüzdanlarını defter olarak alanlar yazılanları anlayabilirler) var.   Adamakıllı bilim kurgu yok ! Kitaptan ziyade dergide yayımlanan işler var. 
   İşte bu ahval ve şerait içinde Bay Van Gogt oturmuş, romanını yazmış. Okunduğunda aman aman bir bilim kurgu tadı vermez. Bilimsel kurgusu, günümüzdeki aynı türden eserlerle karşılaştırıldığında naiftir. Ama : (bu ama büyük bir "Ama"dır) bir çok fikre babalık yapmıştır. 
   Nedir : yıldızlararası yolculuk yapan bir uzay gemisi (birisi "Atılgan" mı dedi ?); çeşitli gezegenlerdeki yaşam formları ve uygarlıklarla temas kurar, anlamaya çalışır, olaylar gelişir. Bu yaratıkların bir kısmı, muhayyilemizin ötesinde tehlikelidir. Bu şekilde özetlendiğinde "Star Trek", "Alien" ve daha onlarca çok satan işin kaynağına oturtulabilir rahatlıkla. 
   Bu açıdan bakıldığında sırf o zamanlardaki bilim kurgu nasılmış diye, bilimkurgu hastası okur, okur. Düz sinefil ise ilk 50 sayfadan sonra pes eder. Bendeniz sonuna kadar gittim. Biraz baydı ama didikledim "bundan ekmek çıkar mı ?" diye sinsice düşünerek. 
   Yok çıkmaz !