24 Ağustos 2015 Pazartesi

"13 Sins" Her Bünyede Bir Çaki Yatar.

   Akşam kafayı boşaltmak için izlediğim, bittikten sonra beni ters köşeye yatırarak kafa yorduğum filmdir.
Tedaviden Önce
   Borçları hafiften sıkıntı veren (sıhıntı yok beybi !), bebek bekleyen ve düğün hazırlıkları yapan bir nişanlıya sahip, özürlü bir erkek kardeşe (+ sinir ötesi bir babaya) bakmak zorunda olan Elyıtbrindıl (böyle başrol ismi mi olur kardişim ?); tam da işten çıkarıldığı günde (ki o manyak organizasyonun kumpası olduğundan kıllanıyorum) acaip bir telefon alır. Arabasındaki bir sineği öldürmekle başlayan olaylar dizisi gittikçe çetrefilleşir.
   Filmimiz düşük bütçeli. Holivut yapımı. Kast mütevazı (bir tek Ronpörlmın'ı tanıyoruz). Efektler, inandırıcılıktan uzak. Bu bileşenler bir araya geldiğinde pek sıkıcı bir netice ile yüzyüze olduğunu zanneden sinefiller, yanılırlar.
   İzleyenin kültürel arkaplanına bağlı olarak : eğitim eleştirisi de, kapitalizm eleştirisi de, fıtrat (yalınız bu kelimeyi muktedirlerden (özellikle de en kötüsünden) çok daha önce kullanıyor olmamı belirtmek isterim) eleştirisi de içermektedir. 
   Her günahın bir değeri var mıdır ?
   İnsanın içinde gizli bir canavar yatmakta mıdır ? (ki Markveber'i tanımam etmem, ama Doktor Ceykıldan Mistır Hayd'a dönüşümü iyi canlandırmış.)
Tedaviden Sonra
   Para hırsının sonu var mı ?
   Para size neler yaptırabilir ?
   Ne kadar gidebilirsiniz ?
   (kafa yorduğum diğer soruları yazamayacak kadar tembel bir insan olduğumdan burada kesiyorum.)
   gibi soruları soran, cevabı ise (pek polyanna) bir sonla veren güzelcene bir kordeladır.
   Neticede; sabi sübyanla (ve sinema kezbanı tayfayla) zinhar izlenmeyecek, ama kurgusal gerilimden de hoşlanan bir sinefilseniz kaçırmamanız gereken ilginç bir yapımdır.  

16 Ağustos 2015 Pazar

'Sahnenin Dışındakiler" İşgal Altındaki İstanbul'da Ümitsiz Aşk.

   "Biz evvela kelimeleri öğreniriz, sonra yaşadıkça teker teker manalarını..."
   Dönem romanıdır, sıkı okur değilseniz sıkar, 200 sayfa boyunca ne olduğunu anlayamazsınız, o kadar çok karakter vardır ki bir süre sonra kimin kim olduğunu karıştırabilirsiniz, 1950'de tefrika edilmiş, 1973'de basılmıştır, basılmadan Bay Tanpınar kimi tashihler yapmış ama tam olarak bitirememiştir.
   1920'ler İstanbul. Altı yıl önce ayrıldığı şehre dönen Kudret, çocukluk aşkını aramaya koyulur. Konu budur.
   Anadolu'da milli mücadelenin başlangıcı "sahne"dir. İstanbul'da "iki cami arasında beynamaz" olan kitle ise "sahnenin dışındakiler". Tipik bir Tanpınar protagonisti olan Kudret ise, ne milli mücadeleden yana, ne de milli mücadeleye karşı tam bir eyleme yönelmiş; ne çocukluk aşkı Sabiha'yı kaybetmemek için elinden geleni yapabilmiş, ne de Sabiha'dan tam olarak kopabilmiş; yine "iki cami arasında beynamaz" bir gencadamdır. 
   Kahramanın gözünden anlatılarak yazılan romanımız, kimi kurgu kopuklukları, olay örgüsünün bir türlü akmaması, çok fazla ve kimi olmasa da olur karakterlerin varlığı yüzünden zor akmaktadır (onbeş gündür bitirmeye çalışıyorum). 
   Lâkin : (işte bu büyük harfli bir lâkindir) dönemin (ki tasviri gıllıgışlı bir dönemdir) tam bir tanımını yapması, kendine özgü mizahın ölçülü olarak kullanılması (ikinci sayfada mutsuz bir evliliği betimlerken kurduğu "Karı koca senelerce yan yana uzatılmış iki değnek gibi yaşamışlardı" cümlesi beni benden almıştır), bir insanı iki cümlede hem zahiri, hem batıni gözümüzde canlandırıvermesi, kullandığı dilin eski olmasına karşın zihinde hoşluklar oluşturabilmesi (misal : aksülamel, reaksiyondan daha fazla kulağımı okşuyor), tam karamsarlıktan hafakanlar basma evresinden kitabı bırakacağınızı düşünürken yaptığı hoşluklar (misal : Kudret Bey'in burnu faslı (tam beş sayfa)), günümüzde ve gelecekte de muteber olacak tespitler (ki aşağıda biri alıntılanmıştır), okuma eylemini akışına bıraktığınız takdirde bir hayli zamanınıza mal olsa da mümtaz bir okuma keyfi sağlamaktadır (Allam ne uzun cümle yaptım !)
   Kumsalda, otobüste, metroda, tatilde okunacak kitap değildir. Herkesi yatırdıktan sonra, okuma ışığında, gayrı mebzul konyakla okunursa tadından yenmez.
Gömülü resim için kalıcı bağlantı
"Muhafazakar zihniyeti ne kadar iyi anlarım. Onun bir yüzü çok yırtıcı bir didişme ise, öbür yüzü ipin ucunu bir an bıraksanız, sizi nerelere görüteceği belli olmayan şüphedir. Bu şüpheyi dünyanızı değiştirmekteki cesaretsizlik, o güvensizlik besler."

15 Ağustos 2015 Cumartesi

"Housebound" İstisnai Gerilim.

 Yeni Zelanda'dan çıkan (ki sinema konusunda insanı şaşırtan bir coğrafyadır) "perili ev" temalı başlayıp, bambaşka mecralara akan filmdir.
   Asi genç kızımız Kayli, bombastik ve başarısız bir atm soygunundan ötürü (Hüseyin Badem'e selamlar !), annesinin evine sekiz ay sürgüne mahkum olur. Evde bir gariplik vardır. Bu gariplik hayatını kurtaracaktır. 
   İlk yarısında paranormal olaylara yakınlık gösteren filmimiz sonradan meczup katil temasına yöneliyor ve finalde izleyiciyi şaşırtıyor. Bir türlü ölemeyen Vedat Milor replikasının finaldeki halini görünce, sinefil bir acaip oluyor. 
   Yönetmenimiz Jerarcansın, ustaca manevralarla izleyiciyi geriyor (kimi zaman gerim gerim), ince görülmüş gag (ne işim olur gagla) latifelerle gülümsetiyor (Amos, kendisine saplanacak bıçağı katilin elinden alıyor, "ince bu. daha kalın birşey gerek" diyor ya, işte o an katilin yüzündeki ifade (aynen Vedat Milor Dost Ayran içmiş gibicesine)), absürtlüğe varan durumlarla da güldürüyor. Öyle ki final sahnesinde; başka filmde olsa gülünmeyecek yerde izleyici kahkahayı patlatıveriyor.
   Ergenlikten çıkamayan gencin halet-i ruhiyesi de var, çözülmeye çalışan "katil kim" sorusu da, önyargıların saçmalığı da (gaddar komşu) var, çocukluğun çaresizliği (yuucin (adamım yuucin)) de. Velhasıl sıkılmadan izlenecek, gerilecek, gülecek bir 107 dakikanız var. Biz dört kişi bira, fıstıkla izledik, hiç sıkılmadık.
   2014 yılı yapımı bu film, ülkemizde gösterime girmeyecek, DVD'si çıkmayacak, sıradan sinefilin haberi bile olmayacak. Hal böyleyken, günceyi takip edenler bu uzak sinema deneyiminden haberdar olacak ve bir şekilde izlemeye çalışacak . Bunun tek yolu : internet. Böyle bir imkanınız varsa (elbette ki 14 yaşından küçük çocuklarla değil) yakın durum derim.
Haa bir de finalin son üç saniyesi mükemmel !

9 Ağustos 2015 Pazar

"Blind" Sabuncu Dükkanı.

   Sabuncu dükkanı gibi filmdir. Her an algınız değişebilir. Zaman, mekan, kişi nitelendirmeniz İngrid'in hayalgücüne bağlı olarak langadank oynaşır. Oğlan çocukları aniden kız çocuğu olur, konuşulan mekan kafe, otobüs, restoran olur (tek diyalogda), sahnede aniden üç fahişe zuhur eder, kişiler yok olur, ortaya çıkar, tavanlar bir metre uzayabilir. Her şeye hazırlıklı olun yani.
   Görme yetisini kaybeden Ingrid'in, yazdığı satırlara dayanarak ilerleyen filmimiz, ilk yarısını geçinceye kadar "kahrolsun erkekler" formunda ilerlerken, yavaştan altımızdaki zemin iyice çekilerek "zavallı erkekler" moduna giriyoruz. Ama bu girizgah, zor girizgah. Küçük detaylara dikkat etmezseniz (Einar'ın plaklarıyla, Ingrid'in plaklarının aynı olması gibi) nerenin gerçek, nerenin kurgu olduğunu karıştırabilirsiniz.
   Körlük gibi rahatça duygusal istismara açık bir olguyu, iskandinav bakış açısından (genellikle de cinsel olarak) irdeleyen, duygusala bağlamadan kimi absürd sahnelerle kimi zaman da gülümsetmeyi başaran, sonu ile de insanı iyice gülümseten bir filmdir, pelikulamız. Bizde Altın Laleyi kapmış, komşuda "en iyi görüntü" ödülünü almış. Bunun yanısıra ciddi festivallerde de 13 ödülü toparlamıştır.
   Hiç sıkılmadan izledim. Sevdiceğim de izledi (ki benim için önemli kriterdir). Holivut filmlerinden sıkılan sinefile; buzlu, dereotlu, hıyarı iricene doğranmış cacık gibidir bu esmeyen sıcaklarda.
   Yalnız ailecek izlemeyi düşünüyorsanız 15 dakika sardıktan sonra izleyin.

7 Ağustos 2015 Cuma

"Demir Dövme Öyküleri" Demir Efendi Tavında Dövülüyor.

   Şovalye Antonius Block Azrail ile satranç oynarken, Çankırılı Hadım Demir Efendi tavla atıp çay içmeyi tercih etmektedir (bu kapak ile İngmar Bergman'ın kemikleri, langırt tutamakları gibi dingildemekte midir ? İşte bunu bilememekteyiz.(kuvvetle muhtemel dingildemektedir))
   Fakir gibi korku edebiyatına meraklıysanız, üstelik yurdum insanıyla kurtadamların, vampirlerin, alkarılarının (ecnebi buugimen'i), şahmaranın (ki batı edebiyatında yoktur işte bu muhteşem figür), nasıl hemhal olabileceğini merak edenlerin yakın durması gerekli kitaptır. 
   Fazla söze gerek yok, arka kapak özetliyor okuyacaklarınızı.
   "Şunu bilin ki biraderim, kabaran işsizliğin Anadolu'yu ve onun görkemli köylerini yutmasından hemen sonra Alamanya'da o güne dek görülmemiş bir çağ başlamıştı. Gurbetçilerin oğullarının doğduğu bu çağda, Alamancı sayısı gökteki yıldızların mavi pırıltıları kadar dağınık fakat belirgindi. İşte bu sarılarda  Çankırı'lı Demir geldi. Demir bilekli, elinden kaporta çekicini ve çayını hiç bırakmayan bu hafif kel, bıyıklı, göbekli hadım, tüm ecinnileri ve cigara izmaritlerini kunduralı ayağının altında çiğnemek istiyordu."
   Çizgiroman müptelaları, bu cümlenin Kimmeryalı Konan'ın alameti farikası tanımı olduğunu şıpınişi anlayacaktır. 
   Bay Başekim, Hayal-Et Hikayelerindeki Çankırılı Hadım Demir Efendi'ye bir kitapçık yazarak daha da bir ete kemiğe büründürmüş, üstelik bu etler ve kemikler hayli hırpalanıyor. 
   Yedi bölümlü, ikiyüz sayfalık novellamız sular seller gibi akmakta, dört saatlik bir yolculukta bitivermektedir. Nedir : tatil dönemlerinde, kıçınıza kumlar kaçarken (Allam niye Patara'da kitap okuyorum ?), sivrisinekler açıkta kalan heryerinizi vakumlarken (ne işim vardı Gökova'da, Akyaka'da ?), ruskiler aşırı gürültüden beyninizi yakarken (niçin geldim Antalya'ya ?), rutubetten solungaçlarınız çıkıyor gibi hissederken (bir de Alanya'nın havası iyi demişlerdi), rüzgar sayfaları savurduğu için kitabı takip edemezken (şu Bozcaada'nın rüzgarı bitmeyecek mi ?) dahi kolaylıkla okunabilir (tatile gidemedim ya, cigere mundar diyorum). 
   İletişim yayınlarını, bu edebiyatın yolunu açtığı için kutluyorum. Bay Başekim'e de cesur kalemi için şakşaklar gönderirken, büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperek sahneden çekiliyorum.

4 Ağustos 2015 Salı

"Mahalleden Arkadaşlar" 90'larda Çocuk Olmak.

   Yok arkadaş, yaşlanmışız !.. Yazma hassam olsa 80'ler ve hatta 70'lerde çocuk olmayı yazacak kıvama gelmişim. Elin adamı (Bay Aydemir) 90'larda çocuk olmayı yazmış, pek de şükela olmuş.
   Dost tavsiyesiyle alıp okuduğum, başlamamla bitirmemin bir olduğu (İstanbul-Kavala arası otobüs yolculuğunda biter gibi olup Taşoz feribotunda nihayete ermek), okumalara doyamadığım, gecenin bir yarısı kıkır kıkır gülmekten uyuyan otübüs yolcularını taciz ettiğim, sadece 222 sayfa olmasına çok bozulduğum kitaptır.
   Bay Aydemir, televizyon ve sinemada güzel reyting/gişe yapmış işlerin senaristi. Kendi adıma (kızımın zoruyla da olsa) "Kardeş Payı"nın kimi bölümlerini izlemişliğim vardır. İşte o işi yapan kafanın nasıl bir kafa olduğunu anlamanın yolu kitabımızı okumaktan geçer.
   Bir kere girizgah, ciğerime çengeli attı. Ferhan Şensoy kitaplarına olan iptilaya aşina bir bünyem var çünkü. Sonrasında, ilk sayfadan başlayarak bir elinden bırakamama durumu oldu. Hayır okuma maymunluğumu da biliyorum. Biliyorum ki net beş saatte bitecek. Adam olan kişi bunun sündüre sündüre okur bir haftaya yayar. Olmuyur kardişim. Başlayınca biten bir yapısı var. En son "Darağacında Üç Fidan"ı okumaya başlayan ve hala bitiremeyen sevdiceğim bile (4 sene önce başladı) üç günde bitirdi bu kitabı. O derece !..
   Olaylar mahallede geçiyor. Mahallelerin yavaştan yok olmaya başladığı zamanlarda. İlk satırlardan itibaren, mekanı, zamanı, kişilikleri net bir şekilde muhayyilede canlandırıyorsunuz. Üstelik bunu dokuz yaşındaki bir çocuğun gözünden yapıyorsunuz. Birinci bölümün sonunda çeteye dahil oluyor, sonuncu bölümün sonunda çeteden ayrılıyorsunuz. 
   Öyle subliminal, maxliminal (var mı böyle bir şey ?) mesajlar, durup düşünülecek paragraflar, çıkarılacak dersler yok. Fırlama bir naiflikte yazılmış süpersonik bir durum komedisi var. 30'lu yaşlarını geçmiş her kâri kitapta kendinden bir şey bulacaktır. Bünyede azıcık da olsa humor barındıran insan, gülümseyerek, kıkırdayarak okuyacaktır.
    Altı ay geçsin, bir kez daha okuyacağım.
   Fiyatı 15 TL. Geliri Koruncuk Vakfı'na bağışlanıyor. Bu minvalde, satın almalı, korsana (zinhar) yanaşmamalı, okunmalı, okumayanlar da kibar bir şekilde uyarılmalıdır.
   Bakınız kibarca uyarıyorum, alınız okuyunuz.
Kendimce şöyle de bir güzelleme yapayım : 
Ferhan Şensoy kitapları kaymaklı ekmek kadayıfıysa, bu kitap da en azından şöyle gülsuyu, narı, cevizi yerinde, iç ferahlatan bir güllaçtır.

2 Ağustos 2015 Pazar

"Mission Impossible Rogue Nation" Bi yaşlan adam !

   Çinli Alibaba Production'ın yapımcılığını yaptığı filmdir. Ne biliyim, standart holivut işi bir filmin başında "Alibaba Prodakşın sunar" ibaresi ile karşılaşınca bünyede bir hoşluk yarattı. Bilmeyenlere ilginç gelecek bir bilgi : Arnavutluk'ta Alibaba, hırsız demektir.
   Filmimiz, beklenen frekansta gerçekleşiyor. Görevimiz tehlike ekibine kumpas kuran sendika diye bir oluşum, bunlara nal toplatıyor. Kendilerine düşman yaratmakta güçlük çekmeyen holivut, bu kez sistemin içinden bir düşman yaratıp, ona karşı oynamayı seçmiş. İşleyiş beylik, senaryo beylik (ki akılbali insanın havsalasına sığmaz), oyunculuklar beylik, velhasıl beylik bir görevimiz tehlike filmi.
   53 yaşına gelmesine karşın, uçakların dışına tutunarak kalkışa hallenen, dizlik giymeden reysing motorda virajlara yamulan, oksijensiz kalarak ölen İitınhovk, kötü adamları cam kafeslere mahkum ediyor. Ha bu arada ölüp dirildikten hemen sonra derhal bir kovalamaya kalkıştığında birazcık başı döner gibi oluyor ama o kadarı bizde bile oluyor. 
   Havalar sıcak, esmiyor. Akşam evde oturup şıpır şıpır terleyeceğinize, şehir fırsatlarını kovalayarak ucuz bilet bulduğunuzda, şöyle ikibuçuk saat serin serin aksiyon izleyip, zihni resetlemek, çıktığınızda ise hemen unutulacak bir film izlemek isteyenlere öneririm. Gerçek sinefiller sevmez, ama zamanı ezmek için bu da bir alternatif.

26 Temmuz 2015 Pazar

"Rakı Felsefesine Giriş" Yüksek Lisansı da Görürüz Umarız.

 
   Bir Gün gazetesi Pazar ekindeki "Rakı Beyazı" köşesindeki yazılar elden geçirilerek oluşturulmuş kitaptır.
   Önsözleri Refik Durbaş, Vefa Zat (ki şöyle bir ceketimizin düğmelerini ilikleyelimdir) ve (çözebiliriz şimdi o düğmeleri) Ece Temelkuran yazmış.
   Ayran olmayan milli içkimiz, "Kültür", "Coğrafya", "Büyük Ehlikeyifler", "Müzik", "Ahkam" ve "Politika" alt başlıkları altında birer ikişer (bazen de üçer) sayfalık yazılarla didikleniyor. Aslında didikleme değil de güzelleme desek daha doğru yapmış oluruz.
   Bay Nâdir, kalemini pek ustaca kullanan bir otör (frenkçesini de yazalım tam olsun : author) (bırak yahu, ne işim olur otörle, authorla) muharrir.  Kalem akıcılığı yetmiyor elbette, ilgimizi celbetmeye. Konunun içeriği ve yansıtılan görüş de önemli (zarf-mazruf rabıtası). Pek çok alanda görüşlerimizin örtüştüğü Bay Nadir, eksende rakı olsa da, rutinimizde yer eden pek çok olguyla ilgili hem (malumatfuruşa elzem) bilgiler veriyor, hem de ışığı başka yerlerden tutup, ezber bozuyor. Kendi adıma; altını çizdiğim satırlar, okuma listeme aldığım kitaplar (Lafargue "Tembellik Hakkı", "Babalar ve Oğulları" (paradigma yayınları 2010)) çokçadır. 
   Tek olumsuz görüş : tekrarlanan mottolardır. Haftalık gazete yazılarında tekrarlar önemli olmayabilir. Ama kitapta bunları her yirmi sayfada bir tekrarladığınızda hafiften bir pilav (temcit) tadı gelebiliyor. Misal : "yemeğe göre şarap seçerken, rakıya göre meze seçmek", "kültürü alırsanız rakıdan kalan şey uyuşturucudur." gibi. Ancak, bir iki kadeh parlatmaya meyyalseniz, sarfınazar edilebilecek bir kusurdur. Kadı kerimesinde de o kadarı bulunur.
   Diğer bir olumsuz yan etkisi ise : başarılı tasvirlerin, müskirat güzellemelerinin ardından bünyede bir kadeh anzarot parlatma isteğinin zuhur etmesidir. Kendi adıma oldukça provoke olarak, isteğimin önüne ket vuramadım.
   Velhasıl; bu meclise vakıf olanların gülümseyerek, olmayanların ise (misal "dün gece bir büyüğün hakkından geldim abi"ciler (iyi halt ettin)) öğrenme saikiyle okumaları gereken matbuattır.


Thasos ve Kavala'ya Gidecek Olanlara Öneriler...

     
 Arakolpa'dan bir gezi yazısı daha :
   Bu sefer destinasyon yakın. Hem yakın, hem uzak. İstanbul'dan 460 km. (Ankara'dan yakın misal) uzaklıktaki Kavala coğrafi olarak yakın olsa da yaşam tarzı olarak bize bir hayli uzak (özellikle de "yeni Türkiye"ye). Laf salatası yeter, bilgilendirmeye geçelim.
   Uluslararası sigorta, triptik, uluslararası sürücü belgesi (ki garabet ve pahalı bir uygulamadır (ki ecnebi memleketlerinde araç kiralarken memleketimin sürücü belgesi haricinde kimse başka bir şey sormuyor)) gibi maliyetleri üst üste koyunca otobüsle yolculuğu tercih ettik.
   Bu işi yapan bir kaç firma var. Biz Alpar Turizm'i tercih ettik. Lübnan'ın bombalanmış haline benzeyen Esenler Otogarında gayet nezih bir ofis yapmış olan Alpar Turizm; sadece Yunanistan değil daha başka yabancı memaliklere de ulaşım sağlıyor. 
   Neyse, konumuz Kavala. Alpar Turizm'in Beyoğlu İlçe Emniyet Amirliğinin hemen önünden 19.00'da kalkan servisi, servis sürücüsü Demirel Bey'in beyin kanırtan sohbetleri eşliğinde sizi ofise ulaştırıyor. Burada pasaport numaralarınız alınarak biletleriniz veriliyor. Benim gibi şehir dışından rezervasyon yaptıranlar için kredi kartınızdan bilet bedelini çekip (provizyon olarak) bileti alınca makbuzu imzalatıyorlar. Otobüs ve şoförü Yunan vatandaşı, şaşırmayın. 21.00'de kalkan otobüs sizi gece yarısında sınıra ulaştırıyor. İpsala'da çabucak biten pasaport kontrolünden sonra Yunanistan'da rastgele seçilen bir valiz gümrük memurları tarafından inceleniyor. 20 dakika falan sonra Yunanistan'dasınız. 2.5 üç saat süren bir yolculuk sonrasında da gece üçbuçukta Kavala'da Oceanis Otel'in önünde sizi bırakıyorlar. Alpar Turizmin Kavala'daki irtibat bürosu da bu otelin altında, dönüş için gece 22.30'da burada olursanız, dönüş biletinizi imzalatıp, valizlerinizi burada bırakıp, şehri gezebilirsiniz.
   Kalmak için Oceanis Otel'i tercih ettik. Konumu güzel, otel büyük, otel eski, odalar ferahfeza, manzara iyi, kahvaltı yeterli, fiyatlar fena sayılmaz (2 kişilik oda 62 euro).
   Kavala'da pek öyle fazla bir gezecek yer yok. Sahilden kolayca görülecek kale ve çevresindeki daracık duracık sokaklardaki Osmanlı etkisi taşıyan evler rahatlıkla ilk ve son gezinti tercihiniz olabilir. Feribot iskelesinin hemen üzerinde bulunan İmaret otel, manzarası ve mimarisiyle görülmeye değermiş. Biz gittiğimizde otelin her iki kapısı da kilitli olduğundan içeri giremedik, sonra da tekrar denemedik.
   Aheste aheste bakınarak çıkıldığında 45 dakika falan sonra kaledesiniz. 1.5 euro giriş ücretini verince içeriye giriyorsunuz. Kalenin iki numarası var : kocaman ve içi boş bir cephanelik (girmeseniz de olur. bomboş odanın bir köşesinde bir yığın gülleden başka bir şey yok), hisarın burcu (buranın da pek fazla bir numarası yok ama manzarası harika). Romenbulgarsırp turistlerden fırsat bulursanız bir iki fotoğraf çekip, esen rüzgarda terinizi kuruttuktan sonra yine ahesteden aşağıya iniyorsunuz.
   Yukarıdan rahatlıkla gördüğünüz su kemerinin yanına gitseniz de farklı bir şey göremeyeceksiniz. Bundan beş sene önce gittiğinizde yarısı kanla kaplı bir Kıbrıs haritası görebilecekmişsiniz lakin gelen Türk turistlerin çokluğu kayda değer girdi yaratınca o haritayı kaldırmışlar. Yine de "Konstantinopolis 460 km." tabelası duruyor (yanında Bizans kartalıyla). Halkta değil ama (özellikle okumuş olanlarda), devlet görüşünde Türk düşmanlığı marazi.
   Malum, Kavala'nın en bilinen mamulü : kurabiye. Efendim turistik olmasın, orijinal olsun diye evde pişirilenini aldık. Vallahi içinde eser miktarda bile badem yoktu. Dükkanlarda satılan fabrikasyon olanlar hem daha taze, hem daha bademli. Misal Alpar Tur irtibat bürosunun iki üç dükkan solundaki kahveci Illy'de aldıklarımız, hayalkırıklığı yaratmadı. Yalnız Edirne'dekiler Kavala'dakilere acımasızca ağır basar (kurabiye bazında).
Prinos İskelesi yanı kafeler
   Kavala'da yemek için blog karıştırdım, tripedvayzır didikledim. Hemen tüm kaynaklarda; sahildeki iki taverna güzelleniyordu. Bir akşam oturduk, gelenler mutfak olarak pek başarılı değildi de "akşamdan kalmalığı yoktur, çok hafiftir" diye öve öve bitiremedikleri "Kavala Extra Ouzo"dan koşarak uzaklaşın, ben bunun kadar pespaye üzümden üretildiği iddia edilen içki görmedim. Bulabilirseniz mavi "Barbayanni"den şaşmayın. Bir de turistik yerleri sevmiyorsanız. Kaleye çıkan meydanın (arkanızı denize döndüğünüzde) sol tarafında kalan Kavala'nın çarşısında Kavalalıların (üf yazması ne zormuş) yiyip içtikleri yerler ilginizi çekebilir. Kendi adıma orada yapılan ızgara köfteyi, turistik yerlerde yiyemeyeceğinizi garanti ederim. Tavernalardaki fiyatlar fiks. Salatalar 3.5 eurodan başlıyor, üstüne feta peyniri konulmuş grek salata 5 euro. Başlangıçlar 4-7, çorbalar 3-6, mezeler 3-7, ana tabaklar 8-17 euro arasında. Bu arada bir hatırlatma, mönülerin arka sayfalarına ayrı bir özen gösterin, çünkü bazılarında "%13 garsoniye, faturaya ilave edilmiştir." ibaresini gördüğünüzde ilave bahşiş bırakmanıza gerek yoktur.
   Taşoz'a nasıl gidiyoruz ? Tabiy ki feribotla. Buradan saat çizelgesine de bakabilirsiniz. Yüzünüzü denize döndüğünüzde sol tarafta feribot iskelesi var. 4.70 euroya bileti aldıktan sonra feribota bindiniz (şanslıysanız yenisi ile gidersiniz (yerlere kadar camlar, deri koltuklar, verimli bir klima gibi avantajları vardır. şanslı değilseniz eskisi denk gelir. sıkı bir vibrasyonla insana böbrek taşı düşürtür). Yanında simit, cips benzeri yiyecekleri olan martıları besleyebilir. 1 saat 50 dakika sonra Skala Prinous'tasınız. 
   Feribotta yaklaşırken adanın coğrafyasını incelediğinizde genel olarak yeşil bir ada olduğunu görebilirsiniz. Prinu iskelesi (Skala Prinous) Taşoz'un en küçük yerleşim yerlerinden biri. 5-10 Otel, 2-3 taverna, 3-4 kafe ile tamamen iskele çevresinde kümelenmiş turistik bir yerleşke. Meydanda gayet sakil, en meymenetsiz suratlı, en silikon memeli bir deniz teyzesi heykeli vardır. Görmelere sezadır. Sağ tarafta gayet sık ormanlıklı bir burunun çevresindeki kumsal dikkatinizi çekebilir. Orası Taşoz belediyesinin konaklama tesisleridir. Kampingçilere ve öğrenci gruplarına hitap eder. Plajları güzeldir. 
   Fiyat fayda maliyeti çalışarak Prinu'daki Elektra Otel'de kaldık. Fiyatlar vilayet evlerinden çok ucuz, orduevlerinden azıcık pahalı idi. Temizlik şahane, yataklar sert, sivrisinekler acımasız, banyo tuvalet yeni elden geçerek süpersonikleştirilmiş, yatak başlıkları gotik, arkası ormanlık, önü plaj, otelin işletmecileri 70 küsurluk çift (Theodora ve Elefterious) süpersonikti. Beni her gördüğünde "Sülimani, Sülimani" diyerek öpücükler veriyordu (Muhteşem Süleyman dizi side-effect). Kahvaltıda bahçeden domatesler, biberler, tatsız tuzsuz (ki her otelde aynıdır) peynir, iki boyutlu (derinliksiz) kaşar ve salamlar vs.vs. standart otel kahvaltısı veriliyor. Ama her şeyden önemlisi işletmeciler ve çalışanlar müşterilere karşı (ki jargonda misafir oluyor bu. Misafir yattığı yere para mı verir jargon sahibi ?) hep güleryüzlü, sabırlı ve çözüme yönelik insanlar. Bu özellik sadece bu otelde değil, gittiğim tüm işletmelerde aynıydı. Adamlar turizmi çözmüşler kardişim. İşletmeci, kahvaltıdan 6 (altı) sandviç yaparak öğle yemeği niyetine yanında götüren en nekes bulgar turiste gülümseyerek hizmet veriyorsa, turizm işini çözmüştür.
   Neyse zaten hepi topu geldiğimiz ve gittiğimiz gün kaldık Prinu iskelesinde, denizi de fena değildi. Sahildeki Zorba taverna da öyle. 
   Potosrenakar'dan aracımızı kiraladık (günlük 46 euro). Pazarlıkla daha uygun fiyatlar bulunabiliyormuş ama işimizi şansa bırakmamak için önceden irtibat kurdum. Sabah 10'da alırım aracı dedim. Adamlar 09.59'da otelimin kapısını alacaklı gibi çalıyorlardı. Velhasıl ciddi işletme. Adanın çevresi 110 km. iki kere turlarsanız 20 euroluk benzin alın yeterli gelecektir. 
Aliki Beach
   Adayı çepeçevre dolaştığınızda göreceksiniz ki her yamaç yeşil, her sahil kumsal. Önceden etüd ettiğim Aliki Beach ile başladık tavafa. Çevresi olmasa da içi ve arkası ağaçlıklı, hemen yanıbaşında arkeolojik bir kazı alanı olan (ki kadim uygarlıklarca mermer yatağı olarak kullanılıyormuş) kumsalı şezlong ve şemsiyelerle, kumsal arkası ise tavernamsı restoranlarla dolu, temiz denizli bir plaj. Fotoğraf meraklıları bu kumsalın (arkanızı karaya döndüğünüzde) solunuzda kalan patikayı takip ederek mermerli antik sahile ulaşıp sanatlarını konuşturabilirler. Benim elimden gelen sefil foto ise ancak bu kadar.
   Plajın (denizden bakıldığında) en sağındaki en tenha yeri tercih ettik. Şezlong ve şemsiyeler ücretsiz. Dolayısıyla en sağdaki işletmeden taam ettik. Mücvere fried squash flowers, güveçte pişmiş patatesli kıymalı patlıcana (üstü de hamurla kapatılıp, peynir rendelenmiş) musakka diyorlar. Yanına da burada keşfettiğimiz Vergina birası (avam bira gözüyle bakılıyor ama bence nereden baksanız güzel) ve domates badem salatası toplam 15 euro. Porsiyonlar kallavi olduğundan, her ısmarladığınız tabağın iki kişiye bir tane (musakka için üç kişiye bir de olur) olmasını öneririm. 
   Limenas'tan Potamya'ya giderken yamaçlarda kurulmuş tipik bir dağ köyü var. Panagia... Dar sokakları, bol ağaçları, tam ortasından akan güzel bir derenin olduğu bu köy, oğlak çevirmesiyle ünlü. Köyün her yerinde irili ufaklı araçları park edecek yerler var. Buraya aracınızı parkettikten sonra bir saat içinde köyün her yerini gezebilirsiniz. Görmeye değecek tek yer, derenin kaynağına doğru yapacağınız bir yolculuk sonunda göreceğiniz "aşıklar çeşmesi". Burada, sonradan yapılmış küçük ve üç ağızlı bir şelale ile gövdesinde kalp şeklinde bir oyuk oluşmuş eski bir çınar var. Kenarda köşede de küçük, sakin kafeler. 
   Köyün meydanında bir iki tipik köy kahvesi ve yanyana, aynı konseptte çalışan lokantalar mevcut. Hepsinde aynı usülde çevirme oğlak, tavuk, kokoreç ve domuz pirzolası var. Gelen Türk turistin domuz hassasiyetinden olacak, domuz çevirmeler hep en altta pişiyor, yağları diğer çevirmelerin üzerine damlamıyor. Oğlak çevirme 9 euro, kokoreç ve diğerine hiç girmedik. Ortaya bir salata, cacık, tavuk ve oğlak çevirme ile iki Vergina totalde 25 euro falan tuttu. Oğlak lezizdi leziz olmasına ama oğlak değil, basbayağı keçiydi (mevsim geçmiş arakolpa, adamlar ne yapsın ?) (derin dondurucu diye bir şey var sayın alter ego !.)
   Köyün ilginç bir diğer mimari özelliği; damlarda kiremit yerine aynı kalınlıkta kesilmiş taşlar kullanmaları. Bu malzeme, kiremite nazaran daha ağır, damlar o ağırlığı nasıl kaldırıyor acep ? diye merak ede ede Panagia'yı terkettik.
   Aliki plajından Astris'e doğru giderken yol kenarında bir ortodoks manastırı var. Derince bir uçurumun kenarına konulmuş, müreffeh manastırın sadece küçük bir bölümü ziyarete açık. Girişte tüm turistlere komik pantalonlar ve koket makferlanlar veriyorlar ki, keşişlerin aklı uçkuruna kaçmasın. İçerideki tüm turistlerde bunları görünce bünyeye bir gülmek geliyor ama mekanın ciddiyeti buna engel. İçeride küçük bir kilise, yanında misafirlere ikram edilmek üzere güllü lokum, balkonlardan görülen nefes kesici manzara haricinde pek bir şey yok. Vaktiniz varsa girin, yoksa görmemekle bir şey kaybetmiş olmazsınız.
   Taşoz güzel bir ada. Turizm, adamakıllı yapılıyor. Fiyatlar her yerde aynı (sadece biiç (beach) tabir edilen yerlerde, mamullerin üstüne 1 euro ilave ediliyor (ki giriş ücretinin olmaması, wifi, şezlong, şemsiye parasının olmaması düşünüldüğünde gayet normal)). Aracınızı parkettiğinizde tepenize değnekçi dikilmiyor. Şezlonga şemsiyeye para vermiyorsunuz. Bunları kullandığınız yerlerde kimse tepenize dikilip "ne vereyim abime !" demiyor. Yanınızda birşeyler götürüp, şezlongu tüm gün kapatsanız dahi, bir Allahın kulu size rahatsızlık vermiyor. Tüm işletmeciler (en azından benim gördüklerim) güler yüzlü ve çözüme yönelik insanlar. Ada, Rumen, Bulgar, Sırp turist tayfasının pek rağbet ettikleri bir yer. Plakalar ve kendi içlerinde kapalı topluluklar olmasından kolayca ayırt edilebiliyorlar. Size gülümseyerek selam vermeyen kişiler genelde bunlar. Zannediyorum, güven sorunu olan ve içe dönük kapalı toplumların bireylerinde genel bir özellik. Ama gürültücü, kaba ve çevreyi kirletme eğilimleri haricinde bir zararları yok (böyle yazınca bayağı zararlıymışlar yav.). 
   Adanın coğrafyası ve havası çok iyi. Temmuz sıcağı dahi (ormanların etkisinden olsa gerek) insanı bunaltmıyor. Kalabalık plajları ve fiyatı ehven biiçleri olmasına karşın, kendi yapacağınız küçük araştırmalarla küçük cennetler keşfetmeniz çok kolay. Sahile çıkan küçücük yolları takip ettiğinizde, aşağıdaki resimlerdeki gibi bir küçük koya rastlayabilir. Şemsiye olmayan bu koylarda (çünkü günün her saati ağaç gölgesi içinde) hele de turisti az yerlerdeyse, öğle sirtakisi patlatan ada sakinlerine bakarak eğlenebilir, dalgaları sayarak uyuklayabilir, tembellikle meşgul olabilirsiniz. Fiyat fayda analizinde (üzülerek söylüyorum) memleketimde yapılan tatillerden daha iyisini yapabilirsiniz.  
   Neticede, Taşoz deniz kum güneş tatili arayışında olanlar için güzel bir seçenek. Değerlendirmenizi öneririm.

23 Temmuz 2015 Perşembe

"Mahrem" Wikileaks Sağolsun.

 
   Yükseklerde bir yerlerde bizden habersiz bir şeyler oluyor. Buna vakıf olmak ise; gündemi, yazılı ve görsel (bilhassa) basını takip etmekle mümkün değil. Ne yapıyoruz ? Tarafgir olmayan internet haber sitelerini ve aşırı tarafgir olan gazeteleri (karşıt görüşlerden ama) inceleyip, tarafsız görüşümüzü oluşturmaya çalışıyoruz. Ki; bu minvalde dahi berrak bir görüş oluşturmak, hayli zor. Bu durumda yardımımıza (bir çok konuda olduğu gibi) kitaplar yetişiyor. Dipnotları sağlam, verileri gerçek, yorumu az ve gündemi yakalayan kitaplar makbulümüzdür. 
   Derken karşımıza "Mahrem" çıkıyor. Terkoğlu ve Pehlivan Barış'lar, ustaları Soner Yalçın'ın izinden giderek; Stratfor/Devletin Resmi Belgeleri/Wikileaks sızıntıları gibi tekzip edilmeyen kaynakları baz alarak, aralarındaki bağıntıyı irdeliyor. Konular muhtelif olmakla birlikte, eksende Fethullah Gülen cemaati, Nurcular, Hizmet, Paralel Çete (artık ne derseniz o) ile iktidarın çekişmesi var.  
   Öncelikle görüşüm : bu topluluğun mevcut iktidar batıl olduktan sonra tekrar güçleneceği, önceki halinden daha güçlü bir şekilde zuhur edeceğidir. Mevcut koşullar düşünüldüğünde bu benim görüşüm olmaktan ziyade, bir gerçek, bir durumdur. 
   Bu halde; Barış'ların yazdığı kitaplar, ciddi oranda testis cesameti gerektiren eserlerdir.
   Somut belgeler kronolojik olarak sıralanıyor, belgelerde isimleri geçen şahsiyetlerin rabıtaları açıklanıyor sonrasında da ortaya çıkan resim (ki okurun imgeleminde çoktan tamamlanmıştır) kısa şekilde açıklanıyor ve nihai görüş okura bırakılıyor. Bu satırları yazarken, sıkıcı olmayan (adeta romanesk) bir dil kullanılıyor. Kitap böylece bitiyor. Kısaca "eşek öldü, ortaklık bozuldu" atalarsözünün geniş bir açıklamasıdır. Umarız "yorgan gitti, kavga bitti"ye gelmeyiz.
   Politikada, devlet yönetiminde, köşebaşlarında neler olup bittiğini, aslında neler olduğunu merak eden kâriye hararetle önerilir.
  

20 Temmuz 2015 Pazartesi

"Yol Bilenler" Yokolup Giden Kültürlerin Ardından.

 
   Kadim bilgeliğin modern Dünyadaki önemi alt başlığıyla; kültüre, sosyal antropolojiye meraklı okuru, sineği cezbeden sinek kağıdı etkisi taşıyan kitaptır.
   Peru'dan Polinezya'ya, Arktika'dan Avustralya'ya uzanan çok geniş bir coğrafyada, kültürlerin peşinden gidiyor; kadim bilgeliğin, üzerinde yaşayıp çok acımasızca tükettiğimiz yerküre ile nasıl uyumlu bir şekilde yaşadıklarını görüyoruz. 
   Asıl olarak antropolog ve etnobotanikçi olan Bay Davis'in çıkış noktasını; günümüzde kullanılmakta olan 7000 civarında dilin en azından yarısının bir sonraki nesle aktarılmadığı oluşturuyor. 
   Bir iki haftada bir, bir yerlerde bir ihtiyar ölüyor ve bir dil yok oluyor. Dilin yok olması demek : bir halkın kültürünün de yok olması demek. 
   Peki : benim gibi büyük şehrin güvenli kalabalığında, modern hayatın tüm konforlarından yararlanan (bunu Bali SPA'sı olarak algılamayın lütfen, musluğu açtığımda akan su, Dünyanın %80'inden fazlası için modern hayatın bir konforudur) bir "modern" için Barasanalar'ın dilinin yok olmasının ne önemi olabilir. 
   Şöyle bir metafor kullanıyor yazar (ki pek hoşlandım) : uçağa binip yola çıkacaksınız. Uçağın kanatları üzerindeki bir teknisyen perçinlerden bazılarını söküyor. "Neden ?" diye sorduğunuzda. "Hem uçuşa bir etkisi yok, hem de daha ekonomik" cevabını alıyorsunuz. Nedir : doluşup gittiğimiz bu uçak, bir gün o yok edip söktüğümüz perçinlerden ötürü tepetaklak düşecek. 
   İnsan denen tür 200.000 küsur yıldır dünya üzerinde. Bize tarımla beraber üretim fazlası, hiyerarşi, uzmanlaşma ve yerleşik yaşam gibi mefhumları kazandıran neolitik devrim daha 10-12.000 yıl önce gerçekleşti. Halihazırdaki modern endüstri toplumunun geçmişi taş çatlasa 300 yıl ötesine uzanıyor. Böylesine yüzeysel bir tarihten hareketle, gelecek bin yılda insanlığın karşısına çıkacak zorlukların hepsine verecek cevabımız olduğu sanılmamalı. 
   Sorun şu ki : son üçyüz yıldır yaşadığımız hızlandırılmış hayat, yerkürede gezindiğimiz 200.000 yıldan daha fazla tüketti kaynakları. Sosyolog ve istatistikçiler, mevcut nüfus artışı devam ettiği takdirde 2100 yılındaki nüfusun ihtiyaçlarının karşılanması için dört yerküre gerekeceği konusunda hemfikir. 
   Bay Davis; araştırma yaptığı coğrafyalarda etüt ettiği kadim kültürlerin ritüellerini, yaşamlarını, alışkanlıklarını bize aktarırken, yukarıda yazdığım kallavi soruna da değişik yönlerden yaklaşıp, bir çözüm bulmaya çalışıyor (maalesef getirdiği bir çözüm de yok). 
   Bilgilenmek, bilinçlenmek için ıskalanmaması gereken bir neşriyattır. Tek handikapı : kültürler incelenirken arada fazla detaya girilmesi olabilir. Bu sayfaları hızlı okuma yaparak geçerseniz sıkılmaz, ana fikirden de uzaklaşmamış olursunuz.
    Yazmasam şişerim : Çevirmen Akın Terzi'yi özenli, titiz ve muhteşem çevirisi için ayakta alkışlıyorum. Hem okurken sıkmayan, hem kâriye Türkçe Lugât karıştırma güdüsü veren ("saik"ler, "mefhum"lar, "irfan"lar ve yazamadığım daha bir çok kullanılmayarak tozlanmış ) kelimeleri hayata geçiren, mümtaz bir iş çıkarmış. Tebrik ediyor, devamlarını bekliyorum.

4 Temmuz 2015 Cumartesi

"Slow West" Sakin ! Batı.

   Uzun zamandır ilk kez zevkle izlediğim bir westerndir.
   Evet, standart westernlerde kullanılan tüm klişeler vardır. Ama bunun üzerine fazladan bir şeyler daha vardır ki, anlatması zordur. Misal : gerek görsel olarak, gerek senaryo olarak wesendırsınvari (dilimize böyle de bir sıfat kazandırdığım için pek kıvançlıyım) bir hava var. Görsel yönetmen, temiz renklerle aydınlık bir filtreyi tercih etmiş, iyi de olmuş. Başrolü canlandıran yeniyetme Kodisimitmekfii role cuk oturmuş, keza Silas'daki Bay Fesbendır da öyle. Müzikler şûkela. Yeni Zelanda'nın (orada çekilmiş) coğrafyası, göze cila.
   84 dakikalık filmimiz, ilk sahnelerinden itibaren izleyiciyi yakalıyor. Olay örgüsü standart kovboy filmi gibi ilerlerken, arada "bu neydi şimdi ?" dediğimiz anlar var (misal Jay'in zenci müzisyenlerle olan diyaloğu). Geymoftrons'daki "Tazı"yı da düşünceli baba olarak görmek ayrıca gülümsetiyor dikkatli sinefili. Zannediyorum, bir sene kadar sonra ikinci izlemede verilmek istenen subliminal mesajları daha iyi çözümleyebileceğim. 
   İngiliz gözünden kovboy filmi çekmek demek böyle bir şey. Klişelerin üstüne kendinden de bir şeyler katıp, faraza standart hamburger ekmeğinin içine portakallı ördek gibi bir şey koymak. Sinema sevenlere önerim, izleyin pişman olmazsınız.

"Bir Ceza Avukatının Anıları" Domdom Kurşunu atan 22 Kalibre Tabanca.

   Arka kapakta "Bu kitaptaki anıların bir kısmını yaşadım. Bir kısmını adliye koridorlarında meslektaşlarımdan duydum. Her olayı, anlamca "ağırlık noktası"nı göze çarpacak biçimde yazdım. Meslek sırrı nedeni ile kişilerin tanınmamasını sağlayacak değişiklikleri yaptım. Kendimden çok şey kattım. Bu kitap bir belgesel değildir." yazıyor. -
   Hepi topu 95 sayfa (ki bölümler arası geçişlerin yarım sayfa olduğu düşünüldüğünde rahat 80 sayfaya indirgenebilir) 10 baskı yapmış. AST tiyatroya uyarlamış, TRT dizisini çekmiş (elbette Genel Müdür İsmail Cem iken (Yönetmen de Lütfü Akat'mış (üff tadından yenmez))). Ne ola ki bu küçücük, yazarının adının sanının duyulmadığı kitabın hikmet-i mucibesi.
   Okuyunca görüyorsunuz efendim. 
   Bir ceza avukatı olan Eren'in kullandığı dil çok sahici. Aktardığı olayları öyle sade ve gerçekçi bir şekilde betimliyor ki, sayfalar akıp gidiyor. 
   Sadece biçem değil içerik de çok etkili. Bay Erem, "suçluyu kazıyın, altından insan çıkar" mottosunu şiar edinmiş bir avukat. Bu yönde : suç-suçlu-ceza-adalet-vicdan-hukuk gibi önemli kavramlara dair ahkam kesmeden, yaşadıklarını, yaşananları aktarıyor. Topu okuyucuya atıyor. Artık okuduklarınızdan ne çıkarım yaparsınız size kalmış. Bay Erem, 22 kalibrelik bir tabanca yapmış, domdom kurşunu atıyor. 
   İki fasıl yazayım, yazıyı bağlayacağım.
   Ankara Sanat Tiyatrosu (AST) kitabı oyun yapmış, Yazar, her suareye bilet alıp giriyor. Biletçiler, oyuncular durumu fark edip biletsiz sokmaya çalışıyorlar. Bay Erem, eşe dosta bilet aldırıp yine biletli olarak izliyor oyunu. (Allahım nerede böyle naif ve zarif adamlar !)
  En son da aklınızda bir fikir oluşması için kitaptan küçük bir anekdot :
  "Hakim : Mesleğiniz nedir ?
   Kadın : Affedersiniz genelev kadınıyım.
   Hakim : Sen bizi affet kızım."
   Bu anekdot dahi vicdanı olan kâriyi tam cigerinden (ciğer değil ciger) yakalıyor. Kitap bitene kadar da bırakmıyor. Elinize alın, bir günde bitirirsiniz.