29 Aralık 2014 Pazartesi

Barselona Gezi Notları (500 Euroya Bir Hafta Barselona)

   
Bir mevsim önceden ucuz bilet alınır. (bizim biletler iki kişi için 300 avro tuttu.Ankara-İstanbul-Barselona ve dönüşü)
   Metro yakınlarında bir daire tutulur (7 yataklı, 3 yatak odalı süpersonik bir daire için bir haftaya 277 avro ödedik (buukingkom'da avantajları devamlı takip etmek gerek)).

   Gider gitmez havaalanı turistasinformaziyonastan 30.5 avroya beş günlük barselona travel card alınır (bununla havaalanından trenle şehir içine gidip, şehirde beş günlük metro, otobüs, tren ve kimi füniküler hatlardan ücretsiz yararlanabiliyorsunuz. Bizim kartlar kendini ilk iki günden sonra amorti etti.)
   Evropa memleketlerinde; fakir gibi yurdum kahvaltısını çok arayanlar, benim yaptığım gibi sırt çantalarına küçük çaydanlıklarını koyar, eve yerleşir yerleşmez yakınlardaki bir marketten zeytinini, peynirini, çayını, domatesini, yumurtasını, salatalığını alır (ki bunlar ortalama 15 avro falan tutar), her sabah bolca bulunan fırınlardan baton ekmeğini kapar, çayını demler, yumurtasını haşlar/omletini yapar, elin İspanyolunun tüm kahvaltısını oluşturan kruvasanları da kahvaltısının üstüne cila niyetine taam eder. 
Heryerde bu def-i hacet getiren
heykelciklerden vardı. Çözemedim !
Patatas Bravas
 (Türkçesi Anne usulü
kızartılmış patates)
   Bir öğünü sandviç (ispanyolcası "bikini"), patatasbravas (bir cins tapas) yahut bir parça pizza ile geçiştirip, akşam yemeğini güzel bir restoranda yerseniz, sadece ilginizi çeken müzelerin içine girerseniz bir haftalık harcamanız da ortalama (idare öğün 5, asıl öğün 15-20, müzeler için günlük ortalama 15 avrodan) 200 avro tutacaktır. 100 avrolukta duyutifirii alışverişi yaparak, bir haftalık seyahatinizi ulaşım, konaklama dahil 500 avro sınırında tutabilirsiniz. Hımm yazı pek rakamsal bir mecraya kaydığından hemen ekseni değiştiriyorum.
   Ucuzcu havayollarının tercih ettiği Prat Havaalanının T2 terminalinden şehir merkezine doğrudan trenle (Renfe) ulaşabilirsiniz (bilet 4.2 euro). Tüm biletleri, istasyon girişlerinde bulunan otomatlardan alabiliyorsunuz. Hepsinin ingilizce dil seçeneği var. Yönlendirmeleri izleyin, başaracaksınız. 
Placa Reial
   Sakın ha başka evropa memleketlerinde olduğu gibi "biletsiz bineyim, nasolsa kontrol yok !" demeyin zira pek ciddi bir kontrol sistemleri var. Bir haftada en az dört kontrole denk geldik. Biletsiz seyahatin cezası 100 euro ve hemen tahsil ediliyor. Yineliyorum, en iyisi 30.5 euroya beş günlük travel card almak (1,2,3 günlük kartlar da var). Bu kartla birlikte bir metro ve bir şehir haritası da veriyorlar.
Şehirdeki yaya geçitleri
nedense çoğunlukla verev.
   Barselona büyük bir şehir değil. Merkeze ulaştıktan sonra bir çok yere yürüyerek gidebilirsiniz. Buna rağmen şehrin çok gelişmiş bir toplu taşıma sistemi var. Metro hatları çok yaygın, trenle tümleşik istasyon sistemi var. Otobüsü de bir gün içinde çözebilirsiniz. Elbette ulaşım için otobüsü tercih etmenizi öneririm. Metro ile giderken pek bir yer görülemiyor. Bizdeki metroların aksine bunların hepsi olması gerektiği gibi yeraltından ilerliyor. Hatların renklerine göre istasyon arası geçişler var. İlk başlarda girift görünse de aslında çok kolay, ispanyolca, katalanca ve hatta ingilizce dahi bilmenize gerek yok. Okuma yazmanız varsa çabucak çözebilirsiniz.
   Konaklama için illa ki de La Ramblas yahut LSF (La Sagrada Familia) civarlarında bir yer bulmaya kastırmayın. Bulacağınız yer bir metro istasyonuna yakın olsun yeter. Çünkü popüler yerlerdeki konaklama alternatifleri hem ortak banyo/tuvaletli, hem asansörsüz, hem de gereksiz pahalı. Biz Clot diye bir yerde kaldık. Ki hem metroya yakın, hem nezih bir semt, hem de insaflıcasına ucuzdu. 
   Kentte kime yol sorsak, yardım istesek hep pozitif yaklaştılar. Yardımı veya tarifi ingilizce sormamıza rağmen sinyorlar/sinyoralar hiiç umursamadan hızlı bir katalanca ile başlıyorlar tarife, bize de vücut dillerinden sonuç çıkarmak düşüyor, yine de hiç kaybolmadık.
   Bir çok avrupa kentinin aksine, hayat uzun öğle siesta tatilinde dahi hiç durmuyor, karnınızı doyuracak açık dükkanlar bulabilir, vitrin bakınabilir, ıssız sokaklarda sıkılmayabilirsiniz. Aynı şey gece için de geçerli. Mesela akdeniz kıyısındaki kentlerde akşam beş ve sekiz arası ani bir hareketlilik olur ve sekiz dokuzdan sonra in cin top oynar sokaklarda. Barselona öyle değil. Hep bir devinim içinde.
Katalan Müzik Sarayı'nın içi.
   Barselona deyince akla Gaudi geliyor ya, bence bu şükela bir pazarlama kamyanyası. Casa Milo, La Pedrera, Park Guell ile LSF haricinde başka bir eserini görmedik. Kendi adıma öyle nefesimi kesecek bir deneyim değildi. Görülmez mi ? Görülür ama nebliyim Barri Gothic, Park Guell'den daha fazla ilgimi çekti. 
   Geldik görülecek yerlere :
   La Sagrada Familia
   Metro ile kolayca gidebilirsiniz. Aynı adlı istasyondan çıkıp arkanızı dönünce "Oha bu ne !" diyeceksiniz. Bakmayla bitmeyen bir yapı. Her bakışta farklı bir detay dikkatinizi çekecek. Yüksekliği, açıları, rölyefleri, silueti ile gördüğünüz her binadan farklı bir yerde. Önünde her daim uzun bir bilet kuyruğu var. Ben içeri girmeyip dört tarafından da uzun uzun izledim. İçinin fotoğraflarına bakmakla iktifa ettim. O uzun kuyrukta beklemeyi göze alamadım. Sakın ola ki önünde fotoğraf çektirmeyin, balık gözü objektifiniz (geniş açı mı demeliydim ?) yoksa çok zordur. Bunun yerine katedralin iki tarafındaki parklardan daha güzel açılar yakalayabilirsiniz. Çevrede bissürü ıncık cıncık hatıra eşyası satan yerler var. Parklar var. Churros yapan abiler var. Sıcak sıcak alıp yiyebilirsiniz (külahı 2.5 euro).


   Bay Gaudi, bu tepeye lüks konutlar yapacakken bir takım sorunlar çıkınca buraya park yapılmış. İyi de olmuş. Lesseps ya da Vallcarca metro istasyonlarından yürüyerek gidilebiliyor. Biz Vallcarca'dan gittik. Felaket dik yokuşlara yürüyen merdivenler koymuşlar, yine de çıktığımız kadarıyla soluğumuz kesildi. Parka buradan girince ana girişten değil, yan girişlerin birinden girmiş oluyorsunuz. Tırmana tırmana en tepedeki haç işaretlerinin bulunduğu yerde, şehre şöyle bi kuşbakışı bakıp, yavaş yavaş aşağılara inebilirsiniz. Park, dinlendirici, estetik bir park. Aheste bir yürüyüşle yarım saat sonra falan asıl girişe gelebilirsiniz. Ve ta taaa : sürpriz : asıl atraksiyonun görüleceği yerler biletlidir üstelik parasını verdiğinizde hemen giremiyorsunuz, 400 kişilik ziyaretçi kotası var. Biz girmedik, çünkü girmesek de görülebiliyor. Gaudi'nin tasarladığı sütunlar ve banklar ile ilginç mozaik süslemeler var. Merdivenlerin ortasında da kentin simgesi haline gelmiş bir mozaikli kertenkele var (ki tahmin ettiğinizden küçüktür). Parkın içinde bir Gaudi müzesi var. Mimariye düşkün olan gezgin girer (tahmin edilebileceği üzere girmedim). Bay Antoni Gaudi, düz hatlara nasıl bir düşmanlık geliştirdiyse, tüm eserlerinde kavisli hatlar var. Yine de baktığınızda "hımm bu bir Gaudi" diyebileceğiniz bir üslubu var. Moebius ya da Enki Bilal'in çizimlerine benziyor (ya da tam tersi).
Gaudi Müzesi


Park Guell'e alternatif çıkış

   Geldik şehrin en yüksek tepesine. Bu noktaya gelebilmek için aynı adlı metro istasyonuna geliyoruz. Burada antika görünümlü bir füniküler var. 8 euro verip binebilir ya da en fazla on dakika bekleyip otobüsle gidebilirsiniz. Biz fünikülere bindik ama değmez binmenize. 5 dakikalık bir yolculuktan sonra tepenin üstündesiniz. Burada Sagrat Cor tapınağı ve antika bir eğlence parkı var. Aralık'ta gittiğimizden eğlence parkı kapalıydı ama tapınağı gezdik ve en önemlisi süpersonik bir şehir manzarasını temaşa ettik. Dönüşte (ki dönüş biletimiz olmasına rağmen) otobüsü tercih ettik o da bizi belediye fünikülerine yönlendirdi (ki ulaşım kartıyla bedavadır). Buradan aynı inişi ücretsiz yaptık. 

   Montjuic
   Burası da liman bölgesindeki en yüksek tepedir. Otobüs getirir sizi teleferiğin dibine bırakır. Kendinizi binmek için zorlamayın, bir on dakika bekleyin 155 numaralı (yamulabilirim emin değilim) otobüs sizi tepenin üstüne kalenin girişine götürür. Hiç boşuna 8 euro vermeyin. Göreceğiniz manzara aynıdır. Tepede Monjuik kalesi vardır, bilet 5 eurodur. İçeride görecek fazla bir şey yok ama manzaraya değerdir. İç avlunun etrafında bazı sergiler var. Bize Polonya denk geldi. Çavuşesku'nun sarayına ibretle baktık (fıtratımızda var). Bir odadaki ilginç bir enstalasyon ise fotoğraflamaya değerdi. Buradan göreceğiniz şehir manzarası Tibidabo'dan alçak bir noktadan görülmesine rağmen daha detaylıdır. Kalenin üstünde, nasıl oraya geldiklerini anlayamadığım bir hatun heykeli vardı, kitabesini okuyup anlamaya üşendim, durdum yanında fotografimi çektirdim.
işte bunlar hep testosteron
Kastel Monjuik'in bahçesinde
çiçekler açar !
Kapı ve çerçevesinin cesameti
bizlerle mukayese kabul etmez.
Trol kapısı bu kapı !
 Plaça de Catalunya

   Barselona'nın Taksim meydanıdır. La Ramblas (ki her turistin yolu düşecektir)'a buradan gidilir. Bir çok toplu taşıma aracının birleşim yeridir. Ortasında seyyar çirkin bir buz pateni pisti yerleştirmişler. Gece başka, gündüz başka güzeldir. Her şekilde ulaşılabilir. Gidilirse muhakkak görüleceğinden fotoğrafını koymaya üşendim.

   Plaça de Espagna

   Diğer önemli meydandır. Espagna metro durağı bu meydana çıkar. Yeni yapılan bir AVM (ki şehirde gördüğüm tek AVM'dir.) siğil gibi dursa da; venedik kulelerinin olduğu yolun sonundaki saray, sarayın önündeki havuz (ki sonra yine değineceğiz), aşağıda Passeig de Gracia caddesi, ortadaki fışkiyeli heykelleri ile görmeye değer.

   Passeig de Gracia
   Alışveriş manyaklarının kendilerinden geçeceği bu cadde normal gezgin için sadece Gaudi'nin iki eserine evsahipliği yaptığı için makbuldur. Casa Mila (ki La Pedrera da derler) ve Casa Battlo adlı iki apartman ve müze, görmelere sezadır. La Pedrera onarımdaymış (ki ben öbüründen daha fazla hoşlandım).  Lüküs Barselonalılar buralarda piyasa yapar. Prada, Bulgari, Gucci, Chanel  gibi aklınıza gelebilecek her türlü ünlü markanın burada tükkanları vardır. Bunların ortak özelliği; vitrinde ve mağazada pek bir ürün olmamasına rağmen olan ürünlerin neredeyse bir dükkan parası etmesidir.


Caddedeki bu bankları da
Gaudi tasarlamış

   La Ramblas
   Barselona'daki her turistin yolunun geçeceği bu cadde, eski cadde-i kebir gibi bir şeydir. Günün ve gecenin her saati hareketlidir. Katalan meydanından başlar, Kolomb heykelinin orada biter. Hepi topu bir iki kilometredir. Balmumu müzesi, erotik müze gibi turist tuzakları vardır. Modern Sanatlar Müzesi (giriş ücretsiz, sergilenenler ilginçtir), Seramik Müzesi, Palau Guel (ki Gaudi'nin başka bir eseridir), bir iki tiyatro ve opera binası da bu caddededir. Sırtınızı denize döndüğünüzde bu caddenin sağ kısmında Barri Gotic bölgesi vardır. Solda kalan bölge ise özellikle geceleri pek tekin değildir. Caddenin Kolomb heykelinin olduğu girişinde ise sokak sanatçılarının değişik atraksiyonları bulunmaktadır. Cadde üstünde tebdil kıyafet gezen barselona zabıtaları var sanırım. Ekmeğinin peşinde zenci kardeşlerim sergilerini, hep bir elleri "kalk gidelim ipinde" seriyorlar, aniden de "Liceu" metro kapılarında üstüste gelebilmektedirler.
Tedaviden önce
Tedaviden sonra
   La Boqueria
   Şikemperver gezginlerin aklını oynatmasına neden olabilecek kuntastik bir yerdir. La Ramblas'a Katalunya Meydanından girerseniz aşağıya doğru Carrefour'u 20 metre geçince bu acaip pazara ulaşırsınız. Büyükçe bir meydanda Galatasaray'daki balık pazarının 30 kat büyüğünü düşünün, lezzetlerin en uçlarının burada bulunabileceğini, felafel bir aydınlatmanın şıkırdattığını, alabileceğiniz lezzetleri hemen oracıkta pişirtebileceğinizi düşünün. Her türlü av etinden, mavi yengeçe, fırınlanmış kuzu kellesinden, egzotik çikolatalara kadar. Fakir ki damak tadında sınır tanımaz; sınırları yeniledi ol bokeriyayı görünce.


Av hayvanları tüylü olarak satılıyor.
   Barri Gotic
   La Ramblas'tan denize doğru inerken sol tarafınızda kalacak bu mahalle, benim tekrar Barselona'yı görme nedenlerinden biri olabilir. Ha nedir bu kadar cazip olan ? Yazınca pek cılız görünüyor. Beş futbol sahası büyüklüğünde bir yere yığma bina yapmışlar, sokakları çok dar tutmuşlar, alt katlara otantik kutantik tükanları açmışlar, ama bunu 16. yüzyılda yapmışlar. Kadim zamanlardan kalan daracık, duracık sokakların içinde, cankisi de var, aristokratı da. Placa Real gibi ani boşluk veren hoşluklar da, güneşin giremediği birbuçuk metrelik sokakta "çenc sinyor" diye önünü kesen yıllardır yıkanmamış homlıs da karşınıza çıkabilir. En güzeli ise tükanlar. Küçücük diye girdiğiniz bir mağaza Ali Babanın mağarası gibi çıkabiliyor. Gece emniyetsiz diyorlar ama ben bir şeye rastlamadım. 




Barceloneta
   Barselona'nın marinası, bir iki güzel kulübü (haydi bir iki demeyelim de hayli diyelim), bazı kumarhaneleri, biyolojik araştırma parkı (vallahi ne işe yaradığını bilmiyorum ama güzel mimariye sahip büyükçe bir bina), sahildeki yürüyüş ve bisiklet yolları ve elbette elli metrelik bir kumsalı ile yazlık tatile gideceklere hitap eder. Ummadığınız bir yerde (marinanın girişinde) şehre bakarsanız LSF'yı göreceksiniz sakın şaşırmayın. Aralık gibi pek denizle arası hoş olmayan bir zamanda gittiğimizden, buraya belediye otobüsüyle yaptığımız küçük bir temaşa turuyla yetindik. Sıcak havalarda tadından yenmiyordur görünümündeydi.

   Barsenola Katedrali
   Burası için yazacakları tariflere bakmayın. En kolayını yazıyorum. La Ramblas'tan aşağı vurun. KFC ve Mekdanılds'ın karşılıklı kuruldukları sokaktan dalın "Carrer de Ferran" gibi bir şeydi adı. Sokak pek güzel, yürürken sıkılmazsınız. Bir meydana çıkacaksınız. Belediye Meydanı. Burada Barselona'nın pek mütevazi ve tarihi belediye binası var. Oradan kalabalığı takip edin, on dakikalık vitrin bakınmalı bir yürüyüşle Barselona Katedralindesiniz. Giriş; akşam 17.15'den sonra ücretsiz olduğundan, işini bilir turist tayfası buraları akşamüstü şenlendirir. Dışı güzel, içi güzel bir yapı. Ama Vatikan'ı görmüş bünyeye bir etkisi olmaz. Gittik, gezdik. Etrafında kurulan Kırismıs tezgahları daha çok ilgimi çekti (adam bildiğin ağaç kabuğunu 50 euroya satıyor, yosunlar (ağaç üstünde olan yosunlar) 20 euro (velhasıl din her yerde iyi ticaret)).


Font Magica de Montjuic
   Espagna meydanını yazmıştım yukarıda. İşte o meydanda venedik kulelerinin arasından İspanyol Sarayına (var mıdır bin oda ? adamlar itibarsız, yoktur bence) giden yola çıkın. Saraydan önceki yolun üstgeçitlerinde durun ve ortada duran havuza bakın. Ama bunu (kışları) Cuma, Cumartesi günleri akşam 19.000'da yapın. İki saat boyunca müzikli, ışıklı bir su gösterisi var. Böyle şeylere pek metelik vermem ama görsellik etkileyici. Bir tek kullanılan pop müzik felaket kiç. Oysa koysalar bir şöyle en lüküsünden; (misal Sibelius'dan senfonik şiir olur, Moris'in Bolerosu olur, Enya'dan Orinoco Flow bile olur) bir müzik; fakir de ağzı açık ayran budalası gibi izlerdi. Nedir : 15 dakika sonra kıçım üşüdü, döndüm gittim. At gözlüklü turist (santrfüj etkisiyle), sarayı arkasına alır; uyanık gezgin üstgeçitten izler önde havuz, arkada saray, sarayın arkasında lazer ışıklar falan.


  
Tarantos
   "O kadar İspanya'ya geldik bir flamenko izleyelim" diyenler buraya efendim. Hiç heveslenmeyin flamenko Sevilya'nın (öyle okunuyor. yoksa biz de biliriz Sevilla'yı) harcıdır. Oralarda yakalanırmış bu ruh. Burada turistik flamenko izleyebilirsiniz anca. Şehirde bu gösteriyi yapan bir kaç tabla var. En kolayı ve ekonomiği "Tarantos"tur. La Ramblas'tan denize inerken sol tarafta "Plaça Reial" var. Onun da bir köşeciğinde Tarantos durur. Gişede 10 euro, internette 8 euroya biletinizi alırsınız. 20.30-21.30-22.30 seansları vardır. Kapıda bileti gösterir, turist tayfasıyla dalarsınız mekana. Ambiyente güzeldir, içecekler uygundur (litrelik sangria 12 euro), şov büyükşehirlerde yediğiniz fındık lahmacunlara benzer (aslını andırır). 40 dakika falan süren gösteri sonunda dağılırsınız. 

Girona

   Barselona'ya 100 küsur kilometre uzaklıkta, görmelere seza şehirdir. Renfe trenleriyle kolayca gidilebilir. Sants ya da Clot'dan biletinizi alırsınız. Heryerde durup iki buçuk saatte giden amonyak kokulu yerel tren 8.4 euro, bizdeki hızlı trenlerin daha konforlu kompartmanlısı (ki birbuçuk saatte varır) 10.5 euro, hızlı tren (hiç görmedim bilemiycem (35 dakikada varır)) 32 euro. Girona istasyona varınca karşıya geçip sola ileriye doğru gidin, Katalan Meydanına varacaksınız. Eski köprünün karşısına geçip sol taraftaki Turistasinformasyonasdan şehir haritası alın ve sola vurarak gezmeye başlayın. Eminim hoşunuza gidecek. İzleyince "acep bu nerede çekilmişti ?" diye sorduğum "Perfume" filminin büyük kısmı burada çekilmiş. Katolik kilisesinin "ya dininizi değiştirin, ya da gidin" dediği musevi cemaati burada bir getto yapmış, bir süre direnmiş sonra dünyaya dağılıp sefarad olmuşlar (ki büyük kısmı Osmanlı'ya sığınmıştır (o zamanlar dini baskıdan kaçanların, şimdi "Osmanlıca öğreneceksiniz !" dayatmalarının yaşandığı ülkemize kaçması da ironinin tepesidir)). Neyse dönelim Jirona'ya (öyle okunuyor). Nehirlerin böldüğü, yürüyerek bir günde gezilecek bu kuntastik şehir; taşa heykele meraklı gezgini kendinden geçirir. Fiyatları Barselona'dan ehven, kalabalıktan uzak, accaip auraların hissedileceği nefis meydancıkların fink attığı, tarih kokan bu yer; bir gününüzü ayırmaya kesinlikle değer. 






Girona'dan metal bir eşik ayrıntısı







Yeme İçme Önerileri :

   La Ramblas'tan denize inerken sol tarafınızda beyaz bir heykelin olduğu mini bir meydan göreceksiniz. O meydandan sola sapan sokağa dalın, 50 metre falan sonra köşede bu La Fonda namlı restoran vardır. Dekorasyon süper, servis itinalı, tabaklar güzeldir. İki set menü vardır. 13 euroluk ve 17 euroluk. Her ikisinde de dörtlü alternatifler içinden bir başlangıç, bir ana tabak ve bir tatlı söyleyebilirsiniz. Yanında bir içecek ve ekmek de verirler. İçeceği sangria denen meyveli ve soğuk içilen şaraptan yana kullanın derim (burada güzel hazırlıyorlar). Alakartı tercih ederseniz, set menüdeki yemekleri daha pahalıya yersiniz sadece. Kalamar mürekkepli deniz ürünlü siyah paella (Firuze Hanım'a selam olsun (bu Eyvah Eyvah 2'yi izleyenlere)), tavşanlı paellayı ya da meşrebinize göre başka tabakları deneyebilirsiniz. Müzik yok, LCD televizyon yok, güzel ışıklandırma, iyi yemek var. Tek dezavantajı, burayı çabuk keşfeden turist tayfası yüzünden kendinizi Barselona'dan başka bir yerde hissetmek. Onun için standart olmayan yemek saatlerinde giderseniz, sakin sakin taam edersiniz.

Sangria çarpabilir,
aman dikkat !
"Dumb and Dumber" siyah paella
deniyor 
  1941'de açılmış henüz yeni bir pastane olan Dulcinea'nın yerini üstteki bağlantıya tıklayarak öğrenebilirsiniz. Burası aslında bir çikolata evi. Barselona'da uzun süre yaşamış bir şikemperverin önerisiyle bulduk. Bir iki çeşit ürünleri var. En tutulanı sıcak çikolataya bandırılarak yenilen churros denilen şekerli sıcak hamur çubukları. Sıcak çikolataları ve sıcak churroslarını denedik. (çikolata 3.2 euro, churros 1.49 euro). Pek damak çatlatan bir lezzet değildi. Tencerenin dibinden sıyrılan kakaolu puding gibi bir şeydi. Nedir : mekan pek güzel. Dükkanın başında duran aksaçlı ihtiyar amca, işi ile çok ilgili (Kadıköy Baylan'da da vardır aynı modelden). Garsonlar birer model. Yerel halk çok tutuyor. Bu nedenlerden ötürü gidip görülebilir.




   Benim favori mekanım. Gotic'de yürürken gösterişsiz vitrinine denk geldim. Plaça Reial'den çıkan sokakların birinde. Tabeladaki kuruluş tarihi  fransız devriminden üç yıl önceydi. Bir restorant 220 küsur yıldır çalışıyorsa vardır bir nedeni diye düşünerek, isteksiz grubumuzu zorla içeri sürükledim. İyi ki de sürüklemişim. İçerisi bir dünya. Bir kere imkansız görünecek kadar katmanlı ve geniş, tüm çalışanlar bir aile (işin başındaki teyzeler ve personelle ilişkileri Almodovar filmi gibiydi), girişteki yüksek fiyatlara aldanmayın içerde iki set menü var. Üçlü seçeneklerden aklınıza yatanları alıyorsunuz. Menülerin biri 13 diğeri 16 euro. Ama gelen mamuller güzel. Kalabalık ve turist yok denecek kadar az. Geyiğin boynuzlusu dönüyor. Menülerde kişibaşı yarım litrelik şarap da fiyata dahil. Masaya gelen şaraba gözlerinizi dikip hayalkırıklığına uğramayın, açık etiketsiz şişede sofra şarabı gelecek ama güzel sofra şarabı. Tatlı olarak viskili keki deneyin, hem hafif hem kafa açar. Nebliyim restorant değil esnaf lokantasını sevenler burayı ıskalamasınlar.


   Kalemimden geldiğince önerilerde bulunduğum bir yazının sonuna daha gelmiş bulunmaktayız sevgili hemşerilerim. Bütçe, kallavi bir bütçe değil. Gidilmeyecek yer değil. Görülmese de olur ama görürseniz daha iyi olur. Hoş anılar biriktirilebilecek bir potansiyeli var. Öyleyse : "Ne duruyorsun be, at kendini denize" diyerek Orhan Veli Abimize de son bir selam sarkıtıp, arakolpa huzurdan çekilir.

SON NOTLAR :

  • Cepçilik fazla diye yazıyorlardı. Herhalde bunu yazanlar İsviçre'de, Norveç'te yaşayan Türkler. Çünkü ben (misal) Taksim'de ne kadar dikkatliysem orada da o kadar dikkat ettim. Kalabalık yerlerde cüzdanı düğmeli pantalon arka cebinde tuttum. Cep telefonum zaten akılsız, bulan almaz, metroda sıkış tepiş de gittim, konser çıkışlarında kalabalığın içinde de kaldım. Hiç cepçiliğe rastlamadım. Tedbirsiz davranmayın ama paranoyaklığın da alemi yok. 
  • Katalan kültürü her yerde kendini belli ediyor. Yer gök Katalan bayrağı
  • Polislerin görüntüsü ürkütücü ama bir şey sorduğunuzda çok yardımcı oluyorlar, görüntülerinin aksine çok içten ve güleryüzlü davranıyorlar.
  • Felaket bir çekik gözlü turist akını var.

28 Aralık 2014 Pazar

"Yemezler !" Dr.Yavuz Dizdar'dan Korku Kitabı

   Yavuz Dizdar bir onkolog. Geçen yılın sonunda, benim şimdiye kadar okuduğum en irkiltici kitabı yazmış. 14 bölümden oluşan kitap, her biri diğerinden etkili başlıklar taşıyor. Bu satırlardaki her iddia, makaleler ve yayınlarla destekleniyor. Anlıyoruz ki : okuduğumuz kitap popüler kültüre hitap eden gelir geçer içeriklerden değildir. Bilakis, okuma güçlüğünün aşılması için kitabın başında "okura not" adı altında, okura gereken yönlendirici destek verilmiş, nasıl okumamız gerektiği bir güzel açıklanmıştır. 
   Bendeniz 2009 yılından beri televizyona bakmıyorum. Bay Dizdar televizyonlara da pek çıkar, doğru bildiklerini söylermiş. Hakkında yazılanlara şöyle bir baktım da, eleştirilerin çoğunun yapıcı değil yıkıcı olduğunu gördüm. Hakkındaki genel kanı negatifse, bir yazar okunmaya değerdir. (oha aforizma buldum). 
   Fizyoloji, besin fizyolojisi, tıp, anatomi, biyoloji ve beslenme konularında bilgim pek az. Bu nedenle bir fikir de geliştiremedim. Bu konu ile ilgili tek verim : şimdiye kadar yaşadıklarım, gözlemlediklerim ve az da olsa okuduklarım. Bu halimle bile kitabı altını, üstünü çize çize bir ayı aşkın bir zamandır okuyorum. Bu kadar uzun sürmesinin nedeni, bölümlerin hazmedilmesinin bir haftaya yakın sürmesidir. Okuyorum, irkiliyorum daha fazla ilerlemeye, bir hafta sonra merak korkuya baskın çıkıyor, bir iki bölüm daha okuyorum, haydi başa dönüyoruz. Öyle böyle derken iki ayı aşkın sürede bitti (bir nevi arakolpa anti-rekoru).
   Her bölümün başlarında bir takım isimler var. O bölüm o kişiye altta yazan hasletleri nedeniyle atfedilmiş. Misal 4.bölümün başı : "Victor Ananias'ın değerli anısına... Beslenmenin doğadan geldiğini anlatmadaki çabaları için." .
   Kitabımızın içeriği beslenmemizdir. Alt başlıklar olarak da bilimin endüstrileşme süreci, sindirim işlevi ve mekanizması, beslenme ve hastalık ilişkisi, süt, yoğurt, ayran, endüstriyel et, piliç ve yumurta, şeker, tarım ilaçları, çıkarımlar, beslenmenin ekonomisi, uluslararası boyuta derin ticaret zinciri gibi konular işlenmekte. Şikemperver kari, bu kitaba ilgisiz kalmamalı, hatta başucunda bulundurup ara ara bilgilerini tazelemeli. Nedir : okudukça "aa hakkaten de" diyebileceğimiz bir çok gerçeklik ile yaşadıklarımızı anımsadığımızda idrak edeceğimiz beslenmeye dair önemli bilgilerin, hayatımızda olması şarttır. 
   Endüstrileşmiş gıda ile beslendiğimiz bu günlerde, sayısı gittikçe artan ve nedenlerini bilemediğimiz güncel hastalıkların (reflü, aşırı tüylenme (yumurtayı kesin), anksiyete, panik atak vb.) beslenmemizden (ya da beslenmememizden) kaynaklandığına dair küçük bir fikir kırıntımızın olması ve bundan kelli yediklerimize daha ayrı bir özen göstermemiz gerektiğini anlamamız için bu şarttır. 
   Şartlar fazla olmaya başladı. Aşağıda kitaptan aklımda kalanlardan küçük bir buklecik var. Meraklı okurun dikkatine sunulur.
   Ana babalarımız neyse de. Daha büyük ebeveynlerimiz gibi beslenmemiz dileğiyle.
ÖNERİLER
   UHT süt, ölü süttür. Mümkünse güvendiğiniz sokak sütlerini kaynatarak, yoğurdumuzu kendimiz mayalayalım. Hiç olmadı kutu süt değil, pastorize süt kullanalım. (pastorize süt 60 derecede kaynatılırken, UHT sütler 160 derecede kaynatılıyor ve yapıtaşları ciddi olarak bozuluyor)
   Ekşimeyen süt/yoğurt, kokuşmayan yumurta, bozulmayan gıdalardan uzak duralım. Böyle gıdaların yapıtaşları, geçirdikleri işlemlerden ötürü deforme oluyor.
   Kedi köpeğin yemediği, sineklerin konmadığı gıdalardan uzak duralım.
   Kelle yahut dil paça çorbasını (özellikle evde çocuk varsa) haftada en az bir kere masada bulunduralım. 
   Sakatattan uzak kalmayalım. 
   Geleneksel pişirme yöntemlerini tercih edelim. Yemeğin suyuna ekmeğimizi bandıralım.
   Boza, kefir, yoğurt (evde yapılmış olanını) gibi doğal mayalanmış gıdalar candır,
   Bembeyaz yumurta, yirmi dakikada pişen tavuk almayalım. (yumurta klorlu suda yıkanarak beyazlatılır, Endüstriyel piliç ise bir yılda geleceği boyuta 45 günde gelir. (45 günde kesilmese 60 günde ölür))
MALUMATFURUŞLUK KÖŞESİ
   UHT sütten mayalanmış yoğurtlar homojen olduğundan kaymak yapmaz. Bu açıdan kaymaksız yoğurtlar daha dürüsttür. Kaymaklı hazır yoğurtların kaymakları ise süte margarin yağı karıştırıldıktan sonra mayalanma aşamasındaki sütün üzerine püskürtülerek oluşturulur. Bu kaymaklar yoğurttan kolayca sıyrılabilir. Evde mayaladığınız yoğurdun kaymağını bir ayırmaya çalışın bakalım, hazır yoğurtlar kadar kolayca sıyırabiliyor musunuz ?),
   Her birimizin bağırsağında bulunan 300 kadar bakteri kolonisi beslenmemizin önemli bir kısmını gerçekleştirmektedir. Yeni doğan bebeğin bağırsaklarında bakteri faunası oluşmadığından ilk günler dışkılaması çok sağlıksızdır. Anne sütüyle kendisine geçen bakteri faunası işlemeye başladığında dışkılama ve beslenme düzene girer. Bu açıdan anne sütü esansiyeldir (bu da kitaptan aşırdığım bir kelime (vazgeçilmez anlamına geliyor.)). 
   Morali yüksek tutmak esansiyeldir (esansiyele sardım). Zira diyabet ve kanser dahil pek çok hastalık aşırı üzüntü ile tetiklenebilmektedir.
   İstek ve hazzı birbirinden ayırmak gereklidir. İstek bir gereksinimin karşılanmasına yönelik ortaya çıkar, haz ise geçici bir keyif alma durumunun karşılanmasıdır. Gerçek istek karşılık bulduğunda ortadan kalkar, hazza yönelik istekse tekrarını talep eder. Günümüzde endüstriyel yiyeceklerin özellikle atıştırmalık olarak adlandırılan cips, kraker gibi sınıfları haz duyusunun uyarılması üzerine geliştirilir. Bu aslında bilimin kötüye kullanılmasıdır.
   Bilimde bir "Fransız Paradoksu" vardır. Fransızlar bol miktarda kolesterol içeren peynir ve tereyağı tüketmelerine karşılık, kalp hastalıklarına ortalama batı toplumlarındakilerine göre daha az yakalanır. Bunun açıklanmasında en çok vurgulanan neden, düzenli tükettikleri kırmızı şaraptır. 
   Bugüne dek yaşam süresini uzatan tek bir yöntem bilinmektedir, o da günlük kalori ihtiyacının altında kalınması, yani az yemektir. 
   Yeni jenerasyon batı akademisi, onları yetiştiren bilim camiasından farklıdır. Bir kere yetiştiren kuşağın sahip olduğu saf merak ve doğayı açıklama çabası giderek ortadan kalkmıştır. Ama bir bu kadar önemlisi, bilim artık doğrudan sermayenin ve ticari sistemin kontrolüne girmiştir. (işte bu da beni çok hüzünlendirmektedir. Zira son yıllarda okuduğum, bilimi konu alan tüm yayınlarda aynı endişe dile getirilmektedir.)
   Vallahi daha da çok yazacağıdım ama yoruldum, Belki siz de yoruldunuz. Ama kitabı alın, korkarak da olsa okuyun (ki küçük çocukları olanların daha da çok korkacağı garanti !), kendinizi ve çevrenizi beslenme konusunda bilinçlendirin.

24 Aralık 2014 Çarşamba

"Gone Girl" Kadınlar Korkunç Allahım !

   Seksist değilim ama "Kadınlar Korkunç Allahım" diye düşünerekten uykularımı kaçıran filmdir.
   Deyvitfinçer ilginç yönetmen "Yedi"yi çektiği kadar, zihin "Zodiac"ı da hatırlıyor deli gönül. Yani iyisi de olmuş, vasatı da. 
   İlk yarım saatin sonunda "hah ! dedim klasik holivut filmi", konu yavaştan sarınca iki buçuk saat esir olduk filmin başında. 
   Bir sabah karısının kaybolduğunu farkeden Nikdan, medyanın başrolde olduğu bir arama kumpanyasında (evet kumpanya) olayların içine sürüklenir. Olaylar gelişir.
   Evet gelişir de nasıl gelişir ? İşte sorun burada. Yönetmen ve senarist algınızı önce bir tarafa yöneltiyor (ki övünerek söyleyeyim : fakir yönelmedi (ilk sapmayı görebildi)), sonra diğer tarafa ki (evet bunu tahmin etmiştim), daha sonra başka bir mecraya akıtıyor olayı ve çok tartışma yaratacak şekilde pattadanak bitiriyor filmini (ki bence en güzel şekilde bitiyor.)    Her kadın ve her erkeğin farklı yorumlayabileceği bir filmdir karşımızdaki. Yorum, tamamen cinsinize ve fıtratınıza (ne işim olur fıtratla) yaratılış özelliklerinize bağlı olarak değişebilir. Yalnız, yansıtılan öyle bir femfatal ki, o kadar olur.
   Müzikler, oyunculuklar (boyunsuz Beneflektten de hiç hazzetmeme karşın), kurgu, senaryo gayet güzeldir. Rosamundpayk, tüylerürperticidir, beneflekt (ilaç ismi gibi) hafiften sığır olmasına rağmen mağduru iyi canlandırmıştır. Asıl korkunç olansa kızıcığımın/kuzucuğumun "Eymi gayet de haklıydı, netçede aldatıldı" demesidir. 
   Velhasıl, sizi husursuz edecek bir deneyime hazırsanız, çıkarımlar yapacak denli açıkyürekli bir eşiniz varsa tadından yenmez. Şiddet ve cinsellik sahneleri vardır, küçükleri yatırın. 


22 Aralık 2014 Pazartesi

"Sağım Solum Sobe" Attila İlhan'dan Tarih Meraklılarına.

   Elbette biliyorum kitabımızın bir tarih kitabı olmadığını. 
   Bilgi Yayınevi faydalı bir iş yapıp "Kaptan"ın Cumhuriyet Gazetesinde yayımlanan yazılarını toplayıp bir seri yaptı. İşte o serinin bir incisi de "Sağım Solum Sobe"dir. 
   Bayan Memnune'nin biricik oğlu Attila, 1977 ve 1979 yılları arasında gazetede döneminin çok ötesini de aydınlatabilecek yazılar kaleme almış, okura da bunları (zamanında okumadığından) iş bu matbuatta okumak kalmıştır. Yazılar, günün olaylarına da hitap etse de tespitler ve okura aktarılan bilgi ile yorumlar günümüzü de aydınlatmaktadır. Yazılanlar 35 yıl öncesinin güncelidir. Bu bağlamda, karşınıza SAVAK, İran Şahı, Sovyetler Birliği, soğuk savaş gibi günümüz gençliğine garip gelecek siyasi kavramlar çıkabilir. Bunlara aşina olmayanlar lugat ve gugıl karıştırarak, malumat dağarcıklarını şişirecekler, akbaşlı bilen tayfa ise bıyık altından gülümseyerek dönemin heyheylerini Kaptan'ın gözünden temaşa edecektir. 
   Yapılan okumanın okura ne gibi bir faydası olur ?
   Şöyle ki : aradan geçen 35 yılda dekor aynı kalmış ancak aktörler değişmiştir. Bu açıdan değerlendirildiğinde hem bilgilendirici hem de zihin çalıştırıcı bir kitaptır. Ülkelerin nerelerden nerelere geldiğini, üzerlerindeki hesapların zamanla nasıl evrildiğini, bu arada solun şifrelerini ve daha neler neleri iş bu kitabı okuyarak öğrenebilirsiniz.
   Öyle yolculukta, metroda okunacak kitap değildir. Ancak televizyon ve gürültülü kalabalıktan uzaksanız, kırmızı şarap ve kısık müzikle, okuma ışığı altında okunabilir. Dikkat ve yoğunlaşma gerektirdiğinden biraz zahmetlidir, eş zamanlı okunacak bir polisiyeyle güzel gider. Sadece; bilmenin endişesine varan kâriye önerilir (oha aforizma buldum !)

"Exodus, Gods and Kings" Tavşanın Suyunun Suyu

   Sadece benim izlediğim,aynı konuyu işleyen dört tane  film var. 
   IMDB'ye şöyle bir baktım. Abovv sırf Musa'ya atfedilen 131 öğe çıktı. 1923'de çevrilmişi , müzikali dahi var. Niye gittim ? Raydlisıkat hatırına. Bakalım dedim son yıllarda her ögeyi gerçeklik çerçevesine oturtma modası uğruna Bay Sıkat denizleri nasıl ikiye ayıracak ?
   Ve beklenen frekans gerçekleşiyor. Arkasına holivutun bütün görsel ve senaryosal trüklerini alan filmimiz, yönetmenin becerisiyle başlarda kendini izletmeyi başarsa da, senaryonun (yahut efsanenin, yahut dini kitapta yazılanların) hafsalayı zorlaması nedeniyle ortadan itibaren çözülmeye başlıyor. Hele de zalim Tanrının Mısırlıların çocuklarını öldürmesi ile gelen digemkarlık, izleyicide pik yapıyor. "Neyleyim böyle kıskanç ve zalim Tanrıyı" hissi bütün insancıllığıyla gelip bünyeye kuruluyor. 
   Raydlisıkat olsun, Krisçınbeyl olsun Coyilecırtın olsun ellerinden geleni yapmış (ha Seti'de Conturturo olmamış. O ayrı) . Bay Sıkat, denizlerin yarılmasını dahi mantıksal bir çerçeveye (bir yere kadar) oturtmuş, yanan çalıyı değil de sinirlikızgın bir yeniyetmeyi konuşturmuş, efektleri göze sokmadan vermeye çalışmış (ama yine olmamış), müzikler, kostümler, dekorlar güzel, savaş sahneleri sıkıcı, senaryo mantıksız; nihayetinde filmimiz iki buçuk saat çekilecek çile değildir. 
   Sadece Krisçınbeyl'in ilk yarıdaki ve ikinci yarıdaki değişimini izlemek için ve düğünde çalınan türkünün (ki kanımca Kardeş Türküler'dendir) şifresini çözmek için izlenilebilir. Yoksa vaktinizi ziyan etmeyin.

19 Aralık 2014 Cuma

"The Hobbit: The Battle of the Five Armies" Üçlemenin Son Halkası.

   Bir yıldır beklediğim, o 200 sayfalık kitaptan nasıl olup da üç saate yakın üç film çıkarttıklarını anlamaya çalıştığım üçlemenin son halkasını da dün gece (ayıptır söylemesi ekspendli bir salonda (ki bu sefer reklam eziyeti çektirmediler)) izledim.
   Beklenen frekans gerçekleşti. Güzel bir iki buçuk saat geçirdim. 
   Geçen bölüm çok havada bitmişti (hem mecazen, hem fiilen). Bu bölüm aksiyonun ortasında başlıyor. Ejderha Smaug (ki seslendiren Beneditkambırbeç Bey, CGI efektine karakter yüklemiştir) göl kasabasını yakar ve olaylar gelişir.
   Kısacık senaryodan iki buçuk saat film çekmenin en büyük handikapı : o iki buçuk saati izleyicinin ilgisini düşürmeden içini doldurabilmektir. Piitırceksın bu filmde bunu yapmayı bence güç bela başarabilmiştir. Orijinalinde olmayan bazı ayrıntıları filme eklemiş (Kili&Tauriel aşkı), kitapta oldukça kısa kesilen Azog&Thorin hesaplaşmasını görsellik ve sinematik dille daha iyi anlatmış, okurun gözünde canlandırdığı ve canlandıramadığı bir çok ögeyi görselliğe taşımış ve LOTR müptelalarını tatmin eder bir film yapmıştır.
   Başlangıçtaki sahneden sonra neredeyse tamamen Erebor dağı eteklerinde geçen filmi (ki tüm serideki en kısır yer seçimidir) bir final savaşıyla hareketlendirip, güzel de bir sona bağlamıştır. Ancak bu seriyi taa "Yüzük Kardeşliği"nden beri izliyorsanız, Bayan Ceksın'ın oğlu Piitır'ın klişelerine az buçuk aşinasınızdır (misal : savaşta melul melul ağlaşan kadınlar, çocuklar, yaşlılar. misal : ölmüş elf neferlerinin insanda yarattığı hüzün. misal : ters ninja teoremi. misaller uzar gider). Son halkada da bu klişelerden oldukça göreceksiniz. Muhtemelen ilk kez göreceğiniz bazı hoşluklar da olacaktır (misal : Tek kaşlı Tranduil'in geyiğinin boynuzlarına dizdiği orkların kafalarını traşlaması (ki ben bayıldım gülmekten). misal : Legolas'ın tüşen taşlara basarak zıplaması. misal : cücelerin tanka benzeyen binek tekeleri (evet ! bildiğiniz teke (ama zortlatanından))) (parantez rekorumu egale ettiğim için pek mahçubum şu an). 
   Görsellik (ki şiddetle tavsiye ederim xpand veya üç boyutlu izlemeyin, renkleri soluklaştırıyor, öyle fazla bir üç boyut efekti de (burnunuzun ucunda kılıçlardan hazzetmiyorsanız) yok), müzikler, kurgu, mutad üzre tadından yenmemektedir. Oyunculuklar ise : Gandalf, Legolas, Bilbo, Galadriel (ki o ne feminen karizmadır) beklenen frekanstadır ama Thorin'i kana cana büründüren Bay Riçırtarmigeyt filmin yıldızıdır kanımca. Karakter değişimi, müziklerin ve makyajın yardımı da olsa oyunculuk olmadan bu kadar mükemmel yansıtılamaz. Tauriel'i değerlendirmekten imtina ediyorum (botokslu cadde güzeli yüzüne üç ifadeden fazlasına yerleştiremeyen aktristin bu filmde işi ne ?).

   Bay Tolkien'in eserlerine aşina değilseniz, fantazyadan hazzetmiyorsanız, hoşlanmayabilirsiniz. Ancak bu satırları okuduğunuza göre öyle olmadığınızı varsayıyorum. O halde gidecek izleyeceksiniz. Daha önce de yazmış olduğum gibi Bay Ceksın'ın yarattığı orta dünya kimi dimağda öyle bir bağımlılık yapmıştır ki; ol dimağlara sahip insankişileri, "Shire'da Frodo'nun Sünnet Düğünü" diye bir film çekilse de, bilet alıp filme giderler (Misal : bendeniz fakir). 
   Velhasıl; meraklısı gider (hoşuna da gider), "elf ne yav" diyen takım (ki biz kendilerine genellikle Mohikan mı, Siu mu öyle bir yerli kabilesi gibi mahlas takıyoruzdur (evet bu anlamda elitistim)) yanına bile yaklaşmaz.

13 Aralık 2014 Cumartesi

"Hundraåringen som klev ut genom fönstret och försvann" Var Böyle Bir Film.

    Meali : "Yüz Yaşında Pencereden Atlayıp Kaybolan Adamın Hikayesi" dir. Elbette ki afişi düzenleyenler için kabus gibi bir film ismidir. 
   2009'da kitabı yazılmış, 2013'te de filmi çevrilmiş, bizim bundan haberimiz dahi olmamıştır. Fakir, İsveç'in kendine has donuk mizah anlayışına hep yakın durmuştur. Filmimiz ise izlerken beni benden almıştır. 
   İsveç malum : soğuk bir iklim, ikeavari mobilyalar, "taki"li falan ilginç bir dil, ağır yemekler, "Bron" dizisi, Ejderha Dövmeli Kız çağrıştırıyor. Bu coğrafyadan bu kesafette bir mizah çıkması hayrete şayandır. 
   İki kanallı olarak ilerleyen filmimiz, adeta modern bir Kandid olan Alankarlson'un bombastik geçmişi ve kuntastik bugününü konu almaktadır. Geçmişinde, Faşist General Franko, davariş Stalin, ABD Başkanı Truman, nükleerci Openhaymır, İsveç başbakanı ile kadeh tokuşturmuş, Aynştayn'ın kardeşi ile Gulaglarda çile çekmiş, ilkokul terk olmasına rağmen ilk nükleer bombanın icadına neden olan fikri bulmuş, Faşist General Franko'nun hayatını kurtarmış, davariş Stalin'in içkiden dolayı başının ağrımasına neden olmuş ve böyle böyle yüz yaşına gelmiştir.
   Bunlar yetmezmiş gibi bu yaştan sonra bir uyuşturucu trafiğinin ortasında kalakalır. Olaylar fantastikçesine kuntastikçesine gelişir.
   İsveç'in soğuk ormanlarında file binen Alankarlson'un hayatı boyunca peşini bırakmayan şansı, dişi denizkestanelerinin üzerine yapışıp duran ilginç nesneler misali hayatında peşine taktığı insanlar (ki hepsi de tecritliktir ve çok hoşturlar), insanın dikkatini bir an bile düşürmeyen akıcı tempo, aniden oluveren olaylar; sinefili tatmin eder. Sinefil olmayan izleyiciyi bile sıkmaz. Ülkemizde asla vizyona girmeyeceğinden, malum ortamlardan izlenmesi de vicdanı zedelemez. Evde ayaklarınızı uzatıp, patlamış mısır bira olur, tarçınlı elmayla kırmızı şarap olur, gazoz çiğdem olur : her türlü gider. 
   Komik bir şiddet içerdiğinden sabi sübyanla izlemesi önerilmez ama kafa arkadaş grubuyla tadından yenmez.

"Şibumi" Her zaman okunur.

   Hakkında ne kadar düşünürsem o kadar yazılacak kitaptır.
   İlk okuduğumda pek etkilenmiş, sonraki okumalarımda (ki çoğu ergenlik sonu, ilk gençlik ve gençlik yıllarıdır) bu etkilenmeler artmıştır. Zaman değişmiş, arakolpa da değişmiştir. Aradan geçen on küsur yıldan sonra en azından beşinciye bir kez daha okudum. Yoğun bir devrede okunmasına rağmen (Ankara-Barselona aralarında) mutad üzre bitmesi bir haftayı bulmamış, romanımız sular, seller gibi akmıştır.
   456 sayfalık kitabımız, iki kanallı olarak ilerliyor. Güncel zamanda gelişen bir olaya paralel olarak kitabın egosantrik kahramanı Nicholai Hel'in geçmişini de öğreniyoruz. 
   Bay Hel'de, tam kitap kahramanıdır ha ! Şanghay'da doğan Japonya'da büyüyen bir rus alman melezi olarak hem Avrupa'nın hem Doğu'nun inceliklerine vakıftır. Bağımsız bir suikastçı olarak geldiği günlere dek yoğun acılar çekmiştir. Amerika'ya köklü bir nefret duymaktadır. Ancak bu onlara iş yapmasına engel değildir. Sofistike zevklere ve kitapta açıklanmayan bir öldürme sanatına sahiptir (bu açıdan Hannibal Lecter'e benzerliği ilginçtir).  Kitabın sonlarına doğru iki kanalın birleşmesiyle romanımız tek düzlemde ilerler, ki bu ancak son sayfalarda gerçekleşir. Böylece sıkı bir açılış ve tanıtımla başlayan romanımız çarçabuk bir sonla nihayete erer. Yazarımız (ki hep mahlas kullanmakta ve esrarengiz bir kişiliğe sahipti) Trevanian, 1979'da yazdığı bu kitabının ardını getirmemiş ve 2005'de hayat defterini dürmüştür. Şibumi, o kadar tutulmuş ve satmıştır ki, uyanık ajanslar bir replika devam romanı (Satori) üretmişlerdir. Şimdi de utanmadan arlanmadan Satori'nin filmini çekmektedirler. 
   Neyse, gelelim romana. Romanda; bask halkı, mağaracılık, japon felsefesi, ulusların özellikleri, uluslararası ilişkiler gibi pek çok alt başlık vardır. Yazıldığı yıllar göz önünde bulundurulduğunda (1979 (internet yok, bilgisayar ilkel, cep telefonu yok, nereden baksanız teknolojik olarak günümüzden çok çok primitif bir dünya)) günümüzde dahi bu kadar sevilerek okunmasının bir hikmet-i mucibesi vardır. Fakirin; bir kitabın sevilerek okunma kriteri, korsan baskılarının mevcudiyetidir. Gidin korsancılara bakın bakalım "Kara Kitap" varmı, bir de "Şibumi"yi sorun. Alacağınız cevapları adım gibi biliyorum. (Buradan korsan aldığım gibi bir sonuç çıkarmayın lütfen. Tercihim hep ikinci el kitaptır, asla korsan değildir.)
    Yazarın diğer kitaplarında da sık sık karşımıza çıkan dağcılık, mağaracılık, bask coğrafyası gibi temalar düşünüldüğünde, Trevanian'ın hayatında bu ögelerin bulunduğunu düşünmek hata olmaz. 
   Kitap okuma tavsiyesi isteyen körpe bibliyofillere hep tavsiyemdir. Kendi adıma da okumalardan tıkandığım zaman hep cankurtaran bir okuma kanalları açıcıdır. Son resimden sonra son okumamda altını çizdiğim yerlerden bazılarını da yazacağım ki, bu satırları okuyan meraklı bibliyofilin, kitap hakkında küçücük bir fikri olsun.

   Romanda en sevdiğim karakterlerden biri Benat Le Cagot'dan ilginç bir hayat görüşü :
   "Ben çok seyahat ettim, dünyayı avucumun içinde çevirdim ve bir şeyi iyice anladım. İnsanı en mutlu eden şey, ihtiyaçlarıyla varlıkları arasında bir denge bulunmasıdır. Bütün sorun bu dengenin nasıl sağlanacağı. İnsan bunu belki varlıklarını yükseltip ihtiyaçlarının düzeyine çıkararak yapabilir. Ama bu budalalık olur. Bunu yapmak, arada bir sürü doğa dışı şeyler yapmayı gerektirir. Pazarlık etmek gibi, çalışmak gibi, çabalamak gibi. Öyleyse ? Öyleyse akıllı bir adam dengeyi, ihtiyaçlarını azaltarak, yani onları varlıklarının düzeyine indirerek sağlar. Bunu yapmanın da en iyi yolu, bedava olan şeylerin değerini bilmektir. Dağların, kahkahanın, şiirin, bir dostun verdiği şarabın, yaşlı ve şişman kadınların. Bakın bana ! Ben elimdekilerle mutlu olmayı çok iyi bilen biriyim. Bütün mesele elimdekileri yeteri kadar çoğaltmak."

Japon estetiğinde önemli bir yeri olan kiraz ağacı çiçekleri hakkında işgal Japonya'sında 
"Acaba... acaba Amerikalılar bunları meyve vermiyor diye keserler mi ? Hemde iyi niyetle."

   Kitaptaki en şikemperver karakter Bay De Lhandes'ten insanlararası ilişkilere değişik bir yorum : Nicholai Hel'e hitaben.
   "Senin hayatında ben, çok küçük role sahip biriyim. Sen de benimkinde öylesin. Birbirimizi yirmi yılı aşkın süredir tanıyoruz ama iş ilişkilerini çıkarırsan -ki her zaman çıkarmak gereklidir- aramızdaki yakın ve içten sohbetlerin toplamı belki on iki saat ancak tutar. Birbirimizin zihnini ve kalbini yokladığımız saatler demek istiyorum. Yani seni tanıyışım yarım günden ibaret Nicholai. Bu da hiç fena sayılmaz. Nice yakın dostlar ve evli çiftler (biliyorsun ikisi de her zaman aynı anlama gelmez) bu kadar da tanımamışlardır birbirini - hem de ömür boyu sürmüş, tatsızlıklar, kavgalar ve tartışmalara rağmen."

"Öğütler ancak öğüt verene yararlıdır. o da vicdanındaki yükü hafiflettiği için. Sen de eninde sonunda kaderinde yazılı olanları  ve yetiştirilişinin seni sürüklediği hareketleri yapacaksın. Öğütlerimin senin hayatın üzerinde yaratacağı etki, suya düşen kiraz çiçeğinin nehrin akışı üzerinde yaptığı etkiden fazla olmayacak."

"Olayları boşa harcamazsan tecrübe kazanabilirsin. Bazı el sanatçıları yirmi yıllık tecrübeleriyle övünürler. Oysa aslında bir yıllık tecrübeyi yirmi kere geçirmişlerdir. Sen bu hataya düşme. Senden büyüklerin tecrübe avantajına da kızma. Unutma ki onlar bu tecrübeyi kazanmak için karşılığını hayat keselerinden ödemişlerdir. Yeniden doldurulamayacak bir keseden. Otake-san hafifçe gülümsedi. "Sonra yaşlıların tecrübelerinden mutlaka yararlanmak isteyeceklerini de hatırından çıkarma. Ne de olsa ellerinde ondan başka bir şey kalmamıştır artık."

   "En önemlisi de Amerikalıların tümü tüccardı. Amerikan ruhunun, yankee dehasının çekirdeğini oluşturan şey alıp satmaktı. Demokratik ideolojilerini durmadan satıyor, koruyucu füze silahlarıyla ilgili anlaşmaları ve ekonomik baskılarla bu satışı destekliyorlardı. Savaşları, anıtsal büyüklükteki üretimleri için egzersiz sayılmaktaydı. Eğitimleri, kilowatt saati şu kadardan satılır havasındaydı. Hükümetleri bir dizi sosyal anlaşmadan oluşuyordu. Evlilikleri duygusal bir iş antlaşmasıydı. Taraflardan biri taahhüt ettiği hizmetler yerine getirmeyince, anlaşma kolayca yürürlükten kalkıyordu. Namus demek, onların indinde dürüst ticaret yapmak demekti. Sandıkları gibi sınıfsız bir kitle olmadıklarına göre, aslında demek tek sınıftan oluşan bir kitleydiler : Bezirgan sınıfından. Seçkinler, zenginlerdi. İşçilerle, çiftçiler, orta sınıfın parasal merdiveninde inip çıkan, tırmanmaya çalışan kusurlular grubunun , başarısızlar ve proletaryasındaki değer ölçüleri de, tıpkı şirket yöneticilerinin ve sigorta prodüktörlerinin değer ölçülerinin aynıydı. Tek farkı, bunlarınkinin daha küçük rakamlarla ifade edilmesiydi. Yat yerine deniz motoru, golf kulübü yerine bowling kulübü, Monte Carlo yerine Atlantic City gibilerden."

   "En iyimser günlerinde Amerikalılara çocuk gözüyle bakardı. Enerjik, meraklı, saf, iyi yürekli, kötü yetiştirilmiş çocuklardı bunlar. Bu açıdan bakıldığında Amerikalılarla Ruslar arasında pek az fark vardı. Her ikisi de dışa dönük, harekete önem veren, fiziksel uluslardı. Maddi varlıklara ilgi duyan, güzellik karşısında şaşalayan, kendi ideolojilerinin en iyisi olduğuna inanan, olgunluktan uzak, kavgacı ve çok tehlikeli insanlar. Evet, tehlikeli ! Çünkü ellerindeki oyuncaklar uygarlığı yok edebilecek nükleer silahlardı. Asıl tehlike, kötü niyetli olmalarından çok, bir hata yapabilmelerinde yatıyordu. Dünyayı mahvedecek olanın Machiavelli değil de Sancho Panza olabileceğini anlamak garip bir duyguydu doğrusu."

   "Hel ise, tecrübelerinden ötürü korkaklardan haklı olarak çekinirdi. Korkaklar her zaman için cesur insanlardan daha tehlikeli olurlardı. Bir kere sayıları daha fazlaydı. Sonra arkadan vururlardı. Vurdukları zaman da kötü vururlardı. Çünkü sağ kalırsanız öç alacağınızdan korkarlardı."

   "Beni sıkan Amerikalılar değil, Amerikanizm. Sanayi ötesi dünyanın kötü bir hastalığı bu. Sırasıyla bütün merkantilist ülkelere de bulaşacağı ortada. Buna Amerikacılık denilmesinin tek nedeni, hastalığın en ileri halinin senin ülkende görülmesinden. Tıpkı İspanyol nezlesi falan gibi. Belirtileri ise önce iş ahlakının yok olması, sonra iç değerlerin azalması, sürekli dışarıdan eğelnce bekler duruma gelinmesi, bunun peşinden de ruhsal çürüme ve manevi uyuşma. Hastalığa yakalananı tanımak için en iyi işaret, o insanın durmadan kendisiyle ilişki kurabilmeye gösterdiği çabadır. Kendi ruhsal zayıflığının ilginç psikolojik bir durum olduğuna inanır. Sorumluluktan kaçmasını, yeni deneylere hazır oluşuna yorumlar. Hastalık ilerledikçe kişi, insan uğraşları içinde en önemsiz olanını aramaya, onun peşinden koşmaya başlar : eğlencenin. Ama iş yemeğe gelince, Amerikalıların hiç değilse bu konuda herkesi geride bıraktığını kuşku yoktur; abur cubur. Bu da biraz sembolik galiba."

11 Aralık 2014 Perşembe

"My Life as a Dog" Çocuklar Korkunç Allahım !...

   
   Bazı eleştirilerde "boş film" demişler. Olsun. Benim için güzeldi.
   Lesihalstrom'un üslubunu oturtmaya çalıştığı filmlerdendir.
   "Ingemar, kopil olduğu kadar içli bir çocuktur, annesi verem olur."
   Konu budur.
   101 dakikalık bu kordelada, kurşun atılmıyor, şiddet, esrarengiz olaylar, gerçeküstü ögeler, efektler yok. Küçük bir çocuğun hayatının bir bölümüne şahit oluyoruz. İtiraf edeyim ki, annesiyle beraber yaşadıklarından sonra dayısının yanında yaşadıkları "film" olurmuş (ve de olmuş). 
   Devamlı olarak patetik (ne işim olur patetikle) şaşılacak tuhaflıktaki acınası ölümlerden örnekler veren ve kendi talihine inceden acıyan Ingemar, çareyi kendini bir çok şeyden uzaklaştırmakta bulur. Bunu; izleyeni kimi zaman gıcık (nedir o bardaktan süt içememeler !) eden, kimi zaman da gülümseten (çıplak modeli görebilmek için çatı penceresinden düşmeler, pipisine şişe sıkıştırmalar) fırlamalıklarla yapar. Ancak hisli sinefil (az da olsa var böyleleri) tüm bu kopilliklerin ardında şahane bir hüznün yattığını (arada anne ile birlikte geçirilen deniz kıyısı görüntülerinden) şıpınişi anlayacaktır.
    Eksende dram kalsa da, yan ögeler o denli kuvvetli ki filmimize dram diyemiyoruz. Gerçekte karşımıza çıkabilecek (misal devamlı çatıyı onaran Sandberg) uç karakterler, 11 yaşındaki bir çocuğun cinsellikle, ölümle, terkedilmişlikle, arkadaşlıkla yüzleşmesi, verdiği tepkiler ve başetme-kaçma yöntemleri (Dayısı kendisini yaşlı komşunun yanına gönderince (tıpkı kendi köpeğinin barınağa gönderilmesi gibi) köpek taklidine abanması) pek de güzel anlatılmış.
   Durağan filmleri seven izleyici hiç izlemesin. Ama fakir gibi hayatın içinden abartısız öyküleri (misal "About Schmidt") sevenler, bulup izlesinler. Filmimizin 29 yaşında olması ve daha önceki bir zamanda geçmesi sizi korkutmasın. Yaşattığı duygular asla eskimiyor.
   Filmden aklımda kalan tek söz de "Hayat kalanlar için çok daha zor." oldu.