30 Ekim 2016 Pazar

"Hunt for the Wilder People" Yeni Zelanda'dan bir tat bir doku.

    Soyadı (LC si olmadan) bir giyim markasını andıran Yeni Zelanda'lı bu yönetmen beyin filmlerini izlemeye "Boy" ile başlamış ve bir tat yakalamış idik. Duyduk ki Marvıl "Thor" serisinin üçüncü filmini de Bay Taika Waititi'ye emanet etmiş (du bakali nolecek ?). 
   Eksende yine bir çocukceğiz var (bu kez hafiften arızalı). Koruyucu ailenin yanına yerleştirilen eleman bir süre sonra çeşitli nedenlerden ötürü sistemden kaçar.
   Düz sinefil için sadece Semneyıl var kastta bildik (ne biçim cümle bu !). Ama kendisi cuk oturmuş role. Benim için Bella'daki Rima Te Wiata bombastiktir ama (hani Housebound'dan biliyoruz ve orada da şükelaydı). Kopili tanımıyorum ama iyi oynamış. 
   Bittikten sonra hem gülümsetebiliyor, hem düşündürebiliyor. Müzikler güzel, kast bilindik değil ama kesinlikle çok iyi (hele o avcı grup beni benden almıştır), ilk başlarda derli toplu ilerleyen kurgu, ortanın sonlarında dağıtmaya başlıyor ama sonlara doğru toparlıyor. Şöyle ikinciye izlense, alt mesajlar da daha temiz anlaşılır ama ikinciye izlenmeye bilinir de.
   Yerinizde olsam izlerim, pişman da olmam.

"Aslan Asker Şvayk" Eskimez !...

   Dile kolay, otuz küsur yıl önce okumuşum Şvayk'ı. O zaman tabi "gençlik başımda duman". Kim çevirmiş, hangi yayınevi basmış hiç hatırlamıyorum. Hatırladığım : kitap iki ciltti ben birincisini sahaftan tesadüfen almış, yutarcasına okumuş sonra Beyazıt çınaraltında (o zaman kitap satılıyordu oralarda (bildiğiniz okumalık kitap) bakmayın son yıllarda ders kitapları, kırtasiye, ıvır zıvır satıldığına (acaba Hüseyin Avni Dede hala tezgah açıyor mudur orada?)) fellik fellik ikinci ciltini aramıştım. Bulunca da bayram edip onu da bir hamlede bitirmiş, olmadığı halde üçüncü cildi aramıştım bir süre (cahiliz o zaman (en azından şimdikinden daha cahiliz)).
Heykel, Şvayk'ın
   Şvayk, kendi halinde, sokak köpeklerini cins köpek olarak satan (!), romatizmalı, düz bir insanken I.Dünya Savaşı çıkar. Şvayk; Aslan Asker Şvayk olur. Konu budur. Ama konu başkadır. Nedir : Bayan Haşek'in derbeder oğlu (neden derbeder ? bakın bakalım biyografisine, sonra da Şvayk'la olan benzerliklerinin üstüne kafa yorun (yetmezse çağdaşı ve hemşehrisi Kafka ile nerelerde ayrıştıklarını irdeleyin)) Yaroşlav; altı cilt olarak tamamlamayı planlayıp elde olmayan nedenler (çünkü dördüncü ciltte tüberkülozdan ölmüştür) yüzünden dört cilt olarak yazabildiği bu satirik eserde, devlete, bürokrasiye, kırtasiyeye, düzene, kubur suratlılara, memur zihniyetine keyifli keyifli giydirmektedir. 
  Fakir 28 sene üniforma giydi (şimdi düşünüyorum : ne akla giydi ?). Kitaptaki tiplemelerin birçoğunun kanlı canlı insan formlarını gerçekten tanıdı (var yani böyleleri). Acaba ondan mı bu kadar çok sevmem. Ama hayır, kitabı okuyan ne kadar tanıdığım varsa (hiçbiri de asker değil), çok sevmişler. Hımmm bunun başka bir nedeni olması gerek. 
   Acizane fikrim, Şvayk'ın tatlı tatlı dalga geçtiği, inceden giydirdiği tüm kavramların; yaşamımızda pek acı bir şekilde zuhur etmesi. Haliyle; kıl kaptığımız, huylandığımız, gıcık olduğumuz, sevmediğimiz (ve fakat illa ki yokolmayan, yokedilebilemez !) değerlerin (üstelik de geri zekalı olduğunu alenen beyan eden) Şvayk tarafından şımşıkırdak giydirilmesi hoşumuza gidiyor. 
   Kitap uzun. İlk ikiyüz sayfadan sonrası bir takım kendini tekrarlara giriyor (Şvayk'ın her vakaya bir anı eklemesi kimilerini sıkabilir). Kurgu pek yavaş ilerliyor. Ama Yozeflada'nın çizimleri ve Celal Üster'in pırıl pırıl tercümesi (ki burada kendisini canı gönülden alkışlıyorum, çok iyi iş çıkarmış (kendisinin yazdığı önsözü de pas geçmemeli (bu arada Haşek'in ikinci ciltten önceki önsöz de muhakkak okunmalı ve Can Yücel'in mahkemede hakime söylediği "Hakim Bey ! bizde g.te, g.t derler." veciz sözünü hatırlamak farzdır) Manallahım parantezlerde rekora gidiyorum ve hangisini kapatacağım bilemiyorum (dur şöyle yapayım))))))) kitabımızı sular seller gibi havalandırıyor. 
   Gençken okuyup katıla katıla gülmüş iken, yarım asırı devirdikten sonra acı acı gülüyor insan. Ama olsun, gülüyor neticede. Okuyun, gülerken beni hatırlarsınız.
Haşek'in biyografisini atlamayın, romanları gibi yaşamış.

12 Ekim 2016 Çarşamba

"The Shallows" Mücadeleci Amerikan Kadını, Obsesif Köpekbalığına Karşı !

   Ne zamandır denizli, balıklı film izlemediğimi idrak edip, başına oturduğum filmdir. 
   Bir buçuk saatten az, korku değil gerilim olarak nitelendirilebilir (korkunç sahneleri yok, geren sahneler var), çekimler güzel, bayan layvlinin kaidesi sukuatlı, müzik idare eder, CGI'lar vasataltı, hiç sıkmıyor, çabucak bitiveriyor. İzlenmez mi ? İzlenir.
   Ama frontal lobu hiç çalıştırmayacak bütün işi beyinciğe bırakacak, kendinizi holivutun krek kafasına teslim edeceksiniz (senin de hoşuna gidecek yavrum !). 
   Nedir : film boyunca kötü, takıntılı bir köpekbalığını izliyoruz. Oysa bu sıfatlar yeryüzünde ancak insan türü için geçerli. Hayvanların dünyasında kötülük, iyilik, niyet, plan, hoşgörü, kin gibi olguların yeri yok. Tamamen içgüdüler ve uyaranlar var. Uyarılırlarsa içgüdüsel olarak zarar verirler. Yoksa sizinle hiç işi olmaz yanıbaşında kocaman balina leşi olan köpekbalığının. Geçen yıllarda iyice doyurulduktan sonra köpekbalıklarının (hem de bayağı irice olanların) çevresinde dalış yapan dalgıçları izleyip imrenmiştim. 

   Holivut, taa cavs döneminden beri "korkulacak düşman" üretmeye devam ediyor. Piranha, karınca, örümcek, uzaylı, uzaylı palyaço (şaka değil) her türlü düşman; havsalaya sığsın sığmasın üretilir, pazarlanır ve satılır. Uğurböceğinden daha zararlı olmayan (hatta daha faydalı olan) örümceklerden bu yüzden korkarız. Her bayramda Amerikanın Irak işgalinde kaybettiğinden daha fazla can kaybı vermemiz, denizlerimizde hiç görülmeyen piranhalardan korkmamıza engel değildir. Kimse trafik kazalarının filmini çekmez (aslında ne güzel korku filmi olurdu şöyle Spiilbergin Düellosu tarzında), çünkü çekerlerse millet kalabalık trafiğe çıkmaz, kaynağından kesilen vergi gelirleri düşer. Bırakınız kitleler, tek tipleşmekten, sömürülmekten, hissizleşmekten, yabancılaşmaktan korkmasın. Ottan boktan korkmaları daha iyidir.
   Böyle düşünürseniz izlemeyin. Ama haftaarası biraz kafa dağıtayım falan diyorsanız, koltuğunuz sırabaşının üç gerisi efendim (elimde elfeneri var ! (artık yok değil mi onlar ?)).

2 Ekim 2016 Pazar

"Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları" Ortaya Karışık !

    Olağanüstü nitelikleri olan çocuklardan mürekkep bir okul. (yanıldınız. Müdürü Prof.Çarlshavier değil).
   24 saatin hep baştan alındığı bir döngü (yine yanıldınız Groundhog Day değil).
   Geminin burnunda yakınlaşan gençler (hayır Titanic de değil).
   Okula saldıran kötücül yaratıklar (evvet okul da bir Hogwards değil). 
   Çatıda gezen gölgeler de Grabbers'dan intihal midir bilemiyorum. Nedir : ortaya karışık, herkesi cezbedebilecek, tüm klişelerin kullanıldığı bir senaryodur.
   Timbörtın bu kez hem sisli hem güneşli sahneler çekmiş. Ancak asla bir Edward Makaseller yahut Uykulu Kovuk değil. Tamam kendisinin dokunuşları bazen görünüyor (harabe bina, gölge tasavvurları vs.) ancak kordelamız genel olarak bütünsel bir Timbörtın atmosferinden uzak.
   Çocuk filmi değil (bkz. kötücül yaratıkların resmi), korku filmi değil (çünkü korkmuyorsunuz), nereye koyacağımı bilemedim. Yalnız, izlerken (ilk yarının sonlarına doğru uykumun gelmesini sarfınazar edersek) sıkmıyor, öyle akıp gidiyor. Bunda fazla abartılı olmayan üç buutlu siciiay efektlerinin etkisi büyük. Çocukların tümü de fazla ünlü değiller ve işlerini güzelce yapmışlar (bir tek Hayden Keeler-Stone'un büyümüş de küçülmüş bir hali vardı, o çehreyle ilginç bir aktör olabilirmiş gibi geldi). Evagriiin yeşil yeşil, ateşli bakışlar fırlatıyor ters taklalarla mavi kuş oluyor, Semyılceksın : kötü adam. Elini sallayınca balta yapıyor (ha bu arada baltayla kapı kırma da The Shining'den intihal) tamam ama yine de geyik çevrilebilir bir kötü adam resmi çiziyor. 
   Kafayı senaryodaki aksaklıklara ve garipliklere takmazsanız (zaman atlamaları konusunda ciddi karışıklıklar var ve çözüme pek alengirli ulaşılıyor (misal : göreni taş yapan ikizleriniz var ve bunu kötülere karşı kullanmıyorsunuz (Tolkien de kartalları kullanmamıştı mesela)) haftasonu kafa dağıtılacak filmdir. Ama tipik bir Timbörtın filmi değildir ve bitince düşündüren filmlerden asla değildir.

25 Eylül 2016 Pazar

"Aptalı Tanımak" Asap Bozucu.

   Okudukça insanın asabını bozan kitaptır. Okumayın, yazıktır. Celal Hoca'yı sevmiyorum. Militarist, elitist (ama sor niye elitist ?), kendini beğenmiş, gizli megaloman. Evet öyle olabilir ama adam haklı beyler !
   Her halûkarda; bu coğrafyada bu atmosferde bu kitabın yazılması için herşey den önce en az 1282 gr. (bir okka) testis gerektir. İçinde; muktedirlere, çeşme başındakilere, kaynak sömürenlere, bilmeden inananlara yönelik öyle ciddi tespitler (ve kimi ithamlar) var ki.
   Genel olarak Cumhuriyet Bilim Teknik ekinde yazılan yazılardan mürekkep 200 sayfalık kitabımız, hızlı bir okumayla iki günde biter. Okurken başınızı "evet evet" diyerek kafa sallayacağınız, bitince ise ümitsizliğe kapılacağınız bir kitaptır. 
   İçindeki yazıların konusu muhtelif. Porno da var (ki bu konuda Hocaya canı gönülden katılıyorum (birçok mecrada kitap konusunda en eleştirilen konu olmasına karşın)), YÖK'de, bilim politikaları da var, ırkçılık da, akıllı tasarım da var, Aziz Kiril de. Hoca; serbest çağrışım ile aklına ne takılırsa onu yazmış. Yazılardaki ortak nokta, muktedirlerin sinir edebilecek her unsuru barındırmaları. Böyle okursanız daha hızlı biter. Kıza kıza okudum, bitince de ürpelerim direldi (tüylerimin diken diken olmasının arnavutçası). Altını üstünü çizdiğim bir dolu yerden, üşenmediğim kadarını aşağıya yazıyorum. Bir göz atın : hoşunuza giderse alın (fiyatı çok hakikatli. sadece 15 TL.) , eşinize dostunuza hediye edin, ne kadar çok kişi okursa o kadar iyi.
"İnsan ortalamasının altında bi zekaya sahip bir toplum olduğumuzu takdir ederek el birliği ile bunu düzeltmek zorundayız."
"Bilim insanı gerçekten bilmek ister ve bilimin tek kaynağının kendi aklı ve gözlemleri olduğunun farkındadır. Yobaz ise ananmak ister. Onun aklı ve gözleri gerçeğe kapalıdır. Onun derdi inanmaktır."
"Üniversiteye meslek öğrenmek için gelinmez. Üniversiteye yeni bilgi üretmeyi öğrenmek ve yeni bilgiyi araştırmalarla üretmek için gelinir"
"Yalan söylemeyi, yani gerçek olmayan şeyler yaratmayı öğrenen insanoğlu, bu sefer yarattıklarını giderek daha karmaşık, daha yüksek düzeyli kurgular haline getirmiş ve hayvanlarda olmayan, kendi yarattığını kendinden sonraki nesillere öğretme yeteneği nedeniyle, sonunda kendi kurguladığı dünyalarda ipin ucunu kaçırıp onları artık gerçek sanarak, yani kendi yalanlarına inanarak onların mahkumu olmuştur. Bu, dinlerin en kısa izahıdır."
"Bir insanı birisinin tam olarak tanımamız mümkün değildir. Karşımızdakinin bildiğimiz davranışlarından kafamızda bir imaj çizeriz. Bu tür tiplemeler, aslında hepimizin eksik veri üzerine inşa ettiğimiz varsayımlar, yani hipotezlerdir. "
"Kanımca Hüseyin Çelik (dönemin Milli Eğitim Bakanı) şu anda Türkiye'nin başındaki en büyük sorundur."
Kavram Karmaşası başlıklı yazıda : "Bir toplumda, hatta yalnızca iki kişi arasında iletişimi mümkün kılabilmek, bazı temel kavramlarda aynı şeyi kabul etmekle mümkün olabilir." diye başlayan yazı bir çok kez okunabilir.
"Doğa, cahili ve aptalı affetmez. Doğayla oy vererek başa çıkamazsınız. Doğayla ancak bilim başa çıkar."
"Bilimin ülkemizdeki çöküşünün en önemli sebebi ise tamamen bilgisiz politikacılardır ki, bunun en güzel örneği Tayyip Bey'dir."
"Bir demokrasiyi yozlaştırmanın en emin yolu, toplumun not verme becerisini ortadan kaldırmaktır."

20 Eylül 2016 Salı

"Our Kind of Traitor" Soyumuzun Haini.

 Fas, İngiltere, Rusya, İsviçre ve Fransa'da geçiyor. Fonda MI6 ve Rus Mafyası var. Bütün bu arkaplana karşın aksiyonun bu kadar ekonomik tutulması sizi şaşırtabilir. Şaşırtmasın. Bay Lakar'ın işleri böyledir. Aksiyonu az, gerilimi çok gerçekçi romanlardır.
   Evlilikleri yavaştan tıkanmaya ilerleyen entellektüel ingiliz çift, tesadüfen tanıştıkları ve hızla dibe ilerleyen bir mafya muhasebecisine (yeddiemini diyelim de başımız ağrımasın) yardım ederler, olaylar gelişir.
   Kimi aksaklıklar var (ikisi amatör beş kişinin kalabalık bir aileyi, koruma ordusunun ellerinden kaçırması misal). Ama mantığa fazla yüklenmemek kaydıyla gayet güzel izlenir. Mantığı az bırakırsanız da sıkılırsınız, bu seviyenin ortalama seyretmesi filmin izlenmesi için elzemdir.
   Bay Lakar; olay örgüsünü onur adamı bir britiş profesörün ve onun başarılı bir hukukçu olan eşinin etrafında çeviriyor ancak hükümetin "kirli para"yı sineye çekip çekmediğini pek açık etmiyor. Yaşadıklarımız, okuduklarımız doğrultusunda kapitalist bir yönetim sistemin dışına çıkamaz diye biliyoruz ama yine de son yorum siz sinefillerin.
   Müzik, dekor, kast (iivınmekgregır normal de, Dima'da Bay Stellan skars skars skarsgartıyor (böylece dilimize mümtaz ve okunması zor bir sıfat kazandırmış bulunmaktayım)) iyi, kurgu çizgi üstü, yani temiz bir iş.
   Hoplamalı zıplamalı aksiyon filmlerinden ikrah gelen özenli sinefile cankurtaran simididir.

18 Eylül 2016 Pazar

"Deliliğe Övgü" Desiderius Erasmus'tan Günümüze Tespitler.

    Erasmus, akıllı adammış.
   Bir yolculuk sırasında ve çabucak (bir iki gün deniyor ama bana imkansız görünüyor) kaleme alındığı söylenen bu kitabı okumak zordur. Ama (artık klişelerimden biridir) emme basma tulumba örneğini vereceğim yine. Tulumbayı indirir kaldırırsınız beş altı kere su gelmez, tecrübeliyseniz suyun derinde olduğunu bilir indirir kaldırmaya devam edersiniz. Bir süre sonra su gelir, hem de eskisi kadar kuvvetle çaba sarfetmediğiniz halde, gürül gürül gelir. Yunan ve Roma mitolojisini bilmeyebilirsiniz, dönemin (16.yüzyıl) kültüründen bihaber olabilirsiniz. Bu durumda kitabın atfettiği isimler, kavramlar size uzak gelebilir. Sebat edin, okuyun. Bir süre sonra (tıpkı tadını hiç bilmeyen birinin havyarı bir süre sonra çok sevebilmesi gibi) okumaya alışacaksınız ve hatta haz alacaksınız.
   Nedir : Bay Erasmus'a göre asıl bilgelik deliliktir yahut kendini bilge sanmak gerçek deliliktir. Kitap, gülmece temelli yazılmış yazılmasına da günümüzü de betimleyen o kadar çok saptama var ki, fakir okurken pek gülemedi. Dinsel eksenli yaşamlar, para eksenli yaşamlar, sosyal eksenli yaşamlar hep Desiderius'un gözlerine takılmış, her birine de bir delilik kulpu takmış. Aslında yazılanları kendinize uyarladığınızda sizin de muhakkak "deli" bir tarafınızın olduğunu görecek (misal fakir evli, sabahları işine giden bir adam ve Bay Desiderius'a göre "deli") ve gülümseyeceksiniz. Uyarırım, bu gülümseme kimi zaman acıklı bir gülümseme olabilir.
   Er ya da geç bu kitabı es geçmeyin. Özellikle ilginç zamanlarda yaşıyorsanız.

"Yan Etkiler" Bay Allen Hep Bildiğiniz Gibi.

   Üvey kızıyla evlendiğinden beri adama gıcığım ama zeki ve birikimli olduğunu da inkar etmemek lazım.
   Bu kitabı taa 80'li yılların sonunda okumuş, pek gülmüş ama %60'ını anlayabilmiştim. Aradan geçen 25 küsur yıl sonra bir kez daha okudum daha az güldüm ama daha çoğunu anladım. Neymiş, yaşam coşkusu azalmış, entellektüel birikim artmış (Yaşasın cehaletin vermiş olduğu sonsuz mutluluk ve neşe !).
   Kitabımız uzunlu kısalı denemelerden oluşuyor, çoğu birinci tekil şahıs ağzından anlatılan ilginç kesitler. Kimi zaman bir hırsız, kimi zaman bir politikacı (mesela Abraham Lincoln), kimi zaman da WA'ın kendisi. Kullanılan dil akıcı ve araya sokuşturulan espriler düz insanın kolayca anlayamayacağı kadar derin. Öyle ki psikanaliz, siyonizm, Hegel, temel felsefe, temel sanat, niyork coğrafyası, musevi yaşam kültürü, orta düzey sinema bilginiz eksikse (bunlar ilk etapta aklıma geliverenler) idrakiniz eksik kalır. Ama 20'li yaşlarda benim algıladığım şekliyle de yeteri kadar komikti, herhalde şimdi de öyledir. Gençseniz gülmek için, ortayaşlıysanız anlamak için okunabilir. Çabucak da biter.

16 Eylül 2016 Cuma

"The Exorcism of Emily Rose" Bilim ve Din Karşı Karşıya.

   Emili şeytan çıkarma ayininden sonra ölür. Olaylar gelişir.
   İzleyeli çok zaman oldu, arakolpa bu meyanda değişti (umarım gelişerek değişti). Nicedir tekrar izlenmeyi bekliyordu, kısmet bugünlereymiş.
   İlk izlediğimde de etkilemişti, şimdi daha başka etkiliyor. Elbette ki benim yorumuma göre; hem zihinsel hem de fiziksel sorunları olan bir gençkızın bilimi bırakıp dine sarılması sonucu ölümüdür senaryo. Elbette ki holivut bu sıradan hikayeye diğer perspektifden bakanların daha çok bilet alacaklarını öngörüp, diğer yoruma değer katacak bir takım trükler (ne işim olur trükle) kılçıklar atmış (yok efendim aniden çalışan kayıt cihazları, gece 3'te duran saatler vs.). Ancak olanlar benim bakış açıma göre böyle.
   Kızıcığımkıymetlim; korku filmlerinden pek ürker. Bir fizik tedavi merkezinde çalışıyor "bize gelen hastaların (ki çoğu CP'dir) kimilerinin tavırları da Emili ile aynı" dedi. Eğer Amerika'nın tutucu bir kasabasında hayatı dinle şekillenmiş bir bireyseniz, bu tip rahatsızlıklarda "içinize şeytan kaçmış" olması hem sizin hem çevrenin daha çok işine gelir. 
   Yalnız bu arada (her ne kadar sevmesem de) Amerika'nın yargı sisteminin çalışması çok ilgimi çekti. Şeytan çıkarma ayinini başaramadığını söyleyen din adamını yargılayan savcı çok dindar biri, din adamını savunmak için bulunan avukat ise "agnostik" (ne işim olur agnostikle) şüpheci. Yani bozacılar, şıracıyı savunmuyor. Bilakis; zıtların savunulması sözkonusu (gel de imrenme (Nihat Genç'in avukatının Ahmet Altan olması misal)(bir misal daha vereyim de kıs kıs güleyim : Yılmaz Özdil'i Abdurrahman Dilipak'ın savunması)). 
   Neyse : korku filminden ziyade mahkeme filmi gibi gelişen filmimiz, bilim/din karşıtlığı (köpekbalığı mı yener, kaplan mı ?) konusunda kafa yoranlara (hiçbiri diğerini yenemez, kendi yaşam alanlarında her biri de en tepededir çünkü, ayrıca dalaşmalarına da gerek yoktur), siccinli hüccinli dabbeli habbeli türk modeli korku filmlerinden bıkanlara önerilir.

13 Eylül 2016 Salı

"Tembellik Hakkı" İnsanın Kaimpederi Marx Olunca !

   1883'de yazılmış. Kısacık bir risale. Etkisi içeriğinde.
   66 sayfalık (benim okuduğum yukarıdaki baskıdır) bu bir solukta bitiverecek manifesto, çalışmaya karşı tembellik hakkını neden savunmamız, içselleştirmemiz ve elbette neden hakkımız olduğunu sesleniyor. Sesleniyor diyorum çünkü sayfaları çevirdiğinizde size üst perdeden seslenen bir metinle yüzleşiyorsunuz. Anarşist komünist bir çizgide olduğu burada da yazılan Bay Lafargue (gariptir Bakunin'e de dost değildir), slogan atar gibi yazmış. 
   Endüstriyel devrimi yaşamakta olan Avrupa, işçilere günde oniki saat çalışmayı dayatmaktadır. Ortada bir garabet vardır ama. Misal : yeni kullanılmaya başlanan tekstil tezgahları bir saatte 12 işçinin kapasitesinde çalışabiliyordu. Emek otomatikleşmişti. Ama insanlar (hatta küçük insanlar, çocuklar) günde 12 saat çalışmak zorundaydı. Bu ahvalde; Bay Marx'ın damadı "Ey insanlar, tembellik hakkınızdır." diye bar bar bağırıyordu. 
   Metin, yazıldığı dönemin oldukça kısıtlı bir coğrafyasına hitaben yazılmasına karşın, ileri sürdüğü tezlerin sağlamlığı nedeniyle günümüzde de etkinliğini koruyor. Mesela fakir; bu metinle eşzamanlı okuduğu "Deliliğe Övgü"nün de etkisiyle, bünyesinde zuhur eden "tembel bir deli" olmak düşüncesine güçlükle karşı koymakta. Yeni Türkiye'de en güzeli.
   Şaka bir yana, insanların işlerini sevmek için az çalışmaları gerekliliği bir çok akıllı patronu da etkilemiş olmalı ki, günümüzde çalışma saatleri gelişmiş ülkelerde neredeyse Bay Lafargue'nin istediği saatlere ulaşmış. (çarpıcı bir örnek için Bkz. 5 Dolar Günü) Ancak üretim sözkonusu olduğunda yine de bir garabet var. Tarımda, imalatta neredeyse tümüyle makineleşmiş olmamıza rağmen niye bu kadar yoğun çalışıyoruz. İhtiyacımız olan tüketim malzemelerini üretmek 100 yıl öncesine nazaran çok daha az maliyete ve emeğe malolsa da, yiyeceğimiz günlük öğün belli, üstümüze sadece bir kıyafet geçirebiliyor, bir yatakta uyuyor, bir kişinin tüketebileceğini tüketiyoruz (öyle mi ?).  O zaman niye bu kadar aç insan var ? Bankacılar, avukatlar, bankerler, borsacılar, reklamcılar ne üretir ? Kapitalizm nereye kadar ? Evet ! "uzun vadede hepimiz ölmüş olacağız" ama bu bencillik nedir ? Bizden sonrakiler ne yapacak ?
   Bunlar gıllıgışlı sorular. Yine de (yaşlanmayı reddederek 69 yaşında eşiyle birlikte intihar ederek, yaşlanmadan ölmeyi seçen) Bay Lafargue'nin metni, okunmaya değer. 130 yılı aşkın süre önce yazılmış metnin, hala nasıl olup da güncel olduğunu merak edenler, tembelliğe meyyaller, çalışma hastaları, anarşist komünistler, kapitalistler, işçiler, işverenler, beyaz/mavi yakalılar, bibliyofiller yakın dursun.

12 Eylül 2016 Pazartesi

"Yeniçeriler ve Bir Yeniçerinin Hatıratı" Şüphesiz Sübjektif Ama Okumalı.

 
   Kitabımız iki bölümden mürekkep.
   Birincisi Beydilli Hocanın yazdığı ve hap gibi bilgilerle "yeniçerilik" müessesesinin cemaziyelevvelini öğrenebileceğimiz özenli ve kallavi dipnotlarla dolu, derli toplu bir metin. Buradan; Osmanlının tarihinde kuşkusuz önemli bir yeri olan yeniçeriliğin; kronolojisini, adetlerini, başarılarını ve yozlaşmasını (tarihçi farkı burada, hamaset yok !) öğreniyoruz. Osmanlı tarihiyle ciddi olarak ilgilenenler dışında kimseye hitap etmez, sıkılabilirsiniz.
   Şenlikli olan bölüm, ikincisi. Orijinalini kimin yazdığı bilinmeyen ve orta Avrupa'da 15 ve 16. yüzyıllarda çok yayımlanmış bu metin, kuntastik içeriği ile gördüğü ilgiyi hakediyor. Özellikle 16 ve 17.yüzyıllarda Türk ve Müslüman dünyasına olan ilgi (korkudan mütevellit), bu metni dönemin best selleri (ne işim olur best sellerle) çok satarı yapmış. Hem Çekçe hem Lehçe yayımlanmış, müellifi lâ edri (haydi sözlüğe bakınız), sahihliği tartışılır, içerik ise hoptirinam. Hal böyleyken, dönemin taraflı da olsa (zirâ, metnin yazarı kat'â Osmanlı dostu bir zat değildir) bir panoramasını veren pek metin olmadığından, helecanla okumaya değer. (burada uzun bir parantez olacak. "Helecan"ı sadece fakirin kullandığını zannediyordum, yanılıyormuşum. Eserin ikinci bölümün mukaddimesinde "helecan" sözcüğünün kullanıldığını gördüm ve pek ferahladım.Parantez biter.)
   Pek başarılı bir şekilde devşirilememiş bir yeniçerinin kaleminden dökülen satırlar çeşitli bablarda yazılmış, kimi uzun kimi kısa. Yazılanlara tümüyle inanmasak da, satır aralarında geçen ifadelerden, dönemin bir panoramasını çıkarmak mümkün. Hayır değil ! (bakınız burada şu anda kendimi yalanlıyorum) Dönemin panoramasını oluşturabilmek için (şöyle kaba saba bir tanım dahi oluşturmak için dahi) çok daha fazla sayfa çevirmeli, kitap ve mümkünse makale okunmalı ve ancak öyle bir canlandırma yapılmalıdır (diye düşünüyorum). 
   Aşağıda altını üstünü çizdiğim birtakım satırlardan seçmeler var. Meraklısına.
S.39 :" III.Selim devrinde İstanbul'da 500 kadar meyhanenin kapatılması" ibaresinden, o dönem (yerleşimin sadece suriçinde olduğu düşünülürse) 500 meyhanenin çok ciddi anzarot müptezel taifesinin olduğunu anlıyoruz.
S.45 : "1807'de bir İngiliz filosunun İstanbul önlerine kadar gelerek devleti tehdit etmesi" satırlarından ise 19.yüzyılda denizlerimize ne kadar hakim ! olduğunu idrak ediyoruzdur.
S.63 : "yeniçeri maaş kimlik belgelerinin (esame)" ipucundan ise günümüzde de kullandığımız ama anlamını bilmediğimiz "esame"nin gerçek anlamını çözüyoruz (misal : onun esamisi okunmaz)

6 Eylül 2016 Salı

"The Man Who Knew Infinity"

   Sonsuzluğu Bilen Adam'ken Sonsuzluk Teorisine dönüşmüş, kendi halinde filmdir. Kendi halinde dediğime bakmayın, matematik ve sayılarla azıcık aranız iyiyse; fakir gibi ilgiyle izleyebilirsiniz.
   Hintli matematikçi Ramanujan'ın hikayesi. "Gerçek olaylardan esinlenmiş." 
   Şimdi "esin" bildiğiniz gibi düz hayatın holivut kalıplarına uyarlanması. Burada ise Ramanujan gerçekte Necdet Tosun/Tevfik Gelenbe (Bacı Kalfa modu ama) kırması bir tosunken Devpatel'in canlandırdığı Hintli bir Adonis'e; Profesör Ciieychardi ise Ceremiayrıns'a (ki burada bir aşırılık yok (Bay Hardi holivut kalıplarında bir şahsiyetmiş zati)) evriliyor. Arada olmazsa olmaz bir aşk hikayesi serpiştiriliyor. Ramanujan'ın üretiminin yavaşlamasından kaynaklandığı bilinen intihar hadisesi, aşk temelli olmak üzere değiştiriliyor. Sonuç düğümü ise anlamsızca "Royal Fellowship" hikayesine kaydırılıyor (bence memlekete dönüş teması iyiydi mesela serim için). Film bitiyor, yazılar çıkıyor.
   Film güzel. Kurgusu, oyunculukları, dekorları, kostümleri, efektleri (yok bak o olmamış (o nebçim zeplindi öyle)), müzikleri iyiydi. Baştan sona sıkılmadan izledim. Devpatel, nedense hep aynı oynuyor. Ceremiayrıns için diyecek bir şey yok. Adamın ses tonu bile matematik profesörü gibi. Tobicons'u zaten ayrı severim. Kast iyi yani. "Çimlere yalnızca akademisyenlerin basması", "Newton'un başına elmasını düşüren ağaç", "Naturalis Principia Mathematica" (ki o sayede günümüzde bile Jüpiter'e uydu gönderebiliyoruz) gibi Kembriç şıklıklarını, akademisyen egolarını, savaşın insanlara ettiğini, o dönemde tüberkülozun tedavisinin imkansız olduğunu (gerçi kimileri ölüm sebebi bu değil diyor) görüyoruz. Az mı ?
   Bitince, insanın içinden araştırma arzusu uyanıyor. Üşenmedim gugılladım Bay Srivaran Ramanujan'ı. Bu öyküde, gerçek, filmden daha iyi. Hani romanesk yazılmamış bir kitabını bulsam okurum. 
   Bölümdeki sıkı hocalardan biri "pozitif bilimlerle uğraşmak kişiyi dinden uzaklaştırır. Kesin bilgi" demişti. Örnekleri çok (R.Dawkings, S.Hawking vs.). Bay Ramanujan ise en sert bilimle uğraşırken, dininden asla uzaklaşmamış. Hatta bu uğurda hayatını feda ettiği dahi söylenebilir (brahmanizmin katı diyetinden asla vazgeçmemesi ve yetersiz beslenmeye bağlı çeşitli hastalıkların zuhur etmesi gibi). İspatladığı teoremlerin, tanrısının ona doğrudan söylediğini iddia ediyor (kimilerine "örttür" diyor yaradan, kimilerine bölüntüler probleminin 0.004'lük yanılgıyla çözebilecek formülü söylüyor). İkincisini yeğlerdim doğrusu.
   Uzatmayayım. Sayıları ve bilimi seviyorsanız, sıradışı bir adamın sıradışı bir hayatına azıcık da olsa uzaktan bakmak için izlenir. Değilseniz "Siccin 3-Cürmü Aşk (aşk ne ara cürüm oldu ?)" var ona gidin. 

28 Ağustos 2016 Pazar

"Blood Father" Fransız işi holivut.

   Normalde yazmıyorum böyle genelgeçer filmleri ama bir kaç şey dikkatimi çekti.
   Konu beylik : eski bir suçlu kızını beladan kurtarmaya çalışır. Başrol de beylik : Mel Gibson (o olmasaydı kesin bu rollerin adamı Liam Neeson olurdu). Her şey sıradan ilerliyor, giriş, gelişme, sonuç.
   Dikkatimi çeken şey, satır araları.
   Açılıştaki süpermarket sahnesinde 17 yaşındaki bir kız marketten üç poşet dolusu 9 mm. mermi alıyor. Sorun yok. Bir paket sigara istiyor, kasiyer "-kimlik görmem lazım." diyor. Burada sisteme ciddi bir eleştiri var.
   Preacher'ın saçmalamalarında dikkat çekici tespitler var. "Bu ülke huzursuzluğu satın alır. Asileri moda trendine çevirir. Meleklerle yaptı bunu (Hell's Angels'a gönderme), şimdi raple yapıyor. Ve şirketler bunu internette satıyor."
   Bunun gibi kılçıklara takılmazsanız, sorunsuz izler, bitince unutursunuz. Öyle yani.

27 Ağustos 2016 Cumartesi

"Dahi Diktatör" Diktatör ama nasıl ?

 
   Oksimoron bir kapak tasarımı vardır. Hem "diktatör" olarak nitelendirecek hem de böyle son derece insancıl bir fotografisini koyacaksınız (diktatör olsun, olmasın hangi ülke liderinin böyle samimi ve insancıl bir fotosu var ?). Olsun, kapağı geçip içeridekilere odaklanalım.
   150 sayfa, iki gecede uyuma öncesi okumalarda bitti. Maksimum üç saat. 
   Bir yıldır "Bilim Tarihi" konusunda yüksek lisans derslerine katılıyorum. Bir yılı aşkın bir süredir Popper'ın "eleştirel akılcılık" modelini anlamaya çalışıyorum. Detaylarda boğulup, büyük resmi ıskalamışım. Bay Şengör, verdiği bir kaç örnek ve tarihi olay ile şıpınişi modeli akpak etti. İlk bölümü okurken "ahaaa, ovvv, vıyy" nidalarıyla "eleştirel akılcılığı" ve Atatürk'ün bunu nasıl hayata geçirdiğini anladım. 
   Sizi bilmem, ben Atamı çok seviyorum. Hataları, yalnızlığı, zaafları ile çok seviyorum. Nutuk'u bir kaç kez okudum. Hakkında yazılan (hamaset dışı (bak hamaseti hiç sevmem)) biyografileri de okudum. Fikir sahibi olabilmek için bilgi edindim. Sonunda akıl terazimin her iki kefesine de konulacak bilgi sahibi oldum. Kefenin olumlu yönü hep ağır bastı. Bundan ötürü (Hüseyin Badem'e selam !),  Atama "diktatör" yakıştırması yapılan bir kitap okumaya başlarken olumsuz önyargılarla oturdum başına. 
   Prof.Şengör ise aklımda : asker yalakası ("emret komutanım !"), solcu düşmanı ("- deniz ve mahir eşkiyaydı"), cunta yandaşı ("- dışkı yedirmek işkence değil. ben bal gibi yerim.") olarak yer etmiş (kendisinin ciddi PR sorunları var). Yalnız okul icabı izlediğim Teke Tek programında İlber Hoca (o da pili bitmek üzere olan pilli bebekler gibi konuşuyor (saygım sonsuz başka)) ile yaptığı söyleşilerde, bilgisinin enginliği ile ezberimi bozmuştur. Şimdi "diktatör" falan yazınca, önyargı pik yaptı tabi.
   Kitap ilk bölümünde "diktatör" ve yöntem üzerindeki tespitleriyle, önyargılarımı çürütmeye başladı. Zaten ilk bölüm, askeri okulda verilen bir seminerde verilen konuşmanın dikte edilmiş haliymiş. Sonrasında ise Atatürk'ün tüm hayatında uyguladığı yöntemin açıklamasıyla geçiyor. Satır aralarında Bay Şengör'ün, toplumsal hayat, ahlak ve din gibi konulardaki ilginç tespitleriyle de hemhal oluyoruz. Yazarın tespitleri langadank. Seri olarak üretilen ilk otomobillerin şanzıman sistemi gibi : 2 ileri 1 geri (ama geri vites kullanılmıyor). Misal : din konusunda altını çizdiğim bir paragraf "Bu yaratan bu kadar güçlüyse niçin bir elçi kullanıyor ? Hepimize tek tek söylesin rahat edelim.". Kabul edelim ki bu coğrafyada bu cümleyi kurmak sağlam testis gerektirir. Buna benzer çok tespit var. Kimileri dincileri kızdırır, kimileri solcuları, kimileri liberalleri kızdırır, kimileri marksistleri. Herkesi kızdırabilen bir neşriyat (ben kızmadım başka (bunlardan hiçbiri değilim (yahut hepsinden az birazım))).
   Diktatörlük konusunu ise ulusu, milleti doğru yola gitmeye "ikna eden" bir rol üstlenmiş olmasıyla açıklıyor. Yüzyıllardır cehaletin verdiği mutlulukla yokolmaya yakın bir toplumu; "demokrat olacaksınız, aklınızı kullanacaksınız, çağı yakalayacaksınız, modernleşecek yahut yok olacaksınız" diye "ikna ediyor". 
   Kurtuluş Savaşı ve daha önemlisi, sonraki dönemi Celal Hoca'nın ilginç perspektifinden okumak, şimdiye kadar bildiklerinizi bir kez daha gözden geçirmenizi sağlayacaktır. Okurken çok keyif aldım, bir kaç kez daha okurum. 
   Yakın durun.
Kitaptan Alıntılar :
   "Fakat paradoksal bir şekilde bunu yapabilmek için kendisi de bir dayatmada bulunmak zorunda. "Yanlışın üzerinde ısrar etmenize izin vermeyeceğim" diyor. Peki, yanlış olduğunu nereden biliyor ? Sırf o değil ki, aklı başında herkes biliyor bunu. Yani, Kızıldeniz'in bir asa ile yarılmadığını, Nuh Tufanı'nın olmadığını, Adem ile Havva'nın rüzgar eserek, çamurdan yaratılmadığını vs. herkes biliyor. Atatürk şunu söyleyor : "Bu hurafelerin üzerine bir toplum bina edemeyiz. Sen buna inanmak istiyorsan inanabilirsin, ama bunu dayatmana müsaade etmeyeceğim. Sizin dayatmanızdır ki; toplumu felakete götürdü, çürüttü, yok etti. Ben bu çökmüş toplumun çocuğuyum, yeni nesillerin bu felakete doğmasına müsaade etmeyeceğim."
   "En iyiler üniversite okumalıdır."
   "Bizim partinin doktrini yoktur. Çünkü doktrin bir hareketi dondurur." (bu çok önemli !)
   Ayrıca kitabın sonuna doğru Bay Şengör'ün Atatürk'ün yabancılar üzerindeki etkisini anlattığı bir kaç anısı çok etkileyici. 

23 Ağustos 2016 Salı

"40'ının da Kulpu Kırık 40 Türk" Olamamış Mizah.

   Kırk ünlü karakter. Tarihe birazcık ilginiz varsa ve yayılmacı kültürün etkisinde birazcık kaldıysanız bile bir çoğuna aşinasınızdır. "Lost" da var, Hipokrat da. Süpermen de var, Hitler de. Tüm bu şahsiyet ve topluluklar Türk olsalardı ne olurdu ?
   Kitabımız bu soruya mizah penceresinden bakarak yanıtlar vermeye çalışıyor. Değişik bir bakış açısı, daha önce didiklenmemiş bir mecra. 
   Yazarımızın "Dikkat Vücudunuz Konuşuyor"unu daha önce okumuş, çok faydalanmıştım. Video konferanslarını dahi hem izlemişliğim, hem izletmişliğim vardı. Bu kitaba da öyle bir olumlu önyargıyla başladım. Bir günde bitti. Hızlı okuma yaptım ve geriye dönüp okuyacağım herhangi bir şey kalmadı aklımda.
   Metin Fidan, Atilla Atalay ve tabiy ki daha babaları Azizusta, Ferhanbey, İOA, Enginergönültaş (o tam sayılmaz ama olsun) takip eden bir insankişisi okur olarak Bay İzgören'in mizah olarak öne sürdüğü sayfalarda gülmedim, gülemedim.
   Yine de +16 yazılmış, 5.56'lık (öldürmez, yaralar) bu kitap seyahatlerde, şezlonglarda gider. Ama mizah okuyacağım derseniz daha iyilerini bulabilirsiniz.

Kısa Kısa Filmler : "Aferim"-"Elser"-"Flakepost fra P"-"Warcraft"-"Bastille Day"-"Now You See Me 2"

Yazmaya üşendiğim ama yazmadan da geçemeyeceğim (kimi çıtır, kimi kütür) filmlerden bir demeti birer paragrafçık da olsa yazayım dedim. Bari...

AFERİM
   Osmanlı egemenliğindeki Eflak, (Romanya civarları). Yerel polis, bir boyarın (Boyar:Soylu) parasını çalan çingenenin peşine düşer, oğlu da yardımcısıdır. Olaylar gelişir. 
   Neredeyse tümü at sırtında, siyah beyaz, western kadrajlarıyla geçen filmimiz sadece dönemi merak edenlere ve romen lehçesiyle türkçe küfürleri izlemeye meraklı olanlara hitap eder. Güzel romen müzikleri ve değişik bir tat, bir doku bulma ümidiyle başına oturduğum film maalesef beklentilerimi karşılamadı.
BASTILLE DAY
   Afiş yaramaz, konu da beylik. Yozlaşmış polislerin peşine düşen Paris'teki bir sıradışı bir siayey ajanı ve yancısı cepçi. Beyin uyuşturmak için izlediğim bu parizyen pelikula, tahminlerimin ötesinde çıktı. Tüm klişelere uymasına, sonunu kesinkes tahmin etmeme, türe herhangi yeni bir şey getirmemesine, verdiği tüm mesajların (vurun azınlıklara !) daha önce tekrarlanmış olmasına karşın, keyifle izledim, günlük gaile derdinden uzaklaştırdı. Amacınız buysa, buyrun izleyin.
ELSER (13 MINUTES)
   Ekonomik krizden güçlü çıkan bir partinin uygulamalarının gitgide aşırıya kaçtığını, çevresindeki herkesin bu çılgınlığa kapıldığını ve gitgide hoşlanmadığı yeni bir ülkeye doğru koşaradım gittiğini idrak eden; çoğunluklar içindeki bir insanın (son derece sıradan görünür ama cesur ve becerikli bir şahsiyettir) doğasına ters düşmesine rağmen bir suikaste doğru adım adım ilerlemesi. Konu tanıdık gelebilir, hemen düz korelasyon yapmayın. Nazi Almanya'sından bahsediyorum. Çok düz, çok özenli film. Günümüzle ilgili bağıntılar da yakalayabilir, mutlu yahut mutsuz olabilirsiniz. İzlemekte fayda var. 
FLAKEPOST FRA P
   Danimarka, Norveç, İsveç ve Almanya yapımı polisiye. Daha önce aynı aktörlerden ve aynı karakterlerden izlediğimiz standart konuların üzerine; dini sömüren bir sosyopatın peşine düşen zıt karakterli iskandinav polislerimiz var. "Taki"li konuşmalar, steril iskandinav atmosferi, ikea mobilyalar, ikinciye bakılacak (izlenecek değil) kadrajlar (sarı çiçeklerin arasındaki tek katlı ev mesela), fazla şiddet olmadan yapılan bir polisiye. Kısacası hafta arası (hele havalar bu kadar bunaltıcıyken) izlenebilir.
NOW YOU SEE ME 2
   Birincisi iyi seyirlikti, bu da onun sündürülmüş hali. Yeni bir şey yok. Uzunca bir hokkabazlık gösterisi, arada ustalar harcanıyor (Bay Keyn, Bay Friimın. ama olsun iyi sakal yapmıştır amcalar). Yeni katılan Lizikaplan ve Denyılredkılif (bu çocuğa da sosyopatlık yakışıyor) bir ivme verememiş. Olsa da olur, olmasa da (daha iyi) olur.
WARCRAFT
   Ortodontik sorunları olan yeşil derili vücut geliştiricilerin, elli kiloluk zırhlar giymiş insanlarla mücadelesi. Oyunu oynamış meraklılar uyarlamanın iyi olduğunu söylüyorlar. CGI'dan midem bulandığı için ben idrak edemedim tabi. Orklar var, elfler var (biraz cine benziyorlar), cüceler var, insanlar var, devam kılçığı var. Ama bir LOTR olabilir mi ? Elbette ki hayır. Oyuna müptezel sinefillere yarar.

21 Ağustos 2016 Pazar

"İrrasyonel" Iskalamayın !

   Burada öyle her kitabın reklamını yapmıyorum. Zerre kazancım yok çünkü. Ama bunu okusanız iyi olur. Neden ?
   Baştan başlayalım. İrrasyonel ne demek ? Akıl dışı demek. 
   Hayatımızda çeşitli kararlar veriyoruz. Bu kararlar kaderimizi şekillendiriyor. Yemeğin pişip pişmediğinden (önemsiz), işimizi değiştirip değiştirmemeye (önemli), nerede yaşayacağımızdan (önemli), biletini kaybettiğimiz (ama çok izlemeyi istediğimiz) bir oyunu izleyip izlemeyeceğimize (önemsiz) dair ve buna benzer her gün onlarca karar alıyoruz. Genel geçer konuşayım : aldığımız kararların büyük çoğunluğu irrasyonel = akıldışı. Neden mi ? Bakın bakalım şöyle bir çevrenize. Aileden başlayın, oturduğunuz semte (gürültücü komşular), şehre (arayollarda her daim beton mikserleri), ülkeye (uzaktan bakılırsa eğlenceli) ve hatta gezegenimize (şuursuzca tüketiyoruz, bir elli yılımız kaldıysa iyi !). Aldığımız kararların rasyonel olmadığı açık.
   Şimdi bu Profesör Sadırlend, psikolojide daha önce yapılmış deneyleri ve verileri gözden geçirerek yaşamımızdaki "irrasyonel" kararların nasıl alındığını, ne gibi yanılgılara düştüğümüzü, nedenlerini, nasıllarını bir güzel inceliyor.
   Allah bin türlü belasını vermesin o Profesör Sadırlent'in ! (çirkin de bir fotografisini koydum aşağıya) Sincaplar kovalasın mümtaz şahsını !
   Daha 10.sayfada "Hem eşinizi sürekli mutlu etmeye uğraşıp hem de onu elinizden geldiğince sömüremezsiniz." türü, acı gerçeklerin yüzümüze vurulmasıyla, haşyetten titremeye başlıyoruz. Daha sonra "bulunabilirlik hatası", "yanlış izlenimler", "naturamızın bozukluğu" (bunu ben uydurdum. S.37'de nazi almanyasını daha iyi anlamamızı sağlayacak bir deneye ithafen) ve daha bir çok bilimsel irrasyonelliğe neden olan kavramı yavaş yavaş sindiriyoruz. 
   Altını, üstünü çizdiğim o kadar çok yer var ki !
   Her bölümün sonunda "kıssadan hisse" bölümü var ki önceden oraları okunup sonra açıklamalarına geçebilir arsız okur. Son bölümlere doğru karar verme mekanizmasında istatistiki uygulamaların önemi çok vurgulanmış, bunun için küçük bir istatistik okuması yapıp mantığın özetini kavramak faydalı olacaktır.
   Her bölümde kendinizle özleştirdiğiniz davranışlar, kararlar bulabilirsiniz. "ah benim deli kafam" diyebilirsiniz. Yahut çok rasyonel bir insansanız "hımmm, iyi ki de !" diyebilirsiniz. Fakir ki : kararlarında kılı kırk yarmaya çalışır, "deli kafam"lı demeleri çok çıktı. 
   Yalnız : kitapta uygulanan yöntemleri hayatında harfiyen uygulayan çok rasyonel bir kişinin de over sıkıcı (adeta bir isviçreli maliye müfettişi) olacağını tahmin ediyorum. O kadar rasyoneliteye gerek yok ama mahrem yerlerimizin doğrultusunda gitmek de nereye kadar ?
   Aşağıya üşenmediğim kadar alıntı yazacağım, ilgilisi çerez babında okur.
   Kitabı öneren Erdem Dostuma da bin selam.
   Üşenmeyin okuyun, okutun. 
ÖNEMLİ NOT : Tıbbi teşhislerde verilen irrasyonel kararları ise muhakkak okumalı. 
İKİNCİ ÖNEMLİ NOT : Öğretmenlerin 9.bölümü (Dürtüler ve Duygular) muhakkak okumaları gerek.
   
"Moda döngüsünün temelinde yatan uyma arzusu büyük ölçüde irrasyoneldir."
"Ortamda birden fazla kişi varsa, birinin bir suça müdahale etme ihtimali azalır."
"Ciddi sporun centilmenlikle alakası yoktur. Nefret, kıskançlık, kibir, kuralları hiçe sayma ve şiddet görmekten duyulan sadist hazla yakından ilişkilidir."
"Yanılmayı kimse sevmez."
"İster bilinçli, ister bilinçdışı, kaybı durdurmayı reddetmemek, yaygın bir irrasyonellik biçimidir. (misal kötü bir filmi, bilet parasını vermişseniz sonuna kadar izlemek)"
"Geçmiş geçmiştir ve artık konu edilmemelidir."
"Bir projeye ne kadar zaman, emek ve para harcanmış olursa olsun, yatırım yapmaya devam etmek karlı olmayacaksa : Durun."
"Ceza korkusundan dolayı yaramazlık yapmaktan sakınan çocuk, davranışını dışsal bir tehdit kontrolü altında olarak görür, tehdit ortadan kalktığında yaramazlık yapmamak için bir neden yoktur."
"Birinin bir işe değer vermesini ve iyi performans göstermesini istiyorsanız, maddi ödüller önermeyin."
"Çocukların (ve kesinlikle yetişkinlerin) bir şeyi yapmasını engellemek istiyorsanız, onları cezayla tehdit etmek yerine ikna etmeye çalışın."
"Kendini kontrol etme (ya da edememe) bir alışkanlığa dönüşebilir."
"Öğretmenseniz çoktan seçmeli sorular sormayın, öğrencilerinizi temel ilkeleri bulmaya teşvik edin."
   Allam, daha yazacak olsam bunun on katı not var. Vallahi üşeniyorum yazmaya, açıp okuyun.

"Alıç Ağacı İle Sohbetler" Okunması Elzem.

   Birand Hoca, bitki sosyolojicisi. 1968 yılında yayımlamış kitabı. Sonra 1997'de TÜBİTAK bir kez daha yayımlamış. 2014'de de İş Bankası güzel bir iş yapıp, özenli bir baskı ile bir kez daha yayımlamış. Birincisi tükenmiş, ikinci baskı piyasada. Telif hakkı gelirleri TEV'de. (bunun için bile alınabilir)
   O yıllarda bakir bir tepe olan Dikmen'de yaşlı, bir başına kalmış bir alıç ağacı ile Hocanın sohbetleri var kitapta. Sohbetler derin. Kimi sohbetler, botanikçileri ilgilendirirken çoğu çevresine meraklı kâriye hitap ediyor. Kitabın ilk bölümleri; bitkilerin, dünyanın oluşumundan günümüze bir hikayesini cem ediyor (ki okumalara sezadır). Orta bölümlerden itibaren daha spesifik mevzulara (bir eski bir yeni kelime verip, okuyanın eksenini bozmak (ağlak hocalara benzedik)) giriş yapıyoruz. Bu bölümlerde Anadolu'nun ekseri nebat habitatını (yine ağlak hoca taktiği (geliştiriyorum kendimi bu işte)) okuyoruz. Bu bölümler, işi gücü bitki olmayan okuru sıkabilir ama arada Ksenofon'un "binlerin yürüyüşü"nde nasıl soyup soğana çevrildiklerini (delibal marifetiyle), atın ehlileştirilmesini ve daha  pek çok meraklı hikayeyi cımbızlayabilirsiniz. 
   Dil ve üslup o kadar akıcı ki. Kullanılan kadim kelimeler güncellenmese bile sular seller gibi akıp gidiyor. Adige Hocam, dünü, o günü ve bu günü çok iyi öngörmüş. 1972'de göçüp gitmese eminim bu gün içinde bulunduğumuz ahvalden ziyadesiyle müteessir olurdu (kitaptaki gibi yazmaya başladım şuursuzca !). 
   Ziraat Mühendisleri mecburiyet bâbında okumalı. Çevreye, bitkiye, böceğe meraklı tayfa da aynı şekilde. Bibliyofil ve mütecessis kâriye okumak ihtiyaridir ama bence insan ve bitkinin rabıtasını, insanoğlunun tabiata irtikabını gözlemlemek için onlara da salık verilir.
   Ben olsam, kısaltılmış baskısını ortaokullarda ders kitabı yapardım. Benim hayatımı bir nebze değiştirdi, sabi/sübyana da belki bir etki yapar ve geleceğe birazcık daha fazla ümitle bakabiliriz. 

14 Ağustos 2016 Pazar

"Suicide Squad" Kötüler Timi. Hakkaten Ama.

    Mutad üzre filme gitmeden bozuntu içermeyen bir iki eleştiri okudum ve beklentilerimi düşük tuttum.
   Keşke daha düşük tutaydım.
   Senaryo akıl dışı (şimdi süperkahraman filmlerinde akıl içi senaryo nasıl olur dedirtmeyin bana Bkz.Nolan). Başrollerin içi boş (Joker, bildiğiniz mafya babası olmuş, zekadan eser yok, yeritlito bir hecledır olmamış, olamamış). Oyunculuklar vasat (yahut senaryonun kofluğundan bana öyle geldi). Efektler göze "efektim ben" diye batıyor. Bir de disiikamikslerin üç boyutlu filmlerinde ciddi bir karanlık sorunları var. İlk yarıdan sonra hafakanlar basıyor. Birtek sauntrek mi diyorsunuz ! çalınan müzikler güzeldi. Salon doluydu (ki bu da benim gibi üç boyut efektinin sinemada görülmesi gerektiğini düşünen iflah olmaz sinefiller olduğunu gösterir (yalnızca filmde geçen (kimsenin gülmeyeceği) esprilerde bazılarının ciddi ciddi güldüğünü görünce "eyvah eyvah" dedim (içimden) (parantezlerin hesabını tutamadığımdan fazla fazla kapatıyorum.)))))
   Bana hediye bilet geldiydi para vermedim. Para isteseler gitmezdim. Sizde öyle yapın.   

9 Ağustos 2016 Salı

"A Hologram for the King" Tykwer'in Son Filmi.

    "Koş Lola Koş"'dan beri Tikver filmlerini izliyorum. "Prenses ve Savaşçı"'da yükselen çıta "Cloud Atlas"'ta düşmüştü. 
   Kral için Hologram'da; çok katmanlı, özel efektli işlerin Bay Tikver'e yaramadığını anlıyoruz. Nereden bakarsanız temiz film. Hoplama, zıplama, özel efekt yok. Son dönemin popüler yazarı Deyveggers'in romanından adapte edilen pelikulamızda gani metafor, gönderme, subliminal mesajlar (asansördeki kızın dürtülünce önüne bakması falan) vardır lakin omurga sabittir. 
   Dibe vurmuş, üstten ortaya tenkis edilmiş bir yönetici; Krala teknoloji pazarlamaya çalışır, olaylar gelişir.
   Tomhenks yevmiyenin hakkını vermiş, Aleksandırblek arap rolünde sırtarıyor (sırıtmıyor ama sırtarıyor), Saritaçodori Hekim'de iyi (yalnız sonlara doğru tozuttu mu ne ? ne o öyle kabak çiçeği gibi), renkler, sekanslar, kadrajlar ortalamanın üstü, izlerken sıkmıyor. Temiz film yani. Tek eleştirim : sonunun apar topar, boyacı küpüne daldırır gibi, alelacele (başka da sıfat gelmiyor aklıma) bitirilivermesi. 
   Kültürel farklılıklar, Kızıl Deniz'in dip tabiatı, kum toz içindeki binalar (ama çöldeki konutlardaki atmosfer farklılıkları (işçi yatakhanesi ve örnek daire) şükelâ işlenmiş), hayatımızdaki olumsuzlukları bazı şeylere beyhude olarak atfetmemiz, inceden verilen bir Suudi Baharı göndermesi, kurt avı (sahi niye vurmadı ?), arap mutfağı, diplomatların çılgın partileri (Bay Soren Kierkegaard iyiydi), ilginizi çekiyorsa buyurunuz efem.