19 Haziran 2022 Pazar

"Nanoteknoloji Nedir ve Neden Önemlidir?" Bilimselden çok Etik Yaklaşım.

   Şu bir gerçek ki: henüz başlarında olduğumuz yüzyılın teknolojik atılımı genetik ve nanoteknoloji üzerinde olacak. Gerçi yeni görmeye/duymaya başladık; yok efendim nanoteknolojili kumaş, su geçirmez nano ayakkabı, ısı geçirmez nano duvar boyası diye ama ileride bu gibi ürünler çok yaygınlaşacak. 
   Bu minvalde hazır Tübitak da böyle bir kitap neşretmiş, edindik ve uzunca sürüklenmelerden sonra nihayet kaynakçasına kadar okuyabildik. 430 sayfalık kitabımız üç yazarlı. Yazarların sadece biri bu teknoloji konusunda bilimsel olarak çalışıyor, diğer ikisi ise bilim felsefesi ve bilim etiği üzerinde uzman. Hal böyleyken kitabın çoğunluğu bu teknolojinin kendisine değil kullanım alanlarının belirlenmesine, etik sorunlara, telif haklarına, yasal düzenlemelere, eşitlikçilik ve erişime odaklanıyor. 
   Bendeniz, bu teknolojinin ne menem bir şey olduğunu, hayatımıza ne gibi değişiklikler getireceğini öğrenmek için edinmiştim kitabı ve isteklerimin tatmin olduğunu söyleyemem. Bunun yerine hayatımın her alanında kullanabileceğim "risk ve ihtiyat" ilkelerini öğrenmem benim için piyango gibi bir şey oldu. Teknolojinin kullanım alanları konusunda ise kısıtlı bilgi alabildim. Kitabın ön ve sonsözleri, kaynakçası, dizini oldukça uzun. Her bölümün başında (akademik yazına uygun olarak) ne amaçladığı, sonunda ise ne söylediği yazıyor. Bu sıkıcı akademik yazını çıkardığınızda kitap rahat bir 200 sayfaya düşer. 

   Keçiboynuzu yiyiyormuş hissine kapıldım (Hoca Nasreddin'in deyişiyle "bir dirhem bal için bir çeki odun çiğnemek"). 

16 Haziran 2022 Perşembe

"Bizim Büyük Çaresizliğimiz" Bir Değişik Aşk.

   Kısacık (167 S.) ama içeriği yüzünden sanırım ağır aktı. Ankara var, aşk var, biri göbekli diğeri kel (Ender, Çetin) iki canciğer arkadaş, dengesizlik ve arzu nesnesi (Nihal) var. Aşkın, çetrefilli aşkın, kaybolan (fading mi diyor ecnebiler) geçmişin hüznü, yakalanamamış (ah yakalanıverse!) anın şaşkınlığı, geleceğin endişesi (demek ki s.klememe çağına gelinmemiş henüz) var. Kısacık novellaya (bâb-ı âli kapısından mürûr edip geçer iken diye başlar güzel bir koşma!) yedirilmiş, üzerinde itinayla çalışılmış duygu selleri var. 
   Filmi de güzelmiş. Bulup izleyeceğim. Ben sevdim. 

12 Haziran 2022 Pazar

"Beş Şehir" Tanpınar Usulü Şehirler.

 
   Tanpınar Usta; Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve Ankara'yı anlatıyor. 

   Eserin konusu Ustanın kendine göre: "Beş Şehir'in asıl konusu hayatımızda kaybolan şeylerin ardından duyulan üzüntü ile yeniye karşı beslenen iştiyaktır (güçlü istek). İlk bakışta birbiriyle çatışır görünen bu iki duyguyu sevgi kelimesinde birleştirebiliriz. Bu sevginin kendisine çerçeve olarak seçtiği şehirler, benim hayatımın tesadüfleridir.". 

   Fakir de hayatında tam buna benzer bir dönemden geçtiğinden (hayatımda bazı şeyler kayboluyor üzülüyorum ve fakat yeniye karşı da güçlü bir istek duyuyorum (ben olsam bu durumu AHT gibi "sevgi" değil, majör depresyon olarak nitelendirirdim (malum "İdrâk-i maâli küçük akla gerekmez, zira bu terazi bu sıkleti çekmez" sorunsalı))) bu cümle üzerinde hayli kafa yordum. Herneyse burası kitap kurtları ve sinefillerin arada baktığı bir ağ güncesi,  kişisele girmek eziyettir.

   En uzunu ve en sondaki İstanbul, en kısası ve en baştaki Ankara. Üstad Cumhuriyeti seviyor ama sevdalısı değil. O bir tarz adamı. İthafı da zaten bu minvalde Yahya Kemal Beyatlı'ya yapmış. Kendine özgü humoru çok dengeli kullanmış (buna mukabil fakirin kahkaha attığı yerler oldu (misal şu tanım gülümsetmez mi insanı: ".... zayıf yüzü ve perişan kıyafetiyle bir insandan ziyade hiçbir zaman layıkıyla anlayamayacağımız birtakım şartların, içtimai olarak başlamış, fakat zamanla biyolojik nizam emrine girmiş şartların bir mahsulü gibiydi. S.44")). Bitmesin diye şehir şehir fasılalarla okudum. Okumanın zevkini alabileceğiniz mümtaz bir eserdir efendim. Okunsa ruha letafet verir.

8 Haziran 2022 Çarşamba

"Sıkı Kontrol Edilen Trenler" Çek Satiri!

  90 Sayfa, bir günde biter. II.Dünya Savaşının sonlarına doğru Çekya'nın işlek ancak büyük olmayan bir tren istasyonu. Miloş, aşk acısından bileklerini kesmiş ancak yaşayakalmış, "leylağının solmasındansa zıpkın gibi bir erkek" olma yolunda debelenip durmaktadır. Fiyakalı üniformasını üzerine geçirdiğinde bir vakar gelmektedir ama etrafında tüm acımasızlığıyla savaş sürgittir. Olaylar gelişir. 
   Pek sevdiğim "Aslan Asker Şvayk"'ın bu kitabın izini sürdüğünü söylerler. Hakikaten de bu kısacık novellada karşımızda zuhur eden birbirinden bombastik yardımcı karakterler vardır. Her tarafı Polonya güvercinleriyle dolaşan istasyon şefi, biletçi kızın kalçasına bilet gişesindeki tüm damgaları basan hareket amiri ve daha neler.
   Mizahi bir yönü olmasına karşın savaşın acımasızlığına dair en gerçekçi izlenimleri verir. Gülümsetirken bir yandan içiniz acır. Aynı hayat! Çekler bunu edebiyatta iyi yapıyorlar. Haklarını vermek, bu kısacık kitabı ucundan yakalamak gerektir.

5 Haziran 2022 Pazar

"Görme Biçimleri" Bakmak tamam da! Görmek emek istiyor.

 John Berger sanat eleştirmenidir. Her ne kadar titrinde yazarlık varsa da "G." adlı romanına başlayıp da bitiremediğim nadir eserlerden oluşu, "bu konuda yeterli bilgim olmadığından fikrim yok" hanesine düşürüyor fakiri. 
   Görme konuşmadan önce başlıyor ve hayatımızın her safhasında belirleyici kılavuzumuz oluyor. Ancak çoğumuz görmekten ziyade bakıyoruz ve gördüğümüzü çoğunlukla algılayamıyoruz. İşte bu noktada İngiliz snopluğunun yüzyıllarca gelen geleneğinden süzülen sanat eleştirmeni Bay Berger'in yazdıklarına bakmalıyız. Araya serpiştirdiği mesleki inciler arasından değerli taşları ayıklamak size kalıyor. Kimi resimlerdeki fırça darbelerinin kavislerinin neyi işaret ettiği, reprodüksiyonların resim sanatına ettikleri gibi sanata yönelik tespitlerinden ziyade hayatın kendisine ilişkin tespitleri muhakkak işinize yarayacaktır (misal: kadının kendini nasıl gördüğü üzerine döktürdükleri fakiri kendinden aldı (seksist değil ama çok doğru belirlemeler var)). Uzun da değil, bir günde hakkından gelinir (168 S.)
   Uykusuz'da yazılarını mütemadiyen izlediğim Engin Ergönültaş'ın (kendi bilmese de bana böyle iyilikleri oluyor) önerdiklerindendir. Bitince "iyi ki okumuşum" dediğim matbuattandır. Görmeyi öğrenmek isteyenlere öneririm.

Mini Alicante Rehberi ve Alicante-Fethiye Seyri

   Hayat umulmadık gelişmelere gebe. Bunun en yeni örneğini henüz yaşadım. 

   Martinik'ten Türkiye'ye bir katamaran transferi yapan kaptan dostumun mürettebatı İspanya'da havlu atmak zorunda kalınca; ani telefon görüşmeleri ile fakir ve eşini Alicante-Fethiye arasında skipperlık yapmaya memur etti Leydi Fortuna. Üstelik hemen izin almak, uçuş ve kalma ayarlamalarını yapmak zorundaydık. İnsan zorda kalınca nasıl hızlı davranabiliyormuş, öğrendik. 

   Alicante, İspanya'nın güneydoğusunda kalan, böyle tam Katalan da değil Endülüs de değil arada derede bir yerli turizm şehri. 37 yıl önce gittiğimde sahilde olan mozaiklerin ve güçlükle hatırladığım kimi hoş detayların bugün de aynı şekilde kalması; güzel ve yalnız memleketim ve onu kıskanan düşmanları arasındaki farkı daha iyi anlamama neden oluyordu. (bkz. İnci Pastanesi, Emek Sineması ve daha neler neler). 

   Evet, şehir yerli turizm merkezi ama öyle aman aman görülecek fazla bir şey yok. Eski yahudi mahallesinin çevresinde kümelenen turistik mekanların dışında; tepesinde bir kalesi (aklı olan çıkmaz çok dik), genişçe marinası (orası da tadilattaydı), sahilde güzel yeme içme yerleri, biraz tepede (her Akdeniz şehrinde olduğu gibi) bir eski pazarı bir de denizin pek de temiz olmadığı ama nefis beyaz bir kuma sahip plajları var. Plajların tümü halk plajı. Beach türü işletmeler olmadığı gibi sahil şeridinin ancak %30'unu kaplayan şezlong şemsiye kiralanması ücreti fahiş değil. 

   Kaldığımız evin iç camlarında şöyle bir detay görünce "hımm dedim getto burasıymış". Tam bu noktada yazar tembelliğin kucağına sığınıp, cümle kurma emeğinden kaçınıp maddeleme yöntemine geçmektedir.

  • Plajdan sahil bandına geçişte şu fotoğraftaki gibi ayak yıkama istasyonları var, deniz suyu kullanılıyor ve hiç bir yer kum olmuyor. Çok pratik. 

  • Plajlarda üstsüz güneşlenen ve tanga mayo giyen cins-i latif dolu ama ekserisi bir hayli yıllanmış şarap olgunluğunda.

  • Eski pazarı yürüme mesafesinde ve yeme içme tutkunları muhakkak gitmeli.
  • Sahile yakın yerlerde bu devasa ağaçlardan pek çok var. Avustralya inciriymiş. Mangrovvari kökleri var.

  • Sahil bandının karoları uzaktan bakılınca üç boyutlu.
  • Odun ateşinde pizza yapan bir tek burayı bulduk. Google haritalara yazınca çıkıyor.

  • Memlekette esrar ve türevlerinin satışı serbest. Şöyle aşağıdaki dükkanlarda satılıyor.

  • Paella yemeden dönmem diyenler için lokallerden aldığım sağlam bilgiye göre şu aşağıdaki fotoğraftaki kadehlerin üstünde yazan yer en iyisiymiş. Pirinçler diri, kalamarlar gevrek, karidesler bolcaydı. (1 kişiliği 12 EUR)
  • Neyse arkadaşımız bir gün gecikmeyle demirledi marinaya. Biz de akabinde avdet ettik aşağıda görülen Lagoon 52 modeli kızcağıza.
  • İlk saatlerde Hocanımı deniz tutunca bu çilenin hassas mide sahibi bünyeler için fazla olacağını düşünüp, aşçıbaşını Alicante'de bıraktık ve demiri aldık, seyrimize başladık.
  • Sakin sular da oldu, azgın rüzgarlar da. Sıcak günler de oldu, soğuk günler de. 13 gün güneşi doğdurduk ve batırdık. Gece vardiyaları bendeydi ondan biliyorum. 
  • Denizli havada makine arızalarıyla başa çıktı cevval kaptanım. Kendisi Capo di Tutti Capi görünümünde bir insan olsa da kaptanlığına söz söylenemez. Nükleer pil monteli olduğunu söyleyebilirim ama ispatlayamam. 
  • Rüzgarımız kıt olduğundan ve genelde kafadan estiğinden fazla yelken basamadık ama bu katamaranlarda yelken olayı zaten oldukça garip. Köprüüstünden tüm yelkenlere kumanda edebiliyorsunuz. Çok pratik. Nedir: yelkenlinin olmazsa olmazı teknenin yatması bu modellerde yok. 13 günde deniz bağına ihtiyaç duyduğumuz hiç bir an olmadı.
  • En yakın karaya 140 deniz mili uzaktayken makineleri stop edip yüzmenin keyfini tattım.
 
  • Köpekbalıkları, deniz kaplumbağaları hemen her gün yunuslar gördüm.
  • Messina boğazı girişi bottle neck etkisinden köpüren bir deniz ve deli esen rüzgara rağmen kolaycacık geçtik.

  • "13.günün şafağında Doğuya bakın" diyen Gandalf'ın sözünü yerine getirircesine, azıcık bir kısmına dahil olduğum uzun okyanus ötesi seyir, 13.günde Fethiye'de bitti. Biz güneşten çingene palelerine dönmüş denizciler, yorgun yüzlerle gümrüğe dinginin başını çevirdik. Karaya çıkar çıkmaz kara tutmasına maruz kalıp hemen oturacak bir yer bulup, baş dönmemin geçmesini bekledim. Kaptanda bir maruzat yok tabi o alışkın. 
  • Pekçoklarına sıkıcı gelebilecek rutine (gece 12:00, sabah 08:00 chartplotter'ı takip et, gerekirse kaçınma manevraları yap, makinelerin sesini dinle bir gariplik olmasın, mevkiyi kontrol et, 2x4 saat uyu, kalanında (ipleri germemeye çalışarak) makara kukara yap, yiyecek birşeyler ayarla, bulaşıkları yıka vs. vs.) canı gönülden katlandım. Nedir: insan, trafik, hava kirliliği, internet/telefon iletişimi, ışık kirliliği (özellikle ışık kirliliğinin etkisini, geceleri gökyüzünde samanyolunun süt izini elinizle tutacakmışçasına yakından gördüğünüzde anlıyorsunuz) olmadan geçirilen zamanın kıymetini biliyor insan. Büyükşehirde geçirilen 11 yıldan sonra bu ikballer pek bir makbul geliyor. Yine olsun yine yaparım!
Seyirde Okunan Kitaplar: 
Felsefenin Tesellisi - Alain de Botton
Kahkaha Benden Yana - Sören Kierkegaard
Sıkı Kontrol Edilen Trenler - Bohumil Hrabal
Bizim Büyük Çaresizliğimiz - Barış Bıçakçı
Pornografi Üzerine - Boris Vian
Hoşgörü Üzerine Bir Mektup - John Locke
Görme Biçimleri - John Berger
Beş Şehir - Ahmet Hamdi Tanpınar

Dinlenen Müzikler:
İnti İllimani
Ella Fitzgerald
Dalida
Calexico (neredeyse tüm diskografisi)
Çiğdem Gürdal
Azis (Bunu Kaptan dinledi!)

3 Haziran 2022 Cuma

"Kahkaha Benden Yana" Danimarka'dan Felsefe.

   Felsefeye feci taktık Haziran'da. Şimdi sıra kendi ülkesinde hiç sevilmeyen (Danimarka'da pek sevilmezmiş hazret) ancak dünyanın geri kalanının pek hoşlandığı Sören Bey'de. 

   Kierkegaard, şaka mı ciddi mi olduğunu ilk başlarda anlayamadığım (hoş, bu anlamama durumu son sayfalara kadar devam etti) bir üslupla günlük hayatından örneklerle hayat hakkında ahkamlar kesiyor. 279 sayfalık eserde zihnimin raflarına yerleştirdiğim bir iki tespit ve eleştiri oldu elbette ancak bunun için kitabın tümünü okumak bende iğde yemeyi çağrıştıran bir deneyim oldu (ha iğdeyi pek severim ayrı!) Azıcık lezzet taam etmek için bir dünya kabuk soymak, kocaman çekirdeklerin üzerindeki tatlı leblebi tozunu andıran azıcık aromayı çiğnemeye çalışmak ve bunu üstüne başına dökmemek, unlu parmakları bir yerlere değmemek; basiret ve çaba gerektirir. Son dönemlerdeki favorim Schopenhauer'in yanına dahi yaklaşamasa da iskandinav usulü humor (ki yönetmenlerde Anders Thomas Jensen bunu filmlerinde çok daha iyi yapmaktadır) algılamak istiyorsanız bir tadına bakabilirsiniz.

"Felsefenin Tesellisi" Herkese Gerek!

   Hayat zor! Hep mi böyle olacak derken karşınıza daha da yüksek yokuşlar, daha dikenli bahçeler çıkarıyor. "La rahate fid-Dünya" diyen Araplar haklıdır belki de. Bu Dünya'da rahat yok! Romalılar'ı unutmayalım. Onlar da "Fortuna Imperatrix Mundi" derler. Dünya'ya kader hükmeder (kartta fortuna çıktıysa yapacağınız birşey yoktur). Etimolojiyi kurcaladığınızda ikisi de aynı yere çıkar.
   Toplum tarafından kabul göremediğimiz, yeterince paraya sahip olamadığımız (ki ahir zamanda hepimizin başına gelecek gibi görünüyor), düşkırıklıkları yaşadığımız, kendimizi yetersiz hissettiğimiz, kalbimizin kırıldığı ve elbette zorlukları yaşadığımız zamanlar oluyor, olacak. Bu durumlarda yapılacak şey nedir? Okuyan insan için bellidir: kitaplara sarılmak. İşte tereddütsüz önerebileceğim bir matbuat. Tüm bu sorunlara yönelik olarak düşünürlerin ne gibi cankurtaran simitlerine sarıldıklarını (sırasıyla Sokrates, Epikuros, Seneca, Montaigne, Schopenhauer ve Nietzsche) Bayan Botton'un sevgili oğlunun kaleminden okuyabilirsiniz. 
   Sadece alıntı değil, günümüzün yaşantısıyla soslanmış ve cımbızla alınmış hikmetler gırladır. Nedir: benim okuduğum edisyon 14.baskısını yapmış (hem de yüksek basım sayılarıyla) demek ki bu dertlerden muzdarip külli kâri var imiş. İlerledikçe "Aha bundan bende de var" diyor ve kimisi yüzyıllar öncesinden gelen öğütleri hayatınıza geçirmeye çabalıyorsunuz. İlginç şekilde başarılı da oluyor. 
   Yalnız kalp kırıklığının tesellisinin, felsefenin gamlı baykuşu Schopenhauer'e ve zorlukları aşmanın tesellisinin übermensch'in mucidi Nietzsche'ye düşmesine bıyık altından gülümsemedim değil. Ancak her nasılda bu iki ismin verdiği öneriler yabana atılır gibi değil. Çalışıyor, denendi!
   Hülâsa: yakın durunuz, ıskalamayınız.

6 Mayıs 2022 Cuma

"Ferdeste" Destelerin Sonuncusu.

   Ferhan Bey, 2021'in başında eski defterleri karıştırır ve 367 sayfalık Ferdeste'yi toparlar. Daha önceki destelere benzer büyük harf ve noktalama işareti olmadan şiir (şiir demeyelim de tam olarak sayıklama mı desek mesela!) dimağa dökülen kelimelerin içine dalar yine okur. Nedir: bu derleme biraz acele mi desek (geliyordur gelmekte olan) bir araya getirildiğinden daha önceki destelerin birbirine bağlı incileri gibi değildir. 
   Sağolsun Ferhan Bey konusundaki alarm sistemim Bestami Bey'den haberi alınca (İzmir ve Akçay'a bin selam!) ön siparişle aldık, zamanı gelince de oturduk başına. Yine çabucak bitti. Lineer bir akış yoktur bu kez. Kimi sayfada 1989'dayken hemen ardından 2003'e atlar, bir sonraki sayfada 2019'a zıplayıverirsiniz. Bu kez eksende tiyatro, Hüsam veyahut tiyatro yok, adeta herşey vardır. Azıcık siyaset, biraz sanat; hülâsa hepsinden biraz. 
   Destelerin en sevdiğimi değildir, olamaz ama görmezden gelinemez. Altını çizdiğim, kenarını büktüğüm yerler de pek azdır ama neticede Destelerin sonuncusudur. İşte bu da beni çok hüzünlendirmektedir.

unutmam gerek seni
yokluğun felakettir
hiçbir şeyi unutmam
unutmak marifettir
ben geçersem şaraba
artık bu yalnızlıktır
sakın beni arama
yalnızlık sensizliktir
S.136
yarın ölsem gam yememe ulaştım
yaşayacağımı yaşadım
çok şarkıcılara hayran oldum
geri kalan tekno müzik gürültü
size iyi sallantılar gençler
eski şarkıları dinliyorum
ihtiyarsın diyecekler
ihtiyar olduğumu biliyorum
kitap olmayı bekleyen 
daktiloyla yazılmış dosyalarım var
onları kitap eylemenin derdindeyim
yaşadığımdan mutluyum
muhalif bir tiyatro olarak
ortaoyuncular'ı kurdum
muhalifliğimi korudum
ortaoyuncular'ın benden sonra
bunu sürdüreceğini biliyorum
arkada değil gözüm
S.290
bıraktım beni kendi halime
nedir halin gör diye
boş yalnızlık misafir
gözlerimde fer diye
bundan sonra çok dikenli güldeste
S.367 (son sayfa!)

4 Mayıs 2022 Çarşamba

"Buried" Klostrofobikler Dikkat!


   Son zamanlarda yazmaya değer fazla sinema filmi izlemediğimden, film yazılarım seyreldi. Dün IMDB puanına bakarak başına oturduğum "Gömülü" ise üzerinde bir iki satır yazmaya değer. 
   90 dakikalık filmimizin başlangıcında çıkan yazılardan standart holivut işi olmayacağını anlamıştım. Hepi topu 2m.x90 cm. lik bir mekanda geçen (sanat yönetmenine fazla bir iş düşmemiş), özel efekt kullanılmayan, tek oyunculu, İspanyol yapımcılı bu pelikula izleyicinin dikkatini nasıl olup da 90 dakika düşürmemeyi vadediyordu? Rayınreynılds'ın (pek severim) henüz pek popüler olmadığı dönemlerde çekilen film, amerikan rüyasına atılan ciddi bir şamar (tokat değil!). Gerek protagonistin (ne işim olur protagonistle) esas oğlanın şirketi, gerekse devlet yetkililerinin sıradan bir vatandaşa olan yaklaşımları gerçeğe çok yakın. Bu yakınlıksa izleyiciye bazen pek acıklı gelebilir ama gerçek olan da bu. 
   Klostrofobik bir yapınız varsa izlemeyin, kimi zaman daralıyor insan. Hoş vakit geçirmelik bir kordela da değil. Ama iyi bir film.

3 Mayıs 2022 Salı

"Tanrı Denklemi" Fizikte Tanrı'yı Aramak.

 
   155 Sayfada teorik fizik Profesörü ve sicim teorisinin önde gelen isimlerinden Michio Kaku, fiziğin taa Aristoteles'ten bugüne kadar olan tarihini, belli başlı gelişmelerini, önemli fikir ayrılıklarını, tartışmaları, vardığı sonuçları, bu sonuçların bizim hayatımızdaki zahiri etkilerini, şu anki halini ve gelecekteki muhtemel olasılıklarını anlatıyor.
   Bay Kaku'nun dili pek akıcı, üslubu gayet anlaşılır. Fizik gibi (sert bilimlerin atasıdır (malumunuz ilk olarak hareket vardı (büyük patlamanın oluşu))) günümüz insanına oldukça yabancı bir bilimin böylesine anlaşılır (adeta bir hap gibi) biçimde verilmesi kolay değildir. Kaku, satırlarını daha kolay okunur kılmak adına kimi genelgeçer yanlışlara (galat-ı meşhur) da yer vermiş (yok efendim Newton'un düşen elmaları, başka gezegenlerde hayat olabilir dediği için yakılan Giordino Bruno falan. (yok öyle şey! inanmayan kitap karıştırsın)) Ancak bilimin genele ulaşması için sarfınazar edilebilir ihmallerdir bunlar. Önemli olan, düz okurun bilimin hayatımıza kattıkları ve muhtemel katacaklarına dair somut bir fikrinin oluşmasıdır. 
   Kitabımızın içeriğine gelecek olursak. Aristoteles, Newton, Einstein, Planck, Schwarzchild, Schrödinger, Bohr, Hawking, Suzuki-Veneziano (klasik, kütleçekimci, göreceli (genel ve özel) kuantum ve nihayet sicim teorileri) adları (ve bunun yanısıra birçok önemli isim de var) ekseninde fiziğin geçirdiği evreleri okuyor kâri. Bunların hayatımıza neler kattığı (uzay yolculuğundan, google maps'a; elektrikten, nükleer füzyona), ve gelecekte bizi nelerin beklediği (maalesef şu anda bir sıçramadan uzağız) konusunda pırıl pırıl aydınlanıyoruz. Kendi adıma ilk 90 sayfadan sonrasını kimi zaman tekrar tekrar okumak zorunda kaldım. Hayır bayan Kaku'nun sevgili oğlu Bilale anlatır gibi anlatmış (bu açıdan kendisine günümüzün Carl Sagan'ı diyebilir miyiz? Bence rahatlıkla deriz) ancak sicim teorisi öylesine soyut ki anlamak hakikaten çok zor. 
   Bu teorininin deneylenmesi imkansız ve çözümü yaklaşık olarak tüm evreni veriyor. Yalnız kitabın son bölümü teoloji ve fiziğin entegrasyonuna ayrılmış ki oldukça etkileyici. Ünlü katolik Thomas Aquinas'ın 13. yüzyılda Tanrı'nın varlığı için öne sürdüğü beş kanıtın (ki kitapta ikisi yok sayılmış (totolojik önermeler)) üçüne yönelik yorumlar ilginç. Şöyle ki : 
   1. Ontolojik kanıt : Doğası gereği Tanrı hayal edilebileek en mükemmel varlıktır. Öte yandan, var olmayan bir Tanrı hayal edilebilir. Ancak, Tanrı var olmasaydı, mükemmel olmazdı. Bu yüzden var olmalıdır. 19.Yüzyılda Immanuel Kant bunda bir kusur buldu: mükemmellik ve varoluş iki ayrı farklı kategoridir. Mükemmel olması, bir şeyin muhakkak var olması gerektiği anlamına gelmez.
   2. Teleolojik kanıt: Dört bir yanımızda çok karmaşık ve gelişmiş nesneler görüyoruz. Gakat, her bir tasarım nihayetinde bir tasarımcı gerektirir. İlk tasarımcı Tanrı'ydı. Bunun cevabını Charles Darwin evrim teorisinde verdi. Demek ki bunu da ekarte ettik.
   3. Kozmolojik kanıt. Nesneler itildikleri için hareket ederler. Yani, bir şey onları harekete geçirir. Peki, evreni harekete geçiren ilk hareket ettirici veya ilk neden nedir? Bu Tanrı olmalı. İşte bunun cevabı henüz yok. Büyük patlamanın ilk anlarına kadar çıkarımlarda bulunabiliyoruz ama ondan öncesi tahayyülümüzü aşıyor. Aristoteles'in Fizik'inde bahsettiği ilk devindirici Tanrı'dan başkası olamaz. (Ancak ilk devindiricinin benim tuvalet temizliğimi takip etmesi yahut ibadetin ayrıntılarını kontrol etmesi, evden çıkarken hangi ayağımı önce atmam gerektiğini söylemesi ve buna benzer saçma ayrıntıları takip etmesine inanmak zor) 
   Kaku, bir agnostik olduğunu ifade ediyor. Fizikte Tanrı'yı arayan biri için son derece beklenen bir frekans. Ama siz kendi gerçeklerinizi aramak için okumaya karar verdiyseniz "Tanrı Denklemi" bunun için doğru bir tercih olabilir. En azından fizikte nerelerde olduğumuzu bilirsiniz.

1 Mayıs 2022 Pazar

"Kıtlık" Çok Aza Sahip Olmanın Başka Anlamları. Okuyalım, okutalım!

 
   Kıtlık denince aklınıza ne geliyor? Boş tarlalar, küçülen porsiyonlar, uzayan kuyruklar, (bu konuda azıcık kitap karıştırmışlarımız varsa) Holodomor falan geliyorsa fena halde yanılıyorsunuz.
   Kendinizi sosyal açıdan soyutlanmış (ki salgın döneminde olmayacak şey değildir), diyetten ve açlıktan gözü kararmış, randevularını yetiştiremeyen ve elbette aysonunu zor getiren, acil ihtiyaçlar karşısında ekonomik olarak bunalan biri olarak görüyorsanız, işbu neşriyatta konu edilen tüm kıtlıklarla hemhal olmuşsunuz demektir.
   Biri Hindistan diğeri İsrail asıllı, ABD'li davranış psikolojisi konusunda çalışan iki profesörün; son derece güncel çalışmalara, istatistiklere dayandırdığı, kıtlık (çok aza sahip olmanın) olgusunun bizlere neler ettiğini açıklamaya çalışan bir kitap. Ama ne kitap! 
   Zaman yönetimi konusunda daraldığım zamanlar oldu, oluyor. Salgında pek bir sosyal izolasyondaydık. Hayatımın çeşitli dönemlerinde yoksulluk dediğimiz olguya şahit oldum. Bu bağlamda yoksulluğun beyni nasıl etkilediğini bilimsel olarak anlamak, örnekleriyle açıklanmasını okumak feci halde zihnimi açtı. 
   Şunlar bilimsel olarak kanıtlanmış: Yoksullar
  • rasyonel düşünme yeteneğini yitirmiştir
  • kötü ebeveynlerdir
  • bilgiyi işleme seviyeleri düşüktür
  • sağlıkları için almaları gereken ilaçları (bedava dahi olsa) almazlar
  • örnek vatandaşlar değillerdir
  • ve böyle devam eder gider.
   Bu döngünün dışında kalan herkes de bu genellemeler yüzünden yoksulu güzelce gömer. Yanlış yapıyoruzdur oysa!
   Bu olumsuz özellikleri kıtlığa maruz kalan (mali kıtlık değil. Zaman, kalori, sosyal olmak üzere her türlü kıtlığa!)  başka bireylerde görmek de pekala mümkündür. Tünelleme yapan insanın bant aralığı daralır (hah! şimdi de kitaptan deyimlerle ahkâm kesmekteyim). Burada kitapta yer alan çarpıcı istatistiklerden, örnek sosyal deneylerden falan da bahsetmek isterim ama sıkılırsınız. Son zamanlarda edebiyat dışı okuduğum kitaplardan en çok bunu okuduğuma seviniyorum. Şunu söylemeden de geçemeyeceğim: 244 sayfalık (uzunca dipnotları ve dizini var 48 s. kadar) bu kitap her şirket yöneticisi, erk sahibi, öğretmen, gaile derdi olmayan vatandaş tarafından okunmalı. Çoğu zaman yaşadıklarınıza benzer sayfalar okuyacak, düşünce sisteminizi değiştireceksiniz. Tübitak güzel bir iş yapmış, fiyatı da can yakmaz. Hiç durmayın edinin, pişman olursanız yazın (daha önce e-posta adresimi yazmıştım) kitap bedelini size göndereceğim.
Kitaptan aldığım çok sayıda not var. Hepsini burada yazmak imkansız ama bazılarını şöyle düşeyim:
  • Tercih etmek zorluk getirir. Bu yüzden çoğunlukla tercih etmemeyi seçeriz (dikkat!)
  • Zenginleri hoşgörmek kolaydır. Aynı davranış kalıbında olan iki kişiden varsıl olanı daha çok takdir edilir.
  • Dikkatin çok fazla ya da çok az olması performansı kötü etkiler. (her konuda, fiziksel yarışmalardan, sosyal etkinliklere kadar)

23 Nisan 2022 Cumartesi

"The Northman" Türk gibi başlayıp Alman gibi bitirmek! Bonus: Salgının Etkisinin Azalması ile artan sanatsal faaliyetlere giriş.

 
   2s16d uzunca. Pek iddialı bir kastı var (Aleksandırskarsgard, Nikolkidmın, Villemdefo, Anyateylırcoy, Byörk'ün bile kısa bir rolü var). Yönetmenin pek şekil filmleri var (The Witch, The Lighthouse (izlerken fenalıklar geçirmiştim ama izlemeye değer)). Fragmandan testosteron ve destrodo fışkırıyor. Tema intikam (intikam hep satar). İskandinav efsanesi (Valkyre'ler var, uzun evler, yelkenliler falan). Dedim gideyim. 
   İskandinav prens Amleth, babası hayın amcası tarafından öldürülünce bir sandalla kaçarken "İntikamını alacağım Baba, Seni kurtaracağım Anne, Seni öldüreceğim Fjölnir!" diye ilenir. Olaylar gelişir. 
   Filmimizin ilk onbeş dakikasında fragmanda gösterilen sahneler bitince şöyle bir kıllandım. Ama hakkını yemeyeyim filmimizin serim bölümü pek şönizli (o pesten boru sesleri, aksiyon sahneleri, dekor, kostüm, estetize şiddet (nasıl oluyorsa o artık!), oyunculuklar ve sizi hemencecik içine çeken senaryo). Lakin filmimizin serim diye izlediğiniz ilk 30 dakikasından sonra senaryo aksıyor ve tırmanamıyor. Düğüm olmuyor, çözüm de içinize sinmiyor. Kahramanlarımız avara kasnak misali (şıpınişi tahmin ettiğimiz) finale varıncaya kadar vakit dolduruyorlar. Mantık aramak beyhude biliyorum ama yine de bir ip arıyor insan sarılacak. Kâh Ari Aster'in Midsommar'ındaki misali taçlar giymiş sivil cins-i latifler, kâh Yeşil Şovalye'deki gibi tekrarlayan kurgular (dağ sakiniyle yapılan (ya da yapıldığı varsayılan) düello), kâh (ilgisiz olduğu halde) vurulan şaman davulları (biliyorum Vikinglerde şamanizm var ama bu bildiğiniz Kırgız davulu!) fakire fenalıklar geçirtti. 
   Yalnız son sahne, sinematik açıdan beni benden aldı. (Böyle bir finali en son Corbuurmın'ın Excalibur'unda görmüş ve yine pek etkilenmiştim (Oha! 41 yıl önce izlemişim)). Şimdi düşünüyorum da "şu halini bilsem gider miydim?" diye. Herhalde yine giderdim. Öyle aman aman bir film değil (pek arada derede kalıyor, çok tökezliyor, fazla bayıyor) ama müzikler, kadrajlar, ses efektleri yüzünden beyazperdede izlenmeyi hakediyor. Öneririm de önermem de (kişisine göre değişir).
BONUS : Salgının Sinema Faaliyetlerime Etkisi.

   İki yılı aşkın zamandır sinemalarda film izleyemiyorum. Malum; kapalı bir salonda bir araba insanla iki saati aşkın zaman geçirmek salgında pek tavsiye edilmiyor. Son altı aydır hiç hazzetmesem de bir alışveriş merkezinin sinemasına dadanmıştık. Hafta içi suareden (21:00 matinesine suare denilirdi, bilmem şimdi biliniyor mu?) önceki seanslarda sektirmeden salonu kapatıyormuşçasına güvercinimle birlikte yalnız izliyorduk sinemada izlenmesi gereken filmleri. Ancak o da pek haz vermiyordu. Koca bir salonda tek başına film izlemek, her nedense "sinemaya gitmiş" hissi vermiyor. İnsan faktörü eksik. 
   İki yıldan sonra ilk kez dün, Ankara'da "sinema" titrine müsemma bulduğum yegâne salon Büyülüfener'e gittik. Kalabalık değildik (yine de bir midibüsü dolduracak kadar vardık) ama salon büyüktü, insanlar cep telefonlarını karıştırmaya ihtiyaç duymadan filme odaklanmıştı, gerilimin arttığı sahnelerde insanların gerildiğini hissedebiliyordum, ses sistemi süpersonikti, görüntü buna keza. Yukarıda anlattığım filmin ilk yarım saatinde "Ohh ne güzelmiş sinema!" diye diye izledim. Sonra film sarktı, olsundu yine de sinemaya gitmek iyiydi. 
   Bu salgın, (üstüne gelen türlü türlü musibetle (en önemlisi yaşadığımız ekonomik yıkımla)) sadece fakirin değil toplumun da yaşam sevincini (joie de vie mi diyor ecnebiler) emdi. Belki de bozkırın ortasında yaşıyor olmam mı baskın etmen bilmiyorum ama sokağa çıkınca, kalabalıklara karışınca şöyle ağız dolusu gülen, gözleri pırıl pırıl olan kimseleri göremiyorum. Maalesef ben de aynı haldeyim. Okuduğum kitaplar, izlediğim filmler, yediğim şeylerden on yıl önce aldığım hazzı alamıyorum. Bundan kötüsü olmaz dediğim anda daha kötüsünü görüyorum. Bu yılbaşında bir tahmin/temennide bulunmuştum. "Bu yaz bu salgın bitecek, bu muktedirler değişecek" diye. Ama nasıl yürekten istedim bilemezsiniz. Salgın kısmı yavaştan tutuyor galiba, darısı ötekine.

"Seyahat Sanatı" Neden Gezeriz? Sorusuna makul cevaplar.

 
   Neden seyahat ediyoruz? Bizi rutinimiz ve konfor alanımızdan uzaklaştıran bir maceraya neden atılıyoruz? Harari'nin daha önce burada yazmaya çalıştığım kitaplarından birinde: seyahat uğraşının sermaye birikiminden sonra ortaya çıkan ve genellikle kapitalizmin insanlara dayattığı "başka kültürleri hazmet!" mottosundan zuhur ettiği" iddia ediliyordu. Şöyle bir tarihi incelediğinizde görüyorsunuz ki, eğer tüccar değilseniz bulunduğunuz yerden uzaklaşmanıza pek gerek duyulmuyordu. Meğer ki gezginliği bir meslek olarak benimsemediyseniz, dini yayma, ticaret yapma gibi saikleriniz yoksa haliniz vaktiniz yerinde olsa bile kimseler yerinden kımıldama gereği hissetmiyordu. Ancak günümüzde işler değişti. Artık azıcık bitimiz kanlanınca zıplayacak mecralar arıyoruz. Pekiyi (üstelik hiç de ucuz olmayan) bu işe neden kalkışıyoruz. Santrfüj etkisi denen bir şey elbette ki var. Herkes öyle yapıyor. Bizim neyimiz eksik? Gelsin tur araştırmaları (bu tur denilen şeye ciddi gıcığım var ama o başka bir yazının konusu olsun artık). Girizgah fazla uzadı. Hemmen kitaba geçiyorum. 
   263 Sayfa, 5 bölüm. Barbados, Amsterdam, İngiltere Göller Bölgesi, Provence (Fransa) güzergahları üzerinden seyahat etme nedenlerimiz üzerine kalem oynatılıyor. Her bölümde, okuduğunuz satırları daha iyi anlamanızı sağlayacak bolca görsel öge de var. 
   Bu seyahat denen iptilaya teşne olduğumdan, okuduğum satırların fakir üzerinde etkisi gani oldu. Evet seyahat ediyoruz, yeni yerler görüyoruz ancak bunları hangi saikle yapıyoruz? Her seyahat bizi biraz değiştiriyor. Taktığımız at gözlüklerinin boyutu her menzilde küçülüyor ama bunu aslında neden yapıyoruz? Bu soruların önemli bir kısmına cevap aldım (elbette kendi adıma). Eğer seyahat edebilme lüksüne sahipseniz (buradan aklınıza hemen Phi Phi adaları, Yucatan, Chicken Itza falan gibi yerler gelmesin, kitapta bir yatak odasının içindeki seyahatten dahi bahsediliyor, önemli olan bildiğiniz yerler dışında biryerlere gidebilmek (burası Çorum da olur, şehrinizde daha önce gitmediğiniz bir park da)) öneririm. 

Yazarın "Yücelik" bölümünde Edmund Burke'den verdiği öküz ve boğa benzetmeleri (S.176) fakiri fena halde afallatmıştır. Üzerine düşününce çok doğru geliyor!

14 Nisan 2022 Perşembe

"İnsanlar" Bilimkurgu olmayan Bilimkurgu.

 
   40'lı yaşlarını süren matematik profesörü Andrew Martin, çözülemeyen bir problemi çözer. Asal sayıların gizemini ortaya çıkarmıştır. Ancak bu çözümün insanlığın önünde olmadık kapıları açacağını gören üstün varlıklar olaya müdahil olurlar.
   Şimdi böyle yazınca (üstün varlıklar falan!) bir bilimkurgu romanı okuyacağını zannediyorsunuz ancak sayfalar akınca işin öyle olmadığını; o ögelerin romana insanlığa tamamen farklı açılardan bakmak için yerleştirildiğini anlıyorsunuz. 280 sayfalık roman kolayca bitiyor, dili akıcı, kimileri bir sayfalık bölümler ilginç tatlar bırakıyor dimağınızda (ölü ineklere konulan cafcaflı isimler vs.). Nedir: bilimkurgu değil, insanlığa yapılan ince bir eleştiridir. Bu açıdan hem en iyi roman hem de en iyi bilimkurgu ödüllerine aday gösterilmesine şaşırılmamalıdır. Ancak ödül alırsa şaşırılabilir zira ne iyi bir bilimkurgu ne de şükela bir romandır. Yine de vakit geçirmek için televizyon seyretmekten iyidir.

8 Nisan 2022 Cuma

"Ezbere Yaşayanlar" Davranışlarımızın Etimolojisi.

   366 Sayfa (ama 41 sayfası kaynakça). Daha ilk sayfadan Ferhan Usta'dan bir alıntıyla kalbimizi kazandı. Muharriri (gerek akademik gerek birikim olarak) pek donanımlı. Yedi bölümde altı davranışın kökenini inceliyor. Farklılıklara tahammülsüzlüğümüz, büyü ve fala olan irrasyonel inancımız, dedikodunun dayanılmaz cazibesi, farkına varmadan insanları konuşmalarına göre sınıflandırmamız, cinsiyete göre meslek ayrımı yapmamız, hediyeleşme&ısmarlama alışkanlıklarımız; antropolojik/sosyolojik/psikolojik ve hatta psikiatrik olarak teşrih masasına yatırılıyor ve bu konuda yapılmış çeşitli bilimsel araştırmaların, toplumumuzun kendine özgü değer yargıları ışığında açıklanıyor. 
   Yazarımızın dili oldukça akıcı, sayfaların derkenarında karşımıza çıkan kutu bilgilerde&karekodlarda konu ile ilgili dikkatinizi canlandıracak videolar, ropörtajlar, bilgiler var. Bölümleri akademik sıkıcı metinden ayıran şey dipnotların olmaması ama ESG referans verirken referansların sahiplerini olduğu gibi metinde kullanarak "bakın bunu yazıyorum ama işkembeden yazmıyorum, isteyen makaleyi bulur okur!" göndermesi yapmayı ihmal etmiyor. Ancak birçok olgunun yanına ingilizcelerinin yazılması kimi zaman rahatsız edici. 
   Fakir; sosyal antropolojiye biraz meraklı olduğundan daha önce yaptığı okumalarda, kitapta verilen davranışlarımızın kökeni hakkında birtakım bilgilere sahip olduğundan bazı fikirleri de vardı. Kitapta daha önce bildiklerimden farklı olan pek az şeye erişebildim. Zaten yazarın amacı "şunu şöyle yapın, bunu böyle yapın" demek değil. Daha ziyade yaptıklarımızı niye öyle yaptığımızı açıklamaya odaklanmış. 
   En çok ilgimi çeken bölüm ise sonuç olan yedinci bölümdü. Bu bölümde "Kendimizi geliştirmek için neyi, nasıl okumalıyız?" sorusu cevaplanmaya çalışılıyor. Yazarımızın düşüncesi: "Zor metinleri okumak; derinliğine düşünebilme, karmaşık kavramları anlayabilme, bir fikri belirli bir bağlam içinde değerlendirebilme, farklı olayları karşılaştırabilme, bir argümanın artılarını ve eksilerini tartabilme ve bundan da önemlisi yaratıcı fikirler üretebilmeyi öğretecek bizlere. Tüm bunlar özel yaşamdan iş hayatına kadar işimize yarayan ve popüler kültürün sürekli slogan haline getirdiği özellikler değil mi aslında? Çocuklarımızı pahalı okullara sırf bu yüzden yollamıyor muyuz?" şeklinde ve elbette ki doğru. Akademik okuma yapmayı öğrendikten sonra (ki bu 50 yaşından sonra gerçekleşmiştir) yazarın belirttiği kimi meziyetlere ünsiyetimin arttığını gözlemledim hakikaten. Ancak bu kapasite artışı ruhumu her zaman yükseltmedi. Bunun için bilimsel bilgi dışındaki kaynaklara yöneldim sıklıkla. Roman, öykü, deneme, (pek nadiren) şiir beni hep hayata karşı daha mukavim kıldı. Onunçün daha donanımlı olmak adına son bölümde yazılı tavsiyelere uysak da sizi iyi hissettiren şeyleri okumakta da bir beis yoktur bence. Steinbeck'in "Sardalya Sokağı"nı okumakla daha rasyonel kararlar almazsınız ama bitirince derin bir nefes alarak gülümseyebilirsiniz. Bu da az şey değildir.
   Yazı uzadı, uzar. Kısa keselim Aydın abası olsun. Kitabımız okumalara seza. Altını üstünü çizdiğim pek çok yer var. Öneririm.