5 Eylül 2021 Pazar

Ağustos'un Özeti

 


   Ağustos'ta internetin olmadığı yerlerdeydim. Haliyle ağ güncem boş kaldı. Kitaplar okudum, filmler izledim. Sonra döndük bozkıra, dedim: "özet de olsa yazayım okuduklarımı, izlediklerimi". Bu arada ruhumun bedenimi yakalaması için bir iki gün geçsin derken Eylül'ün ilk günü hem Ferhan Bey'in, hem de İnci Hanım'ın kayıp haberlerini aldık. İkinci gün de Mikis Bey onlara katıldı. Ölüm Yaradan'ın emri. Bu kişiler de (hiçkimse de) bundan istisna değil. Üstelik yaş aldıkları (İnci Hanım, Mikis Bey), sağlıkları pek iyi olmadıkları (Ferhan Bey) için bekliyordum böyle haberleri. Yine de nebliyim (belki de yerleri boş kalacağı için) iyiden hüzünlendim. 
   Ferhan Bey'in "Ferhangi Şeyler" oyununu, ilk kere küçük sahne de olmak üzere en azından üç kez izledim. Başka oyunlarını da (birer kere olmak üzere) gördüm. Külliyatını okumuş bulunmaktayım. Kitapları da raflarımdaki seçkin bölümde durur. Bu ağ güncesinde de kimi kitaplarını yazmıştım (şöyle aşağıya bırakayım da, belki bakılır). 
   İnci Hanım desen klasik müziğin en temiz gırtlaklı icracılarındandı. Her yorumunu büyük bir iştiyakla hazmederdim. Bitince de huzurdan ve sükunetten başka bir şey kalmazdı dimağımda. Onun diksiyonu hiçbir soliste benzemezdi. Onun da bir kaydını bırakalım şuraya
   Mikis Bey'i ise canlı olarak Açıkhava Sahnesi'nde (benim dönemimde açıkhava dediğiniz zaman aklınıza tek bir yer gelirdi) Zülfü Livaneli ile canlı olarak görme fırsatım oldu. İcracı değil (şarkıya eşlik etmesindeki mütevazılığı hatırlıyorum da) ama müziği tartışılmaz. Hayatının sonlarına doğru (gençliğinin aksine) aşırı sağa kaysa da, sanatçı olarak değerini eksiltmez. Onun da bir kaydını şöyle bırakalım.
   Velhasıl Eylül biraz sert başladı. Hazmı zor.
   Kitaplardan başlayalım:
AKIL ÇAĞI
   Bay Paine'in zor bir hayatı olmuş. Ulema takımından olmadığı halde, bu takımın en alimlerinden daha bilge olduğu kesin. ABD'nin isim babalarından, Fransız Devriminin teorisyenlerinden (ve devrimin yediği çocuklarından). İşbu neşriyatın ilk bölümünü hapishanede yazıyor. Öyle ki elinde referans alacağı basit bir din kitabı dahi yok. Buna karşın sağlam argümanlar ileri sürüyor. 
   Cumhuriyetin ilk yıllarında Hasan Ali Yücel, tercümesini yaptırıp yayımlatıyor. Herhalde çok kişi okumadı ki, halimiz ortada. İş Bankası da güzel bir iş yapıp, yeni edisyonlarını günümüzde yayımlıyor. 
   Paine kısaca diyor ki: benim aklım var, kullanabiliyorum, yaratıcıya inanıyorum, bana gönderdiği bir mesaj var, Dünyaya ve evrene baktığımda bunu ayan beyan görebiliyorum. Ama mevcut dinlerle bu mesajı ve yaratıcı kavramını bağdaştıramıyorum. İlk bölümü oluşturan bu anafikirden sonra ise başlıyor elindeki argümanla (Hristiyanlığın kutsal metinleri) mantığı ve akılı çalıştırmaya. 
   Özetlemesi zor. Hristiyanlığın kutsal metinlerine bakıp karşılaştırma yapabilirsiniz. (Fakir, aynısını Turan Dursun külliyatı için yapmıştı) Burada inananları tahkir etmeyelim (dinin şüphesiz faydaları vardır. Son yıllarda okuduğum Diamond'un kitabı "Düne Kadar Dünya"da bunun çok pratik açıklamaları vardır) Ancak aklınızı kullanırsanız ve mantığınızı çalıştırırsanız, işiniz zor! Onun için "aman sütüm taşmasın" düşüncesindeyseniz hiç yaklaşmayın. Yok omuzlarınızın üstündeki kitlenin frontal lobunu genelgeçerin aksine fazla kullanıyorsanız, kaçırmamanız gerekir. 

KURT KANUNU
   İzmir Suikastini bilirsiniz. Ziya Hurşit, ispiyoncu kayıkçıyı falan. Hayır efendim bilmiyorsunuz! Sarı Paşa ile İttihatçıların hesaplaşmasının finali gözüyle bakabileceğiniz bu olay, Kemal Tahir'in (İttihatçıların gözünden) kaleme aldığı bombastik bir romana dönüşmüş. 304 sayfalık romanda Tahir'in kendine özgü üslubuyla Abdülkerim Bey, Küçük Efendi gibi suikastin önemli failleri üzerinden dönemin güçlü bir portresini çiziyor. Hem dönemin ruhunu anlamak, hem yazarımızın üslubunun demini almak, hem de tarihi altyapınızı güçlendirmek için her türlü okunur. Bu arada Kurt Kanununa göreni düşeni yerler!
DERİNİ YÜZECEĞİM

   Kemal Tahir hapishaneden çıkınca geçim derdi başgösterir. O da F.M. İkinci takma adıyla Mayk Hammer kitapları yazar. İşte bu kitapların ilkidir neşriyatımız. Tophaneli tavırları ile Mayk Hammer "temeline tükürdüğümün Niyorkunda" cinayetleri aydınlatır. Eminim Mickey Spillane'in orijinal Mike Hammer serilerini okusanız bu kadar hoşunuza gitmez! Tahir'in üslubu güzel, olay örgüsü şımşıkırdaktır. Başlayınca bitirdiğinizi anlamazsınız. Yalnız feministlerin uzak durması gerektir. Zira yazarımız (dönemin ruhu gereği sanırım) kadınlara hep bir aptal sarışın rolü biçmiştir. Bunun Tahir'in kendi tercihi olmadığını diğer romanlarına bakınca anlıyoruz ancak tür gereği bu tip bir iş çıkardığını zannediyorum. Velhasıl: yazın okunacak romandır.
GECEYARISINI 2/4 GEÇE
  
   Sai King'in işbu kitaplarını okuyalı temiz bir 35 yıldan fazla olmuştur. Dedim "Foça'nın nemli (Foça Ağustos'ta ilk kez bu kadar rüzgarsızdı, taşlardan ateş çıkıyordu) sıcağında gider, bir başlayayım". Çok ilginç: sadece bir kez daha okumamış olmama karşın kimi bölümler olduğu gibi aklımdaydı (artık nasıl bir silinmez iz bıraktıysa zihinde). Ancak zamanla beğeniler değişiyor herhalde. Aradan geçen zamanda King üslubunu, kurmacasını çok daha fazla geliştirmiş olacak ki, ilk okumadan aldığım hazzı alamadım. Zamanımızın okurları da alamayacaklardır muhtemel. O yüzden ("Gece Yarısını Dört Geçe" yeniden basıldı sanırım) okumasalar da olur.

Şimdi de filmler.
PIG
   Niklıskeyc, kumar borcundan mıdır, harcamalarının hesabını yapmadığından mıdır nedir bir finans sorunu yaşıyor son yıllarda. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak kendisini hep ikinci üçüncü sınıf sinema filmlerinde görüyoruz. Bütçesi az yapımcı, kötü bir yapımı kanatlandırıcı faktör olarak kendisine az bir ücret ödüyor ve Keyc bey de (parasızlık zor zenaat!) mecburen kabul ediyor. Bu kötü bir sarmal. Kendisini kötü filmlerde izleyen sevenleri için izlenilirlik kredisini düşürüyor. Kendisi asla kötü oyuncu değil (Bkz. Matchstick Man (bunu çok kereler izlemişliğim vardır)), sadece parasını nasıl idare edeceğini bilmiyor.
   Bu iyi aktörün kapıldığı bu kötü sarmalın dışında bir film Pig. Pek bilinmeyen bir yönetmenin (sadece televizyon işleri ve kısa filmler çekmiş) ilk uzun metrajında (üstelik de ilginç bir karakterde) risk alıp girmiş. İyi de yapmış.
   İnsanlardan uzak bir ıssızda münzevi bir efsanevi şef Rob (aynısının Türk ve müzisyen örneği için Bkz. Ergüder Yoldaş). Rob'un dünyevi ihtiyaçları için bulduğu mantarları arayan domuz arkadaşı, restoran mafyası tarafından kaçırılır. Olaylar gelişir.
   Oyunculuklar çok iyi, renkler, kadrajlar, çekimler, müzikler çizgi üstü. Senaryo biraz sorunlu, bir çok mesajı vermeye çalışıp kendini ziyan ediyor. Yine de Bayan Keyc'in oğlunu böyle filmlerde izlemeyi özlemişim. Öneririm yani.
NO SUDDEN MOVE
   Yönetmen iyi (stiivınsoderberg), kast bombastik (donçidıl, beniçyodeltoro, metdeymın, brendınfreyzır, vs. (yalnız ne şişmiş adam, tanıyamadım (adeta bir canguudmın olmuş))), müzikler, dekor, atmosfer, sanat yönetimi gayet tatmin edici. Diyaloglar akıcı, bence en başarılı yönü de dönemi çok iyi yansıtması (ırkçılık, seksizm, erkek egemenliği vs.). 
   Bir grup kanunsuz insana, çok basit gibi görünen bir soygun görevi verilir işler gelişir. İki saate yakın zamanda bu kısa gibi sürecek soygunun gerçekleşmesini etkilerini izleriz. Bu kadar üzerinde çalışılmış bir işin katalitik konvertöre bağlanması fakiri ciddi hayal kırıklığına uğrattı. Şöyle söyleyeyim: mezeleri iyi hazırlanmış (girit ezme de iyi peynir kullanmışlar, fava dünden kalmamış falan), rakısı ayarınca soğutulmuş (anasonlar kristalleşmemiş ama bardak terliyor), balığı kurutulmamış (barbunların içi sulu sulu) bir ehlikeyf sofrasındasınız. Tatlı olarak künefe geliyor (üstelik şerbeti çok olmuş, künefe içinde yüzüyor). 
   Eğer Soderbergh sinemasına müptelaysanız izleyebilirsiniz. Ancak görmezseniz fazla bir şey kaybetmezsiniz.

Beş kitap ve iki filmlik tanıtım yazımızın sonuna geldik. Elbette ki başka şeyler de izledim okudum ama yazılmasa da olur. Yazılmasa olmayacak şey, yazının başındaki kayıplardır. Ölüm çok acaip bir şey. Bir anda yok oluyorsun. Nereye gittiğin belli değil. Bir iz bırakmadıysan en fazla (eğer çocuk varsa) torunların falan hatırlar seni, ondan sonra zaten dünya üzerinde hiç yaşamamışsın gibi oluyorsun. Böyle düşününce yaşasın nihilizm sonra!

30 Temmuz 2021 Cuma

"Şans Müziği" Auster'den Kader Üzerine.

   Jim Nashe, Boston'da itfaiyecilik yapar, 35 yaşlarındadır, eşi kızını ona bırakıp kaçmıştır, küçün kızını ablasına emanet, rutinine devam ederken. Tanımadığı babasından 200 bin teklik miras kalır, düşünür "ne işim var itfaiyecilikte?", parayı ezmeye başlar, olaylar gelişir.
   205 sayfalık novellamız, bir önce okuduğum "Boş Yere" nasıl yavaş aktıysa, Auster'ın novellası tam aksine sular seller gibi aktı ve bir gecede bitti. Metafora takmazsanız (o garip ikizlerin kapitalizmi mi yoksa kaderi mi temsil ettiğini falan) çok güzel zaman geçirirsiniz (yolda, kumsalda her türlü oyalar sizi), yok alt mesaj, üst mesaj, metafor/kutafor çözümlemelerine girerseniz bencileyin uyku tutmaz, kukumav kuşu gibi düşünür durursunuz. 
   Her halukârda okunur yani!

26 Temmuz 2021 Pazartesi

"Yok Yere" Yetişkinler İçin Murakami.

   Önceden uyarayım: Bu Murakami Haruki olanı değil!
   Romanımız, Tokyo'da erotik rehberlik yapan Kenci adlı gencimizin başına gelen olmadık işleri konu alıyor. Erotik rehber dediysek kendisi değil, sadece Tokyo'ya gelen ve amacı bu işler olan yabancılara rehberlik eden ekmeğinin peşinde bir genç adam. Bir gün, adının Frank olduğunu söyleyen bir Amerikalıya rehberlik etmeye başlar, başına olmadık işler gelir.
   Romanımız hepi topu iki günde geçmesine karşın, Haruki olmayan Murakami Bey'in Batı ve Japon toplumuna ilişkin yaptığı karşılaştırmalar ve tespitlerle 192 sayfayı dolduruyor. Bu tespitler ve üslup Haruki Bey'in kalemine oldukça uzak. Bir kere Ryu Bey, adeta manga kalibresinde bir şiddet sunuyor okura. Mideniz hassassa uzak duraksınız bir kere. Ayrıca (bence) bir akış sorunu olduğu da kesin. Hızlı olması gereken yerler uzun, yavaş olması gereken yerler kısa gibi geliyor okurken. Kısacası eğer şiddet ve manga meraklısıysanız okuyabilirsiniz. Yoksa, size bir faydası olmaz. (bana olmadı).

23 Temmuz 2021 Cuma

"Big Bad Wolves" Nasıl Kaçırmışım Bilmem?

 2013'de izleyiciyle buluşan iki saate yakın (1s50d) filmimiz Tarantino'nun ilk dönem ham işlerini andırıyor (zati Kuentin bey "yılın en iyi filmi" demiş 2013'de). 
   Seri cinayetler şüphelisinin, adaleti kendi sağlamaya kalkışanlarla rabıtasını (bu oldukça şiddetli bir rabıtadır) anlatılıyor. Oyuncuları hiç tanımıyoruz, filmin büyük bir kısmı kapalı bir odada geçiyor, İsrail yapımı, Yiddish (Orta Avrupa'dan göçmüş museviler olduğundan böyle yazıyorum) ve Arapça konuşuluyor, İsrail yapımı, hiç bilmediğim bir yönetmen kotarmış (son filmi diğer ülke netflikslerinde yeni gösterime girdi (bunun kalibresine bile yaklaşmıyor, uzak durun)), büyük bir prodüksiyon değil, eleştirel gözle yaklaşırsanız mantık hataları bulmamanız imkansız, sabi sübyan ile zinhar izlenmeyecek kadar sert bir şiddet içeriyor. Bunlar pelikulamızın handikapları. 
   Gelelim olumlu yanlarına: senaryo ve kurgu akıyor, başına oturunca çişe kaldırmıyor, şiddetin arasına serpiştirilmiş gayet ince görülmüş bir mizah var (humorun kalitelisi), oyunculuklar tatminkar, okumasını bilene güzel mesajlar/altmesajlar var (parmaklar kırılmayaydı belki de bir iki satır yazılabilecekti (ben hiç tahmin etmezdim ya)). Daha ne olsun! Şu kaliteli sinema filmi yokluğunda iyi geldi vallahi. Yetişkinlere öneririm.

21 Temmuz 2021 Çarşamba

"Suskunlar" Geç 1 Yazı!

   269 Sayfalık kısa romanımız (novella desek başımız ağrımaz) 2007 yılında yayımlanmış. Raflara çıkar çıkmaz almış, iki gecede bitirmişim. Bu tarihten sonraysa hilafsız üç kez daha okumuş olmalıyım (ilk hızlı okumadan sonra tafsilatlı okuma ve sonra yine hızlı okuma). Dün rafları karıştırırken aklıma düştü "Yav bunun hakkında ağ günceme ne yazmışım?" diye. Bir de baktım ki: Yok! Demek ki 2012'de tuttuğum bu güncede, daha önce okuduğum kitapları yazmamışım (aslında doğal olarak). Tuttum yine başladım, bu kez bir günde bitti.
   Herneyse.
   Suskunlar, Mevlevilerin bir kolu. Susuyor, konuşmuyorlar. Kendilerine ait bir hazireleri dahi var (hazireyi de bir zahmet TDK'dan bakınız.). Novellamızın özetini yazmak, fakirin irfanını aşar. Yalnız şunu söyleyebilirim: günümüz yazarlarından en sevdiğim, en şetaretli yere oturan İOA'ın kendine özgü bir üslubu ve anlatıcılığı olduğu tartışılmaz. Bunda da adeta uzun bir masal anlatıyor. Misal, Dügâh bölümünde Eflatun'un yolculuğu ile Kandid'in yolculuğunu kıyaslayabilirsiniz (Eflatun Kandid'i hırpalar). Konudan azade verdiği detaylar kimi zaman tek başınıza kıkırdamanıza yol açar, arada sorduğu sorular zihninizi kurcalar (Misal: "Gafil oğlum medresede, "Kuran-ı Kerim'i koruyan Allah, Tevrat ve İncil'i niye koruyamamış da kafirler bu kitapları tahrif edebilmişler?" diye sorduğu için kelam hocası onu asasıyla Allah yarattı demeden dövdi ve Ümmet-i Muhammed'in düşmanı ilan etti." S.102), romanda verilen isimler (ki hiçbiri boşuna verilmemiştir) ile gerçek hayattaki karşılıklarını bulmaya çalışırken beyniniz kızarır, kimi konuşmalarda hayret edersiniz ("Alın! Bu kavunu yiyin! O benim etimdir! Rakıyı da için! O benim kanımdır!" S.232), yemek sayfalarında ise mideniz kazınır ("kuşbaşı kıvırcık koyun etinden kırmızı yahni, kaynatılmış buğday ve etten ibaret herise, çok küçük parçalar halinde ızgarada kızartılıp ardından et suyunda pişirilen koyun eti külbastısı, patlıcandan yapılan mülebbes dolması, tavşan yahnisi, her bir parçasının arasına defne yaprağı konmuş yılanbalığı külbastısı, çılbır, soğan suyunda baharatla terbiye edilmiş şiş kebabı, kayısı-erik hoşafı, kaymaklı kadayıf, kalkan balığı külbastısı, yengem duymasın helvası ve Zahir Hazretleri için bir kavun ve bir sürahi dolusu rakı" S.230), son sayfalarda adeti üzre fahriye bölümünde "uzun boylu çekik gözlü adamdan" bahis geçer ve kitap (üzülerek de olsa) biter. İOA'ın kitaplarının sonlarında bir boşluk olur genellikle. Bunda olmuyor. Son sayfalarda herşey güzelce bağlanıyor ama kendinizi mahzun hissediyorsunuz.
   Suskunlar'ı okumazsanız üzülürüm.

20 Temmuz 2021 Salı

"Ubik" Gerçeklikle İlgili Sorun Var!

   Bu ay dergide "Bilimkurguda Simülasyon" konulu yazımda* ismi geçince bir kez daha okuma isteği duydum ve kitaplığımda aradım, bulamadım. Mecburen yeni basımını alıp bir iki günde bitirdim. Bitince bilimkurguların olduğu rafa yerleştirirken bir de baktım ki: oracıkta duruyor bir eski basımı (kapağı daha güzel). İşte PKD'in (Philip Kindred Dick) kaypak gerçekliğine bağlı bir durum!
   Runciter, gerçekliği algılama merkezi diye bir şirket işletiyor. Ne zaman olduğunu bilmediğimiz bir gelecek. Büyük bir iş alıyorlar, aya gidiyorlar, bir bomba patlıyor ve zaman/zemin duygusu ayaklarımızın altından çekiliyor. Son sayfalara gelinceye kadar yaşanan gerçeklikten emin olamıyoruz. Ki bunda da haklıyızdır. Ancak kitabın kapağını kapatıncaya kadar sürprizler okurun yakasından düşmeyecektir.
   Kitabımız 1969'da yazılmış. Bunun etkisini kimi zaman tıkırdayan daktilolarda, pikap iğnelerinde görüyorsunuz ama okura yansıtılmak istenen kaygan gerçeklik duygusuna diyecek yok. PKD'nin zaten gerçekle/zamanla bir meselesi var. Kimi zaman amfetamini çekip, yevmiyeyi denkleştirmek için hiç durmadan (evet uyumadan falan) günde 2 kısa hikaye, haftada bir roman yazmışlığı var. Sizin bizim gibi işleyen bir kafası yok, başka türlü birşey.
   Özellikle romanın sonlarına doğru pik yapan zamanda ileri/geri gitme bölümleri, birçok filme esin kaynağı olmuştur sanıyorum. Simülasyonda mı yaşıyoruz, kararlarımızı biz mi alıyoruz (Bkz. Libet Deneyi (bunu incelemenizi hararetle öneriyorum)), bu zaman doğru bir zaman mı gibi sorularınız varsa yakın durunuz.
 
* Bilim ve Ütopya Temmuz 2021 sayısı.

18 Temmuz 2021 Pazar

"Nuevo Orden" New Order, Yeni Düzen. Bugünlerde izlemeli!

    Açılıştaki ilk on dakika çok çarpıcı, sonrası daha da çarpıcı. Zengin düğünü, heryer para kokuyor, ziyaretçi bakanlar falan var, yolunda gitmeyen birşeyler var ama duvarlar yüksek, korumalar kaslı, silahlar iyi bakılmış. Sonrası kaos.
   Biliyorsunuz Meksika, toplumumuza-memleketimize yakın bir demografi/yönetim şekline sahip. Zengin almış yürümüş, yoksulsa pazar artıklarını topluyor. Filmimiz bu düzenin kırılma noktasında başlıyor. Yoksullar, "kemik bıçağa dayandı" deyip, kalkışıyorlar. Yağma, talan, cinayet gırla gidiyor. Sonrası malum, diri kuvvetler işi devralıyor ve sıkıyönetim işliyor. Bundan sonrası ise ibretlik. Tuzun kokması sonucu diri kuvvetlerin içindeki bir adam kaçırma organizasyonu, zengin (ama nasıl iyi yürekli) kızımızı rehin alıp fidye istiyor. Daha sonra bu organizasyonun bir alt organizasyonu devreye giriyor (kokuşmuşluk had safhada). Ve izleyici bu noktadan itibaren kaosun iyi/kötü, zengin/fakir demeden insan hayatlarının nasıl hunharca harcandığını çok sert ve acı bir şekilde izleyekalıyor. 
   Kendi adıma müskirat istihkakımı aşmama neden olmuş filmdir. Çok etkilendim, çok sarsıldım. Bu film İskandinav ülkelerinde bir etki yaratmaz çünkü kavramlar onlara yabancıdır, içselleştiremezler. Üzücüdür ki, sizler izlerseniz çok aşina gelecek ögeler bulursunuz. Ders almak için muhakkak izlemek gerektir. Holivut ve Netfliks sinemasından kaçmak için iyi bir seçenek. Yalnız sabi-sübyanla asla izlenmez, hayatta olabilecek her türlü şiddet ve cinsellik sakınılmadan verilmektedir. 
Hamiş: Karakterlerin harcanması o kadar sıradan verilmiş ki, böyle durumlarda canın tenden uçuvermesi ne kadar kolaymış diye düşünüyor insan. İşte bu da beni pek hüzünlendirdi.

"Devlet Ana" Kemal Tahir'den Kuruluş Aşamasındaki Osmanlı.

   632 Sayfa. Ama nasıl ilerliyor bilemezsiniz. Açılışı Haçlı bakiyesi iki süvarinin Kara Vasil'in Mavro'su ve ablası Liya'nın işlettiği hana gelmesiyle başlıyor ve okuyucuyu kendine çeken bir olay örgüsü, o dönem kullanıldığı varsayılan dile olan şaşkınlığımızla kendine esir ediyor.
   1967 Yılında yazılmış ve okuyanı 13. yüzyıla götürüyor. Ertuğrul Bey, Osman Bey, Orhan Bey, Şeyh Edebali ve Yunus Emre; romanda yer alan ve bildiğinizi tahmin ettiğim karakterler ancak olaylar daha ziyade Mavro ve Kerim etrafında dönüyor. Diyaloglar pek uzun. Karakter betimlemeleri ve olay örgüsü daha ziyade tiratlarla çözülmüş. Ertuğrul Bey'in Beyliğinin nasıl olup da Osmanlı İmparatorluğuna dönüştüğünün ilk anları. Anadolu İslam anlayışı, Ahilik, Aşıklık müessesesi, kadının toplumdaki yeri (özellikle "Bacı Bey" karakteri pek baskındır), gayrimüslimlerle ilişkiler (günümüzdekinden fersah fersah ötede!) ve iki karakterin değişimi roman boyunca ilmek ilmek işleniyor. Şövalye Notüs Gladyüs ve arkadaşı Türkopol'un hayınlıkları ile açılış yapınca kendime sordum "hamaset olacak mı?" diye lakin ilerleyen bölümlerde hamaset olmadığını görerek pek sevindim. Nedir: muhaberelerde Osmanlı acı kuvvetinden ziyade taktik açıdan üstün, birebir çarpışmalarda ise başabaştı. Kendi adıma bu kadar geç okumuş olmama utandım. Altını üstünü çize çize okudum, sorular sordurdu. E daha ne olsun. Tavsiye ederim.
 

13 Temmuz 2021 Salı

"Arkadaşımın Evi Nerede?", "Hane-i Dost Kodjast" Kiyarüstemi'den Sahici Film.

   Şu sinema filmi kıtlığında fakiri mest eden filmdir. Abbas Kiyarüstemi 1987'de çekmiş. Renkler pek primitif (sanki Ertem Eğilmez filmi izliyoruz). Sesler de buna mukabil. Minimum kostüm, minimum mekan, hiç bilinmeyen bir kast (en azından bizler aşina değiliz), küçük prodüksiyonlu ama çok güçlü bir müzik kullanımı: sahici, insanın içine dokunan bir film.
   Ahmet, yanlışlıkla arkadaşı Muhammet'in defterini alır. Öğretmenleri bir sonraki gün Muhammet o deftere ödevini yapamazsa sıfırı çakacaktır. Ahmet, başka köyde oturan Muhammet'in defterini vermek için yollara düşer. Tüm öykümüz budur. 
   Bu kadar basit bir senaryo, usta işi bir yönetimle nasıl insanın içine dokunan, onlarca alt metni barındıran (dürüstlük ve bozulması, inceden kapitalizm eleştirisi, sosyal tespitler), nasıl işlendiğini anlamadan çok iyi anladığınız karakterler işleyen müthiş bir filme dönüşmüş. Anlamak zor! 
   Sinema filmlerini okumadan izleyenlerdenseniz hikaye sizi bir onbeş dakikadan sonra içine çekecek, (ha bu arada zamanı ezmek için film izleyenlerdenseniz fazla hazzetmeyebilirsiniz) ancak bu konuda bir iki kitap karıştırdıysanız filmin başından itibaren başından ayrılamayacaksınız.
   Sizleri bilemem, ben afişteki verev yokuşları görünce bir ter basıyor, aklıma Ahmet'in karayel gibi yokuşlara vurması geliyor, o gözlerdeki masumluk/çaresizlik/umut ve nice duyguyu anımsıyorum. (bu arada oyunculuklar nasıl abartısız ve güzel anlatamam).
   Velhasıl öneririm.
Hamiş: Şimdi baktım IMDb puanı da 8.1'miş. Bu kez katılıyorum bu çokbilmiş mecraya.

4 Temmuz 2021 Pazar

"Alıklar Birliği" New Orleans'lı Şvayk.

 
   Romanımıza başlamadan önce muharririni bir incelemek gerektir.
   JKT (John Kennedy Toole), niyorliyıns doğumlu zaten. Lehçeye, atmosfere, o tembel iklime ve insanlara olan etkisine aşina. Üniversitedeki hocalarından biri ve kendi hayatından alıntılar yaparak bir roman yazıyor. Bunu çeşitli yayımcılara gönderse de reddediliyor. Anacığının evine dönüyor. Depresyondan muzdarip. Ülkeyi dolaşmak için arabasına atlıyor. Bahçe hortumunu aracının egzosuna bağlayıp içeride oturarak hayatına son veriyor. Henüz 32 yaşında. Anacığı (onların hakkı ödenmez!) bu taslağı alıp başka yayıncılara gösteriyor. Biri basmaya karar veriyor. Ölümünden 11 yıl sonra basılan romanı pek beğeniliyor. Ve hatta 1981'de Pulitzer Roman Ödülünü alıyor. 
   Romanımızın çok kayda değer bir ekseni yok. Aslında temelde Ignatius Reilly denen bir başkarakterin etrafında dönenler anlatılıyor. Ignatius; obez, bencil, toplum düşmanı, tembel, anacığını acımaksızın sömüren, kendi doğrularından başkasına inanmayan itici bir protagonist. Ancak kendine ait garip bir albenisi olduğu da kesin. Dinbilim ve geometri bilmeyen insanları; bir şekilde ıslah etmeye yemin etmiş. Toplum onu dışlıyor, supapı her an kapanma tehlikesiyle karşı karşıya (açıldığında ise etrafına bariz rayihalı cennet gazları püskürtüyor). Girdiği işleri, kendi bakış açısına kadar düzenlediğinden işinde istikrarlı olduğu söylenemez. Her türlü girişimi akamete uğruyor (bunlar içinde proleteryayı örgütleyip halk ihtilali çıkarmak, eşcinsellerin yüksek mevkilere getirerek Dünya barışını sağlamak gibi ütopik olanları pek neşelidir). Roman da böylece bitiyor.
   Türkçe çevirisinde; New Orleans aksanı/lehçesini vermeye çalışılırken epey uğraşılmış ve bozuk bir anlatım kullanılmış. Eminim ki asıl dilinde okumak daha şenliklidir. Buna mukabil Ignatius'da bir Aslan Asker Şvayk eblehliği/bilgeliği, bir Kandit naifliği yoktur. Bu yüzden aykırı karakter seven kitap kurtlarına Haşek'in veya Voltaire'in yazdıklarını daha önce okumalarını; eğer haz alırlarsa 420 sayfalık bu romana da bir göz atmalarını öneririm.

20 Haziran 2021 Pazar

"Gece Oturumları" Tersine Dünya!

   Üçüncü Dünya Savaşı, nükleer silahlarla ve çokça din saikiyle olmuş bitmiş. Küçük mavi küremiz yavaştan toparlanmış, teknoloji almış yürümüş, Ay'da Mars'ta koloniler kurulmuş, yaşadığı savaştan dini sorumlu tutan insanlık bu olgudan "birinci aydınlanma" denilen bir hareket sayesinde tamamen azade kalmış, din artık arkeolojik bir kavram sayılırken az sayıda kalan dindarlar hakir görülür, olağan şüpheli olarak damgalanır olmuşlar. Hal böyleyken ardı ardına öldürülen iki din görevlisi İskoç polisini alarma geçirir. Öldürülenler din adamı olmasına karşın işin içinde daha köktendinci bir grup var gibidir.
   Bilimkurgu diye aldım okudum. Maalesef öyle çıkmadı. Evet, anlatılanların içinde yüksek teknoloji (küresel ısınmaya çare olarak kurulan küresel gölgeliklerle yapılan suni güneş tutulmaları, biri Atlantik biri Pasifikte iki uzay asansörü, yapay zekaya sahip bombastik polis "leki"leri (robot), göze monteli veri arama arabirimleri ve daha neler!) vardı ancak kitabın tümü neredeyse günümüzün tersi bir sosyolojik modeli (ateistlerin dindarlar karşısındaki mücrim halleri) inceliyor ve maalesef bir cinayet soruşturması etrafında dönen, genellikle dini oluşumları inceleyen bir yapıdaydı. Kendi adıma "diyakoz", "piskopos", "kardinal", "üçüncü ahit" ve yazmaya üşendiğim düzinelerce ve çok tekrarlayan dini jargon içinde kaldım. İlk kez (dili akıcı olmasına ve belli bir humor (ne işim olur humorla) kendine münhasır mizah içermesine karşın) bir bilimkurgu romanını zorlayarak bitirdim. 
   Türün meraklısı iseniz okumasanız da olur. Ne biliyim bir arkadaşınız falan hediye ettiyse ve menzilde okunacak kitap yoksa okunabilir.

15 Haziran 2021 Salı

"Üç İstanbul" Mithat Cemal Kuntay'ın Tek ve Ağır Romanı.

 Mithat Cemal Kuntay, ilk ve tek romanını 1938'de Suhulet Kitabevi vasıtasıyla yayımlamış. Daha sonra Sander de basmış. Bugünlerde sadece Oğlak Yayınlarının nüshası bulunuyor (benim aldığım edisyon, 12. baskıydı (83 yaşındaki bir roman için çok iyi bir şey)). 575 sayfa, sular seller gibi akıyor.
   Yazarımız, zannediyorum ki (o da yazılarının Çınaraltı'nda yayımlanmasından zannediyorum) muhafazakar bir kimse. Hamaset şiirleri yazmakta çok mahir (birinden bir kupleyi Atamızın mecliste okumuşluğu bile var). CHP'den aday olmuş seçilememiş. Genellikle memuriyetle iştigal etmiş. 1885 doğumlu ve romanda geçen devirleri yaşadığından biyografik öğeler kullandığı kuvvetle muhtemel. 
   Romanın konusu çok kolay ve bildik. Bir muharririn hayatı. Abdülhamit'in baskıcı dönemi, Meşrutiyet yılları, işgalin altındaki İstanbul, Milli Mücadele ve nihayet Cumhuriyet'in ilk yıllarını fon olarak kullanarak Adnan'ın hayatını seyreyliyoruz. Okuduğumuz satırlar 83 yıldan eski olduğu halde, kullanılan dil kulağımıza yabancı değil (bu edisyonda yazım ve noktalama standartlaştırmalarının dışında, hiçbir sözcük değiştirilmesi ya da sadeleştirilmesi yapılmamış, dipnotlar aynen korunmuş). Hele ki Kuntay'ın pek kendine özgü bir cümle yapısı var ki, dimağlara seza. Kendi adıma her sayfadan ayrı bir lezzet aldım. Cümle yapısı haricinde yaptığı psikolojik, sosyal, siyasal tespitler; günümüzde hiç eski görünmüyor. İnsanı olmadık yerde gülümseten tasvirler ve betimlemeler cabası.
   Hacmi okuru korkutmasın! Bir kere başladığınızda elinizden bırakamayacaksınız (en azından bende öyle oldu). Hem sürükleyiciliği var hem de derinliği (romanda bu ikisini aynı yere sığdırabilmek zordur). Cân-ı gönülden öneririm.
Aşağıda bazı alıntılar var. Zihninizde bir resim oluşsun istedim.

"Fıkaralık üstüste dört ağzı olan kuyudur. insan evvela mülkünü satar; bu, kuyunun birinci ağzıdır. Sonra malını satar, bu da ikinci uçurumdur. Daha sonra borç eder ve en sonra dolandırır; bunlar da kuyunun üçüncü, dördüncü karanlığıdır. Fakat sefaletin bunlardan başka en son uçurumu gelir ki dolandırmak kudretinin insanda bitmesidir." S.251

"Adnan: "Fatih hocalarının dini de yalandır; dinsizliği de!"

Hoca: "Yalanmış! Tabii ki yalan. Onu ben de biliyorum. Onun için bu yalandan korkun diyorum ya! Sarıklı milletini bana sen mi anlatacaksın? Menfaat göster: Vapur bacası gibi bağırarak sana Allah'ı da inar etsinler; Peygamber'i de!... Sultan Hamit otuz üç sene sarığa sırma takarak; taassuba maaş vererek tahtında oturdu efendi!"S.308

"Çünkü siz, halkı fikir idare eder sanıyorsunuz. İzdiham, kafasıyla değil, gözleriyle düşünür. Bu gözleri idare etmeyi bilmeyeceksiniz, kendinize düşmanlığın en büyüğünü siz kendiniz yapacaksınız. Yığın, karnıyla düşünür, gözüyle öğrenir, kalbiyle kızar. Avamın midesindeki yeniçeri kazanını tanımıyorsunuz. " S.309

"Alman zabiti kıpkırmızıydı. (Alman yalnız ense değildi. Bir parça başı da vardı.)" S.397 (buraya pek güldüm doğrusu)

Bir de 520. sayfada başlayan bir ihtiyarlık tarifi vardır ki artanlar ve eksilenler üzerinden gittiği; bombastiktir. Uzun olduğundan yazmadım ama edinebilirseniz oraya ayrı bir dikkat gerektir.

10 Haziran 2021 Perşembe

Qwilleran Polisiyelerinin İki Tanesi "Çenesini Tutamayan Kedi" ve "Kanepe Atıştıran Kedi".


   Braun Hanım'ın Qwilleran polisiyelerinden yukarıdaki ikisini de (zorlanarak da olsa) okudum. Gerek polisiye unsurun zayıflığı, gerek başkarakterin bana sıcak gelmemesi (ha benim için tek olumlu yanı kedilerine pek iyi bakmasıdır) ve gerekse atmosferin bayıcılığı nedeniyle serinin kalanını okumama ödülü verdim kendime. Yine de siz bilirsiniz!

7 Haziran 2021 Pazartesi

"Kan Varsa" King'in Dört Öyküsü.

 
   Ne güzel M.C.Kuntay'ın "Üç İstanbul"una başlamışım. Ağır roman, usturuplu ilerliyor, her gün birkaç bölüm sindire sindire okuyorum. Kitaplık'ın sevgili muharriri haberdar etti: Sai King'in yeni kitabı raflardaymış. Hemen edindik. O da nesi? Orta kalınlıkta (432 S.) ama dört hikaye var, roman değil. Niyetlendim ilkini okumaya. Dedim "bir tane okur bırakırım, mis gibi olur."
   Olmuyor! Roman dediğiniz şey çetrefilli bir yemek. Kimi çabuk yemek ofislerinde (Burgerli şeyler ofisi) alaminüt tüketilen mamullerken (Shafak hanımın kitapları), kimisi Yeşil Ev'de taam edilen ayvalı taskebabı kesafetinde (M.C.K. Üç İstanbul kalibresindekiler). King'in kitapları ise yemek değil daha başka birşey. Tatlı, ama ağır değil, ucundan alıyorsunuz bir yudum bir bakıyorsunuz tabak bomboş! Adeta bir Fatih Sarması.  Bay King'in kitaplarına da Fatih Sarması yakıştırmasını yaptıktan sonra gelelim "Kan Varsa"'ya.
   Dört öykü var. 
   Bay Harrigan'ın Telefonu, kişiler ve birazcık kurgu ile sonunu çabucak bulduğunuz bir iş. Yarım saatte hakkından gelinir.
   Chuck'ın Hayatı, en sevdiğim öykü oldu. Tersine tebbet bir kurgu ile okuduğumuz öykü; distopik bir gelecekle başlayıp (ki okuduğum en gerçekçi distopya betimlemelerindendir (yine de Arthur C. Clarke'ın "Tanrı'nın Dokuz Milyar Adı" adlı kısa öyküsünden oldukça esinlenmektedir (hele ki son satırları birebir örtüşür))), çok samimi bir ikinci perde ile gelişir ve üçüncü perdede herşeyin başlangıcını görürüz. Gerilim, bilimkurgu (ki simülasyon evrenler konusu işlenmektedir bence (bu arada Temmuz ayında Bilim ve Ütopya alacaklara bu konuda yazdığım yazıyı okumalarını öneriyorum)) ve elbette trajedi diyebileceğimiz bu öykü, fakirin favorisidir.
   Kan Varsa, King'in önceki kitaplarından tanıdığımız Holly'nin eski kötülüklerin peşine düştüğü (kitaptaki en uzun) öykü. Buradaki metafizik ögeler bana çok inandırıcı gelmediğinden bir türlü içine giremedim.
   Sıçan adlı son öykü ise, yazmaya hallenen kitap kurtlarının kesinlikle kaçırmaması gereken bir iş. Burada öykünün kurgusu yanısıra yazma eyleminin ipuçlarını da almanız mümkün. Elbette ki kazanılan ödüllere karşın ödenmesi gereken bedeller konusunu da düşünerek!
   Evvelsi gün başladım dün bitti, bugün de yazıyorum. İyi yapılan bir yerde Fatih Sarması yeyiniz, ne demek istediğimi anlayacaksınız. Döndük yine ayvalı taskebabımıza.

3 Haziran 2021 Perşembe

"Sound of Metal" Bu Bir Metal Müzik Filmi Değildir!

   Afişe ve filmimizin ismine bakıp "hımm metal müzikle ilgili bir şey galiba!" diyenleri feci halde ters köşeye yatıran filmdir.

   Hakkında yazılacak çok uzun şeyler var ama Haziran ayında elektrikli ısıtıcıya ihtiyaç duyduğumuz bugünlerde pek uyuşuğum. Kısaca özetleyeyim: sağır olan müzisyenin acıklı hikayesi diye izlerseniz, böyle filmler izlemeyin. Ancak Mevlana'nın "Dünle beraber gitti cancağzım, Ne kadar söz varsa düne ait, Şimdi yeni şeyler söylemek lazım..." şiirini içselleştirerek okuduysanız; kendi hayatınıza ait de faydalı çıkarımlar yapabileceğiniz, başka düşünce kanalları açan, hayatınızı daha iyi anlamlandırmayı sağlayan çok sağlam bir filmi izlemeyi ıskalamayınız. Dram beklentisindeyseniz tatmin eder ama bunun ötesi daha eğlenceli, gelsenize...

"Where Do We Go Now?" Şimdi Ne B.k Yiyeceğiz? Nabaki'nin Gözüyle Din Savaşı Nasıl Önlenir?

 Lübnan'ın kenarlık yerinde nisbeten çevreden izole bir köy. Az bir nüfus. Hristiyanlar, Müslümanlar. Böyle bir ipin ucunda yaşayıp duruyorlar. Memleket zaten 1.Dünya Savaşından sonra kurulmuş, bağımsızlığına ancak 1943'de kavuşmuş, üstüne din ve mezhep savaşlarından rahat bulmamış. Ortadoğunun en müreffeh memleketiyken iç savaş belasına Mad Max III setine dönmüş.  

   Herneyse; yıkıldı yıkılacak bir kadim köprü ile uygarlığa bağlanan köyümüzde talihsiz tesadüfler olur (kilisenin haçı kazara kırılır, caminin kapısı açık kalır içeri keçi dolar, vaftiz kabına tavuk kanı dökülür vb.) iki dinin sinirli elebaşları arasında gerginlik çıkar, artık silahlara davranılması an meselesidir. Derken kadınlar devreye girer. Labaki burada (gayet yerinde) bir pozitif ayrımcılık yaparak kadınları parlatmış (iyiki de yapmış). Tüm kadınlar (hangi dinden olurlarsa olsunlar) neler yapmazlar ki silahlara davranılmasın diye! Hem kusurları örterler (camiden keçiler çıktıktan sonra erkekler bol bol bağırarak sinirlerini yükseltirken, kadınlar (hristiyanı/müslümanı) harıl harıl camiyi temizlerler), hem hamura esrar katarlar, pavyondan konsomatris getirirler, sabotaj yaparlar, mühtedi olurlar ve daha neler neler.

   1s50d'lık uzunca filmimizde daha önce Karamel'den tanıdığımız Nadine Labaki yine başrollerin birinde. Bu çok güzel kadın aynı zamanda senaryonun yazılımına katılmış, yönettmiş ve oynamış. Ancak bu kez Karamel'den bir tık aşağıda bir film olmuş. Değindiği sorun evrensel, oyuncular çok tabii (birçoğu köyün gerçek sakinleri), müzikler kulak okşuyor, senaryo kuvvetli ancak kurguda aksayan birşeyler var sanki. O kuvvetli mesajı vermek istenen şekilde alamadım bir türlü, son sekansı bir yere oturtamadım. Belki de o fakirin bönlüğü!

      Savaşın hepsi anlamsız ve korkunç, hele ki din savaşları en gereksiz olanı. Mikro toplumlarda yaşanan din çatışmalarının kayıpları da ağır olur ve bunu en iyi hisseden kadınlardır. Labaki, hangi dine mensup bilmiyorum ama nalına da çakmış mıhına da. Ortaya bu bombastik film çıkmış. Hararetle öneririm...

1 Haziran 2021 Salı

"Derdeste" Ferhan Şensoy'un En Son Destesi!

 
  Ferhan Usta'nın son destesini de bittamam ettik. Daha önce bu destelerin ilkinden başlayarak tüm seriyi kalemimden geldiğince yazmaya çalışmıştım. Aşağıdaki bağlantıları merak eden tıklasın.

   Bu sonuncusu, diğerlerinden farklı değil. Büyük harf, noktalama işareti olmadan ham biçimde zihinden süzülen, kaleme gelen kelimeler silsilesi. Nerede kalmıştım derdi olmadan istediğiniz zaman, istediğiniz sayfadan başlayarak devam eder, okurken içinize ılık portakal şurubu akıtılıyormuş gibi olursunuz. Fakir en iyisi bu 368 sayfalık Derdeste'nin rastgele bir sayfasını açsın ve buraya yazsın, okuyanların da zihni açılsın.
S.174
"ikinci dünya savaşında
bir cepheden öbürüne sürüklenip
hiç ateş etmeden
o delikten öbür deliğe saklanarak
hep düşmandan kaçarak
yeri gelip ölü numarası yaparak
sağ salim kurtuluyor
hitler'e çok inanmış
kedi ile fare
kitabının nobelli yazarı
günter grass
okudukça hayatını
soruyorum kendime
kedi mi günter yoksa fare mi"