10 Temmuz 2018 Salı

"Bilim-Kurgu" Jack Baudou'dan Fransız Usulü Bilimkurgu.

 
   "Bir edebi tür olarak bilim-kurgu hakkında sahip olunan kanıları ve türü tanımlama girişimlerinin yetersizliği üzerine odaklanan bu kitap, bilim-kurguya edebiyat tarihinde hak ettiği yeri vermeyi amaçlayan bir kılavuz olarak okunmalıdır. Şimdiye dek tür hakkında ortaya konan basmakalıp yargıların geçersizliğini gösteren yazar, bilimkurgunun öncüllerinden türün 21.Yüzyıldaki akıbetine kadar bütünlüklü bir çerçeve sunuyor." yazıyor arka kapakta. Bitirince bu ifadelerin biraz iddialı olduğunu görüyorsunuz. 
   Lömon'da bilimkurgu makaleleri yazan Bay Bodö üç bölümlük bu risalede (risale demekte bir beis yok, kitap hem cep boyu hem 128 sayfacık) konuyu sadece Fransa'dan bakarak özetliyor. Genel çizgiler elbette evrensel (ama bu bilgilerin daha kallavilerine küresel ağdaki (internet mi ne ?) bilimkurgu ansiklopedisine bir göz atarak da ulaşılabilir) ama tespitlerle yorumlar genellikle Fransız kalınarak yazılmış (benzetme değil, coğrafi olarak). Açık konuşayım, bir çok maddede, yukarıda adı geçen ansiklopedideki maddelerin birebir aynısının yazıldığını gördüm. Bu açıdan gerekli malzemeyi internetten toplayıp, kendi yorumlarınızı bunların arasına serpiştirerek kendi kitabınızı yazabilirsiniz. Ya da dur bakalım, vakit bulunca bu işi fakir de yapabilir. Neticede bu konuda dilimizde yazılmış derli toplu bir kitap yok. Bilimkurgu da, okuru gittikçe büyüyen bir edebi tür. Neden olmasın ?
   Bilimkurgu okurlarına önermem. İleride benim kitabı okursunuz...

9 Temmuz 2018 Pazartesi

"Gen Bencildir" Kayınbiraderi mi seveceğiz, Bacanağı mı ?

   Yıllar önce okumuş, çoğu yerde sıkılmış yine de bitirmiştim. Aradan yirmi yıla yakın zaman geçti "du bakalım paradigmamızda neler değişmiş" saikiyle bir kez daha okudum. Çok şey değişmiş. 
   350 küsur sayfa, genellikle biyoloji ile ilgili biraz teknik bir anlatım (yine de Bilal'e anlatır gibi anlatmış hoca, anlaşılıyor yani). Evrimi gen düzeyince inceliyor Bay Dawkins. Bu eksende, gerek toplumsal gerekse kişisel bazı saptamalara insan hayret ediyor (iyiden memura bağladım).
   Bir ebeveyn, çocukları uğruna nelere katlanır ? Kişisel ve toplumsal özverinin nedenleri nelerdir ? Akrabalık, "toprakçılık" (bu kavram askere gitmiş kâriler için gayet açıktır), nepotizm, yakınını kayırma, yeğenleri işe yerleştirme, halaoğluna ihale bağlama gibi davranışların kökeni. Hangi yakınımızı evrimsel biyoloji adına daha çok sevmeliyiz ? gibi bir çok sorulara cevaplar; sayfaların arasında öylece yatıyor. 
   Toplumsal özveri kısmında ise (genellikle maymun toplulukları üstünde gözlenmiş) grupların, enayi / hilekâr ve kincilerden oluşan üç eğilimin gerek gerçek gözlem gerekse bilgisayar simülasyonuyla çoğalma süreçlerinin incelendiği bölüm çok ilgimi çekti. Biraz cesaretli olan okur, durumu yaşadığı topluma uyarlayıp çok ilginç çıkarımlar yapabilir. 
   Şöyle örnekleyeyim : enayiler, toplumun iyiliği için üstlerine düşen her türlü iyiliği koşulsuz yapan bir grup. Hilekârlar ise faydalardan yararlanıp sorumluluklarını yerine getirmeyen grup. Kincilerse, topluma karşı her sorumluluğunu sadece kincilere ve enayilere karşı yerine getirip, hilekarlara iyilikte bulunmayan başka bir topluluk. İlginç değil mi ? 
   Nedir : bu örneklemelerin sonuçlarını ve yakınlarını hangi gen özelliğine göre koruyup kollayacağını merak eden, hayata daha farklı yönlerden bakmayı seven okurların kayıtsız kalamayacağı bir kitaptır. Eski baskıları (Tübitak) bulunamayan (neden acaba ?) ve kitapçılara sıklıkla sorulan kitabın yeni baskısı (Kuzey Yayınları sağolsun !) çıkmış, fiyatı da uygun. 
   Alıp okumalı, bilgilenmeli...

"Human" İzleyenler Pişman Olmaz !

   3 saat 10 dakika (izlerken hiç sıkılmıyorsunuz) 
   Anlatıcı yok. Müzikler şahane (bu arada "Mevlam görelim neyler, neylerse güzel eyler" adlı türküyü Gülay Hacer Doruk seslendirmiştir). Hintçe, Farsça ve yazmaya üşendiğim nice güzel dillerce seslendirilmiş nefis ezgiler.
   Bir bakıyorsunuz : müthiş doğa olayları, dalgalar, hortumlar, rüzgarlar, şelaleler, hülasa üzerinde hiç bir tasarrufumuzun olamadığı yeryüzü halleri. Arada bir toplu halde insanlar. Ama nasıl birarada olmak anlatılamaz. 
   Çin'de bir plaj yakın kadrajdan çekilmiş, uzaklaştıkça gözlerinize inanamıyorsunuz. Bir desimetrekare boş yer kalmamacasına cansimitlerine sarılmış binlerce Çinli. Suni dalga yaratan bir havuzda yanyana duruyorlar. Büyük bir stadyumda taraftarlar Meksika dalgası yapıyorlar, nasıl bir ahenk, nasıl bir sinerji. Olamaz böyle şey diyorsunuz.
   Tüm bu çekimlerin arasındaysa siyah fonun üzerinde insanlar. Dünyanın her yerinden insanlar. Savaş, intikam, aşk, mutluluk, cinsellik ve daha onlarca konu hakkında kendilerini hissettiklerini anlatıyorlar. Kimisi de sadece susuyor (susanların gözlerine baktığınızda çok şey ifade ettiğini görüyorsunuz). Bu anlamda susmalar da belgeselin ruhuna çok şey katıyor. İlk yarım saatten sonra "haaa !" diyorsunuz, "bunun bana söylemek istediği şey bu". Bu üç saat 10 dakikanın bir amacı var. Üzerinde yaşayakaldığımız bu küçük mavi kürede, sınırlar, diller, bayraklarla bölünmüş de olsak insanoğlunun temelde aynı şeyleri istediği, istemediği, özünde benzediğimiz. 
   Söylenenlere katılırsınız katılmazsınız (kendi hesabıma katılmadığım kimileri vardı (delinin biri "insan öldürürseniz, bunu hep yapmak istersiniz, içimden nasıl insan öldürmek geliyor bilemezsiniz" minvalinde birşeyler yumurtluyordu.)). Ama ortak duyguları şıpınişi anlayacağınızdan eminim. Konuşanların hiç bir titri (Jose Mujika'nın bile), sosyal statüsü, ismi verilmiyor. Sadece söyledikleriyle karşımızdalar. 
   Benim için çok verimli bir 3s10d oldu. Sizlere de hararetle öneririm.

3 Temmuz 2018 Salı

"Absolutely Anything" Bir Tutam Monty Python

   Montipiton'ların uçan sirkini bilenleriniz, hatırlayanlarınız var mı ? Hiç sanmam. 1970'li yıllarda İngiltere'de zuhur eden bombastik bir komedi ekibidir. Televizyon serisi olarak (aslında önceden radyo programydı) müziğe Beatles'ın yaptığı etkiyi sürrealist komedi olarak oldukça fazla kanala aktarmışlardı (olmadı bu cümle !).
   Bu güncede 1979'da çevrilen "Life of Brian"ın bir tanıtımı da yazılmıştır. Fırsat bulundukça diğer filmleri de yazılacaktır. Çekildiği devrin ötesinde bir mizah hunharca kullanılmıştır. Nedir : her şeyin devri geçer. Montipiton da istisna değildir. Zamanla ekip dağılmış, etkileri azalmıştır.
   Geçen gün bu filme rastladım. Memleketimde gösterime girmemiş. Malum ortamlardan bulup hemmen izledim. Ekibin kurucularından Tericons yönetmiş, diğerleri ise sesleriyle destek vermişler. Üstelik filmdeki köpeği seslendiren (ölmeden hemen önce) Robin Williams. 
   Uzaylılar (Sharon ! ve diğerleri) var, ingiliz aksanıyla "voot" diyen bir Keytbekınseyl var, Saymınpeg var. Kadro gayet sağlam. İyi müzikler ve montipiton tarzı komedi de var. Ancak günümüz izleyicisine hitap etmez. Aslında o dönemin izleyicisine de hitap etmez. Brusolmayti gibi birşeye benzemiş ama kendi tarzında. Misal : adamımız süper güçlerini ele geçirince ilk dileğini bisiklet kullanırken az daha ezildiği minibüs şoförüne "fuck you!" der. Şoför de bu minvalde ilerler. Montipiton usülü gülmeyi sevenler elbette güleceklerdir. Amerikalılar her zaman olduğu gibi gıcık ötesi sunulmuş, ingiliz polisinin üniformalarıyla dalgalar geçilmiş, filmin sonu ise bir güzel (Köpek Dennis'in aklı sayesinde insanlık kurtulmuştur) bağlanmış, filmimiz ise arşive atılmayacak bir Montipiton tortusu olarak izlenmiştir. 
   Paşa gönlünüz bilir, izleseniz de olur, izlemeseniz de...

30 Haziran 2018 Cumartesi

"Sicario : Day of the Soldado" Bir Sikaryo Değil !

   Niyuvcörsiyli intihar bombacıları (tabiyki bilmiyoruz onların niyuvcörsiyli olduklarını) alışveriş merkezini (hemi de üç kez) patlatır. Bir süre önce de Meksika Amerika sınırından kaçak geçmeye çalışan bir gruptaki bir mülteci adayı yakalanınca kendini patlatmıştır. ABD uyuşturucu kartellerini terör listesine ekler, bazı kimseler bulunur ve CIA yöntemlerince oldukça ciddi bir şekilde sıkılır. Her canlıyı sıkarsanız birazcık bok çıkar, asıl sorun o sizin işinize yarayan bir bok mudur ? ABD yönetimi bu soruya bir cevap bulamaya zahmet etmediklerinden buldukları boka balıklamasına dalar ve bildik yöntemlere başvururlar. Gelsin kiralık askerler, başlasın black-ops. (filmin bir yerinde kovboyumuz, ekibi kiraladığı kişiye isteklerini sayınca, silah tüccarı "-Nerede darbe var ?" diye sordu, müstehzi bir biçimde gülümsedim. (gerektiği zaman müstehzi bir şekilde gülümseyebiliyorum)). Derken işler gelişir.
   Birinci film (Sicario (Meksika'da tetikçi demek oluyor)) daha önce detaylı olarak yazamadım ama yazdım. İşte de bağlantısı. Birinci film uyuşturucu üzerine kuruluydu, bu insan kaçakçılığı üzerine. Birinci filmde sıkı bir intikam hikayesi vardı (Beniçiyodeltoro'nun gözündeki iğne ışığı pırıltı) bunda böyle bir şey yok. İyot gibi açığa çıkan kovboyların, ABD yönetiminin ultrasonikbombastik ferasetinin, ABD politikasının çıkarları için yapacağı kirli işlerin boktanlığının (teröre terörle karşılık vermesinin) (sanki kirli işlerin boktan olmayanı var da !) hikayesi var. Birinci filmde sıkı aksiyon sahneleri vardı, bunda da var. Aynı kast (emilibılant hariç) duruyor. Gerilimli sahne yaklaşınca zım zımm yükselen müzik var (bazen ters köşe yapıyor ama dikkat !). Senaryoya uygun filtre kullanımı aynen birincisindeki gibi (kimi zaman objektife biri işemiş gibi sarı, kimi zaman sabaha karşı işkembeci dükkanının floresan lambaları gibi beyaz). Tempo birinci filmdeki gibi biraz ağır, hatta ikinci yarı sarkıyor diyebiliriz, iki saate uzatılması pek iyi olmamış. Hani iyi gişe yaparsa gerisini getiririz mantığıyla kapanışta açılan kılçık olmamış. Ama nedir : eli yüzü düzgün bir filmdir. Bildiklerinizden fazlasını söylemez, sorular sordurmaz. Haftasonu vakit geçirmek için de değerlendirilebilecek bir opsiyondur. 
PS : İki yıldır memleketimde yaşayan bir İrlandalı (işten ayrıldı gidiyor) "burayı çok özleyeceğim." dedi. "Nesini ?" diye sordu fakir. "Traffic rules.... Everything is optional" dedi. (üstelik şaka yapmıyordu) Opsiyon deyince o geldi de aklıma o yüzden müstehzi bir şekilde gülümsedim.


"Akış" Mutluluğun Bilimsel Açıklaması.

   Fotografisini aşağıda gördüğünüz dede; her ne kadar Hırvatistan'da doğmuş olsa da, Jung'un bir konferansına katıldıktan sonra rotasını psikolojiye çevirmiş, Amerika'lara hicret etmiş, bir takım okullarda okumuş, sonunda profesör olmuş ve kafayı mutlulukla bozmuştur. Mihali Çiksenmihali, 25 yıldır mutluluğu bilim olarak inceledikten sonra bununla ilgili "Akış"ı yazmıştır.
   Mutluluk, kesinlikle izafi ve kişisel bir kavram. Bir sürü şeyle bağlantısı var (en çok da beyin tarafından salgılanan kimyasallarla). Fakat bu kimyasalların salınımını tetikleyen faktörler her kişide farklı. Bay Çiksenmihali, uzun zaman bu konuyu anketler, istatistikler, deneyler, akademik forumlar, kafa patlatmalar, bitmek bilmeyen tartışmalarla incelemiş. Bu konuda yaptığı TED konuşmaları yuutupta var. Ama detayı kitapta. 
   Baştan söyleyeyim : bu kitap bir kişisel gelişim kitabı değil ! Yani öyle mucizevi reçeteler, "neş eli (burada "neş" ayrı söylenecektir) ol ki genç kalasın" tarzı laylaylom çözümler, ulvi metinler falan yok. Kitap sadece mutluluk kavramına bilimsel bir açıdan yaklaşıyor. Buna neyin sebep olduğunu anlamaya çalışıyor.
   Elbette kitabın konu aldığı araştırmalar coğrafyamıza yabancı. Haliyle gösterilen örnekler de pek içselleştireceğimiz cinsten değil. Yalnız insan zihninin işleyişi ile ilgili yaptığı tespitler çok ilgi çekici. Misal : zihnin boş kaldığı anın termodinamiğin 2.yasası (haydi buna entropi diyelim (ya da ukala dümbelekliği yapmayıp doğrudan kaos (ne işim olur kaosla) düzensizlik diyelim))  olduğunu yazdığında ciddi afallamıştım. Oysa bazı kişisel gelişim kitaplarında (bazı spiritüel yayınlarda da) rahatlamak için zihni boşaltmak gerektiği yazıyordu. Mihali Bey (soyadını yazması uzun) tam tersini iddia ediyordu. "Boş zihin kaostur, zihnini meşgul edecek bir şey bul, bulacağın şey seni mutlu etsin !" diyordu. Ve bulacağın şeyin bir "akış" yaratmasının seni mutlu edeceğini savunuyor ve hatta istatiksel verilerle bunu kanıtlıyordu. Bir bilim insanı için en zoru da mutluluğun kanıtlanmasıdır herhalde !
   Neyse. Kitap biraz hacimli (sadece notlar 50 sayfa, kaynakça ise (karınca duası gibi yazılmış, yakın gözlüğü yetmedi büyüteç gerekti) 18 sayfa, kitabın kendisiyse 343 sayfa). Laf kalabalığını atlar ve bazı deneyleri hızla okursanız 150 sayfada vereceği fikri anlayabilirsiniz. 
   Resme, biraz uzaktan, geniş açıdan, nehrin kıyısından, derinlemesine bakabiliyorsanız, içinizdeki merak canavarı tatmin edilmeyi bekliyorsa, okuma illetine tutulmuşsanız (ki mutsuzluğun en olmazsa olmaz koşuludur) pek de mutlu olmadığınızı varsayabilirim. İşte o zaman böyle kitapları kovalarsınız. Eğer tecrübeli bir kâri iseniz kişisel gelişim kitaplarından koşarak uzaklaşacaksınızdır (Dale Carnegie'e selam olsun ! (sincaplar kovalasın)). O zaman bu kitabı edinip okuyun. En azından mutluluğu bulamasanız da, neden mutsuz olduğunuzu anlar gibi olursunuz. (en kötüsünden el örgüsüne başlarsınız)

"İstanbul'da Bir Zürafa" Büyüklere Masallar !

 
   166 sayfa, 31 bölüm. Bölümlerin hepsi de, insan denilen en vahşisinin (ingilizcede "earthling"deniyor, anlam olarak güzel !) diğer dünya mukimleriyle olan geçmiş zaman münasebetleri üzerine kurulu. "Tapirin Neşesi", "Kuşların Konservatuvarı" gibi fantastik adlar taşıyan iki üç sayfalık (öykü mü desem, deneme mi desem, masal mı desem bilemedim) yazılarla kendinizden geçiyorsunuz. 
   Kubbeler arasındaki bir zürafayı kapak yapan kitapta sadece hayvanlar yok. Aslında, zürafalar, tapirler, aslanlar, güvercinler ve diğerleri; tarihin ve günümüzün yaşananları arkasında bir fon olarak varlar. Bu eksen sayesinde edebiyat, düşün, resim velhasıl sanat dünyasını, (dur bakalım sadece sanat yok !) siyaseti, sosyolojiyi, psikolojiyi ...... Amaaan nasıl toparlayacağımı bilemedim. Sunay Bey, hayvanları terkisine atarak çok güzel masallar anlatıyor. Bu masallar gerçek ! Hepsi de yaşanmış. Bilgi dağarcığınıza atacağınız (ne kadarını kullanırsınız bilinmez) yüzlerce, binlerce ilginç malumat, çok şükela bir anlatımla sizi başka bir zamana götürüyor. Resneli Niyazi'nin geyiği de var, Cezayirli Hasan Paşa'nın aslanı da (mesela Cezayirli Gazi Hasan Paşa Kışlası'nın girişindeki demirli taş benim de dikkatimi çekmişti de "bunu niye buraya koymuşlar ?" diye merak etmiştim. (Hasan Paşa'nın aslanını bağlaması içinmiş)). Ernest Hewingway ve Hans Christian Andersen'in bir dönem İstanbul'u ziyaret ettiklerini ve yaşadıklarını da bilmiyordum. Güvercinimin doğduğu hastaneye ve semte ismini veren Zeynep Hanım ve Kamil Bey'in kimler olduğunu bilmediğim gibi (ayıp, ayıp !).
   Okudukça neler bilmediğinizi anlatan bombastik bir yaz kitabı. İş Bankası Yayınları basmış, fiyatı oldukça makul. Herkesin tatile koşuşturduğu bu dönemlerde yollarda, şezlonglarda, yürüyüş molalarında okunası bir kitap. Yakın durmak gerekir.

26 Haziran 2018 Salı

Hayatın Olağan Akışına Aykırı Durumlar.


   Komplo teorilerinden hiç hazzetmem.

   Philip K.Dick'in miydi kimindi hiç hatırlamıyorum "Paranoyak, çevresinde neler olup bittiğinin az çok farkında olan kişidir." diye bir lafı vardı. Bu (oldukça paranoyak söyleme) katıldığım ve katılmadığım durumlar vardır. Eugene Ionesco'nun ise "Gergedan" diye şükela bir oyunu vardır. Bu aralar görme fırsatınız varsa, gidip görülmelidir. Havalar (neredeyse Temmuz'a gireceğiz, gece kapitone battaniye örtünerek uyuyoruz. Not. Ankara) bir garip. Bir yazı hazırlamam gerektiğinden ağ günceme de gerekli ihtimamı gösteremediğimden zaten az olan müdavimler bir bir ayrılıyor (yaprak dökümü). 
   Farkındaysanız bir türlü konuya giremiyor, girizgahın etrafında dolanıp duruyorum.
   Sevgili Kâri, "hayatın olağan akışı" diye bir kavram var. Genellikle duruşmalarda, iddianamelerde, savunmalalarda falan kullanılıyor. Tarife gerek yok, okununca ne demek istediği anlaşılan bir kavram.
   Ankara'da, matbuatın kolaylıkla ulaşılabildiği bir semtte yaşıyorum. Mukimi olduğum binanın apartman görevlisi her sabah yedi sularında evimin kapısına astığım torbaya gazetemi bırakır. Bu hayatın olağan akışıdır. 
   Eğer geç sayılabilecek saatlerde bir maç falan varsa (misal : bir önceki gün saat 17.00'daki milli maç) gazetenin evimize ulaşma süresi sabah yediden, öğle saatlerine kadar sarkar. Bu güne kadar hep böyle olduğundan bu tip gecikmeler de hayatın olağan akışı içinde kabul edilebilir.
   Malumunuz : geçtiğimiz hafta bir seçim yapıldı. YSK seçim sonuçlarını, medya kanallarına 18.45'de vermeye başladı. Kesin sonuçlar için ise geceyarısına kadar beklememiz gerekti. Bu durumda; hayatın olağan akışı : gazetelerimin Pazartesi öğlene doğru kapıma bırakılmasıydı. 
   25 Haziran 07.00'da gazetem kapımın önünde idi. İçinde her partinin pasta dilimi oranlarıyla seçim sonuçları vardı. Tüm köşe yazıları; seçim sonucuna göre bihakkın yazılmış, yorumlar yorum yorum yorumlanmıştı. 
   Hepi topu tek bir skor için okuyucuya ulaştırılması öğlene kadar sarkan matbuatın, gece yarısını bulan bir değerlendirmenin (üstelik çok fazla tarafı ve bölgesi olan bir incelemenin) ardından sabah 07.00'da (yedide) kapımın önüne bırakılması; bence hayatın olağan akışına aykırıdır.
   Sosyal medyada "yok efendim muhalefet liderlerinin tehdit edildiği" ve hatta "kaçırıldığı, gözlerinin korkutulduğu" şeklindeki yorumları okudum. Katılmıyorum. Zaten konunun eksenindekiler de yalanladılar. Bu arada gündemi sosyal medyadan takip etmek, hiç gerçekçi olmayan bir pseudo (süyudo okunur (anlamı ise gerçek gibi görünen sahtedir (hah ! malumatfuruşluğumu da yaptım ya, rahat uyuyabilirim))) algıyı yaşamanıza neden oluyormuş ki bunu daha başka bir yazıda açıklamak farzdır. Hemmen konuya dönelim. Velhasıl seçim sonrası sabahı saat yedide kapıya bırakılan gazete, hayatın olağan akışına aykırıdır. Nasıl açıklayacağımı bilemiyorum. 
   Önerim : bulabilirseniz İonesco'nun "Gergedan"ını izleyin, bilimkurguya yakın durun (kaçış edebiyatı nasolsa), kendinize bir "akış" bulun (bununla ilgili kitabı da yazmaya, elimdeki uzunca yazı bittikten sonra başlayacağım), güneşli günler göreceğiz (Ankara'ya yağan yağmurlar da elbet bir gün bitecek (burada metafor falan yok, meteorolojik tespit yapıyorum.)).

18 Haziran 2018 Pazartesi

"Solo: A Star Wars Story" Süpersonik Space-Opera.

  Star Wars serisi bilimkurgu değil, space-opera olmakla birlikte, fanları (ne işim olur fanla) hayli müptelaları olan bir seri (fakir de bunlardan biri). Evet, izlemek farklı düşünmeme neden olmuyor, sorular sordurmuyor ama güzelce eziyorum zamanı (iyice kocadığımda, zamanın kıymetini anladığımda çok hayıflanacağım bunlara. Kesin !).
   Bu seferde 2 saat 15 dakikamı güzelce harcadım, hiç sıkılmadım. Geçenlerde oğlu tarafından böğrüne laytsaberler sokulmak suretiyle galaksilere yürüyen Han Solo'nun; gözönünden ayırmadığı zarları, çubaka (isim yazma konusunda Star Wars müptelaları beni meşe odunu ile hırpalama isteği duyuyorlardır sanırım) ile tanışmasını, milenyumfalkonu nasıl olup kazandığını, Lando ile rabıtasını, hülasa evveliyatını izledim. Salonlardan çabucak gösterimden kalkması ise şaşırtıcıydı, izleyecek salon zar zor bulunuyor (Ankara itibarıyla).
   Pelikulamız çok güzel bir Holivut işi. Zanaatına diyecek yok. Oyuncular iyi oturmuş. Sinema sanatına bir katkısı olmamakla birlikte, holivutun amacına (para kazanıp, beyinleri uyuşturmak) çok yakışır bir "iş" çıkarılmış. Ezecek zamanınız varsa, buyursunlar efendim !

14 Haziran 2018 Perşembe

"Tanrının Kapısını Çalan Bilim" Dindarlar Okumasın !

   Lord Adam Gifford 1887'de demiş ki : "Bilim aldı başını gidiyor, biz hala bin küsur yıllık bir kitabı okuyup yorumlamaya çalışıyoruz. Bilimle teoloji arada bir araya gelip hasbıhal etseler, ortak noktalar bulsalar !" (tamamen uyduruyorum). İşte o günden beri Edinburg'da bilim insanları ve din adamları (birinin insan, diğerinin adam olması oldukça ilginç değil mi ?) biraraya gelerek düşünce alışverişinde bulunuyorlar, bildiriler yayımlıyorlar. 
   1985'de (herhalde Cosmos belgeselinin sansasyonel etkisiyle) astrofizikçi Carl Sagan da bu konuşmalara davet edilir. Heyecanlı bildiriler okunur, zihinlerde şimşekler çakar, izleyiciler salona sığmaz, kahkahalar atılır, konferans biter. 11 yıl sonra 1996'da Sagan  ölür. 2007'de, genellikle birlikte çalıştığı eşi Ann Druyan, Sagan'ın ölümünün 10.yıldönümü için "Ya şu Gifford konuşmalarını kitap haline getirsek nasıl olur ?" der (yine tamamen atıyorum). Bu kitap ortaya çıkar. Öyle kolay olmaz baskıya hazırlamak. Edinburg'dan istenen toplantı tutanakları "kayboldu !" diyerek verilmez. Adının verilmesini istemeyen bir "inside man",  artık nerelerden bulup buluşturduysa verir Ann Druyan'a.
   Kitapta çeşitli konuşmaların diktesi var. Elbette konuşma dili olduğundan okunması biraz zahmetli olabiliyor. Bunda çevirinin de son yıllarda okuduğum en kötü çeviri olmasının etkisi var (gugıltransleyt Türkçesi sanırım). 
   Önceden uyarımı yapayım ! Öyle yatmadan önce birkaç sayfa okunacak bir kitap değil. Mecburi okumalarımın arasına sıkıştırıp yatmadan önce birer bölüm okumayı denedim. Vallahi uykularım kaçtı. Sagan, (belki bazılarını tanıyorsunuzdur) kimi ateist ve deistler gibi değil. Daha ılımlı, daha iletişime açık bir bilim insanı profili veriyor. Bu minvalde : din, bilim, evren, mantık gibi kavramları okurun (söylendiği zaman da dinleyicinin) anlayabileceği ve bir din adamının bile reddedemeyeceği basitlikle aktarıyor, sorularını soruyor, çözümler öneriyor. 
   Konuları yazdıklarımda özetlemeyi sevmiyorum ancak aklımda kalan bir iki soruyu şöyle yazayım.
   Hemen her dinin ortak bir emri var. Öldürmeyeceksin ! Biliyoruz ki dini kurumlar, devleti yönetenlerle iyi ilişkiler içinde. İnançlarının "öldürmeyeceksin" emrini, devletlere kabul ettirmeye kalksalar ve şu (gittikçe) küçülen dünyamızı binlerce kez yok etmeye yarayan nükleer silahları yok ettirseler nasıl olur ?
   Musevi-Hristiyan-İslam inançlarındaki Yaratan/Tanrı/Allah/Rab kavramı çok küçük farklılıklar gösteriyor (burada bir betimlemesini de yapıyor). Havadaki serçelerin uçuşunu, yerde yuvarlanan küçücük taşın düşmesini, insanın su içerken oturup oturmadığını gözleyen, kendine yapılan her yakarışın (duanın) gereğini yapan bir güç. 400 yıl kadar önce tüm kavrayabildiklerimiz dünyamız ile sınırlıydı. Şimdi evrenin sınırlarına diktik gözümüzü, gittikçe de daha ileriye gidiyoruz. Ulaşılan cesamet korkutucu. Bilebildiğimiz kadarıyla bu kocaman evrende bizden başka canlı yok (bilebildiğimiz kadarıyla'nın altını çizelim). Bu kadar büyük bir evrende (hala da genişlemekteyken) Yaratıcının sakız çiğnersek orucun bozulup bozulmayacağını kontrol eden bir irade olması ilginç.
   Neticede : Sagan'ın Tanrı ile bir meselesi yok. Tanrıyı anlamakla ilgili bir meselesi var. Havsalamızın bu konuda halen yetersiz olduğunu düşünüyor. Hepi topu 256 sayfalık bir kitap ancak düşünce sisteminizi şöyle bir sallamaya yeter. O bakımdan dikkatle okunmalı.

3 Haziran 2018 Pazar

"Ahlat Ağacı" Yine Bol Diyalog.

   Son sahnelere doğru İdris'le Sinan konuşuyorlarken konu kuyuya geldi. İçimden dedim "hah ! terse yatıyoruz.". Sonraki sahneyi görünce de dedim ki içimden "bu sefer yemezler !". Hakikaten de dediğim gibi oldu.
   Böyle pattadanak girmemek lazım yazıya ama yeni çıktım ve ters köşeye yatmadığımdan mıdır nedir, nedensizce seviniyorum. Neyse...
   Önce Anadolu'nun içine, sonra (fonda Kapadokya olsa da) kente yönelen NBC, kamerayı şimdi de taşraya yöneltiyor. Yine uzun (3s8d), yine bol bol diyalog var, kadrajlar tablo gibi, Bach kulakların pasını siliyor (sadece yükselen üç nota ama kullanıldığı yerler isabetli), kimi yerlerde müziğin yerini yaprakların, martıların sesleri alıyor ve pek iyi oluyor. Evrensel meseleler de var, yereller de. Edebiyat çevreleri (endüstrisi mi ?), dinde yeni yaklaşımlar (o nasıl uzun diyalog öyle, 5 sahnede (galiba) tek diyalog) , baba oğul ilişkileri (Oidipus muydu o ?), kasaba sıkıcılığı, aşktan bir kuple (klişe mi çeşmebaşı), metaforsa metafor (filmin tek 3d efekti (güzel olmuş yalnız)), taşlamaysa taşlama (belediye başkanı, kumcu İlhami (Kubilay Tuncer ne şekle girmiş öyle ! tanıyamadım vallahi)), ahıra dönen köy okulları, Çanakkale'deki at heykelinin içi, çay bahçesinde gaile hesabı yapan piyangocu (ki çok sevdim !), elmaya dalan genç imamlar, ganyanın zararları, rüyalar, İran sinemasında çokça gördüğümüz ortada gördüğümüz küçük bir suç (300 TL) ve daha neler...
   Azıcık sinema bilgimle NBC filmi hakkında ahkam kesecek halim yok. Ama akşam saatlerinde gittiğimiz salonun yarısı (iftar saati olmasına rağmen) doluydu. Uzun süresine rağmen zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. Kimi sahnelerde gülenler oldu. Bitince üstünde konuşulacak çok şey kaldı. Sinemada görülmesi çok iyi olur...

29 Mayıs 2018 Salı

"Ziyan" İçine Ziya Hurşit Kaçmak !

 
   28 sene üniforma giydim. Genellikle denizler üstünde-yakınında olduğumdan Bay Günday'ın işittiklerini, yaşadıklarını yaşamamış olabilirim. Gerçi son sayfalardaki durumu son yıllarda pek uygulamıştık (temsili askerlik !). O coğrafyada çalışan, askerliğini yapan pek çok arkadaşım oldu. Böyle midir oralarda yaşananlar bilmiyorum, olabilir. Yine de soğuk konusu abartılıyormuş gibi geldi bana.  
   Ziya Hurşit'i (okuduklarım ışığında) pek sevmiyorum. 
   Asil ise gerçeklikten çok uzak geliyor (ya ne olacağıdı arakolpa ! Asil roman kahramanı). 
   Neyse. Bilinebilir, tahmin edilebilir Hakan Günday romanı. Çabucacık okunuyor. Fakirde fazla bir iz bırakmadı. 

27 Mayıs 2018 Pazar

"Yaban Koyununun İzinde" Gizemli ve Fantastik Murakami.

 
   Ölü arkadaşla yapılan hasbıhal var. Cengiz Han'ın bile vücudunu istila etmiş yaban koyunu var, koyun profesörü, garip rüyalar, gizli örgütler, Yunus Oteli, Fare, müzik, ilgisiz gibi görünen (aslında gayet de ilgili olan) diyaloglar, aforizma sayılabilecek tespitler, 405 sayfayı üç günde okutabilen bir akıcılık, ilk sayfalardan sonra sizi içine alan bir kurgu ve daha neler neler.
   Yaban Koyununun İzinde'yi ikinci okuyuşum. İlk okumamda bu hazzı alamamıştım. Derken Murakami romanlarıyla daha bir hemhal oldum, üslubunu içselleştirdim, kitaplarına daha kolay uyum sağladım ve oturdum kitabı ikinciye okudum. 
   Çok iyi geldi. 

"Deadpool 2"

   Marvıl olsun Diisi olsun pelerinli kahraman filmleri yazmamaya gayret gösteriyorum (sinema daha farklı yönlere aksın, ergen egemenliğinden çıksın diyerekten (böyle de bilinçli izleyiciyim !)). Ama Deadpool farklı. 
   Kendisiyle sıkı dalga geçebiliyor, iyi bir humoru var, güldürmeyi becerebiliyor, filmde sık sık seyircilere ipucu veriyor (ki böylece izlediklerimizin tümünün kurmaca olduğunu daha kolay idrak edebilelim), komik (ve paramparça) durumlara düşmekten kaçınmıyor, üstü başı kirli (kirli kahraman kostümü ne samimidir !), içten içe duygusal, sıfır ego vs.vs.
   1.sini yazmadım ama ikinciye salonlar tenhaladıktan sonra gittim. Güzeldi. Yine güldüm (özellikle yazılar çıktıktan sonraki sahnelere). 
   Öykü pek yok. Bir nevi süper kahraman parodisi silsilesi. Vakit geçirmek için gidilir, kafa pırıl pırıl salondan çıkılır.

23 Mayıs 2018 Çarşamba

"Gömülü Dev" Unutmak : külfet mi ? nimet mi ?

   Romalılar Got'ların saldırılarına karşı koyamamış dağılmış, şu aralar İngiltere diye bildiğimiz adalar topluluğunda Kral Arthur sayesinde uzun yıllardır barış var. Saksonlar ve Britonlar (çevirmen böyle demiş. Ben olsam Bröton derdim) adeta yanyana duran kuzu ve aslan gibi yıllardır yaşıyor. Ama iklim ve coğrafya sert, hayat şartları çetin. Birçok klan ev biçimi yerleşime geçmemiş kovan benzeri yerleşkelerde yaşıyorlar. 
   Aksel (kitapta Axl) ve Beatrice işte bu kovan benzeri köylerden birinin dış çepere en yakın kovuklardan birinde yaşar (dışta yaşamak; sosyal yaşam ve ısıdan az istifade edildiğinden pek makbul değil. topluma daha çok faydalı gençler merkezde, yaşlılar, hastalar, deliler dışta yaşıyor. Acı ama gerçek !). Bir gün uzakta yaşayan oğullarını görmek ve mümkünse yanında yaşamak için bir yolculuğa çıkarlar. Olaylar gelişir.
   Kazuo Ishiguro; arayıp bulduğum bir isim. Yıllar önce izlediğim "Never Let Me Go" diye bir filmin bünyede bıraktığı etkiye binâen (binâen ?) yazacağım bir yazıya dipnot düşeceğim bu bilimkurguya kaçan distopik romanın yazarı kim ola ki ? diye meraklandığımda; arayıp araştırdığım bir isim. Hımmm, oldukça ilginç. Küçük yaşta Birleşik Krallığa hicret etmiş Japon asıllı bir yazar. Edebiyat Nobel'i var. Nereden bakılırsa "Never Let Me Go" da iyi eser. Bu kitap için de "en iyi kitabı" falan diyorlar. Açtım, okudum. Hepi topu (gulguleli bir Kıbrıs seyahatinde) üç günde bitti (sağdan soldan tenkısata uğrayan okumalarda). Kitapta; orklar, devler, yamyam devler, ejderhalar, Donkişotlar var. Bildiğiniz fantastik roman (biraz kaçış edebiyatı gibi gelir fakire). Çevirmen çok şükela bir iş çıkarmış, kulağa çarpan hiç bir ifade yok. Metin akıp gidiyor.  Ama dipte yatan bir meselesi var. Unutmak külfet mi, nimet mi ? Elbette kâri "hayrhayr niiçün unutalım ?" diyebilir (ben öyle dedim mesela !) ama ya bu unutuş barışın tek koşuluysa, hicap duyulacak geçmiş anıların üstünü örtüyorsa ? İşte burası biraz gıllıgışlı (hah bu "gıllıgışlı"nın altı çizilmedi ya, pek müsterihim (gugıl yazdıklarımın çoğunun altını çiziyor çünkü)).
   Velhasıl : unutma üzerine kafa yormak (ya da doğrudan fantastik roman okumak) adına okunur. Ama bir Murakami değil.

"Bay Tanrı" Deistleri Böyle Alalım !

 
   "Hatırladığım kadarıyla evreni yaratmaya karar verdiğimde şekerlememden yeni uyanmıştım." 
   İçinde buna benzer ifadeler barındıran kitaptır. Bay Tanrı, evreni yaratmadan (aslında zamanı ve boşluğu da) önce eniştesi ve teyzesiyle vakit (vakit : vakit henüz yaratılmamış arakolpa !) geçiriyor. Derken birkaç denemeden sonra (ilk denemelerindeki kurallar pek kesin (kuantum yok !), haliyle evrenler çöküyor) bildiğimiz evren teşekkür ediyor. Maddenin husule gelmesiyle (iyiden amcaya bağladım) şeytan da zuhur ediyor. Tanrı ve Şeytan hasbıhal ediyorlar. Tanrı, teyzesine elbiseler yaratıyor, eniştesinin idealizmine hayran oluyor. Ve bu arada bizler evrenin nasıl yaratıldığını, müziğin, ruhun, özün neden önemli olduğunu (bolca bilimsel gerçekler serpiştirilerek) öğreniyoruz. 
   Evrenin büyüklüğü söz konusu olduğunda; sakız çiğnemenin orucu bozup bozmadığıyla ilgilenecek bir Tanrı düşüncesi size mantıklı gelmiyorsa (ve fakirin yaptığı gibi taa 80'lerin sonunda deizme intisap etmemişseniz) kitap ilginç kitap. İlk hareket ettirenin bir eniştesi ve teyzesi olduğunu okumak garip bir deneyim. Ancak mutluluğu dinde bulan bir kişiyseniz uzak durun. O terazi bu sikleti tartmaz. 

"Piç" Okurken Sinir Oldum...

   Bu kez merkezde dört adet piç var. Yine aforizmalar gırla gidiyor. Dert, kahır, ihanet, bitmişlik, dibe vurmuşluk, kaybolmuşluk bolca görülüyor. Vallahi okurken hafakanlar basıyor, antagonistlerin (protagonist yok romanda) kıçına tekmeyi basmak istiyor deli gönül. Böyleyken böyle. Yine de 228 sayfa çabucak bitiyor. Kapak içeriği şükela yansıtıyor, Bay Günday bu kez hayal kırıklığına uğratmıyor. Okunabilir, belki bir kez daha okunabilir.

17 Mayıs 2018 Perşembe

"Konstantiniyye Oteli" Oradan Buradan !

   Okuduğum ilk Zülfü Livaneli romanıdır. Bitireli bir aya yakın oldu, aklımda hep "yazayım" düşüncesi var. Araya dünya işleri girdi yazmak bugünlere kadar kalakaldı. 
   Zurnanın zırt dediği yer de işte tam burası...
   Aradan bir süre geçince iyiden iyiye unutmuşum romanı. Nedir : demek ki fakire fazla bir şey katmamıştır. Şöyle bir sayfalarını karıştırınca (bir hayli çoklar : 480 s.) hemen hatırladım ancak okurken çok zevkli gelen satırların hard diske fazla bir çentiği olmamış, kaydedilenler hep masa üstüne kaydedilmiş. Lovemaker gafı yapan biçare (sonradan zengin) kadına, Ağaoğlu'na benzettiğim müteahhite, Bay Ortaylı'ya benzettiğim üstad'a ve daha nicelerini hatırladım lakin bütün bu hatırladıklarım bana fazla birşey katmadığından hemencecik tozlanmışlar. Aklımda kalan gulguleli bir roman olduğu ve yolculuklarda gayet güzel okunabileceği. Bir de malumatfuruşlara ilginç bilgiler verdiği ayan beyandır. Yoksa okunmasa da olurmuş...

22 Nisan 2018 Pazar

"Hostiles" Amaçsız Western !

   Aman dedim "Kırişçınbeyl var. Vessutudi var (yüz ifadesi (özellikle ağız yapısı) pek hoştur). Rozamundpayk var (pek latif hatunkişisidir). Hemi de western. Yönetmenin önceki işleri de güzel (Crazy Hearth, Out of the Furnace, Black Mass) Kaçırmayayım bari gerçekçi bir kovboy filmi izlerim dedim. Yanlış yapmışım. 
   Helbet (helbet !) türün meraklıları seveceklerdir. Ayakları yere basan (bilmem öyle mi ?), iyi işlenmiş (zenaatı sağlam), düz sinefil için sonuna kadar akan bir filmdir. 
   Bünye arızalı olunca sorular soruyor ama kendi kendine. Yok "o kadar gaddar bir kızılderili düşmanı ne oldu da sevgi kelebeğine döndü ?", yok "bu dönüşümün kırılma noktası neydi ?", "kendi halinde yemek yiyen kızılderilileri görünce çığlıklar salan mağdure, bir sonraki sahnede nasıl olup da onlarla yarenliğe girişti ?" falan diye. 
   Böyle sorularla zihninizi meşgul etmeyecekseniz izleyin. Yoksa uzak durun !

21 Nisan 2018 Cumartesi

"Broca'nın Beyni" Carl Sagan'dan Bilime Dair.

   Paul Broca; beyin cerrahisinin mimarı. Carl Sagan bir müzenin ürkütücü dehlizlerinde (herkesin girmesinin mümkün olmadığı karanlık yerlerde) Broca'nın beynini bir kavanozda görüyor ve kitabın ismi çıkıyor.
   Kitapta 25 yazı var. Bilim şarlatanları, Velikovski'nin Sayıklamaları, Satürn'ün (atmosferi bilebildiğimiz kadarıyla bizimkine en yakın yer) Titan'ı (tam da okurken aynı adlı bir netflix filmi izlemem pek hoş bir tevafuk oldu (tevafukun kötüsü olmaz arakolpa !)), gökcisimlerine nasıl isim verildiği, bilimkurgu adına kişisel bir görüş, robotlar, dünya dışı zeka, amniyotik evren (ki bu makale pek ilgimi çekti) ve daha neler neler.
   Bay Sagan; bilimin geniş kitlelere ulaşmasında önemli bir isim. Burada da misyonunu yerine getiriyor ve düz insana bilimin aslında ne kadar muhteşem bir oluşum olduğunu başarıyla aktarıyor. Kendisi astrofizikçi olması hasebiyle getirdiği örnekler genellikle evrenin (göreceli olarak) bize oldukça uzak mesafelerden oluyor. Bazı teknik paragrafları hızlıca okudum (şöyle bir bakıvermek) ancak genel ekseni oluşturan yerlerin altını üstünü çizerek, notlar alarak bitirdim kitabı. 
   Gökyüzüne bakanlar, bilim sevdalıları ıskalamasınlar...