11 Ocak 2018 Perşembe

"The Shape of Water" Del Toro'dan Beauty and Beast

  Giyermodeltoro sevdiğimiz bir kardeşimiz. Hellboy'daki Abe Sapiens'e zaten yakınlık duyuyoruz (o nasıl asil bir vücut dili, nasıl entellektüel bir zihindir öyle !). Maykılşenın'da ayrı bir fasıldır (Take Shelter'daki oyunculuğu hala gözlerimin önünde (paranoyaklıkla içseslerin arasında kalmayı insan gözlerinde nasıl bu kadar iyi verir ?)). Bay Toro'nun filmi de (henüz gösterimlere girmeden) 60 irili ufaklı ödülü kapmış 170 de adaylığı var. Üstelik başrolde Abraham Sapiens (baştan aşağı lateks kostümle kaplanmış bir dagcons). Sinemada izlemeyi planlıyordum ama baktım vizyon tarihine bir aydan fazla var, malum ortamlara da (güzel görüntülü versiyonu) düşmüş, dedim "Giyermo'nun parama mı ihtiyacı var ?" dün gece altyazı falan beklemedim, kırık dökük ingilizceme yaslanarak izledim.
   1950'li States'in altın yılları, soğuk savaş yavaştan hızlanıyor, refah hızla artıyor (devasa kadillaklar falan), herşeylerde (otobüslerde, camların çerçevelerinde, mimaride, araçlarda bir acaip kavisler, kloş etekler, şapkalı özel araç kullanıcıları (şapka başlarında ha !), biiçboys, İhap Hulusi (dur o bizden !), yükselen amerikan rüyası) bir gerçeküstülük kokusu. 
   İşte bu zamanlarda "Orpheum" (ki hem Trakyalı bir müzisyendir (roman değil helendir) hem Losencılısın efsanevi sinema salonudur) 'un üstünde ikiye bölünmüş bir dairede yaşayan Elizaesposito (çok gürültü olduğundan kira düşüktür zaar !, ama büyük pencereleri olmasına karşın yatak odası yoktur, kızcağız kanepelere kıvrılmaktadır) her sabah ayakkabılarını parlatır, yumurtalarını kaynatır, mastürbasyonunu yapar ve işine gider. Elisa sağır değil ama dilsizdir. Bir gün şehre bir Abe Sapiens gelir, bir güzel dalga olur o sularda (Kemal Burkay'a selam olsun). Olaylar gelişir.
   Beklentilerim hayli yüksek olduğundan sevemedim filmi (bu da bana ders olsun). Amelie ile Kapra filmleri arasında kalmış gibi geldi (Kapra filmlerinde bu kadar çıplaklık yoktu ama (zeitgeist diye bir şey var arakolpa !)). Kötü adamda Maykılşenın karikatürize bir şekilde dönemin devletini simgeliyor (biraz sakil durmuş sanki). Zeki Müren Paşamızın 1960'lardaki donunda zuhur eden Maykılştulberg dikkatli sinefili afallatıyor ("Beklenen Şarkı" bugün çevrilse rahatlıkla Paşaya can verir, Cahide Sonku'ya ise banko Keytvinslet (çok şey mi istiyorum kâri ?)). Sanat yönetimi (yönetmenin diğer filmlerinde olduğu gibi) süpersonik. Renkler, filtreler, kostümler, dekorlar şükela). Irkçılık, homofobi, modernleşme, ideolojiye kurban edilen bilim eleştirileri de yapılıyor (ama fakire göre pek "kör gözüm parmağına" modunda yapılıyor). Eybsapiens pek kibar dans ediyor, yumurtaları lüpletiyor. Mantık hataları gırla gidiyor (kaçış için yağmur olmak zorunda mıdır ?). Ama olsundur, arşive atılır mı atılırdır. 
   Velhasıl (beklentilerinizi yüksek tutmayarak) rahatlıkla izlenebilir.

9 Ocak 2018 Salı

"Biz Rakı İçeriz" Evet !

 Kalender kerahat ve muhabbet muhibi Vefa Zat'ın (aşağıdaki foto daha fazla tarife hacet bırakmıyor) Büyükkeyif'te çıkan yazılarını toplamışlar, bu 214 sayfalık kitabı yapmışlar.
   Vefa Bey yazar değil, edebiyatçı değil (ama eminim masa sohbeti doyumsuzdur), emekli barmen. 1956'dan beri içki hazırlıyor, dersini vermiş, tarihi şahsiyetlere servis yapmış. İşini "iş" olarak değil gerçekten severek yapmış ve (yazılanlara bakılırsa) rakının hakkını vermiş. Bu bağlamda (ne işim olur bağlamla, fularlı mıyım ben ?) minvalde yaşamında biriktirdiklerini kısa kısa yazmış. Pratik bilgilerden (işkembe çorbasının faydaları, limonatanın hikmetleri, çiroz salatasının letafeti), tarihi olaylara (Atamızın rakıyla rabıtası, Selahattin Pınar'ın sofraları, Ahmet Haşim'in mezeleri, Todori, Agora, Gönül Yazar'ın küçücük bikinileri ve daha neler...) çok geniş bir konu yelpazesinde ilerleyen 3-4 sayfalık yazılar. Tam da etil alkolün tatsızlaştırıldığı bu günlerde (çaresiz imbik edineceğiz) rahatlıkla 1-2 günde okunabilir.
   Tek eleştirim, bazı yazılarda tekrarların çok olması (web sitesinde farklı tarihlerde yayınlandığı gözönüne alınırsa normal ama kitapta art arda okununca sakil duruyor). Bunun haricinde dimağınızdan ipek gibi kayıp gidiyor.

8 Ocak 2018 Pazartesi

"Musikiden Müziğe" Klasik Türk Müziğinde Kaynak Kitap.

 
   311 sayfa olmasına karşın kolay bir kitap değil. 4 Bölüm var. Biyografiler : ki Bobowski, Charles Fonton gibi "ne işi var bu adamların burada ?" diyebileceğiniz (açın bakın, bildiğiniz isimlerden çok daha fazla işlerinin olduğunu göreceksiniz) Zekai Dedezade Hafız Ahmet Efendi ve Hayri Tümer'in biyografilerini bulacaksınız.
   2.Bölüm Metinler. 3.Bölüm Kaynaklar (ki akademik bir dikkatle tasniflendirilmiştir) 4.Bölüm ise Gelenek ve Modernleşme adını taşıyor. 
   Osmanlı'dan günümüze klasik Türk müziğinin hikayesini (tümünü değil ancak daha akademik olanını) okuyabilirsiniz. Konservatuarlarda okutulsa olur derecesinde önemli bilgiler içeriyor. İş bu müziğimizde en büyük eksikliğin kayıt ve aktarma olduğu düşünülürse Bay Behar burada çok ciddi bir iş yapmış. Klasik Türk Müziğine ilginiz, rakı masalarında "biz heybelideee heeeeer geceeee" diye eşlikten fazlaysa alın okuyun, hoşunuza gidebilecek tarihi detaylar (Genç Cumhuriyetin bu tarz müziğe yaklaşımı mesela) ve ilginç karakterler (bestesini notalayacaklar diye aklı çıkan saray müzisyeni), fantastik resmi sıfatlar (dragomanlık !), gülümseten öyküler (Hüseyin Baykara'nın Gulam ve Hoca Öyküsü) bulacaksınız.

7 Ocak 2018 Pazar

"Siz Kimi Kandırıyorsunuz" Zihinsel Ambeleye Kalkmak...

   Zangadank başlıyor Bursa'daki bir yangınla ve tam gaz devam ediyor. Arada kendince molalar veriyor, dikkatini toplamakta güçlük çeken kâri için. Tarih (ama bildiğimiz/bildiğiniz resmi tarih değil. Sayın Yalçın tarihi karşılaştırmalı sunuyor okura, tipik lineer tarih değil yani), sosyal olaylar, kişiler, tespitler, Şule Yüksel Şenler'den (sıkmabaş mucidi) Kazım Karabekir'e, siyasal, magazinel, basın dünyasından, kültür çevrelerinden yüzlerce insan; satırlarda arz-ı endam ediyor. Bu kişiler hakkında bilinmeyenler, tarihsel ve sosyal çevre şartları derken, düz okurdan (misal ben) hafif bir balata yanığı kokusu geliyor. Tek bir konuya odaklanmadığından konu ambelesine kalkıyor zavallı pembe beyaz kitle (hani omuzlarımız üstünde taşıdığımız). Vallahi tatilde okudum tatilim rezil oldu. Önerim : alın bir köşede kalsın, ara ara alın okuyun. Tek doz için fazla kuvvetli. Bunun içinde Bay Yalçın'ın en tıfıl fotografisini koydum ki aşağıya, kendi çapımda intikam alayım. 

"Evvelotel" Ayfer Tunç'tan Öyküler.

 
   Bayan Tunç'un kalemperver kızının kitaplarından en uzun sürede bitirdiğimdir.
   16 Öykü var ve "Saklı" adlı daha önce yazılmış bir öykü kitabının öykülerinden doğmuş öyküler. Çok acı, çok gerçekçi ve çok... Böyle olunca fakirin elinde üç aya yakın zamandır sürükleniyor (naif adamım ben, öykücülükten beklentim Sait Faik (Usta o ! Ustayı unutmayalım) kalibresi öyküler). Okuduğumda azıcık umutlanmak, azıcık gülümsemek ve azıcık üzülmek (acının da azı makbul) istiyorum. Bundan mütevellit (mütevellit !) en zor bitirdiğim A.Tunç kitaplarından biri oldu. Bol zamanlarda tekrar okur muyum ? Yok, sanmam...

"Eşeklerin Bilgeliği" Bildiğiniz Eşeklerinki !


   Şimdi ben ismine bakıp "Hımm, metafordur bu. Olsa olsa yaşadığımız toplumda her gün gördüğümüz eşeklerden bahis açılıyordur. Fena da değilmiş, lümpen proleterya eleştirisini böyle kör gözüm parmağına kitap isminde yapmak." diye meh meh vızıldanırken aldım, başladım. 
   Hayır efendim ! Bildiğimiz eşeklerden bahsediliyor. Endi Bey bunun için Mısır'lara kadar gitmiş, bir eşek edinmiş, gözlemlemiş. Ama nebliyim fakiri fazla sarmadı. Bu veçhe sardırarak okudum (hızlı okuma). 2 günün akşamı yapılan okumalarla bitti. Eşeklere dair marazi bir merakınız varsa okunabilir, yoksa siz bilirsiniz yani.

Sisam'a Gidecek Olanlara Öneriler.

  
  •  İş bu seyahat 28 Aralık 2017 tarihinde yapıldığından, iklim, maliyet hesapları yapılırken bu tarih dikkate alınsın lütfen !
  • Kuşadası'ndan feribot var. Sabah 09.00'da hareket ediyor. Biletleme işini bir seyahat acentesi üstlenmiş. Tur satın almıyorsanız ve fakir gibi kalabalıklara takılmadan gezmeyi seviyorsanız, önceden irtibat kurup, sadece bilet almak istediğinizi söylüyorsunuz. Boş yer varsa sadece feribot bileti veriyorlar (1 kişi gidiş dönüş 45 Avro). Birbuçuk saat önce orada olsanız iyi olur. Pasaport kontrolü falan var. Duty free var. 
  • Yolculuk birbuçuk saat sürüyor. Feribotta içecek satışı yapılıyor, tuvaletler temizmiş, arka güvertede sigara içilebiliyor. Körfez içi bir seyir olduğundan dalga pek olmuyormuş. Hava güzelse üst güvertede gidip, etrafı temaşa mümkün. 
  • Sisam gümrüğü, diğer adaların aksine gayet modern. Yalnız giriş kontrolü yapılırken kimi zaman parmak izi eşleşmesi de istiyorlarmış (yoğun mülteci girişinden kelli (kelli !)), bu durumda girişler biraz uzuyormuş.
  • Gümrükten çıkınca doğru karşıdaki seyahat acentesinden araç kiralanabilir. Günlük 25 Avro. Adayı tam turlarsanız 15 Avroluk benzin yeter. Şu ahir hayatımda ilk kez bu kadar kolay araç kiraladım. Eski tip sürücü ehliyeti kabul ediliyor, uyduruk bir forma adınızı soyadınızı ehliyet numaranızı yazıyorlar. Parayı peşin alıyorlar. (arabayı önceden kontrol, fatura düzenlenmesi, kredi kartı blokesi falan hak getire) Anahtarı alıyorsunuz, işiniz bitince geri getiriyorsunuz, eğer ofis kapalıysa "civara park edin, anahtarı torpido gözüne koyun, kapıları açık bırakın" diyorlar. Biz de tastamam öyle yaptık. Şimdiye kadar aranmadığımıza göre bir sorun yok herhalde.
  • Kış vakti diğer yerler ıssızdır diyerek Vathi'de kaldık. Bonis Hotel, 80'li yıllardan kalmış gibi. Kiç mimari her detayda kendini belli ediyor. Banyo tuvalet (1978 standartlarına göre) çok iyi. Duş Perdesi, yerlerde seramiklerle yükseltilmiş duş bölgesi (0.8 m2) ve ömrümde ilk kez gördüğüm küçüklükte bir lavabo (0.1 m2). Otel 70-100 yaş aralığında (Johnny (kendine böyle diyor da aslı Yanni imiş) ve Maria) bir çift ve yardımcıları Barbara (o da 50-60 arası) tarafından idare ediliyor. Altyapı günümüz için yetersiz de olsa, misafire gösterilen özen bunu telafi ediyor. Odalar yeterli büyüklükte, çalışmayan hiç bir şey yok. Temizlik gayet iyi. Her gün çarşaflarımızı değiştirip, odayı titizlikle temizlediler. Deniz tarafındaki odaların manzarası süpersonik. Kahvaltıda Türklere özel domates, zeytin, peynir ilavesi unutulmamış ve yeterli. Gecelik fiyat (2 kişilik oda) 35 Avro, sahile ulaşımı yürüyerek 3-5 dakika. Wifi sağlam çekiyor. Beklentileriniz yüksek değilse, kış konaklamaları için düşünülebilir.
  • Öğle yemeklerini suvlaki, pita gyros (döner ekmek) şeklinde aperatiflerle geçirirseniz akşamları Yianni's Ouzeri (ouzeri uzo tektekçisi demekmiş, yanında da alaminüt birşeyler hazırlıyorlar) popüler bir aile işletmesi, her gece kalabalıktı.
  • Biraz sapa olmasına karşın Alisavo Ouzeri'yi de hararetle öneririm. Haftanın dört günü canlı müzik var (Çarşamba, Perşembe, Cuma, Cumartesi). Hareket gece 10'a doğru başlıyor. Mutfağı fena değil. Önermemin nedeni ise tamamen mahalle halkına hitap etmesi ve kuntastik bir müzik vermesi. Gitar, buzuki ve solistten oluşan trio; beklentilerimizin üzerinde bir müzik yaptı. Müşteri kitlesi ise fantastikti. 80'li yıllardan kalmışa benzeyen ablalar, abiler sirtaki yaptılar. Vurdular uzonun dibine her şarkıya duyarak eşlik ederekten. Eh birazcık biz de tabi. Beş kişi 60 avro hesap verdik, güzelce karnımızı doyurduk, çakırkeyif oluncaya kadar anzarot tükettik, saatlerce güzel müzik dinleyip geyik çevirdik. Helali hoş olsun.
Alisavo Tabela
    Alisavo Sirtaki Band
  • Sahildeki turistik mekanlara dalmayın, boş bulunup dalarsanız deniz mahsulü birşeyler söylemeyin (ziyan ediyorlar). Et ve sakatatta daha iyiler (özellikle "local dish" denen şarapta pişmiş soğan ve et fena değildi).
  • Buradaki Pisagor bardakları (ki güzel ve anlamlı bir hediyedir) Pithagoreo'dan daha ucuz. Hediyelik satan yerlere bakın derim.
  • Ada hayli dağlık ve yeşillik. Trafik seyrek ve sorunsuz, sürücüler saygılı. 
  • Güney kısmının denizi daha güzel, bahar ve kış aylarında güney kısmı daha güzel olmalı.
  • Pisagor'un doğum yeri Pithagoreo, turistik işletmelerle dolu güzel bir sahil kasabası. Mendirek ucundaki Pisagor heykelinin önünde bir fotoğraf çektirdikten sonra hemen orada bulunan İliad adlı kafede (wifi şifresi "iliad1994") vakit geçirebilirsiniz, kahve 2.5 euro, koltuklar rahat, servis özenli, işletmeci teyze iyi ingilizce biliyor (herhalde ingiliz zaten) saatlerce otursanız bile kimse "başka bir arzunuz var mı ?" diye sormaz. 
Fisagor'un Heykeli
(Umut Sarıkaya'ya selam olsun !)


Pitagoreo'nun sokakları

  • Kokkari ve Karlovasi öyle pek matah değildi (en azından Aralık ayında). Karlovasi nisbeten büyükçe, güzel kafeleri ve pastaneleri var.
  • Yılbaşı öncesinde tüm tarihi mekanlar kapalıydı, haliyle ahkam kesecek bilgim yok. 
  • Paliokastro diye bir köyde (Vathi'ye çok yakın) meydanın çok yakınında Triantafilos diye bir balıkçı lokantası var (çevreye sorun gösterirler, yeri biraz sapa). Şikemperverler kaçırmasın. Fiyatlar turistik yerlerin 1-2 avro yukarısında olmasına karşın (içecekler aynı ama) sunduğu tabaklar damak çatlatır kalitede. Karides saganaki, feta saganaki, mavi köpekbalığı (şu ahir ömrümde ilk kez köpekbalığı yiyorum, pek güzelmiş), shellfish saganaki (ki içinde taraktan, yengeçe herşey var) velhasıl önünüze gelen her şey çok leziz. En genç yoldaşımız (biraz genç olduğundan deniz ürünleri tercih etmedi (gençler bilebilse, yaşlılar yapabilse !)) hamburger aldı. 6 avro. "Hımm dedim 30 liraya hamburger olur mu ?". Hamburger bir geldi 300 gr.et. Hem nitelik hem nicelik olarak bu parayı hakediyor yani. Yazları önündeki meydana masa çıkarıyorlarmış, daha bir ferahfeza olur.
düz saganaki
çimçim ve papalina saganaki

shellfish saganaki
karides saganaki

mavi köpekbalığı
  • Yanınızda yunan alfabesini bilen ve rumcayı konuşan biri olursa (bilir o kendini :)) tembelliğe yatıp herşeyi ona sorabilirsiniz. Bir de iyi fotoğraf çeken biri varsa (o da bilir kendini :)) alınan fotoları böyle ağ güncelerine koyarsınız telif istemeden. 
  • Vathi'nin üst mahallelerini turlarsanız çok güzel ara sokaklarla karşılaşılabilir. Hatta "Kaptan Lahana"nın heykelini (şaka yapmıyorum !) bile görebilirsiniz.
Kapitan Lahana !
Vathi üst mahalleler
  • Yazın da gidilebilir, kışın da. Bir günde her yerini gezer, üç günde sakin bir yer bulup, denizin güneşin keyfini (otopark değnekçisi, çakal beach club işletmecisi, arsız esnaf, seyrek bıyıklı asabi şahsiyet, "başka bir şey istemez misiniz ?" diye soran açıkgöz garsonlar olmadan) çıkarabilirsiniz.
  • Haydi iyi gezmeler !

26 Aralık 2017 Salı

"The Killing of a Sacred Deer" Alkollü Kalp Ameliyatı Yapmak Tehlikelidir !

   Kalp cerrahı Steven, içkiliyken yaptığı bir ameliyatta Martin'in babasını öldürünce, adaletin sağlanması için ailesinden birini öldürmek zorunda kalır.
   İlk sahnelerden başlayarak "hımm Lantimos filmi izliyoruz galiba" dedirten filmdir. Soluk pastel renkler, accaip bir müzik (ses) kullanımı, Kolinferıl (Lobster'dan beri), balıkgözü merceklerin cömert kullanımı, kamera açılarının olay örgüsüne göre yükselmeleri, alçalmaları, orta üst sınıf eleştirisi, mitolojik öyküler, felaket steril aksanlar (lobsterda da vardı), cilası dökülen sosyal kişiliklerin hayatta kalma çabaları için nasıl pespaye eylemleri seçmeleri (olmadı bu !), metaforlar, metaforlar...
   Kyodontas'a trafik kazası muamelesi yapmış, Lobster'ı distopya niyetine izlemiştim. İlk kez bu kadar rahat bir Lantimos filmi izledim. Üstelik son ana kadar dikkatim düşmedi. Lefke'nin bir özel üniversitesinin sinema salonunda bir avuç (12 kişi) sinefil izledik. Kimse cıvıklık yapmadı, yarım bırakmadı. Şimdi internette "Iphigeneia" karakterini arayıp, başına neler gelmiş onu bulacağım (okul müdürü bu konuda sıkı spoiler (ne işim olur spoylerle) bozuntu verdi zira). Lantimos sinemasını sevdiyseniz seversiniz. Yoksa canınız sıkılabilir. 

17 Aralık 2017 Pazar

"Star Wars : The Last Jedi" Güzel Bilimkurgu (da) Bir Star Wars Değil !

   Öncelikle uyarımı yapayım : film hakkında ağır ipucu içerir, şayet izlemediyseniz ve yaşınız 45'in üzerindeyse beğenecek ancak fazla da sevmeyeceksiniz (ya da ben öyle umuyorum), yaşınız 45'in altındaysa hem sevecek hem beğeneceksinizdir. Neyse sadede gelelim. 
   Çarşamba'dan beri gitmeye halleniyorum, hem meşguliyetler engel oldu hem de salonlar dolu. Bugün gidebildik (Büyülüfener'de ilk kez otopark dolmuş (nasıl da mes'udum Nihat/Nihal !)). Salon yine doluydu. İzleyici kitlesi de pek kibardı (kimse patlamış mısır yemedi, cep telefonunu ovuşturmadı). 
   İki buçuk saat. Ama izlerken sıkmıyor. Üç boyut efektleri göze sokulacak kadar abartılmamış. Müzikler (hep bildiğiniz kalabalık orkestra müzikleri) aynı. Kostümler, efektler, sanat yönetimi, oyunculuklar gayet iyi. Senaryo, kurgu aksamıyor. Klasik starvors filmlerinde olduğu gibi ikili bir akış var (sonlara doğru birleşiyor). Eskilerden luk ve leya var (filmde luk gidiyor, gerçek hayatta leya (artık yenilerle devam edecekler herhalde)) çuvbakka, artiditu ve tripiyoyu insan donunda olmadıklarından saymıyorum. 
   Neticede güzel bir bilimkurgu. Ama fakirin ilk gördüğü starvors değil. O zamanki paradigmada, bünyede travmatik etkiler yaratan bilimkurgu değil. Herhalde bir geçiş döneminin ortasında kalmış ve geçişi yaratan etki starvors olmuştu. Oysa şimdi Atılgan bile kuntastik efektler, bombastik görsellerle verildiğinden; yeni çevrilen starvorsların tek kozu : kemik fanlar (onlar da az buz değiller ama). Bir de hikaye neticede iyi ile kötünün savaşı. Her türlü gider. Ama kötü adam olarak ergen gibi trip atıp miğferi duvarlara çalıp kıran (çakma severussneyp görünümünde) bir genç irisi seçmek ne kadar akıllıcadır Sebastiyan ! (balata kızdı !). Neyse : fanları gidecektir, genç nesilden (holivutun umudu onlar) belki yeni fanlar çıkar (zayıf ihtimal). Sinefil için ne diyeyim bilemedim. Bildiğiniz gibi ister gidin isterseniz gitmeyin (başım ağrımaz bari)...

"Öteki Taraf"

Ülker de Tobleron'un yerlisini yapmış ama orijinali (tıklayın lütfen) daha çok hoşuma gidiyor.

13 Aralık 2017 Çarşamba

"Maide'nin Altın Günü" Orta Sınıf Eleştirisi !

   Senaryo Serkan Altuniğne'nin miş (Bobo'nun hatırına gittik). Ezgi Mola'ya da bir sempatimiz var zaten. Böyle olunca önyargılı oturuluyor filmin başına.
   Konuda pek (hiç !) bir şey yok. Arka arkaya skeçler izlermiş gibi oluyor insan. Maide tiplemesi sayın Mola'nın yaşına göre biraz sakil duruyor. Ergen iyi ama (suçüstü yakalandığında lafları gevelemesi falan oldukça komik). Nebliyim, sinemada gülebilenlere hitap eder. 
   Hakkında yazılanları biraz okudum. Yerici eleştirilere katılmıyorum. R.İ. tarzı mizaha yakın durmasına karşın o filmlerden farklıdır. Çocukla izleyenleri de gördük. Hiç de rahatsız olmadılar. Güvercinim (durum komedisini sever o !) bir çok sahnede güldü (fakir gülemiyor, fıtratı böyle !). 
   Velhasıl; çıkınca hemen unutulacak, izlenirken gülümsenebilecek hafta arası gidilebilecek bir kordeladır.

9 Aralık 2017 Cumartesi

"Mother" Metaforun Dibi.


   Filmi güvercinimle izledik. Biliyorum o düz film sever (metaforla hiç işi olmaz), ben biraz daha altlara bakarım. Evin yolunun falan olmadığını görünce inceden kıllandım ("hımm Aranofsky vurmuş metaforun dibine !"). Bir saatin sonunda metafor yorumlamayı falan boşladım (başlarım böyle aşkın ızdırabına !), düz izlemeye koyuldum. Dedim "bir uykuya dalayım, sabaha taşlar yerine oturur.". Uyudum, uyandım. Yok oturmadı taşlar. Sonra afişe bir bakmamla  (ortodoks kiliselerindeki (ama hafif bakımsız olanlarda) Meryem Heykelleri) ani bir aydınlanma yaşadım . 
    Bu nasıl bir "taşların yerine oturması durumudur". Tanrı, Gaia, Meryem, Adem, Havva, İsa (kanıyla, etiyle, çarmıha gerilişiyle), Habil, Kabil, kaburga kemiği, taşlaşan kalp, İncil, dinler, çevrenin içine edilmesi, karbonlaşmış (ya da karbonu açığa çıkmış diyelim) gövdeden çıkan cevher, dogmatik kalabalıklar, ilahi döngü vs.vs. bir sürü olgu; filmdeki yerlerine şıkır şıkır oturdu (bir tek sarı sıvı ile klozette kaybolan ürkünç şeyi çözemedim).
   Bu aydınlanmadan sonra filmi bir kez daha izleyeceğim. Eminim çok daha farklı şeyler çağrıştıracak. Sinefile uyarı : bu bir film değil bir deney. 
   Haliyle öyle değerlendirilmesi gerekiyor. Şu sefil sinema beğenimle : işin içinde çok yoğun bir emeğin olduğunu idrak ettim (renk, ses, müzik, filtre, çekim, kadraj, kast, senaryo vs.). İleride kült olabilir. Salonlarda ıslıklanabilir. Her türlü.
   Kafayı boşaltmak için uzak durulması, füzyon mutfağını sevenler için (ki onlar yeni şeyler denemekten korkmayanlardır) yakın durulması gereken filmdir. 

8 Aralık 2017 Cuma

"Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu" Fakir İçin En Zor Murakami !

   Seviyorum Murakami okumayı. Bir noktadan sonra (fakir için genellikle ilk sayfa) hikaye sizi içine çekiyor. Hani yazarını bilmeyip başlasam bir noktadan sonra (fakir için genellikle ilk bölümün başları) "Haa bunu Murakami yazmış !" diyebilirim kolaylıkla. Çok olmazsa olmazları var. Müzikler, markalar, yemek tarifleri, gündelik rutinler kör gözüm parmağına yazılıyor. Protagonistler, antagonistler pek bir egosantrik ! (ya da "iyi adamlar, kötü adamlar pek bir şekil !" diyeyim de kolay anlaşılsın). 
   Yemin ediyorum hazmı en zor gelen (özellikle son 200 sayfa) Murakami romanım oldu. İki kanallı başlayan kitabımız en son noktaya gelinceye kadar yavaş yavaş kesişmeye gidiyor. Bir yerde "haa tamam kesişecek" diyorsunuz, da oraya gelinceye kadar beyniniz tokat üstüne tokat yiyiyor. 
   Hakkını yemeyelim : düz okunursa bildiğiniz maykhemmır, diktreysi, reymındçendlır, franzkafka, stiivınking, vesendırsın, filipkadik (ka ayrı okunur), corçorvıl aşuresi yemiş gibi olursunuz ama metafora ve tefekküre meyyalseniz, uyutmaz allahın cezası (uyutmadı ondan biliyorum) ! Bilimkurgu desen değil, fantazya değil, dram, korku, gerilim, metafizik değil. Nerelere yerleştireceğimi bilemedim. Ama içimden söz verdim : geniş zamanlarda (iş yaşantısının uykularımı kaçırmadığı, okulda yapılacak sunumların içimi daraltmadığı, ağ güncesinde yazılacak filmler/kitapların birikmediği, evlerin taşınmadığı, kolilerin açılmadığı, trafiğin çıldırtmadığı zamanlarda (kısaca : huzurevinde salyaları başkaları silerken diyelim)) tekrar okumaya söz verdim (uzun da 516 s. nasıl yapacağım bilmem ama yapacağım). 
   Bilimkurguya, distopyaya, paralel evrenlere, pespembe kıyafetli tombul kızlara, çılgın biliminsanlarına ilgi duyuyorsanız ve elbette Murakami okumayı seviyorsanız, yakın durun. Ama (özellikle uyumaya yakın) çok da yakın durmayın !


"Aile Arasında" Yoksa, yoksa !...

    İlk 3 günde 504 bin kişi izlemiş. Dün akşam (hiç sevmem gitmeyi ama bedava bileti de heba edecek kadar müsrif değilim) bir AVM sinemasında görelim dedik. İki salonda oynuyordu, ikisinde de yer yoktu. Son 30 yıldır hiç salonda yer olmamasından dolayı filmi izleyememişliğim yoktur. Çok sevindim. Hem haftaarası, hem aynı sinemada iki salonun her seansının dolu olması (22.30 seansında ön yerler boştu ama. Yalan yazmış olmayayım !) fakirin gözlerini buğulandırdı. Ne yaptık ? Hemmen sadece sinema olarak hizmet veren Büyülüfener'e yaylandık (artık çok az kişi var sadece sinema olan sinemalara giden). Orası bile doluya yakındı. Nasıl mütehassis oldum bilemezsiniz !
   Yaşamlarının ilk yarısı aile kurmada pek başarılı olmayan iki insanın tesadüfler sonucu sürüklendiği durumların ele alındığı senaryo pek öyle kuvvetli değil. Eleştirecek olursanız dünya kadar eksik açık bulursunuz. 
   Lâkin güzel ülkemin komedya sinemasının son yıllarda geldiği noktayı şöyle bir oturup düşünecek olursak (incelikli olmayan, hırta yakın (var böyle bir tarz), argonun (ama bayağı argonun) havalandırdığı,hödüklüğün yüceltildiği), pelikulamızın ciddi bir misyonu olduğunu idrak ederiz. Parantez içindeki tarzda filmler, iyi gişe yapınca, yapımcılar da gişe peşinde insanlar olduğundan; son on yıldır böyle bir mizahın içindeyiz (olmaz olsun böyle mizah !). Onlar da biliyorlar yaptıklarının matah bir şey olmadığını (bahane hazır ama : "halk bunu istiyor").   İşte bu noktada : oyunculukların iyi (Mükerrem'de Devrim Yakut, Behiye'de Ayta Sözeri (ki aklıma hep Ferdi Özbeğen'i getirdi (zaten onun şarkılarını da söyledi (ne güzeldir "Dilek Taşı", "Büklüm Büklüm"))'ye alkış (başrolleri saymıyorum, gayet iyiler onlar da), (Allaam ne uzun parantez silsilesi olmuş !) prodüksiyonun derli toplu, üstünde düşünülmüş ince göndermelerin (Gülse Birsel'in o son sahnede yaptığı mikrofonlu tiratta fakirin deli fikri ("-O avizeci dükkanını bile batırdı, nasıl emniyet müdür olsun" diye çemkirirken) uzun boylu asabi bir şahsiyete takıldı, belki de Murat Bey'in eşinin de aklı o şahsiyete takılmış ve üstüne avize düşürmüştür. Bilemem !) yapıldığı filmimizi takdir etmemek olmaz. 
   Trans bireylere de toplumca reva görülen yerlerin dışında roller yazıldığı, karakterlerin (buzlanmadan, mozaiklenmeden, cıvıtmadan, eğlenerek, gülerek, şarkılar söyleyerek, rahatça) rakılarını yudumladığı, duygusallığın (duygu sömürüsü yapmayarak) dozunda verildiği, şarkı listesinin (işim olmaz playlistle) kulağa iyi geldiği, sinemada kolayca gülüveren sinefili güzelce güldürecek (nasıl özeniyorum onlara !) filmimiz iyi gişe yaparsa bir kapıyı aralar mı ? (ama öyle olursa, olsun lütfen !) Bilmiyoruz, göreceğiz.
   Ertem Eğilmez filmlerini sevenleri filmimize davet ediyorum. Torrentmiş, internetten izlemekmiş; yapmayın bunları. Alacağınız bilet : bu memleketin izleyici kitlesine yapılmış bir iyiliktir çünkü.

3 Aralık 2017 Pazar

"Pokot", "Spoor" yahut "İz"

   Polonya, Almanya, Çekya, Slovakya, İsveçya (sonuncusu olmadı !) ortak yapımı. Polonya'da geçiyor. Uzun (2s8d). Bu yıl Altın Ayı almış (az buz ödül değildir). Başka ödüller de var (hepsi Avrupa'dan). 
   Polonya'nın kırsalında bir yolun sonunda (mecazi değil) emekliliğini yaşayan Bayan Duseyko'nun köpekleri kaybolur, olaylar gelişir.
   İlk sahneden itibaren özenli bir çekim, renk, müzik, kadraj kullanımı var. Karakterler güzelce yedirilmiş. Oyunculuklar çizgi üstü (Bayan Duseyko'ya alkış ! (evinde televizyon olmayan, akılsız telefon kullanan, müzik ve kitabın hayatından eksik olmadığı, köpekli, yarıhippi, vejetaryen, dogmalara karşı sesini çıkarmaktan korkmayan, üreten (adeta pelerinsiz bir süperkahraman), hafif çatlak bir karaktere kan can vermiş)). Böcekbilimci Boros da gayet iyiydi (gerçi Roman Kemani rolü için biçilmiş kaftan gibi bir görünümü var, ama olsun) Dronlar çok ustalıkla kullanılmış (havadan çekimler şükela). Polonya'nın doğası (canlı filtrelerin de yardımıyla) sinefilin gözüne gözüne sokulmuş. Senaryonun ekseni sağlam (kötülere karşı iyiler). Biraz yavaş aksa da aceleniz yoksa (modern zamanlarda azınlıktasınız demektir) güzelce izlersiniz, canınız sıkılmaz. 
   Tek eleştirim : sanki Bayan Duseyko'nun mevcudiyeti ve mücadelesi filmi tek başına götüremeyecekmişçesine (oldu mu bu fiil ? oldu oldu) bazı yan karakterlerin öykülerinin gereksizce detaylandırılması olabilir. Nebliyim yankomşu Matoga'nın annesinin kendini asması, Dizio'nun Berlin günleri anlatılmasa da olurmuş gibime geldi. Neyse. 
   Çakallığın, mafyalığın, kötülüğün, adamsendeciliğin, dogma baronlarının, din tacirlerinin (filmde bunlar sadece avcılar olarak veriliyor) ve benzerlerinin çokça türediği modern zamanlarda, bunlara karşı elinden geleni ardına koymayan cesur bir teyzenin yaptıkları (ha kanuni midir ? vicdana sığar mı ? tartışılır) ilginizi çekerse kaçırmayınız. Benim hoşuma gitti.