25 Ocak 2022 Salı

"Microhabitat" İzleyiniz Efendim.

 Miso'nun üç iptilası var: iyi viski, sigara ve webtoon çizmeye çalışan kifayetsiz bir erkek arkadaş. Hayat Miso'nun üzerine geliyor. Kiraya zam, sigaraya zam, içkiye zam (nasıl tanıdık geliyor mu?). Miso, profesyonel hizmetçi. Akıllı, güzel ve çalışkan ama hayat onu buraya getirmiş. Saçlarının beyazlamaması için bir ilaç kullanıyor her gün. Miso; kimseye yalan söylemiyor, kimseye yük olmuyor, hiç kimselere bir kötülüğü yok.  Bilakis, hayatta karşısına çıkanlara hep bir iyilikle yaklaşıyor. Ama hayat yine de üstüne geliyor Miso'cuğun. Oturup bir hesap yapıyor ve vazgeçip vazgeçemeyecekleri üzerine kendine bir yol çiziyor, olaylar gelişiyor.
   Jeon Go-Woon'un ilk uzun metraj filmi. Anlatacaklarını seyirciye şükela bir şekilde aktarmış. Ahkam kesecek kadar bilgim yok ama hiçbir aksiyon, efekt ve hatta duygusal gerilimin olmadığı filmi, 1s46d boyunca hiç ilgim düşmeden izledim. Yazılar çıkınca oturdum düşündüm, sorular sordum, cevaplar bulmaya çalıştım. Ama "Microhabitat" bende anlatılması güç duygulan, hissedişler yarattı. Bir filmden daha ne beklersiniz ki? Üstelik festival filmi gibi gizli metaforlar falan yok. Apaçık mesajlar var (görmesini bilene). Arşive attım, demlenince bir kez daha izlerim.
   Başrolde arzı endam eden Esom, müthiş oynamış. Rol de kendisine bir o kadar iyi yakışmış. Hayat, tercihlerimiz, arkadaşlıklar, ilişkiler ve daha fazla şeyler için güzel bir film. Öneriyorum, izleyiniz, izlettiriniz.

"Kabakçı Mustafa" Reşat Ekrem Koçu'nun Kaleminden.

 Tarih anlatıcısı olarak nitelendirebileceğimiz Reşat Ekrem Koçu (REK), Kabakçı Mustafa olayını renkli kalemiyle 188 sayfada aktarmış biz tarih meraklısı okurlara.
   Son Yeniçeri'yi (Bkz. bir önceki kayıt) bitirdikten kelli, fakiri aldı bir merak: "bu işin başka yönlerini nereden okuyabilirim acep?" diye. Baktım ki, kitaplığımda bu hazine yatıp durur. Kimbilir ne zaman okumuşum. Koçu'nun üslubu karamelize olup kup griyenin (Baylan'a selam olsun!) içine dökülen şekerler gibi. Şımşıkırdak okunuyor. Yazarımızın tarihçi olarak nitelendirilmemesindeki en büyük etken dipnotu pek sevmemesidir. Reşat Bey, açar arşivini, kurcalar, araştırır, destancıların destanlarını, kadı sicillerini hatmeder. Tüm bunları kaleminin imbiğinden geçirir ve yazar. 
   Sayfaları çevirdikçe Sayın Çamuroğlu'nun da bu eserden faydalandığını anladım. Öyle ki Benli Halime Destanı ve daha pek çok ayrıntı buradan alınmıştı. Duraklama döneminin pek renkli bir fotoğrafını okumak isteyenlere hararetle öneririm.

22 Ocak 2022 Cumartesi

"Son Yeniçeri" Reha Çamuroğlu Yorumuyla Vaka-i Hayriye.

 
   Petru, daha yeni yetmeliğin sonundayken Osmanlı'ya esir düşer, Sarı Abdullah olur. Arif Ağa, Sabit Ağa ve daha niceleri ile meclislere girer, Arif Ağa'nın kızı ile evlenir. Pek şenlikli bir dönemde İstanbul'da yaşamıştır. Sultanlar gelir gider, Kabakçı Mustafa'nın divanında bulunur, dem alır, dem verir, piyaleler dolar boşalır ve nihayet menzile ulaşılır Nazarım. 
   Son 15 yılda üçüncüye okuyorum. 436 sayfalık kitabın sadece birkaç bölümünden bile film senaryosu çıkabilir. Anlatım o denli renkli, konular o kadar ilgi çekici ki (benim aklıma gelen serdengeçtilerin, patlamayı beklerken hissettiği gerginlik (sinemaya aktarmak o kadar kolay, prodüksiyon o kadar masrafsız ve konu o denli ilgi çekici ki!)) haliyle okumaya hasret kalınıyor kimi zamanlar. Osmanlının artık durakladığı, Balkanlarda milliyetçilik hareketlerinin başladığı ve elbette Yeniçeri ocağının dejenere olduğu dönemlerdir. Diğer romanlarının aksine burada güzel bir anlatımı vardır Bay Çamuroğlu'nun. Bektaşiliğe azıcık teşneyseniz sonlara doğru İ.Hakkı Demircioğlu&Erkan Oğur'un "Zahit Bizi Tan Eyleme"si dilinize takılır. 
   Elbette ki romanımız (adı üstünde romandır) kurgudur. Tarihi bir belge değildir, sübjektiftir. Yine de bugüne kadar gördüğümüzün dışında bir bakış açısının idraki açısından okunması gereklidir. Resmi tarihi de sıkıcı belgelerden/kitaplardan öğrenmek yerine renkli bir hatırlatma olması açısından, bunun kapağını kapar kapamaz Reşat Ekrem Koçu'nun "Kabakçı Mustafa"sına başladım. Bitince bu sayfalarda!



20 Ocak 2022 Perşembe

"Yıldızlar ve Sen" Mario Benedetti Uruguay'dan Memleket Hallerini Yazıyor.

   Kısacık, küçücük bir kitap. Artık hayatta olmayan Alan Yayınları taa 1988'de basmış. İçinde Uruguay'ın Yaşar Kemal'inin (tasvirleri Ustanınki gibi cesametli değil ama!) seçme öyküleri var. Yazarın bu isimli bir öykü kitabı yok. Burada bir parantez açıp bu kesin bilgiyi nasıl öğrendiğime gelelim.
   Pür edebiyat seven bibliyofil bir dostumun kitaplığından ödünç alınarak okunan bu kitap, işbu dostumun Uruguay diyarlarına gitmesine neden olan bir neşriyattır (muzır denemez ama hınzır denebilir). Kitap kurdumuz, sahafa girer "Yıldızlar ve Sen" i sorar. Çalışanlar, ilgili olmalarına karşın bilemezler. Sonra öyküler anlatıldıkça, bu öykülerin çeşitli kitaplardan seçildiği ortaya çıkar. Yaa böyle işte.
   Gelelim kitaba: kimisi bir sayfadan kimileri ise 3-4 sayfadan mürekkep insan halleri. Benzerlikler olduğundan (nitekim, askeri darbe sonrası bir hayatımız da oldu evelallah!) birçok öyküde kendi hallerinizi bulabilirsiniz. Hepsi herkese gelmez ama birçoğu birçoğunuzda çeşitli duygular uyandırır. Öykünün de misyonu bu değil midir? Bulursanız okuyunuz.

14 Ocak 2022 Cuma

"The French Dispatch" Jackson Polloch Tablosu.

   Arturhovitzır'ın oğlu Cünyır (Bilmöri), Fransa seyahatinden dönmez ve küçük gazete ilavesini yarım milyon aboneli aylık yayına döndürür. Ölümüyle derginin kapanmasını vasiyet eder. Bizler de iki saate yakın bir süreyle (1s47d) bölüm bölüm bu yayına göz atarız.
   Kasta şöyle bir bakalım:  Beniçyodeltoro, Edriyınbrodi, Tildasvintın, Frensismekdormınt, Searsironen, Kristofvoltz, Timotikalame, Livşrayber, Liyaseydu, Edvırdnortın, Elizabetmos, Cefrirayt, Metyuamalrik. Bir de yönetmenin takıntılı olduğu oyuncular var: Ceysınşvartzmın, Bilmöri, Ovınvilsın, Vilemdefo, Babbalaban (Anderson; feci takıntılıdır bu adama, filmlerinde hava durumu sundurur yine de oynatır). Gözlerim Ancelikahüyustın'ı aradı mamafih dışsesmiş kendisi, bilemedik. Kast nereden bakarsanız rüya takımı. 
   Yönetmenin filmografisine sahip olacak kadar da seviyoruz (düşünün 1996 tarihli Bottle Rocket bile var arşivimde (kötüdür o ayrı!)). En son Köpekler Adası işini de pek sevmiştik. Bu ahvalde fakir, deli gibi gösterime girmesini bekledi. Sadece bir iki salonda bir hafta oynadı. Salgının pik yaptığı zamanlardı, gidemedim. Malum ortamlara düşünce, sakin bir gecemi ayırıp, telefonu kapatıp adam gibi izledim. 
   Çok üzgünüm, hayalkırıklığım büyük. Nedir: fakir Büyük Budapeşte Oteli'nde olduğu gibi derli toplu bir hikaye ve psikopatik bir görsel tatmin ummuştu. Görsel tatmin fazlasıyla tamamdır ancak hikaye konusunda aynı şeyleri söylemek zor. Bir dergi okuduğunuzu düşünün. İlginizi çeken ve çekmeyen bölümler olacaktır muhakkak. Burada da Cunyor'un ölümüyle dergiyi bölüm bölüm geziyoruz. Şehir Rehberi, Sanat, Politika, Yemek bölümleri bizleri isimlerinden farklı mecralara sürüklüyorlar. Bir şehir isyanı da görüyorsunuz, mahpus damlarına düşmüş dahiler de. Her olayın kendi içerisinde bir dinamiği var şüphesiz ancak sinema filmi dediğimiz olgunun bütünlüğüne yaklaşamıyor maalesef. 
   Buna mukabil Wes Bey, zenaatını konuşturup sanat seviyesine yakın bir çekim tekniği kullanmıştır. Şöyle söyleyeyim: hani yeni model aksiyonlarda herşeyin donup kahramanın hareket ettiği sahneler CGI ile çekilir ya! Burada herkesler donmuş taklidi yapıyor, Havada kıvrık duran zincirler kaynaklanıp sabitleniyor. Sahne ancak öyle donuyor. Zaten filmin sonundaki elektrikçi, marangoz, set teknisyeni sayısını görünce anlıyorsunuz farkı! Sekans geçişleri, aksiyon ve senaryonun rabıtası bombastik verilmiş. Sinema okullarında ders olarak okutulabilecek örnekler film boyunca devam ediyor ama senaryo çok önemliymiş. Bunu idrak ediyoruz. 
   Velhasıl, filmimizi izlemek Ceksınpolok tablosu temaşa etmek gibidir. Yeterli yetkinliğiniz yoksa, anlayamayabilirsiniz. Sadece Wesendırsın fanları (onlar da arıza denebilecek kadar tutkulularsa) için önerebilirim.

12 Ocak 2022 Çarşamba

"The King's Man" Suyunun Suyu!

   Serinin ilk iki filmini izlemiş ve beğenmiş biri olarak, üçüncü (ama kronolojik olarak aslında birinci) filmi de es geçmeden hemen biletimizi alıp koltuğumuza kurulduk.
   O da nesi! Bu son filmi de aynı yönetmen yönetmiş olduğu halde gereksizce uzun (2s11d), senaryonun aksadığı, karakterlerin altlarının boşlukta kaldığı, izleyicinin ara sıra esnediği kof bir filmle karşılaştım.
   Evet, daha önceki kordelalarda gördüğümüz organizasyonun ortaya çıkışı güzelce anlatılıyor ama nedendir bilmem, onlarda aldığım izleme hazzını ve beni gülümseten anları bunda bulamadım. Neticede; üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk Dük Oxford'un da söylediği gibi "cesaretle değil, çalarak, çırparak, hile, desise" ile oluşturulmuş (bunu itiraf etmelerine de şaşmadım değil!). "Gentle man" demek o zamanlar ölüm sebebiymiş, şimdiki gibi bir olumlama ifadesi değil. 
   Ayrıca mavi kanlı kahramanlarımızın (olayın geçtiği 1910'lu yılların sonu gözönüne alındığında normal gelen ama şimdi gözü tırmalayan) sömürgelerine ve başka renkten insanlara yaklaşımı (Ben olsam Cimonhonsu'nun yerine bu rolü kabul etmezdim (öyle "Nemsahip" demeler falan yakışıyor mu senin etkileyici büstüne Cimon?)) kanıma dokundu. 
   Anlaşılan holivut bu senaryoda ekmek gördü ki; aynı yönetmenle anlaşıp bunun pek çok versiyonunu da çekecek gibi geliyor fakire. Umarım böyle alelacele çekilmez de, ideolojisine karşı olsak da güzel vakit geçirmek adına keyifle izleyebiliriz. 

4 Ocak 2022 Salı

"Zamir" Türk Palahniuk mu?

  Zerre (bence Zere'dir o!), yeni bir hayata gönderdiği çocuğunun ardından kalan hesaplarını görür. Çocuğun yanında bomba patlar, yüzü kaybolur. Olaylar gelişir.
   Zindankale zor akınca  hemen buna başladım. Diğer Günday kitaplarında olduğu gibi çabucak bitti 368 sayfa. 2000 Yılını tasvir ediyor ama bildiğimiz 2000 değil. Bir nevi anakronizm. Bu kez Bayan Günday'ın sevgili oğlunun pruvasında; uluslararası siyaset, yardım STK'ları ve savaş&barış var. Çok uluslu bir barış programının yedi sunucusundan biri olan Zamir'in hayatındaki çift kanallı akışı, ağzımız açık izliyoruz. Bu pek velveleli akışın içinde, yazarın dikte ettiği ancak okurun da kendi terazisinde tartarak kullanmasını önerdiğimiz birçok çıkarımı var. Örneğin Almanya'da yaşayan milyonlarca Türk'ün Almanlar tarafından geri gönderilmesi. Bunun için Alman Hükümetinin ortaya koyduğu argümanları okuyunca "hımm neden olmasın!" bile diyebiliyorsunuz. "Expat", "Göçmen" ikilemi de hakeza. Çabucak saran, çabucak biten, belki ikinci okumayı bile hakeden bir kitap. Üslup olarak medyatik yeraltı yazarı (bakınız burası oksimorondur) Palahniuk'u andırıyor. Onun kitaplarındaki hissi aldım yer yer. Yine de öneririm.

"Zindankale" Uzun!

 Aynı günde doğmuş Davut ve Çiğdem, birbirlerinden çok farklı hayatlar sürmelerine, birbirlerinden bihaber olmalarına karşın üç gece boyunca aynı rüyayı görürler ve yataklarını ıslatırlar. Olaylar gelişir.
   2004 Yılındaki 1.baskısından okudum. 527 sayfa. Bir roman için makul bir kalınlık kabul edilebilir ama puntolar öyle küçük, sayfa kenarları o kadar dardı ki, okurken hafakanlar bastı. Hele bir de romandaki ilk günün, 300 sayfada anlatılması fakiri pek baydı. Daha sonraki basımlarda puntolar büyüyüp, sayfa kenarları uzamış ve roman 700 küsur sayfaya çıkmış. Düşünün dört erkek bir dükkanda toplanıyorlar ve 50 sayfa boyunca yarım saatlik toplantı anlatılıyor. Güzel dilimizde "sündürme" diye bir tabir var böylesi durumlar için. Haliyle ilk yarı bendenizi pek içine çekemediği için hızlı okuma tekniğiyle geçmek zorunda kaldım birçok yeri. Oysa ki Bay Kaymaz, yine büyülü gerçekliğin dibine vurmuş. Işık topları, hareketli gölgeler ve daha nice paranormal işaretlerle her zamanki işaretlerini bırakmış satırlara. Heyhat; bu kez beni hiç içine almayan ve zorla bitirebildiğim bir roman oldu. Bir önceki "Kaptanın Teknesi" de öyleyken, yazarımızın bir hakkı daha kaldı fakirde. O da bu kalibrede çıkarsa benim için bu defter kapanır (sanki Bay Kaymaz ve karilerinin çok umurunda!).

27 Aralık 2021 Pazartesi

"The Matrix Resurrections" Ben Yandım Siz Yanmayın!

   1999'da ilk izlediğimde zihnimi allak bullak etmişti. Devam filmlerini de izledim (2003). İlki kadar parlak olmasa da yine güzellerdi. Arşivimde durur, eskisi kadar olmasa da kimi yerlerini açar bakarım. 
   Siz siz olun eğer zihninizde oluşmuş bir Matrix kavramı varsa, o imajı yıkmamak için bu filmi izlemeyin. Üçlemenin çok ucuz bir kopyası (hem de kötü bir kopyası) olmuş. Ben yandım, siz yanmayın.

"Kaptanın Teknesi" Meet Joe Black Törkiş Verşın!

 
   Bugüne kadar okuduğum Sezgin Kaymaz kitapları arasında en beğenmediğimdir. 
   Zaten 331 sayfa ve hepi topu üç günü anlatıyor. Hızlı okuma tekniğiyle 1.5 günde bitiverdi. 
   Hacettepe'li zengin Selen ve yancısı Cavidan'ın Murat (Joe Black)'la olmadık yakınlaşmalarının hikayesi. Selen ve Cavidan o kadar şımarık, bencil ve geveze ki, kitabın ortalarından itibaren sararak okumak zorunda kaldım. Hani 100 sayfalık bir öykü de kotarılırmış bu kadar laf kalabalığı yapılmasaymış. Romanın büyük çoğunluğunu oluşturan diyaloglar da kanımca 22-26 yaşlarında üniversitelilerin edeceği laflar değil, daha ziyade aşırı enerjik ergenlere yakışıyor. Hiç beklemezdim ama ilk kez bir Sezgin Kaymaz kitabı için "pas geçerseniz iyi olur" diyorum. Bir de kitabın adının "imamın kayığı"na benzemesinin verdiği büyük spoyler! Hiç olmadı...

25 Aralık 2021 Cumartesi

"Don't Look Up" İdiokrasiye Doğru Tam Gaz!

   Abartmadan söylüyorum. 2021'de Netfliks'te izlediğim en iyi filmdir. Elbette herkesin en iyi değerlendirmeleri farklıdır. Benim istediğim, öykünün sarması, izlerken gülümsemem ve yazılar çıktığında eski halimden farklı olmam. Bu film, ilk iki kriterimi gayet güzel karşıladı, üçüncüsü ise eski halimi daha da güçlendirdiği için "en iyi" değerlendirmem farklı olabilir. Cuaron'un "Roma"sı, Amsterdam'lı "Ferry" bile bu kadar hoşuma gitmemişti. 
   Neyse filmimize dönelim. Bir bilimsel gerçek vardır. Bu gerçek insanlığın sonunu getirecektir. Bilim insanları da önlenebilecek bu tehlike için başta politikacılar olmak üzere ulaşabildikleri herkesi uyarmaya çalışır. Olaylar gelişir.
   Her ne kadar gözyüzündeki kuyruklu yıldız, yaşadığımız pandemiye yönelik bir metafor olsa da; izlediklerimiz hal-i pür melalimizi bir güzel faş ediyor. Olayın geçtiği coğrafya bizden çok uzak olsa da, memleket insanının hali güzel ve yalnız ülkemin vatandaşının yaşadıklarıyla pek benzer. Tehditin; "yahudi işadamlarının başının altından çıktığı", "milli birliğimizi bozmaya yönelik bir komplo olduğu", "aslında olmadığı" gibi teoriler gırla gidiyor. Bilim insanlarının yaptığı tek şey ise insanlara "yukarı bakın ve görün" demesi. 
   Galileo zamanında güçlü dürbünler vardı. Onun yaptığı bunları birazcık geliştirip gökyüzüne bakmaktı. O zamanlar gökyüzüne bakmayı kimse aklından bile geçirmemişti. Neticede Aristoteles, tüm gökyüzünü sınıflandırmıştı ve tüm gerçeklik bu safsatanın üzerine inşa edilmişti, herkes halinden memnundu. Oysa askeri rasatta kullanılan teleskopları gözyüzüne çevirseler adamakıllı bir değişim gerekecekti. Ne gerek vardı değişime? Ne güzel idare edip gidiyorduk "Ay altı evren" "Ay üstü evren" diye. Uzatmayalım.
   Oyunculuk (ki Keytvinslıt ve Merılstriip çizgi üstü, Kapriyo ve Jenifırlourıns beklenen frekansta, Conehhil yine muzip (eşyalara yaptığı dua ile pek güldürdü fakiri), cep telefoncu amca Markraylıns ise tahammül ötesi gıcıktı (yeminle kıçını kızılcık sopasıyla dövesim geldi)), müzikler (bir tek konser sahnesi gereğinden uzundu), senaryo (pek sarkma yok) pek kıvamındaydı. Tek eleştirim uzunca sayılabilecek süresine gelebilir (2s18d) ama o kadar hata kadı kızında da olur. İzleyiniz, izlettiriniz; insanevladının sınırsız eblehliğine, bilişimin bizi getirdiği noktalara gülüp geçiniz efendim.

"Sürü" Gaia Teoreminin Bilimsel Hali.

 
   Peru sahilinde bir balıkçı, pek çok meslektaşı gibi aniden kaybolur. Balinalar sebepsizce insanlara ve teknelere saldırmaya başlar. Mutasyon geçirmiş milyonlarca deniz solucanı metan serbest bırakmak için buzulları yemeye başlar. Katil denizanaları sahilleri istila eder. Agresif midyeler gemilerin dümen ve uskurlarına tutunarak deniz kazalarına neden olur. Olaylar gelişir.
   2015'de yayımlandığında büyük ses getirmesine karşın, okumak için yine bir sinefil dostumun önerisini beklemişim bugüne kadar. Bir kere önceden uyarayım: kitap bir tuğla kesafetinde (800 Sayfa). Bayan Schatzing'in oğlu Peter; adeta bir bilimsel makale yazıyormuşçasına (ancak o sıkıcı akademik üslup olmadan) bölüm aralarında bolca fizik-kimya-biyoloji-antropoloji-psikoloji-psikiatri-okyanusbilim-taksonomi-evrimsel biyoloji-meteoroloji-jeoloji ve bilumum pozitif bilim kuralları kaideleri veriyor okura. Bunca bilgi ve akışın arasına ise iki kişiyi eksene oturtarak bir holivut senaryosu aktarıyor. İlk 300 sayfada "Hımm bu bir Gaia!" diye bilmiş bilmiş kurumlanırken (fularımı da takmışım tabi), 500. sayfadan sonra kitap süratle bilimkurguya kaydı, derken 650.sayfalardan itibaren yine başka bir yere evrildi. Şahsen sonlara doğru artan aksiyon ve gerilimin de etkisi olmasına karşın "bitse de gidip yatsam" dediğim zamanlar oldu. Bu kadar bilimsel ayrıntı olmayıp biraz (bir 400 sayfa kadar) kısaltılabilse daha iyi bir macera/gerilim romanı olabilecek kitap; bu haliyle büyük kasede sunulan bir aşureye benziyor. Hani lezzetine diyecek bir şey yok ama 5 kaşıktan sonrası fazla geliyor. 
   Dünyamızın artık canına tak dediği yerlere geliyoruz. Bunu sokaktaki insana aktarmak için böyle uyarı tarzı eserlere ihtiyaç var ama daha kısalarına. Herneyse; kısa keselim Aydın abası olsun. Güzel kitap, mesajı da iyi (her ne kadar fakir sonunu muğlak bulsa da) ama uzun. Siz bilirsiniz yani.

19 Aralık 2021 Pazar

"The Hand of God" Sorrentino'nun Napoli'si!

   Alfonso Cuaron nasıl "Roma"yı çekip çocukluğunu izleyiciye aktardı (bu arada 3 oskar heykelini de zulaladı), Sorrentino "benim başım kel mi?" saikiyle "Tanrının Eli" ni çekip yine aynı kanalda yayınlamıştır. 

   Bay Paolo, tarzı olan bir yönetmen kişisi. Daha önce "This Must Be The Place", "La Grande Bellezza" ve en nihayet "Youth" adlı filmlerini bu mecrada yazmışım. Sezar'ın hakkı Sezar'a. Mukayese yapacaksak, Napoli Roma'yı havada karada döver. Gerek büyülü gerçekliği dozunda kullanması (o ürkütücü fiti fiti adımlarıyla "minik keşişler" falan), gerekse yan karakterlerin renkli sinemaskop halleri, Napoliliğin o snop şakacılığı Roma'nın tekdüze seyrinden evladır. 
   Filmimizin konusu basit. Yönetmen bey ilkgençliğini çekmiştir. Maradona'nın arkaplanda olduğu bir Napoli tablosu, yıl 1980'lerin sonu, bele takılı volkmenler, yüksek belli pantalonlar ve daha neler! İlk yarısında işlenen karakterler (o ne renkli karakterlerdir onlar (yazın ortasında kürk giyen ve ota b.ka küfreden yaşlı teyze)) ve yaşananlar (İtalya'nın kuzeyinden olmaları hasebiyle kendilerini prusyalı zanneden gıcık komşulara yapılan işletme, Fellini'nin seçmeleri, uzun masalardaki bombastik yemekler, insanların humoru (vallahi özledim humorlu ortamları!)) nedeniyle beklenti yükseliyor ama sanırım düğüm ve çözüm bölümleri tam olmadığından, yazılar çıkınca biraz hayal kırıklığına uğruyor insan. Hülasa; dönemin Napoli fotoğrafını görmek istiyorsanız izleyebilirsiniz ama yukarıda bahsettiğim üç film de arşivimde olmasına karşın Sorrentino'nun Napoli'si arşivimde olacak mı? Hayır!

4 Aralık 2021 Cumartesi

"Usta ile Margarita" Eski Tadını Bulamadım.

   Uzuun yıllar önce okumuştum. İş Bankası Yayınları bombastik bir kapak ve daha özenli bir çevirisiyle yeni edisyonunu çıkarmış. Aldım okudum.

   Şeytan ve avenesi Moskova'ya gelir. İsa Jericho (o zamanki adı o değildi galiba) tepesine çarmıha gerilmeye çıkar. Olaylar gelişir.

   Nereden bakılırsa bakılsın çok ilginç bir konu. Bulgakov'da ölene kadar bu oldukça hacimli (benim okuduğum edisyon 505 sayfa) roman üzerinde çalışmış. Yayım tarihi ilginç (1966-67 (soğuk savaş yılları)). Yeniyetmeyken elimden düşüremediğimi biliyorum. Öyleyse neden bu kez elimde iki haftayı süren bir şekilde sürüklendi bilmiyorum. Belki de ben değiştim. İlk gençliğimde okuduğum Tolstoyları, Dostoyevskileri okumaktan hala hazzediyorum ama bunda öyle olmadı. Belki çok fazla isim vardı (ama o diğerlerinde de var), akış çok farklı yerlere akıyor ve aktı mı güçlü akıyor bilemiyorum. 30 yıl önce olsaydı hararetle önerirdim, artık öyle hararetle öneremiyorum. Siz bilirsiniz!

"The Power of Dog" Son Anda Tersköşe!

   Netfliks kimi zaman kesenin ağzını açıp iyi yönetmenlere iyi filmler çektiriyor (misal : Kohen Biraderler). Yeni Zelanda'lı Ceynçempiyın 2009'dan beri sinema filmi yönetmiyor. Artık nasıl bir teklifle gittilerse, bu filmi çekmiş. İyi de yapmış.
   Biri uyumlu, diğeri maço iki erkek kardeş. Çiftlik patronları. Uyumlu kardeş şımşıkırdak bir dulla evlenince, maço olan kardeş servet avcısı olarak yaftaladığı kadıncağıza ve onun kibar ergen oğluna hayatı dar etmeye başlar. Zaman 1925, zemin (artık pek de vahşi olmayan) batıdır. Olaylar gelişir.
   Her ne kadar süresi uzun olsa da (2s6d), içinde vahşi batıya ilişkin bir klişe barındırmasa da, izleyicinin dikkatini düşürmeden, kaçırmadan kendini sonuna kadar (adeta roman okur gibi hissettim) izletiriyor kordelamız. İlk 20 dakikadan sonra fularımı sıkılayıp "hımm bu arkadaş çocukken bir travma yaşamış (Bkz. Bronco Henry'nin ettikleri! (tövbe yareppim porno artisti adı gibi!))" dedim ve de haklı çıktım ancak yönetmenimiz dantel gibi işleyerek sonuna kadar cinsel gerilim olarak nitelendirdiğim filmimizi bombastik bir şekilde cinayet filmine çevirdi ve ters köşelere pek seyrek düşen fakiri tongaya bastırdı. Efemine (yalnız içten içe nasıl sert ve güçlü bilemezsiniz) Kodisimitmekfii daha önce Slow West'de (bulabilirseniz izleyin o da çok değişiktir) kovboy şapkasını takıp ata binmişti, burada da iyi kotarmış rolünü (yalnız insan altı yılda hiç mi yaşlanmaz!).
   İzlemekten pek hazzettim. Metaforları (tavşanlar, köpekler), müzikleri (o yaylılar felan), oyunculukları (yalnız Kirstındanst ne yaşlanmış yav!) bildiğiniz netfliks işlerine benzemiyor. Pişmemiş yemek değil, pişireli bir gün olup tadını oturtmuş nefis kuzu etli kurufasulye gibidir (o mübareğin üstüne de kurutulmuş kırmızı arnavut biberi ne yakışır).

"The Last Duel" 14.Yüzyıl Fransa'sında Kadının Yeri.

 
   Yaşayan tüm film yönetmenlerinin önünde ceketini ilikledikleri Sörraydli Skat'ın yönettiği (şimdilik) son filmdir.
   Sör Jandekaruj evde yokken karısı tecavüze uğrar ve olaylar gelişir.
   İki saati aşkın sürede (2s32d) kısa bir girizgahtan sonra üç bölümde, üç farklı bakış açısından aynı süreci görür, kısa bir finalden sonra da yazılara bakakalırız. 
   Usta işi bir film, her bölümün izlenişinde aynı olayın bir önceki halinde farklı olarak (dikkatli) izleyicinin dikkatini çeken detaylar, çizginin oldukça üstünde dekor/kostüm/sanat yönetimi, iyi oyunculuklar (yalnız kastın afişteki isimlerinden başka selebriti yok! (Leydi Karuj'u oynayan kızcağız pek latif)), son sahnelerde görünen Edımdrayvırın pipisi, Krallıkta dahi yaşansa sorunların mahkemede çözülmesi (ki din ağırlıklı olmasına karşın yine de kurallar işlemektedir), din insanlarının yargılama usüllerinde dönemin bilimini kullanmaları neticesinde diyebiliriz ki. Bu iyi bir filmdir. 
   Ancak: 14.yüzyılın Fransa'sında kadının yerini (sanki başka yerlerde daha farklı mı?) idrak edebilmek için ayrı bir dikkati hakediyor. Savaş ve şiddet sahneleri çok gerçekçi olmasından dolayı sabi sübyanla kesin izlenmez. Ben keyifle izledim, öneririm.

1 Aralık 2021 Çarşamba

"1000 Yıl Önce Türkler ve Ötekiler" İbn Fadlan'dan İslamiyet Öncesi Kendi Açısından Türkler

   Zeki Velidi Togan 1923 yılında Meşhed kütüphanesindeki bir coğrafya dergisinin arkalarında, gerçekliği tartışılır bir metne ulaşır. İbn Fadlan'ın 922 yılında Arabistan yarımadasından taa Bulgaristan'a yaptığı bir seyahatin (ama sadece gidiş kısmının) seyahatnamesidir bu. Eserin gerçek olduğu taa 1814'de Rasmussen'in bu metne atıf yapmasından bellidir. Dönemin nisbeten gerçekçi bir tasvirini veren metin daha başka pek çok tarihsel çalışmaya kaynak&atıf olmuş ve hatta holivut bundan 13.Savaşçı diye bir film kotarıp İbn Fadlan'ı da Antonio Banderas'a canlandırtmıştır.
   Pek de uzun sayılmayacak seyahatname pek şenliklidir. Oğuzlar, Başkırtlar, Slavlar, Hazaralar, Çuvaşlar, Vikingler, Ruslar hakkındaki gözlemler kimi zaman kendi içinde çelişse de dönemin ilginç bir fotoğrafını vermektedir. Toplum yaşantısı, dini inançlar, ekonomik ve siyasal çerçeveye dair şaşırtıcı ipuçları okurun zihnini şenlendirir. Kimi zaman göklerde çarpışan cin ordularının (üstelik bu yılın belli dönemlerinde hep olmaktadır) yazıldığı bu seyahatname ne kadar gerçeği yansıtır bilinmez ama İslam öncesi bölge halklarının az sayıdaki tasvirlerinden olduğu için okumakla bir şey kaybetmezsiniz. Hepi topu 71 sayfa zaten (İstiklal Kitabevi 2005 edisyonu) çabucak biter.

27 Kasım 2021 Cumartesi

"Makine Yazı" Derin Bilimkurgu.

   İthaki, Bilimkurgu Klasikleri serisinde yayımlamış. Yazar hakkında itimat ettiğim bilimkurgu kulübünde şöyle bir yazı da var. Çeşitli kritiklerini okudum birçoğu da olumlu. Hal böyle olunca oturduk başına.

   Bildiğimiz uygarlık biteli bin yıldan fazla olmuş. Küçük Belaire komününde yaşayan Konuşan Saz (evet! bu kahramanımızın adı (böyle daha ne adlar var: "Günde Bir Kez", "Gözlerini Kırp" vs.)), bir melek ya da en azından bir aziz olabilmek uğruna bilinmeyen bir yola çıkar. Olaylar gelişir.

   Distopyaya bayılırım. Ancak bilimkurgu yazmanın bazı handikapları var. Öncelikle bir dünya kurgulayacak ve bunu okura içselleştireceksiniz. Yemin ediyorum onbeş gündür elimde sürünüyor, bitmek bilmedi. Bay Crowley, belki de mükemmel bir dünya yaratmış ama benim sığ dimağım bunu birtürlü içselleştiremedi. Kurgulanan dünyanın karmaşıklığı, benim idrakımın ötesindeki jargon ve deneysel olay örgüsü; 272 sayfalık kitabımızın "bu yıl en uzun sürede okunan kitabı" ödülünü aldı fakirden. Algınız yüksek, odaklanmanız kuvvetliyse bir şans verilebilir, yoksa okumasanız da olur.

15 Kasım 2021 Pazartesi

"Geber Anne!" Paralel Evrende Sezgin Kaymaz.

   Nesnel değerlendiğinde bilimkurgu denilebilecek bir roman olmasına karşın en hazzetmediğim Sezgin Kaymaz romanıdır. Kaldı ki fakir, bilimkurgunun müptelasıdır.
   Neyse romana dönelim. Ankara'da musmutlu bir hayat süren maderşahi İsmailoğlu ailesi. Vezir Melek, şah Şükran, kaleler Tufan ve Tayfun, piyon Sarı (ailenin köpeği (rolü değerlendirildiğinde pek de piyon değil, karşı hatta sızıp sonradan vezir olan piyon da denilebilir)) şımşıkırdak bir hayatı memnuniyetle yaşarlar. Bir gün sadece Tayfun'un şahit olduğu bir olay sonucu olaylar gelişir.
   Bay Kaymaz'ın bu 365 sayfalık romanı ilk kez elimde oyalandı. Nedir: 150 sayfada kotarılabilecek novella muhtevasına sahip bu romanı, 3yüz küsur sayfa okumak zoruma gitti. Kerem'in ne kadar bombastik bir karakter olduğu üzerine yapılan güzellemeleri çıkaracak olursak, roman otomatik olarak %20 kısalır. Kurguya öyle fazla bir katkısı olmayan Haşan (Hasan değil yalnız!) ve meslektaşını da çıkarırsak bir %20 daha gider, elimize makul uzunlukta meraklı bir novella kalır. Kâri de sıkılmaz. 
   Bilimkurguda paralel evrenler konusunu (hakkında bir dergi yazısı yazabilecek kadar. Bkz. Bilim ve Ütopya Mayıs 2020 sayısı) bilip sevdiğimden, sonunu taa en başta tahmin ettim. 
   Sezgin Kaymaz kitaplarına başlayacaksanız, bundan başlamayın derim. Hatta doğrudan pas geçebilirsiniz.

7 Kasım 2021 Pazar

"Finch" Soft Road.

   Başlığa geleceğiz.

   Fişi çekilmiş bir dünyada 15 yıldır hayatta kalabilen Finç, pek sevdiği köpeğine bakmak için bir robot yapar (Cef), bulundukları yerden Doğu Sahiline (Senfrensisko) gitmek zorunda kalırlar. Yolda çeşitli şeyler olur.

   Amazon işin kolayını bulmuş. Kastta sadece bir insankişisi var (gerçi Tomhenks'in oyunculuğu her zamanki gibi iyiydi). Özel efektler (ki gözü yoracak kadar CGI var) fazla yevmiye istemeyen bir ekibe yaptırılmış. Bir televizyon yönetmeni bulunmuş. Aile ile seyredilecek bütün kriterler karşılanmış (şiddet, kan yok). Holivutun tüm klişeleri bihakkın verilmiş. Ancak demek ki senaryo çok önemliymiş. 15 yıldır dibine kadar sömürülen bir dünyada o karavanın yakıtı nasıl bulunuyor? Hiperaktif (ve her nedense pek insani bir şekilde konuşan (mekanik görüntüyü çekici kılabilmek için tahta ve deri kullanılan eller falan)) bir robotun enerjisi nereden geliyor? gibi sorular sormazsanız iki saate yakın zamanı (1s55d) bir güzel ezersiniz. 
   Açılış sahnelerinde içimin yağları eridi (hımm bombastik bir distopya falan diyerek iyice yayıldım koltuğa (Wall-E'yi anımsatan kumullar, bomboş bir dünya, taşıt aracı olarak kullanılan sanayi kamyonu vs.), telefonu uçak moduna falan aldım). Ancak filmimiz ilerledikçe anlatacak pek fazla bir şeyi olmadığını anlamam 45 dk. sonra oldu. Hayır köpecik de iyi rol kesiyor, pek sevimli kerata! Asimov'un robotik kuralları falan da vardı ama pelikulamızın bende değiştirdiği bir şey olmadı. O yüzden bu konuda bildiğim en gerçekçi ve depresif ekolojik distopyayı "The Road (2009)" yılda bir kez falan izlemeye yine devam. Finç ise Road'ın çok softyumuşakevcil bir versiyonu olarak arşivime girmeyecek.