20 Kasım 2012 Salı

"Angel's Share" Hakikaten de Meleklerin Payı...


   "Bilinçli Tüketiniz" diyor afiş... Politik yönetmenimiz Ken Looç da bu kez hayatın daha naif bir yönünü yansıtıyor. 
   Boş gezenin boş kalfası Robi, sosyal hizmet görevlisi Heri sayesinde hayatta ikinci bir şans yakalıyor (şansın ne kadar namuslu olduğu izleyicinin itikadına bağlı olarak değişir). Bu şansı değerlendirip değerlendiremediğini öğrenmek izleyiciye düşüyor. 
   Heri (Con Hönşov) haricinde pek aşina olmadığımız adını sanını daha önce duymadığım oyuncular sanki rol yapmıyorlar, çekilen belgesele konu oluyorlar. Müzik kullanımı minimal. Kostümler, dekorlar gayet tatminkar, senaryo-kurgu güzel. Tek eleştirim : araya serpiştirilen kimi sahnelerin gereksiz oluşu ve gereksizce uzamasıdır.
   Kırk yaşından sonra aşina ve müptela (bu sırayla) olduğum malt viski kültürüne ait ilginç malumatlara sahip olmamı sağlamıştır.
   "Meleklerin Payı" adının ne anlama geldiğini son on dakikada daha iyi anlamışımdır.
   Sonu gülümseten, stresi alan süt&kurabiye gibi bir filmdir.
   Nedir : Ken Looç abimiz siyasi olmayan, gülümseten filmlerde de ustalığını konuşturmuştur...
   Bir de; abinin günümüz sineması hakkındaki görüşleri aşağıdadır. Meraklısı bir göz atıp durumun vehametine ayılabilir...

  "peki bu harika, heyecan verici, karmaşık mecrayı nasıl koruyoruz, besliyoruz ve geliştiriyoruz? ona nasıl bakıyoruz ve potansiyelini kullanabiliyor muyuz? yedi yıllık bir dönemde abd'nin britanya sinemalarının gişelerindeki pazar payı %63 ile %80 arasındaydı. britanya'nın payı ise %15 ile %30 arasında gerçekleşti, ki onlar da büyük ölçüde amerika ile ortak yapımlar idi. avrupa ve dünyanın geri kalanından gelen filmlerin payı ise %2-3'tü. yani insanların filmler konusunda tercih yapabilmesi neredeyse imkansız; size sunulanı seyrediyorsunuz.
  televizyona gelince, ekranda arzı endam eden filmlerin sadece %3.3'ü avrupa ve dünya sinemasındandı. bir düşünün kütüphaneye gittiğinizde rafların %63 ile %80'inin amerika, %15 ile %30'unun yarı amerika yarı ingiltere edebiyatıyla dolu olduğunu, dünyadaki tüm diğer yazarların ise sadece %3'ünü oluşturduğunu görüyorsunuz. bu düşünülemez, akıl almaz bir durumdur, ama en güzel sanat olduğunu düşündüğümüz sinemada tanık olduğumuz şey tam olarak bu."

FİLMİ İZLEYENLER İÇİN SON NOT : "ağır suçların cezalandırılması sonrası yapılan konuşma" uygulaması çok şükela bir kavrammış. Sadece cezayı çekmenin yeterli olmadığının, suçun etkilerinin de suçlunun idrak etmesi fikrine yaslanan bu uygulamanın, güzel ve yalnız ülkemizde de gerçekleştiğini görmek isterim doğrusu...

Resimli Adana Rehberi ve Kebap yenmemesi gereken bir ünlü kebapçı...

   Adana'ya Kasım ayında ve mütemadiyen sıkı bir şekilde çalışan sağanak yağmur eşliğinde gittik. O yüzden pek gezememekle birlikte aklımda yer eden küçücük ve faydalı olabileceğini düşündüğüm bilgi kırıntılarını aşağıda özetliyorum.

  1. Havaalanı şehrin içinde sayılır, önünden geçen minibüslere binip şehir merkezine beş dakikada varabilirsiniz. Hiç taksiye binip "şehir turu" riskine girmeyin derim (bize oldu da)...
  2. Sarı ve mavi otobüsler halk otobüsüdür. Para geçmektedir birbuçuk liraya ulaşamayacağınız mesafe yoktur.
  3. Dümdüz bir şehirdir, bisikletle gezmek için idealdir, köprü rampaları haricinde yokuş yoktur.
  4. Altıncı katlardaki evler bile balkon ve pencerelerine parmaklık yaptırmışlardır. Bu da bana Adanalı hırsızların pek örümcek adam olduklarını anlatmak ister gibi olmuştur (olmadı bu cümle)..
  5. Şeker hastalarının bu şehre gitmeleri veya yaşamaları sakıncalıdır. Aşağıdaki fotografilerde az bir örneklemesini yapmaya çalıştım. Tüm şehir tatlı büfeleriyle sımsıkı sarılmıştır. Ben böyle müşterisine güvenen esnaf görmedim.  Yürürken durup tatlılara bakıyorsunuz, vitrinin kenarındaki küçük kağıtlar yardımıyla istediğiniz tatlıdan istediğiniz kadar yiyip, satıcıya "bir bundan, iki şundan" diyorsunuz ve ücretini veriyorsunuz. Ücretse komik bir rakam. Tenis topu büyüklüğünde içi silme fıstık (bezelye ezmesi değil gerçek fıstık) dolu bombastik bir tatlının ve benzerlerinin fiyatı bir (rakam ile 1), diğer şükela tatlıların ise elli (rakamla 50) kuruştur.
  6. Bu şehirdeki esnafın yarısı yiyecek işiyle meşgul her yerde lokantalar, kebapçılar, tatlıcılar, helvacılar var. Fiyatlar makul ötesi.
  7. Bombadillostik bir tren garı var. Özellikle geceleri aydınlatınca öyle oluyor.
  8. Süs havuzlarında yüzmek yasaktır. (Bkz.aşağılardaki fotoğraf)
  9. 10 Kasım'da oradaydık. Atamıza olan mesajları beni benden aldı. "Allahına Gurban Atam" (Bkz.son fotoğraf)
  10. Böceklenme yoğun herhalde (ben kendilerini görmedim ama) çok sık "Alo Böcek" reklamları var.
  11. Belediye otobüslerini kullanan kadınların güzellikleri ve kendine güvenleri takdire şayandır.
  12. Şehrin merkezinde "küçük saat" olarak adlandırılan saati gördüğünüzde azameti karşısında şaşırmayın.
  13. "Büyük Saat" olarak geçen bölge ise şehrin özel yüzünü keşfetmeniz için elzemdir. Bir tarafta Kazancılar çarşısı, diğer tarafta şalvarcılar çarşısı, gezinin durun...
  14. Her kebapçı iyidir, önceden masanıza gelecek ekstralar için herhangi bir ücret talep edilmemektedir. Garson masayı doldurunca, bütçeniz kısıtlıysa paniklemeyin...
  15. Arı sinemaları, şu ahir ömrümde gördüğüm en iyi işletilen sinemadır. Fuayeye girişte güleryüzle sizi karşılayıp "iyi seyirler" dileğinde bulunan elf prensesleri vardır. Adonis kılığında teşrifatçıları vardır. Bütün "plex" ekli sinemalarda bulunan konforlu salonları vardır. Gayet insaniyetli bilet ücretleri vardır. Velhasıl, yağmurda yapacak birşeyiniz yoksa gidilesi yerdir.
  16. Yardımsever ve nazik bir ahalisi vardır. 
  17. Evlerin tümünde en az bir klima vardır.






   Şimdi gelelim "yememe" önerisine : Büyük saat civarında kime sorsanız gösterilecek, pek meşhur bir kebapçı var. Asmaaltı Kebap. Aslen Gaziantep'li hayli cesametli bir abinin işlettiği bu yer, dekorasyon olarak sıradan bir esnaf lokantası gibidir. Kebaplarınızdan önce masaya bir Adana klasiği olarak gelen ezme salata, yeşil salata, maydanoz, turp, taze nane, bol limon, fındık lahmacun, mini peynirli pide, grek usulü yoğun kıvamlı bir cacık da sofradaki yerini alıyor ve biz assolisti beklemeye koyuluyoruz. Gelen beytiler maalesef bir hayalkırıklığı oluyor. Belki de kebap beğenim fazla gelişmemiştir ama kuru kebabı da ayrımsayacak bir damağa sahip olduğumu sanıyorum. Neyse, en acıklısı da hesabı öderken oldu. Sadece iki beytiye altmış (rakamla 60) teklik vermek beni biraz hüzünlendirdi doğrusu. Zira Adana için bu rakam biraz fazladır, bu beytiler için çok fazladır. Yine de siz bilirsiniz...





İşte bunu çok sevdim...

"Barbara" Gitmek mi zor, kalmak mı zor ?

   1980 öncesinde Doğu Berlin'de iyi bir hastanede doktor olan Barbara, siyasi görüşleri ve yurtdışına çıkma isteği yüzünden önce fişlenir, sonra tutuklanır ve nihayet taşrada küçük bir hastaneye sürgüne gönderilir. Yaşadığı güç süreç ve gelecekle ilgili planları yüzünden kişisel tecrit stratejisi uygulayan Barbara çevresindeki koşullar yüzünden hayatını tekrar değerlendirecektir. Konu budur... 
   Holivut klişelerinden sıkıldıysanız; hayata dair ilginç tespitlerin yapıldığı, müziğin minimal kullanılıp, aksiyonun olmadığı, tablo gibi taşra manzaralarının dekor olduğu, fazlasıyla tatminkar oyunculukların sergilendiği, Nina Hoss gibi etkileyici bir oyuncunun daha dikkatli izlenmesi gerektiğini algılatıcı (nebçim cümle oldu bu, ben de anlayamadım),  son derece hayata dair günlük/sıradan olayları konu alan bu sıradışı filmi izlemenizi öneririm. 
   Son ana dek kestirilemeyen finali bakalım ne kadar önce tahmin edebileceksiniz ? (dikkat spoyler içerir : Fakir; otel odasındaki kaçamakta karşılaşılan diğer kızla yapılan hasbihalin sonunda filmin sonunu şakkadanak doğru tahmin etmiştir..)  
   Barbara'nın dilemması da dilemmadır hani... Bir tarafta "kimsenin mutlu olamayacağı"bir ülke velakin yeşermekte ve bastırılmakta olan bir aşk, diğer tarafta lüküs hayat ancak "sen çalışma, ben sana bakarım" diye önkoşullar öne süren ve kaçamakları küçük rüşvetlerle (naylon çorap,sigara vs.) taçlandıran bir "eski" aşk. Barbara'cık ne yapacaktır ? Siz olsanız ne yapardınız ? Merak eden izlesin...

19 Kasım 2012 Pazartesi

Fotoğraflı Tarsus Gezi Rehberi ve İki Yemek Önerisi...

   Tarsus'un kısmetsizliği, Adana ve Mersin arasında kalması. Devasa bir Adana ve ondan aşağı kalmayan bir Mersin'in ara istasyonu olmuş yıllarca. Aslında binlerce yıl önce deniz kıyısında olan şehir, deltanın genişlemesiyle içerlek kalmış. Şehrin meydanına geldiğinizde ortada etrafı tellerle çevrilmiş bir genişçe bir alan dikkatinizi çekecektir. Yakından baktığınızda öyle çok da fazla derin olmayan bir geniş bir çukurda ana caddesi, evleri,  sokaklarıyla binlerce yıllık bir şehir kalıntısı göreceksiniz. (Amerika'da falan olsa cam fanuslarda saklarlar) Şaşırmayın.
   Mersin ve Adana'dan her yirmi dakikada kalkan bir trenle yirmi dakikada üçbuçuk tl. karşılığında Tarsus'a kolayca ulaşabiliyoruz. Tahammülfersa yaz sıcakları ve kış soğukları gözönünde bulundurulursa  ilkbahar ve sonbaharda gidilmesi, daha iyi olur. Düz bir şehir olduğundan heryere yürüyerek gidilebilir. Zaten görülecek yerlerin tümü bir iki kilometre çapında bir dairede olduğundan bisiklete falan da gerek yoktur. 
   Şimdi aklımda kalanlar madde madde :
   Eski şehirde dolaşıp, restore edildikleri takdirde şükela ötesi bir butik yerleşim olabilecek sokakları keşfedin. 
   Danyal (Daniel) Peygamberin mezarı, Ulu Cami, hemen yanındaki Kırk Kaşık Bedesteni, St.Paul Kilisesi, Roma Hamamı kalıntıları, Kleopatra Kapısı görülebilecek yerlerdir.
   Karnınız acıkırsa Danyal Peygamberin mezarının hemen karşısında "Ömür Kebap" değerlendirilecek bir alternatiftir. Sıradan bir esnaf kebapçısı görünümündeki bu mekanda "- En iyi yaptığınız şey nedir ?" sorusuna alacağınız cevap "-Kebap" olacaktır. (Burada "kebap", Adana Kebabıdır). Önceden masanıza konan salata, soğan, ezme, maydanoz, turp, roka, taze nane, bol limonlarla yatıştırmaya çalıştığınız açlığınız, ocakbaşından gelen kokularla bir türlü yatışmayacaktır. Yiyeceğiniz kebap ise başka yerlerde bulamayacağınız kadar lezzetlidir. Fiyatlar ise gayet mütevazıdır. (İki kişilik kebap, içecek ve önceden masaya gelenler dahil onaltı (rakamla 16) lira...
   Tatlı ise, umumun önereceği gibi "Keleşoğlu" baklavalarıdır. Değişik bir alternatifse Musalla'daki (ilginç bir isim "-nerede yaşıyorsunuz ?", "- Musalla'da") Tatlıcı Ufuk'tur. Yerlilerin itibar ettiği bu yer, biraz sapa olsa da özenle yaptıkları bülbülyuvası ve bölgede "mamul" adıyla bilinen nefis kurabiyemsitraklarıyla (içi ceviz dolu, gevrek ve ince bir hamurla kapatılmış, çok az şerbetli, üstü pudra şekerli bir tatlı-kurabiye arası mamul) damak şenlendiricidir. Bir porsiyon bülbülyuvası ve mamul karşılığında dört (4) lira verdik ki, makul ötesi bir fiyat gibi geldi fakire...
   Yol sorduğumuz her kişi, yemek servisi yapan her garson, fikir danıştığımız alışveriş yaptığımız her esnaf son derece güleryüzlü ve yardımseverdi. Bir iki olsa tesadüf diyeceğim ama herkes öyle olunca insan ister istemez bir genelleme yapıyor. Tarsuslular uygar insanlar... Kasım'da Tarsus güzel memleket. Adana veya Mersin'e gidiyorsanız en azından bir gününüzü Tarsus'a ayırmanızı öneririm.
Böyle evler çok....
Ulu Camiin avlusundaki roma
sütun kaideleri..
Aziz Paul Kilisesi
Merkezdeki camiin, minare
yüksekliğindeki saat kulesi
Tarsusluların mütedeyyin olmaları
yanısıra dakik de olduklarının
göstergesidir bence
Hem minare, hem çan kulesinin
yerliyerinde olduğu bu cami,
dönemin hoşgörüsünün simgesi olabilir...
Şahmeran bu coğrafyada
önemli bir mitolojik figür..
Kebabın standart aksesuarları, müessesenin ikramı...
Ömür'ün Kebabı
Ömür'ün ocakbaşı
Musalla'daki Ufuk'un bülbülyuvası


Ufuk'un mamülleri...

16 Kasım 2012 Cuma

"Gönül Dağında Bir Garip" Haşim Akman'dan Neşet Ertaş Kitabı

   Kitap 2006'da yazılmış. Geçenlerde Usta'yı sakladıktan sonra İş Bankası Yayınları da hayırlı bir amel işleyip yeniden basımını yapmış. D&R'da hemmencecik ön taraftaki sepetlerin üstüne koymuş.

   İlk önce "yahu ölümün bu kadar ticareti olmaz" dediysem de fiyat etiketine göz attım. Dediğimden utandım, sekiz (rakamla 8) TL fiyat etiketi koymuşlar. Neymiş : "çok kitap okurum ama pahalı" diye bir bahanemiz kalmıyor. Azıcık türküye meyyalsek ayıracağız o kadarcık paramızı alıp okuyacağız.

   Kitap Neşet Ertaş hakkında yazılan ilk kitap değil. Daha önce Bayram Bilge Tokel 1999 yılında Akçağ Kitabevinden bir Neşet Ertaş kitabı yayımlamış. Daha didaktik olduğunu düşündüğüm kitapta "maya, barak, hacı taşan, abdal, çekiç ali" gibi bazılarımıza uzak gelecek kavramlar ayrıntılı şekilde aydınlatılıyor, bazı isimlerin (oğuz aral, arif sağ gibi) usta hakkındaki görüşlerine yer veriliyor ve pek de bilinmeyen fotoğraflarıyla bir Neşet Ertaş ropörtajı sahne alıyormuş. Bulabilirsem okumak gerek...

   Bu kitabımız doğrudan usta ile yapılan bir uzun ropörtajın söyleşi haline getirilmiş şeklidir. Herhangi bir şekilde çanak tutucu sorular değil, bilakis cevaplaması hayli zor, fincancı katırlarını ürkütecek cevaplar verdirecek sorular sorulmuştur. Rahmetli de bunları kendine has naif ve basit üslubuyla cevaplamış, bazılarını da ustaca geçiştirmiştir. Soruları cevaplarken sık sık başvurduğu bir yöntem de : türkülerine sığınmaktır. Pek de iyi yapmaktadır. Sorulara bakınca türkülerin sorulara cuk oturduğunu görmekteyiz. 

   Aklımda şu satırlar kalmış :
" - Türkülerinizde genellikle tabiatın, insanın iç güzelliği, aşk, sevgi temaları ağır basıyor. Neden ?
   - Daha ötesi yok da ondan."

   Önceden uyarayım. Neşet Ertaş'a körükörüne bir hayranlık içerisindeyseniz okumayınız, zira satır aralarında ustanın yaptığı hatalar,  kendince doğru olabilen fakat size doğru gelmeyebilen (var mı böyle bir sıfat ?) eylemler olabilir. Satırlar hatalı da olsa kişiliğini yansıtmaktadır. Siz gözünüzde bir çağdaş Yunus Emre, Pir Sultan Abdal canlandırmış olabilirsiniz. Kitabın size yansıttığı insan ise hatalarıyla, kusurlarıyla kanlı canlı bizim gibi bir insan.  Hepsi bu kadar.

   Haydi eyvallah !...


14 Kasım 2012 Çarşamba

"Tehlikeli Masallar" Edebi Issız Adam...

   Bay Ahmet Altan'ın daha önceki kitaplarını da okumuşluğumuz vardır. Tarihe yaslananları ayrı bir severim de. Buna gönlüm ısınamadı. Biliyorum yeni değil, onaltı yıl olmuş yazılalı ama yeni öğrendiğim ve hemencecik sevdiğim bir aforizma diyor ki : "Okunmamış Kitap Yenidir !..". Demek benim için yeni. Daha bir çok kişi için de olabilir diyerek başlıyoruz tanıtımımıza :

   Bay Çetin Altan'ın mahdumu yazarımız bu romanında, vazgeçilemeyen bir eski sevgiliyle, yeni bir sevgili arasında gidip gelen bir "yalnız"ın öyküsünü anlatıyor. Aynı bir masa tenisi maçı gibi gelişen romanda, kahramanımız bir pinpon topu misali bir o rakete bir bu rakete gidip gelerek, sık sık çarşaf değiştirerek, iki cami arasında beynamaz bir ahvalde hayat tüketmektedir. Bu gelip gidişler arasında aşk, cinsellik, kadın ruhuna yönelik tespitler yapılmakta, faili meçhul cinayetlere dair bir teori (aslında hayli ilginç) geliştirilmekte ve bir iki masal aktarılmaktadır  (ki romanda en çok hoşlandığım satırlardır). Evet, tüm farklı okur tiplerine çakılan selamlar vardır. Kadın okurlara da, gizemcilikten hoşlananlara da, yeniyetme ergenlere de hitap eden bölümleri vardır. Ama çakılan selamlar bana samimi gelmedi. O yüzden tanıtımımı kısa kesiyor ve yazyolculukşezlongcintonikvotkaportakal tarzı kitap okumak isteyenlere öneriyorum.

13 Kasım 2012 Salı

Bir (veya İki) cümleyle film yorumları.

 "Brave" (Hayatta Vilyım Vallas'ın Akrabası Olamazsın)
   Pixar bu işi biliyor ama elinde senaryo kalmamış sanırım.  Görsellik şahane ama hikaye çok zayıf. Kelt aksanı bile kurtaramıyor filmi. Eyvallah ! "O kızıl saçlarını dağıtırsın, rüzgarlara bırakırsın", "ohannesburger bu da mı animasyon" dediğimiz sahneler olmuştur, yan karakterler dahil tüm tayfa karikatür sanatını yüceltmektedir ama bir "Wall-E" değil tabiy ki. IMDB puanlaması (7.4) kanımca çok cömerttir. Benim gözümdeki değeri ancak (o da zenaatkarlığa) 5.5 falan olur...

Edmond (Kafası Karışık Mamet)
   Mamet dendimi duracaksın arkadaş !... Kötü işine rastgelmedim. Oturduk bir hevesle filmin başına. Evvet ilk dakikalarda koltuklarımıza daha bir yayıldık, duyargalarımızı açtık, frekansı ayarladık. Zira bombastik bir açılış yapılıyor. Rutini terkeden klasik orta sınıf amerikan erkeği... Ama o da ne ! Filmimiz ilk yarısından itibaren frenleri boşanmış 1500'lük Desoto kamyonu (kırmızı) gibi langır lungur tangırdamaya başladı. Arada görünüveren Denis Riçırds, Bay Ling, Mena Süvari gibi cins-i latifler dahi ekseni kayan Edmond beyi, beyin kıvrımlarımızda makul bir yere oturtamadı. (finalde bırakılan Cemil İpekçi bıyıklarıyla bile). Tamam verdiği mesajlar var, ama hiçbiri yeni değil, hiçbiri çarpıcı değil. Vilyım Meysi rolün hakkını vermiş. Müzikler felaket iyi ama nebliyim içime sinmedi Bay Deyvid Mamet. Bu kez olmamış... Aklımda kalan yegane mesaj "hayatınızı gecenin bir yarısında tarot kartlarıyla düzenlerseniz sonunuz irikıyım bir zencinin kucağında biter" oldu.. Boş vaktiniz varsa seyredebilirsiniz, seyretmezseniz de fazla bir kaybınız olmaz...

"Roma'ya Sevgilerle" (Bay Elın'ın Kredibilitesi Düşüyor !)
   Dört ayrı hikaye, tek şehir. Ölümsüz ve ebedi şehir : Roma...

   Pek kıymetli yönetmenimiz Vudi Elın Paris'te başladığı Avrupa yolculuğunu Roma'da devam ettiriyor. Sarı filtrelerle çekilmiş filmimizde pek meşhur oyuncular da boy göstermektedirler. (Penelopi Kruz, Elın Peyc, Roberto Beninyi, Alek Boldvin, Cesi Aysenberg ve hatta Ornella Muti). Hikayelerin her biri İtalyan sinemasına küçük selamlar çakmakta, her biri kendi içinde küçük dinamizmler barındırmakta, karşımıza çıkan fars benzeri sahneler bizleri gülümsetmekte (duşta Palyaçi'yi söyleyen cenaze levazımatçısı hariç, orada güldüm hakikaten), Tivoli bahçelerinde başlayan konuşmalar ispanyol merdivenlerinde sonlanmakta, Bay Elın film repliklerinde de olsa kendine yönelik otokritikleri cesurca göstermekte (karısının kendisine yönelik "emeklisin, yaşlısın, saçmalıyorsun" çemkirmeleri), Roma ismiyle müsemma şehir filmden rol çalmakta; ama tüm bunlar bir "Match Point"in yarısı, bir "Kahire'nin Mor Gülü"nün %20'si etmemekte, velhasıl yönetmenimiz Bay Elın "kesesinden yemekte"dir. Yine de vaktiniz varsa seyredilebilir diyerek noktayı koyalım...

Yalnız; vamp fem fatal rolüne, 50 yaşına da gelse ergen görüntüsünden çıkamayacak Elın Peyc'i getiren kast sorumlusuna feci teessüf ediyorum da başka bir şey etmiyorum. Ama profesyonel fahişe rolüne Penelopi Kruz o kadar oturmuş ki böyle de telafi ediyorlar hatalarını...

"Being Flynn" İnsan Babası Ölmeden Büyümezmiş Yalanı !..

    Bir süredir arşivde duruyordu. Kısmet bu geceyeymiş. Önemsemeden başladım, gittikçe önemsedim. Taa ki filmin sonundaki "son söz senin." repliğine dek. O zaman daha bir önemsedim...

   Redneck, homofobik, ırkçı, ütopik, alkolik bir De Niro; saplantılı, mutsuz, kayıp bir Pol Deno ile 18 yıl sonra karşılaşır. Üstelik baba oğuldurlar... Konu bu.


   Amerikan tarzı aile üzerine keskin eleştiriler var. Evsizlerin kimlikleri üzerine tespitler var. Ödip kompleksinin irdelenmesi var. Müzikle kurgunun uyumu var. Uzun zamandır ilk kez iyi rol kesen De Niro, son zamanlarda dikkat çeken iyi oyuncu Pol Deno var. Edebiyat var. (Salinger'e çaktırmadan selam çakmaktadır). Spoyler gibi olacak ama film süresince odunla kafamıza vurulan hayattan sonra pek de can yakmayan bir final var.  Senaryonun gerçeklere dayanmasının üzerimizdeki etkileri var.

   Üzerinden bir süre geçtikten sonra kıymeti daha fazla anlanacaktır diye düşünüyorum. Çocuklarla izlenmesi sıkıntı yaratabilecek kadar sert sahneler içerir, çocuksuz izlenmesi daha iyi olur sanırım. Ama "izlenmese de olur" denmeyecek filmlerdendir. 


3 Kasım 2012 Cumartesi

"Total Recall" Ortaya Karışık Bilimkurgusal Aksiyon....

   O kadar para dökülmüş, filmin sonunda çıkan yazılar da bayağı uzun. Demek bayağı emek verilmiş. İMDB'de türü aksiyon, macera, bilimkurgu olarak geçiyor. Çok doğru. Önce aksiyon, sonra macera ve en son olarak da bilimkurgu olarak adlandırılabilir.  Filip Dik okumadıysanız, 1990 yapımı ilk çevrimini izlemediyseniz (o da olmamıştı zaten !), "Blade Runner"ı da izlemediyseniz, ve dahi "Star Wars Klon Savaşları"nı izlemediyseniz, Cesika Biyel/Keyt Bekınseyl/Kolin Ferıl'a karşı bir ilginiz varsa, senaryoda mantık aramayanlardansanız, harcanacak 118 dakikanız varsa, (yav ne çok şart oldu) izleyebilirsiniz. 

   Filmimiz; Bay Filip Dik'in şükela hikayesine yaslanmakta (ki fikir bombastiktir) ancak bu ve sahnelerde "Blade Runner", "Star Wars" öykünmeleri, bilimkurgu manyaklarına attığı kıtırlara (el telefonu, kuntastik silahlar, dünyanın içinden geçen asansör (12.000 km. 17 dakikada geçiliyor ! (bir de magmadan nasıl geçiliyor çözemedim)), ilk çevrime gönderilen selamlara (üç memeli kadınlar/gümrükten geçen kadının ilk çevrimdeki Arnıld'ın kılık değiştirdiği kadın olması gibi "büyüklü", küçüklü ayrıntılar vs.), bolca aksiyona rağmen pek başarılı bir ikinci çevrim olmamaktadır. (Allaam bana bir daha böyle bir cümle kurdurma işşallah !...)

   Neyse ben susayım kareler konuşsun.... 
Bu droidler Clone Wars'tan değil..
Bu sahne de "Blade Runner"dan değil...

1990 modeli


2012 modeli

Teyze; 1990'lı ilk çekimdeki Arnold'un replikası !..
Bilimkurguda bile olmazsa olmaz araba takip sahneleri...

İleriki yıllarda bu telefon moda olabilir mi ?
Olursa mahremiyet ve yalnızlık kalelerinin yıkımı olur...
Fena mı olur yerine "kentsel dönüşüm"le TOKİ ev yapar !.
   Bu arada filmle alakası yok ama : 



   Bir ara reklamlara bakayım dedim. Bakmaz olaydım.

   Hani böyle dik bir yokuştan boş su bidonlarını yuvarlarsınız da feci bir ses çıkarırlar ya. İşte öyle bir sesle konuşan patlak gözlü bir adam "İstanbul'un ciğerlerini" söküyorum diyor, vecizeler yumurtluyor, ata biniyor, sanırımsa ev satmaya çalışıyor. Zeka yaşı anaokulu seviyesini aşan insankişisi o evleri almaz diye düşünüyorum. Ama alan çıkar....

   Sonra bir gemi dümenin başında sünnetliklerini giymiş Ahmet Özhan'ı gördüm.

   Bugün de Erol Evgin "bak bu evler süper olmuş, izole yaşamlara koşunuz, müsait bir yerde incek var" falan diye şarkı söylüyordu. "Hah ! şimdi tamam oldu" oldum... Oldu kanallarım kuruyaydı da olmaz olaydım.

2 Kasım 2012 Cuma

"Medianeras" Yalnızlığım benim, sidikli kontesim...


   Az parayla ne güzel iş yapmışlar. Demek bu iş milyon dolarları saçmakla olmuyor. 

  Son zamanlarda izlediğim en sağlam aşk filmlerinden biriydi (kaldı ki fakir, fıtratı itibarıyla pek hazzetmez aşk filmlerinden) UYARI : ağır spoyler içerir : (bir de oğlanla kızın filmin sadece son sahnesinde beraber görüntülenmeleri de filmimizi çok ilginç kılmaktadır) . İlk on dakikayı izlerken sıkılırsanız, kalanını da izlemeye zahmet etmeyiniz. Zira filmimizin tek handikapı biraz ağır bir tempoya sahip olması. Kent yaşamına aşina olmayanların kolay kolay hazmedemeyecekleri bir tespitler silsilesi de cabası. 

Lakin :
   çevrenizdeki mimari kakafoniden muzdaripseniz,
   internete hafiften bağımlıysanız,
   nedensiz fobileriniz varsa,
   betonun içinden yeşeren nebatata hayranlıkla bakakalıyorsanız,
   kalabalıkların içinde yalnız hissettiğiniz oluyorsa,
   yüzmeye meraklıysanız,
   sinematik ögelerin kullanımı ilginizi çekiyorsa,
   
seyretmeniz size iyi gelecektir.
   
   Aşağıda filmin sadece edebi tespitlerinden bir buket yaptım. Bunların görüntülerle işlenmesi ise anlatılmaz, izlenir. İlginizi çektiyse filmde bunlardan bir hayli var... Ayrıca animasyon ve müzik de tatmin edicinin ötesinde şükeladır. Of yazı dağıldı yine... Ama izleyeli henüz yarım saat olmadı, ruhum bedenimi yakalayamadı. İkinci izlemede (bir kaç yıl sonra) yazdıklarımı geliştiririm diye ümit ediyorum... 

son not : tek kritiğim masal gibi sonuna, daha gerçekçi bağlanaydı iyiydi...

KENT HAKKINDA

Buenos Aires kontrolsüz ve çarpık bir şekilde büyüyor. Terk edilmiş bir ülkenin aşırı kalabalık şehri. Bu şehirde binlerce bina gökyüzüne doğru yükseliyor. Gelişigüzelce. Uzun bir binanın yanında, kısa bir bina. Orantılının yanında, orantısız. Fransız tarzının yanında ise tarz yoksunu bir bina.Bu çarpıklıklar muhtemelen mükemmel bir şekilde bizi temsil etmekte.Estetik ve ahlâki çarpıklıklarımızı.Hiçbir mantığı olmayan bu binalar, kötü planlamanın eseri. Tıpkı hayatlarımız gibi. Nasıl yaşamak istediğimize dair hiçbir fikrimiz yok. Buenos Aires, sanki bir mola yeriymiş gibi yaşıyoruz. Bir "kiracı kültürü" yaratmışız. Binalar daha küçük binalara yer açmak için giderek küçülüyorlar. Evler oda sayılarına göre ölçülüyor ve balkonu, oyun odası, hizmetçi odası ve kileri olan 5 odalılarla, "ayakkabı kutusu" olarak bilinen tek odalılar arasında değişiyor. İnsan eli değen her şey gibi, binalar da bizi birbirimizden ayırıyor. Bir ön giriş, bir de arka giriş var. Ferah ve basık evler var. Seçkin insanlar A ya da bazen de B blokta oturuyorlar. Harfler ilerledikçe, apartman kötüleşiyor. Vaat edilen manzara ve ışık nadiren gerçekle örtüşüyor. Nehrine sırtını dönen bir şehirden zaten ne beklenebilir ki?Ayrılıkların, boşanmaların, aile içi şiddetin, kablolu kanal sayısındaki patlamanın, iletişim eksikliğinin, umursamazlığın, uyuşukluğun, depresyonun, intiharların, asabiyetin, panik atakların, obezitenin, gerginliğin, güvensizliğin, melankolinin,|stres ve hareketsiz yaşam tarzının mimar ve mühendislerin suçu olduğundan adım gibi eminim.

İNTERNET HAKKINDA

İnternet beni dünyaya yaklaştırsa da, bir o kadar da hayattan uzaklaştırıyor. İnternetten bankacılık işlemlerini yapıyorum, dergilerimi okuyorum,müzik indiriyorum, radyo dinliyorum, yemek siparişi veriyorum, film izliyorum,.sohbet ediyorum, ders çalışıyorum, oyun oynuyorum, seks yapıyorum, araştırma yapıyorum.

BETON BİTKİLERİ HAKKINDA

Betonu yarıp çıkıyorlar, büyümemeleri gereken bir yerde büyüyorlar. İbretlik bir irade ve asaletle aheste aheste baş kaldırıyorlar. Kökensiz, vahşice ve botanikçilerin sınıflandıramayacağı bir şekilde. Garip, azgın ve abes bir güzellik. En renksiz köşeleri güzelleştiriyorlar, hiçbir şeyleri yok ve hiçbir şey onları durduramıyor.
Çelişkili bir şekilde, beni..zayıflığımla yüzleşmeye zorlayan kontrol edilemeyen hayatın bir metaforu.

YÜZME HAKKINDA

Bu, yüzmeye 15. kez yazılışım ve 15. kez gitmeyişim. Yüzmeyi seviyorum ama öncesinde ve sonrasında yapılan her şeyden nefret ediyorum. Öncesinde ve sonrada duş almaktan nefret ediyorum. Soyunmaktan ve geri giyinmekten, kışın saçımı kurutmaktan, çantamda ıslak bir havlu taşımaktan, ıslak mayodan, ıslak terliklerden nefret ediyorum. Klor kokusundan nefret ediyorum.Üyelik kartından ve sağlık muayenesinden nefret ediyorum. Birine ayak parmaklarımın arkasını göstermek zorunda kalmamdan. Havuza işeyen insanlardan nefret ediyorum. Bonelerden ve gözlüğün verdiği şaşkın ifadeden nefret ediyorum. Ve en çok nefret ettiğim şey ise; yüzmenin vücudun her yerini en çok çalıştıran spor olması.