5 Nisan 2012 Perşembe

"Prag Mezarlığı"


   Çok zor ilerliyor, çok. Okurken sıkıldım mı ? Hayır. Ama yine de zor bitti. Bir "Gülün Adı" kadar şelale değil, ama muhakkak ki "Fuko'nun Sarkacı"'ndan kolaydır. 


   İtalyanların münevveri de pek derin oluyor kardişim. Altını çizmek, müktesebatı teyid etmek (hadi benden kolaylık olsun : aldığın bilgileri doğrulamaktır, günceli), alıntıların gerçekliğini incelemek accaip zahmetlidir. Ha ! "banane direkt okurum ben abicim !" derseniz daha kolay biter de pasif okuma kötüdür. Geç bitirin, iyi bitirin....



   Eko (Ekrem Bora'ya gani rahmetler bu arada, 25 yıl önce Beylerbeyi sahilinde kanlı canlı karşımda görmüş "ne yakışıklı adam !" demiştim.) neyse dönelim Umberto Eko'ya. Usta 19. yüzyılın Avrupa'sının çok renkli bir görünümünü, ağır şizofreninin pençesinde debelenen ana kişisinin bakış açısından önümüze seriyor. Romanın sonlarına kadar iki kişinin bakış açısından olaylara yaklaşmamıza neden oluyor. Hazindir ki her iki yaklaşım da birbirinden daha kötü, daha alçak, daha antisemitik, daha komplocu, daha sefil. İtiraf edeyim son zamanlarda hiç bu kadar anti, antikahraman görmemiştim.


   Kimler yok ki ilerleyen sayfaların arasında : Hugo, Daudet, Dreyfuss, Garibaldi, Dumas ve niceleri.... Daha sonraları musevi soykırımına mesnet oluşturacak "Siyon Protokolleri"nin, günümüzde bile tartışmalara konu olacak "Dreyfuss Davası"nın çıkışını temaşa ediyoruz. 


   Okurken beni accaip hazlandıran bir küçük ayrıntıyı da belirtmeden geçersek, küçük tanıtımımız eksik kalır. Yazar sayfaların arasında hedonistleri hazza vuracak yemek tariflerini de pek sık kullanmış. Hem o dönemin mutfağını tanımak, hem de yeni tatlar denemek isteyenler daha bir merakla okuyacaklardır. İşte kitaptan küçük bir tarif :


   "Patatesler et suyunda pişiriliyor, dilimleniyor, henüz ılıkken üzerine tuz, biber, zeytinyağı ve Orleans sirkesi, yarım bardak kadar beyaz şarap - mümknse Chateau d'Yquem- ve ince kesilmiş aromatik otlar konuyor. Aynı anda court-bouillon'da büyük bir kereviz sapıyla midyeler pişiriliyor. Sonra hepsi karıştırılıyor ve Champagne'da pişmişve ince kesilmiş trüf mantarıyla süsleniyor. Sofraya geldiğinde uygun ısıda olması için, bütün bu işlemler, yemek müşteriye sunulmadan iki saat önce yapılıyor."


   Nasıl ağzımız sulandı değil mi ?


   Okuma için naçizane önerilerim.


   Tatil, yolculuk kitabı değildir.
   Algı şokuna hazır değilseniz, bekleyin.
   Kalabalıkta, grupta okunmaz, okunursa ziyan olur.
   Okuma ışığında, okuma piposuyla, güzel kırmızı şarapla çok iyi gider.


   Haydi iyi okumalar !...



"Olasılıksız" Ya da İki Okuma Arasındaki Farklar..

   Biliyorum eskidi, hem de öyle böyle değil. Artık korsanda üç liraya kadar düşmüştür, o derece. Ama geçen onbeş gün sıkı yolculuklarla geçti.  Sarsıntılı yollarda okurken baymayacak birşeyler ararken gözüme takıldı. İlk okuduğumda da sarmış, bir dönemin başlangıcı bile olmuştu. Yayınlanmasının ardından aynı türde (hatta aynı kapak formunda) pıtırak gibi romanlar türemişti (bkz. Zar Adam, Empati vs.). Tabii, serde moda olandan koşarak uzaklaşma gibi bir temayül olduğundan ardısıra gelenlere hiç gözatmadım, kayıp mıdır ? bilmem...

   Neyse, ilk okumada kuantum fiziği ve olasılığa daha fazla bir merakım vardı, bu konuda bilgi sahibi olmaya çabalıyor bir fikir geliştirmeye çalışıyordum. Bir de kitabı herkeslerden evvel keşfetmiştim. Aksiyon sosu serpiştirilmiş bilgilendirmeyi zaten severdim. Edım Fovır da gayet iyi uygulamıştı bu formülü. Başına talih kuşu konmuş bir luuzırın, heyecan dolu macerası konu edilmişti romanımızda. Ölümcül koşuşturmaların arasında karakterler uzun uzun olasılık hesaplamaları, kuantum fiziği, Laplasın Şeytanından falan bahsediyor, istatistiğin temellerine giriş yapıyordu.  Dil akıcı, olay kurgusu başarılıydı. Di li geçmiş zamanda yazdığıma bakmayın hala da öyle. İlk okuduğumda pek memnundum.

   Aradan beş yıl geçti ve arakolpa değişti. Hazır yolculuk da yapıyorum bir kez daha okurum dedim ve aldım elime. İlk okumam iki gün sürmüş, ikinci okumam da aynen iki gün sürdü. İlk okumada merakla bitirmiştim, ikincisinde zarureten bitirdim. Hafızam nasıl gereksiz bilgileri sakladıysa aksiyonun tümü aklımda, bilgilerin çoğunu ise unutmuştum. E kuantuma da eskisi kadar çok ilgi duymuyordum, fikir sahibi olacak kadar bilgi biriktirmiştim. Uzunca aradan sonra tekrar yeşil mercimek yemeği (mehmetçik jargonunda "kara şimşek") yemek gibiydi, faydalı ancak özlenecek kadar lezzetli değil... 

   Kıssadan hisse : nedir : zamanında bizi pek etkileyen kitapları "beni çok etkileyen kitaplar" listesine almadan önce ikinci bir okuma yapıp tekrar değerlendirmeye almakta faideler vardır.  Çünkü "her şey değişir cancağızım", bizler de değişiriz. İkinci okumalarda faziletler vardır.

   Kuantum konusunda okudun okudun da fikrin nedir derseniz : "herşey olabilir" derim...

"The Divide" ya da "Homo Homini Lupus"


    Öyle kapağa bakıp efekt bombardımanı beklemeyin hiç. Filmimiz gayet de klostrofobik bir habitatta geçmektedir. Nivyork, kimin müsebbibi olduğunu bilmediğimiz bir nükleer saldırıya uğrar, bir grup apartman sakini apartmanın bodrumunda yaşayakalırlar ve olaylar gelişir.

   Gazetelerde olsa böyle özetlerlerdi, evet... Konu gayet klişe, eleştirmenler de öyle göklere çıkarmamışlar. Lakin fakir, insan denen oluşumun karanlık yüzüne patolojik bir merak beslediğinden midir nedir ilgiyle seyretmiştir Haviyer Cens'in bu karanlık, kapkaranlık filmini..

   Bu ekip zaten rahatsız filmler çekmede sabıkalı, bunda da ellerinden geleni ardlarına koymamışlar.  Neredeyse tamamen kapalı mekanda, neredeyse tek mekanda yapılan çekimler insanı karartıyor, karartıyor ki o kadar olur !.. İlk başlarda "tamam standart post akoliptik bir filmdir" dediğimiz anlardan sonra yavaş yavaş modern bir "Lord Of The Flies" (sineklerin efendisi) (Golding'e selam olsun !..)(okumayanlar bir zahmet okusunlar. Hayatınıza Elif Şafak'tan fazla renk katar) bir "Das Experiment" kokusu alıyoruz ve finale doğru "bu ne yav" oluyoruz. Protogonist (esas oğlan/kız) yok, herkes arızalı. Görüntüler, kurgu, senaryo, (hele de) müzik (finalinde müziğin yedirilmesi pek şükela), oyunculuklar, (hele de) kostümler gayet de iyidir. (son sahnedeki çıplak yanış CGI midir, gerçek dublör müdür çözemedim, ama ilk kez görüyorum, ve izlerken ohannesburger oldum resmen) Buradan yönetmenlerimize sesleniyorum : az bütçeyle sağlam film nasıl olacak ? derseniz, seyrediverin... 

   Sakın çoluk çocukla seyretmeyin. (ruhu çocuk kalanlar da seyretmesin aman ha !..)
   Sağlam mideniz ve kafanız yoksa seyretmeyin.
   Buna mukabil :
   Fıtratımızın ne kadar kötü olabileceğine dair merakınız varsa,
   Duygusal mazoşistseniz,
   "Homo Homini Lupus" nedir ? merakınız varsa,
      
Muhtemelen cuma gecesi absentle tek başına gideri vardır.

Son söz : nükleer sonrası felaket, kendi yarattığımız felaketten evlaymış...  

2 Nisan 2012 Pazartesi

Roma'ya Gideceklere Tavsiyeler...

TAŞ VE ÇİŞ
(her taraftan heykel fışkırıyor ve çoğu yeri çiş kokuyor da ondan ötürü)

Dünyanın en dar
asansörü (Emrah Ablak'a
selam olsun)
   Booking.com'dan rezervasyon yaptıracaksanız, ulaşım kolaylığı ve otellerin ucuzluğu nedeniyle Termini civarını tercih edin (ama Kuzeyi Güneyden daha iyicedir). Biz Hotel Magic'de kaldık. (üç kişi dört gece 280 yuro (kişibaşı iki yuro günlük şehir vergisi dahil)). Beklentilerimi karşıladı : odalar güvenli, temizlik iyi, banyosu güzel (bide vardır yani taharet sorunsalı yoktur), alt katta "Ristorante Mino" var, Kolezyum ve Roma Forasına yürüme mesafesinde, tavanlar üç metre, oda geniş (20 küsur metrekare), Camilla Teyze (işleten suratsız kızların annesi) başta mesafeli ama tanıdıkça şekerleşiyor. Daha ne olsun !... Bir de otelde dünyanın en dar asansörü var, 50 cm. (görmeye para almıyorlar)

   Pegasusla gidiyorsanız Fuimicino havaalanındaki 3 numaralı terminalin çıkışında otobüslerin kalktığı yerde 3 numaralı duraktaki Terravision otobüsleri sizi yarım saat civarında Termini Garının yanına bırakacaktır (gidiş 4, dönüş 6 yuro) (birilerine sorarsanız yolu tarif etmiyor, sanırımsa ciddi rekabet var) En ucuz ulaşım budur. Havaalanındaki kapılara giderken mesafenin fazla olması nedeniyle metro benzeri bir araç kullanılıyor, sakın şaşırmayın !.. Bir de dönüşte çekinden en az birbuçuk saat önce fuimicinoda olun, güvenlik kontrolü accaip yavaş, uçağı kaçırtır, adamı delirtir.

   Termini civarı, özellikle gece Uganda Mogadişu arası bir demografi gösterse de, arap kardeşlerimin kimseciklere zararı yoktur. Zaten civarda mebzul miktarda Karabiniyeri (italyan robokop) vardır. Hijyeni kafaya takmayanlar onların işlettikleri lokantalardan kuskustan, somona değişik varyasyonları olan yemekleri ucuza yiyebilirler (ana yemek 5 yuro civarı) (şahsen ben denemedim)

   İngilizcenize güvenmeyin, beden dilinize güvenin !...

   Roma Pass alın. 30 yuro pahalı gelmesin. Kolezyum girişi ve ulaşımda kendini iki günde amorti etmektedir zaten !..(üç müze girişi ve üç gün sınırsız ulaşım sağlamaktadır, biz ulaşımda eşeğin karanlık bölgelerine su kaçırdık, metrodan otobüsten inmedik) (Kolezyum ve Roma Forası beraberce bir müze sayılıyor)

   Ottaviyano metro istasyonundan Vatikana giderken yol kenarındaki ristorante ve barlara uzak durun. Fiyatları göstermiyorlar ya da pire kukusu kadar yazıyorlar. Hesap gelince makatta sakat oluyor. (Bkz.Bar Moretti : tatsız tuzsuz diyet sandviç (yağsız kepek ekmeğinin içine haşlama ıspanak) 10, diyet kola 5 yuro (o yurolar sana ilaç parası olsun, kefen parası olsun, Papa başına pislesin, sincaplar kovalasın seni Allahsız Moretti !..))


   Alışveriş için fazla heveslenmeyin, orada olanların çoğu burada da var.


   Termini garının altında bulunan CONAD süpermarketi günlük alışveriş için gayet tatminkardır, fiyatları da uygundur, gece 11'e kadar da açıktır. (örn.1.5 lt.su 0.7 yuro)(CONAD Candır : bütçesi mahdut Türk Roma Turisti atasözü)

  Saatlik toplu taşıma bileti 1, günlük olanı 4 yuro. Toplu taşımalarda kimse bileti işletmiyor ama kontrollerde hepsi aylık biletlerini gösteriyorlarmış, ceza da 50 yuroymuş... Otobüslere ön ve arkadan binilir, ortadan inilir. 

   Opera, Barberini, Spagna ve Colosseo; eski şehre en yakın metro istasyonlarıdır. 


   Opera durağından Nazionale Caddesine çıkarsınız (Via Nazionale), silme dükkan başkaca da fazla şey aramayın, fiyatlar tuzlucadır.

   Barberini durağının 50 m. yukarısındaki kilisenin yanında Kapuçin rahiplerinin akıllara zarar haziresi vardır. Avizeler dahil her şey insan kemiklerinden, kemik delisi bir mezarlık, bildiğin köpek cenneti, fotoğraf yasak, giriş bağış (oferta) olarak 1 yuro. Buradan 150 m. daha yukarı tırmanırsanız Hard Rak Kafe vardır. Dekorasyon, ambiyans yıkılmaktadır. Patronun (B.Springsteen) gitarası, Eltın Con'un sahne kostümü (abi ne kısaymış !) dekor malzemelerinden bazılarıdır. Espresso 1,5, bira 4,5 yuro, mönüler kallavi, fiyatlar Roma için ehven. Kapuçin kasavetinden sonra kafa dağıtmaya birebirdir.

   Spagna durağı direkt ispanyol merdivenlerinin dibine çıkar, çok yakın. Genişçe, kum saati şeklinde bir meydan, bir tarafı romalıların (gerçi ben hep turist gördüm) piyasa yaptıkları ispanyol merdivenleri, bildiğiniz 14 cm. yüksekliğindeki genişçe merdivenler. Aylaklık yapıp güneşte serildim ama başka herhangi bir merdivenden farklı gelmedi. Ama herhalde yanılıyorum ki ne zaman yakınlarından geçsek geç vakitlerde bile doluydu. Merdivenlerin nihayetinde Bernininin yaptığı bir havuzlu çeşme de vardır. 
   Buradan yürüyerek fontana de treviye (bizde bilindiği adıyla aşk çeşmesi)(Jan Seberg'e selam olsun) on dakikada ulaşabiliyorsunuz.  Çeşme çok güzel, büyük bir binanın bir cephesini olduğu gibi kaplıyor. Yine de hayal ettiğimden küçük geldi bana, etrafı kalabalık, su akıyor, insanlar bakıyor (yalnız ve güzel ülkeme selam olsun).
   Buradan yine yürüyerek panteona gidebiliyorsunuz. Giriş ücretsiz. En etkilendiğim yapılardan biri, kar ve yağmur yağarken görmek isterdim, çünkü o muazzam kubbenin tam üstünde sekiz metrelik "tanrının gözü" denilen bir boşluk var, oradan içeriye kar yağması görmelere sezadır sanırımsa. Hem panteon, hem meydan görülmeden Roma eksik kalır. Meşhur dondurmacı Ciolitti buraya yürüme mesafesindedir.

   Colosseo durağından çıkınca doğrudan kolezyumu görüyorsunun, büyüklüğünden etkilenmemeniz olanaksız. Kolosus bir yapı, sırf buradaki kuyruğa takılmamak için romapas alınır, onların ayrı bir gişesi var, kuyruktakilere şöyle bir hakir bakarak yanlarından yürüyerek haset odağı olunabiliyor.  Oralarda dolaşan çakma gladyatörler ve romalı askerler fotoğraf çektirmek için para istiyorlar haberiniz olsun. Buradan çıkınca roma forasını (eski başkent) gezebilirsiniz (taşa toprağa meraklıysanız) biz azıcık gezdik. Bir de buradaki seyyarlar çok acaip, kibar bir ısrar var, istemezseniz sırnaşmıyorlar, pazarlık sünnettir (tanesine 3 yuro çektikleri hediyelik eşarpların üçünü beşe aldık sonunda, satıcı ağlamaklı oldu ardımızdan ama biz pazarlığı Hacıhüsrevde öğrendik kardişim !). Hemen hepsi mülteci olan seyyar kardeşlerimin zabıtayla ilginç bir rabıtaları var. Zabıta zuhur edince hepsi koşaradım yeşillik yamaçlara seğirtiyor ve zabitanın gitmesini bekliyor, zabıtalar gelince bakıyor bakıyor gidiyor, seyyarlarımız da yerlerine dönüyor. Sanırımsa çimene basınca zabıtalar tarafından görünmez olabilme hassasına sahipler..


   Bu çok uzayacak. En iyisi birkaç bölüm yapalım diyelim ve şimdilik keselim. Benim gözümle Roma devam edecek, azzz sonra, zabbannng !....   

"Mission: Impossible - Ghost Protocol"

 
   Sovyır'ı ilk beş dakikada harcamaları pek bozdu beni. Hayır cins-i latif değilim ama yine de severim arkadaşı. Niye böyle neredeyse figüran rolü kestiriyorsunuz ?  Oysa aksiyon sahnelerinde görüyoruz ki Coş Holovey kardeşimiz bir Ceymz Bont potansiyeline pekala da sahiptir. 
   Neyse gelelim filme...

adamı ne kadar sevdiğim seçtiğim fotografisinden belli !..

   Daha önce genellikle animasyonlarla tanınmış yönetmenimiz Bred Börd neredeyse animatik bir canlı film çekmiş. İıthın Hovk (Tom Kruuz) sonlara doğru biraz topallasa da film boyunca standart ekşınmenliğini yapıyor, dublör falan kullanımının minimum olduğu gözönüne alınırsa yevmiyeyi  sonuna kadar da hakediyor. Kendisini takdir ediyor muyum ? Evet. Hazzediyor muyum ? Zerrece hayır !..(bilemiyorum bu sayntoloji papazına taaa tapgandan beri gıcığım, hiçbir mantıklı nedenim yok, elektriğini sevmiyorum, sahici değil android olduğundan kıllanıyorum)


mişın impasibıl
    Serinin önceki bölümlerini izlediyseniz ve sevdiyseniz bunu da seveceksinizdir. Yine önemli olmayan, mantık hatalarıyla dolu bir senaryonun üzerine bolca aksiyon sosu. Seyrederken sıkıldım mı ? Elbette ki hayır. Çekimler Macaristan, Hindistan, Dubaistan, Rusistan ve Seattleistan (bu olmadı galiba)'ın egzotik mekanlarında yapılmış. Çekim teknikleri mükemmele yakın. Oyunculuklar iyi, müzikler hoş, aynı donat yemek gibi. Görüntüsü, paketi, pazarlaması, rengi, hatta bir dereceye kadar tadı da idare eder yine de bir künefe değil tabii.

   Ejderha Dövmeli Kız'ın (orijinalinin) Maykıl'ı Michael Nyqvist (bu adamcağızın soyadının telaffuzunu bana gönderen olursa müteşekkir olurum), çok fazla antipatik olmadığından deli bilimadamı rolü biraz eğreti durmuş, İıthın Hovk'un ekibi gayet sağlam oyunculardan oluşuyor. 


   Gelelim bu filmi seyretmemin asıl nedenine : ister inanın ister inanmayın ben bu filmi Saymın Pegg için seyrettim. Bayılıyorum adama. Çok sahici, çok kafa. Kanka tanımının vücut bulmuş hali... Neyse kafam dağıldı. Şimdi özetler :


   Güzel vakit geçireyim, vaktimi güzelce öldüreyim diyorsanız,
   Burç Halife ne kadar uzunmuş diye bir merakınız varsa,
   Kuntastik aksiyonu seviyorsanız,
   Saymın Pegg adamımdır düşüncesindeyseniz,
   
öneririm, iyi seyirler...

yine de sovyıra üzüldüm...
( - olsun sovyır ver ordan bir dondurma.
   - dondurma köpeğin olsun abicim..)

Orhan Kemal'den "Baba Evi" ve "Avare Yıllar"


   Küçük Adam'ın Romanı serisinin iki bölümünün ilki, "Baba Evi" ile başlar "Avare Yıllar" ile sona erer. Orhan Kemal, anlattıklarını yaşayan kişi ile her ne kadar Adana'da bir kahvede tanıştığını söyleyip, fiziksel özelliklerini alabildiğine değiştirse de; yaşananlara tanık oldukça, bunların yazarın kendi hayatından kesitler olduğunu çok sığır olmadığımızdan kolayca anlıyoruz. 

   Ustanın her yapıtında olduğu gibi dil olabiliğince sade, su gibi akıyor. Dönemin günlük yaşantısı, siyasi ortamı, küçük insanların küçük hikayeleri bir anda gözlerimizin önünde beliriveriyor. Ancak novella sayılabilecek minyatürlükteki bu yapıtlardan bir roman kurgusu beklememek gerekiyor. Daha ziyade, yaşanan bir sürece kenardan tanıklık ediyormuşçasına gelişen bir olay örgüsü var. Bu bizi sıkıyor mu ? Beni asla !...

   Dönemin siyasal, sosyal, günlük yaşantısını merak edenlere,
   Ustanın yapıtlarına yabancı olup aşina olmak isteyenlere,
   Bu yolculukta ne okusam acep diyenlere (bitirmek sıkı okumayla iki saati bulmaktadır),
   Henüz okumamış olanlara,

   hararetle öneririm, okuyunuz....

19 Mart 2012 Pazartesi

Kazancı Yokuşu


    Abartmıyorum dört saatte bitirdim...


   Haldun Taner usta zaten bir arka kapak yazmış, üstüne yazanı kapak yaparlar. Ama madem sahaf eşelerken elime geçti "yahu noolacak olan beş lirama olur" dedim ve aldım, başlayıp bitirince de sahaf eşelemenin faydaları üzerine tefekküre daldım : yazmak şart oldu !... Vallahi sefil kütüphanemden kaybolsun, bulmak için müzayedelere katılıp fakir bütçemin elverdiğince fiyat arttırırım.

   Bildiğiniz Ertem Eğilmez filmi izliyorsunuz. Karakterler bu kadar mı sahici olur ? Sadece diyaloglar ve olaylarla karakterler bu kadar mı ete kemiğe bürünür ? (tasvirler minimum)  Komik kazaya kurban bakkalın, son zuhur ettiği sayfalara kadar yaşının elliyi geçtiğini bilmiyoruz mesela ama o bakkal kanlı canlı karşımda duruyor. Albayım Necdet, Şoför Sami, televizyon reklamlarına çıkan çocuk, Melek Abla ve daha niceleri Şensoy'un abartısız, gündelik ve o sokağın dilinde yazılmış satırlarında gözlerimizin önünden geçip gidiyor. 

   Dönemin siyasal, sosyal, kültürel yaşantısını farkına varmadan idrak ederken kendimizi trajikomik öyküye kaptırıyor ve "Allahım no'lur sonu Kazancı Yokuşunu hatırladığımız o meşum "Bahar Bayramı"na bağlanmasın" diyorsunuz ama maalesef sayın okuyucu !.. Son sayfalarda Şensoy okuyucuya sıkı bir tokat aşkedip hayatın her zaman Ertem Eğilmez filmi gibi olmadığını gösteriyor. 
   
   Bitince gözlerim nemlendi.

   Okuyunuz okutturunuz....

12 Mart 2012 Pazartesi

Machine Gun Preacher ya da Haleluya Muhterem...

   Sem Çayldırs'ın gerçek hayat hikayesini konu edinen başroldede yakışıklı Cerırd Batlır'ın arzı endam ettiği bir filmde karşınızdayız sinemaseverler. 
   Kimdir bu Sem Çayldırs ? Kendisi önce Dakota sonra Minesotalı bir hilibilidir (amerikan kırosu). Neden hayatı film olmuştur ? Çünkü hidayete erdikten sonra kendini Sudan'daki çocukların korunmasına adamıştır. Hala da adamaktadır. Detaylı bilgi isteyenler için işte de bağlantımız. 


   Filmi pek sevemedim. Tamam verdiği meşazlar var. 

   - Amerika'da hala bir ırkçılığın olduğu,
   - Sistemin (kapitalizmin) insanlar için değil tamamen kendi için olduğu, 
"bu parayı jakuzi, tatil ya da lüks için istemiyorum, ölmek üzere olan çocuklar için istiyorum"
"kusura bakma sem, daha fazla para almaya gücün yetmez !.."
   - insanın nasıl değişebilirliği,
   - insanın nasıl duyarsız bir öküz olabilirliği,

konularına göndermeler var, saygı duyuyorum.

   Ancak : 
   - karısını zorla kucak dansına göndermeye çalışan, şiddete aşırı meyyal bir eroinmanın, vaftiz havuzuna dalmasıyla beraber adeta bir amerikan evliyasına dönüşüvermesini anlayamıyorum. 
   - organize dinlere olan muhalifliğimden midir nedir, herhangi bir dinin sinemaya alet edilmesinden (daha doğrusu reklamının yapılmasından) hiç hazzetmiyorum. 

   Cerırd Batlır yakışıklı bir kardişimiz tamam da. Bu film gibi bir kaç filmde daha oynarsa kariyeri çabuk bitebilir. Maykıl Şenın (ki oyunculukta Batlır'ı bitirir) yevmiyeyi kurtarayım yeter şeklinde bir oyun çıkarmış. Görüntüler, müzikler iyi, kurgu, senaryo zayıftır. 

   Hutular ve Tutsiler birbirini keserken (2.000.000'dan (yazıyla iki milyondan) fazla ölü) gözlerini sımsıkı kapayan uygar dünyanın Sudan'a bu hassasiyeti nedir ? diye merak etmeyecekseniz.
   Manallahım protestan mı olsam ne ! demeyecek kadar sağlam bir itikadınız varsa.
   Amatem'i lağvetsinler yerin vaftiz havuzu kursunlar diye düşünmezseniz.
   Yemişim filmi Cerırt Batlır'ın hastasıyım diyorsanız.


İyi seyirler dilerim...

10 Mart 2012 Cumartesi

Öfke Yazısı !....



   Sabahtan beri kulağıma takılmış bir şarkıyı dinliyordum fiziden. Udi Mehmet Bey'in "Kederden mi Neden Bilmem" adlı Hicaz şarkısı. (usulü düyektir). Zeki Bey ve Melihat Gülses'ten doğru yorumlarını aldıktan sonra Handan Kara ve Tenekeci Mahmut yorumlarını da dinledim (Handan Hanım naif, Mahmut Bey damardan yorumlamaktadırlar)(Tenekeci Mahmut da candır bu arada)  ve klasik müziğimizin birleştirici, sakinleştirici, metadonlaştırıcı (aslan sütü ile beraber olduğunda), gücünü bir kez daha idrak etmekteyken kızıcığımın seyrettiği sabuk bir yarışma programının arasında bir tanıtım gözüme takıldı... 

   Şişman birtakım insanlar tren çekiyorlardı (vallahi !..), devamında daha da kuntastik görüntüler vardı : karda yuvarlanmalar-yarıçıplak tartılma seansları-havuzda debelenmeler-açan çiçekler-yeniden doğuş gazlamaları-eskiden manken olan itici ötesi bir sunucunun durumdan vaziyet alan/ders veren ses tonu vs.vs.

     Dedim : "kültürümüzün geldiği noktaya bak" ya da "bakma !". 

   Pornografidir bu, zulümdür, ticaretin çok ahlaksız bir yorumudur. Yapmayın, etmeyin, seyretmeyin, seyrettirmeyin. Günahtır, yazıktır. Belki siz kendinizi izole edebilirsiniz, çocuklar ne yapacak ? Onlara acıyın efendiler, hanımlar...

    Millete bunu reva görenlere de bir kaç sözüm olacak.

    Umarım ve dilerim ki :

   tüm zürriyetiniz sizin yaptığınız programları seyrederek yetişir 
   siz de o yarışmada teşhir ettiğiniz zavallıcıklar kadar kilo alırsınız,
   sizi de teşhir ederler,
   erkekseniz pipiniz düşsün, kadınsanız kukunuz kurusun.
   çok sıkışasınız da girecek tuvalet bulamayın,
   oğlunuz balet, kızınız kasap olmak ister işşallah,
   derdiniz anüsünüzden olsun da basurdan oturamayın,
   davul olun da tokmağınızı bana versinler,
   dar sokaklarda uzun bıçaklara gelesiniz,
   saçınıza sakız yapışsın da, kestirmek zorunda kalıp, beslemelere benzeyesiniz,
   uyuzunuz olsun da kaşınacak tırnağınız olmasın,
   gavur memleketlerin tuvaletlerinde tuvalet kağıtsız kalasınız,
   kabak çekirdekleriniz ve bademleriniz hep acı çıksın,
   siparişleriniz hep geç gelsin, Allahım en ukala garsonları size reva görsün,
   çorbanız soğuk, ayranınız sıcak olsun,
   suratınızı bezlekalar (Hatay'da sümüklüböcek) yalaya,

   
Aklıma başka gelmiyor, oh harım serinledi biraz....

   
   
   

4 Mart 2012 Pazar

"Kalemimin Sapını Gülle Donattım"

   Ertem Eğilmez filmi izler gibi oluyorum Ferhan Şensoy'un kitaplarını okurken.    Şu bir gerçek ki : Ferhan Bey Türkçemizle yoyo gibi oynuyor, hoplatıyor, zıplatıyor, takla attırıyor, ağzı açık okutturuyor, çokça gülümsetiyor, dönemi çok iyi yansıtıyor.
   "KSGD", bir nehir anı kitabı. Bu anılar; ikazsız geri dönüşler, ileri gidişler, faili meçhul sayıklamalar içerse de kendi içinde garip bir tutarlılık halinde.  Kah Cumhuriyet öncesi döneme gidiyor, kah yakın tarihimizin askeri darbelerini okuyoruz. 
   Şimdilik ikinci okumamdır. Tiyatroyu, günlük tutmayı sevdirir adama. Anlatmakla olmaz okumak gerektir.
   İnsan düşünmeden edemiyor. Ne şanslı adammış Ferhan Bey. Tahir Alangu edebiyat hocası, oyunlarını ilk okuyan Haldun Taner, sınıf arkadaşlarının çoğu günümüzün önemli tiyatrocuları. Neyse fazla ipucu meraklıyı kaçırır. Okuyunuz, okutturunuz.
   Aşağıdaki hikmetler gibi nicelerini barındırmaktadır...
"kim taktı saatin yelkovanına bu püfür yelkenleri?"

"elektromangal bir delikanlı gönlü işte"
"pacalı donu iki ucundan tutumuş çekiştiriyoruz. birden çart diye yırtılıyor iki parçaya. aslında bacaklarıma birer parçasını giyebilirim ama ortasının olmaması saçma"


"tanri cok buyuk, insani yaratmis insan da pek kucuk degil, tanriyi yaratmis"

"Emlakçının yardımcısı Haluk pek okumamıştı. Defteri mefteri yoktu Haluk'un.."
"Hayvan Engin" (Engin Ardıç'ın Mekteb-i Sultani lakabıdır)

Carnage

Takke Düştü Kel Göründü !..

   Tek mekanda geçen filmlerden biriyle daha karşınızdayız sinemaseverler.. Titrini pek sevmiyorum (pedofil) ama yönetmenliği iyi Bay Polanski, bizi "Hayalet Yazar"dan sonra "Vahşet"le karşı karşıya bırakıyor.

   Evet film tek mekanda geçiyor, bu da beraberinde bir sıkıntı getiriyor, ama ilerledikçe oyunculuklara ve repliklere konsantre olursanız seksen dakikanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. İzledikten sonra "acep tiyatro oyunu mudur ?" diye düşündüm, araştırdım doğruymuş. Rahatlıkla sahnelenebilirmiş diye düşünürken onun da çoktan yapıldığını öğrendim. Bir de canlı canlı izlemek isterdim.. Neyse, gelelim filme :
   Çocuklarının yaşadığı bir kakışma meselesinden dolayı, konuyu "uygar" çerçevede uzlaşma yoluyla halletmeyi amaçlayan son derece "uygar" yetişkinlerin biraraya gelmesi konu ediliyor. İlk başlarda "aman efendim ilkeller gibi çocuklarımızın tarafını tutmiyciiz tabiyki" diye başlayan diyaloglar, çeşitli aksilikler (Keyt Vinslet nasıl öyle ağız dolusu kustu ortaya anlamadım valla !), süperego zayıflatan lubrikantlar (18 yıllık single malt) ve nihayet egoların kendini göstermesiyle "vahşet tanrısı"nın zuhur etmesini adeta ibretten titreyerek temaşa ediyoruz. 

   Batının soykırımlara duyduğu göstermelik empatiye,
   Toplumdaki gizli kast sistemine (sifon muhabbeti) ilişkin güzel eleştiriler,
   İlkelliğin, ne kadar eğitimle sırlanmış olmasına rağmen hala içerlerde bir yerlerde taş gibi durduğuna,
   Standart tepkilerin üniversal olduğuna,
   Hempstırların vahşi doğada hayatta kalabildiğine,
   Alkolün şişede durduğu gibi durmadığına, dair güzel tespitler barındırır.

   Bir iki satır da oyunculuklar için : Codi Fostır, Keyt Vinslet, Kristofır Valtz ve Con Reli üstlerine düşeni fazlasıyla yapmışlar. Bay Kristofırın cep telefonunu, Bayan Keytin parfümünü ve aynasını kaybedince yaşadıkları çok komik. Özellikle Bay Kristofır yerde boynu bükük küçük Emrah gibi oturunca pek acıklı oldu. Con Reli gizli münevver odunsu rolünde pek iyi. Keytin sarhoşluğu pek pis, Codinin isterikliği izlerken gerer adamı.
    Filmin son sekansında, yaşanan tüm arbedenin çocuklar için pek de anlam ifade etmediğini görüyoruz. 

    Valla ben sıkılmadım, sizler de sıkılmayabilirsiniz, hoşunuza bile gidebilir.

29 Şubat 2012 Çarşamba

"Incarceron"

Biz mi Yaşlandık, Fantazya mı Yavanlaştı ?
    Yabancı dilimi geliştirmemdeki en büyük motivasyon, Hobbitler ve Tolkin Amcabeydir.  Yükzük tayflarının hayatıma girişiyle; henüz çevrilmeyen "Kralın Dönüşü"nü alıp kırık dökük İngilizcemle devirmeye çalışmış, arada kadim elf lisanını da yara döke sökmüştüm. "Fantazya böyle bir şey demek ki" dediydim. Çok da hoşuma gitmişti. Tema pek klasikti : iyi ile kötünün savaşı. Ancak Tolkin bunu öyle bir sanatla yapıyordu ki, hayran olmamak olanaksızdı. Hayali klanlar için şecereler döktürüyor, alfabe kurguluyor, lisan icad ediyordu. Karakterler çok iyi işleniyor, alt kimlikler için bile uzun uzun kurgulamalar yapılıyor, zihinlerimiz şallak mallak oluyordu. Durduk yerde bir mitoloji, bir felsefe, bir din kurguluyor üstelik bunu yaşadığı çağın civcivli siyasal hayatına bağlantılı bir şekilde beceriyordu. (Sauron'un kuşatma cihazları=Almanya'nın panzerleri)
   Sonraki fantazya Heri Potır idi. Evet biraz ticaret (özellikle serinin sonlarında) kokusu geliyordu hafiften, ama yine de fena değildi. Küçük ayrıntılar iyi işlenmişti ve zannediyorum ki günlük hayatımızda farkedemediğimiz bir dünyanın bizlerden azade ve renkli bir şekilde varolduğunu bilmek hoşumuza gidiyordu. Neyse o furya da bitti. 
   En nihayet zuzumun gazıyla "Ucubeler Sirki" ve "Açlık Oyunları"nı hatmettik. İkisi de hiç fantazya tadı vermedi bana. Fazlasıyla para kokuyor, romandan ziyade senaryo gibi algılanıyordu. Mesela Tolkin Beyamcanın mastırpiisi için senaryolaştırma gayreti gerekiyorken son fantazyalar için fazla bir çaba gerekmiyordu. Direkman kafada (arakolpa kafası !) film olarak beliriveriyorlardı . Nitekim her ikisinin de önce biri (Ucubeler Sirki) filme çekildi; diğerinin de gazı geliyor, yakında izleriz. (yavan olacaklarından şüphem yok Bkz.Golden Compass, Narnia Günlükleri vs.vs.)
   Geçen gün farklı bir beklentiyle "Incarceron"a da başladım. Onbir saatlik okuma ile bitti.
   Beklentilerim mütevazi olsa; güzeldi. Her bölüm bir merak ve aksiyon piki ile bitiyor, daha sonraki bölüme merakla başlanıyordu.  Fantazya ögeleri sağlamdı. Proto ve antogonistler usülünce yerleştirilmişti. Ama maalesef karşılaştırıldığı kriter çok iyiydi. (Bkz.Tolkin Amca !..)
   Peki neden bu "Incarceron"u bitirince aklıma TOKİ konutları geliyordu ? Sonra yazılış süresine baktım. Bir yılda yazılmış, ardından hemen serinin ikinci kitabı "Safik" gelmiş. Bir nevi seri üretim !. JKRovling JRRTolkin'in izinden gitmiş fantazya yoluna girmiş ama bu kadar da seri üretim yapmamıştı. Ben bu kadar seri üretimi sevmiyorum. Kitapta butik iyidir. 


Ketrin Hanım benden sadece sekiz yaş büyük sadece ama zaman ona oldukça cömert davranmış. Halefi Rovling hanım gibi bir öğretmen.  Umarım bu yazdıklarını bir iş olarak görmüyordur. Nasıl : "müzik endüstrisi" terimi benim için oksimoronsa, "edebiyat işi" de aynıdır.  Durduk yere kadıncağızın günahını almak istemem. Denemek için bundan sonraki yazdıklarına bir göz atacağız elbette. Ama serinin devamını okumaya katlanamayacağım. 


   Yine de türün meraklısıysanız okunabilir. Açlık Oyunları'nı ve benzerlerini sevdiyseniz bunu da seveceksiniz...