30 Eylül 2022 Cuma

"Reprise" Arkadaşlık, Yazma Tutkusu, İlişkiler ve Hayata dair.

 
   Yoahimtrier'e otör (evet efendim otör, yoksa auteur yazmayı biz de biliyoruz!) yönetmen diyebilir miyiz? Evet diyebiliriz. Nedir: kendisinin son filmini (Bkz. burada) izlediğimde sinematografisine göz atmaya karar verdim. En iddialı işi olan 2006 yapımı röprizde son filmindeki anlatımın çok benzeri vardı. Eminim kendisinin başka işlerini izlesem, fularımı kuşanıp "hımm bu bizim yoahimin filmine benziyor" şeklinde ahkâmlar kesebileceğimi sanıyorum. Malumunuz otör yönetmen de, kendine ait anlatımı olan yönetmenlere verilen bir payedir. (Örn.Vesendırsın, Fransuatrufo vb.)
   Neyse filmimize gelelim. Düz sinefile gelmez (ne vereyim abime? Bullet Train izlesin onlar (hoş o da eğlencelidir)). Edebiyatla, ilişkilerle, arkadaşlıkla, aşkla, psikozla, yazma tutkusuyla rabıtanız varsa tadından yenmez. 
   Reprise frenkçede tekrar anlamına geliyor. Filmimizi dikkatli izleyenler bunun ne anlama geldiğini şıpınişi anlayacak ve pek hoşlarına gidecektir. Bu kez (yine iyi sinefilin ancak anlayabileceği üzere) iyi bir sonla bitirmiş Bayan Trier'in sevgili oğlu. Ama bu demek değildir ki filmimiz normal bir iş gibi başlıyor, seriliyor, düğümleniyor ve çözülüyor. Yok öyle! Hayatın kendisi gibi bir akışla izliyoruz olan biteni. Son tahlilde diyor ki: "zamana bırakın, zaman her şeyi halleder!". Fena motto değil. Bir kere daha izlenir.

21 Eylül 2022 Çarşamba

"Mutlu Yaşam Üzerine&Yaşamın Kısalığı Üzerine" Seneca'dan İnciler.

    Roma Stoacılığının önemli ismi Seneca'dan (ömrünün sonlarına doğru yazdığı ve pek kendine özgü) mutluluk ve yaşam üzerine iki metin. Hepi topu 75 sayfa ama iki aydır okuyorum. Stoacıların kendilerine özgü (fazla felsefi olmamasına karşın, hiç durdurak vermemecesine peşisıra önerileri, öğütleri sıralamaları) üslubunda yazılmış ve Sokrates stoacılığının daha yumuşatılmış bir versiyonu olarak farklılaşıyor. 
   Mutluluk için haz peşinde koşmaktan kaçınıp, kendimizi felsefe ile tanımayı, yaşam için ise boşluklar yaratıp o boşlukları ihtiyacımız olan şeylerle doldurmayı, anı yaşamayı öğütlüyor Seneca. Tabii böyle yazmak Karamazov Kardeşler'i özetlerken sadece "olay Rusya'da geçiyor" demek gibi olacak (Woody Allen'a selam olsun!). Seneca biraz varsıl bir insan ama savunduğu felsefe dünya malının peşine düşme diyor. İlk metinde Seneca sıklıkla "yahu zenginim ama bir sor neden zenginim? Bunun bana ne faydası var" şeklinde açıklamalar yapıyor (ört ki ölem!). 
   Derinlere yuvarlanmam nedeniyle okumaya hallendiğim stoik metinlerin sondan ikincisini de böylece bitirmiş oluyorum. Epiktetos'un "Enkheiridion"unu da hakketiğimde, bir süre felsefi metinlere ara verip kurguya yöneleceğim. İtiraf etmeliyim ki bunun gibi stoik satırlar kimi zamanlarda cankurtarıcı oluyor. Ara ara bakmakta fayda var. Ancak durup dururken okunursa pek işe yaramayabilir. Bir nevi ecza kutusunda duran Reflor gibi. Orada faydasızca durup dururken diyare olduğunuzda aniden hayatın ışığı gibi gelir adama (bu gereksiz metafor da hep anasonlu, içine su katılınca beyazlayan sıvının işi). 

19 Eylül 2022 Pazartesi

"Hayat" Kuantum Psikanaliz.

 Engin Hoca 181 sayfalık "Hayat"ı 2002'de henüz kuantum fiziği günümüzdeki kadar popüler olmadan önce yazmış. Malumunuz: atomaltı fizikte parçacıkları tanımlamak mümkün değildir. Bunların teorik mevcudiyetini mümkün kılan, aralarındaki ilişkidir. Bunun psikanalize yansıtılması ise hayli ilginç. Birey olarak fazla bir değerimiz yoktur demeye getiriyor Engin Hoca, bizleri tanımlayan başkalarıyla kurduğumuz ilişkilerdir. Tartışılır. Ama farklı bir bakış açısı. Sadece bu değil; Gazzali'den Zohar'a Feynman'dan Ursula K.Le Guin'e İdris Han'dan Karl Gustav Jung'a savını destekler yönde alıntılar da var. Katılırsınız katılmazsınız ancak bölüm aralarında geçen kimi tespitler oldukça çarpıcı (mahdut miktarda alıntı fotoğrafın altında var).
   İlk bölümün başlangıcı Konfüçyüs'ün "En zor şey, karanlık bir odada bir kara kediyi bulmaktır. Özellikle odada kedi yoksa" deyişiyle açılıyor ve kapanış sayfasında beni oldukça etkileyen bir cümle var. "Bana göre, hayat bir dizi rastlantı ve bizim o rastlantılarda birlikte nasıl varolduğumuz ya da olmadığımız. Önce günaydın, sonra biraz haz, biraz acı, biraz aşk, biraz hayal kırıklığı, biraz sıcaklık, biraz yalnızlık, biraz boyun eğme, biraz başkaldırı ve ardından iyi geceler. Düş gücü ve tutkuları engellenmişler için hayat, çocukken oynadığımız oyunların büyüyünce izin verilmeyen oyunsuzluğu. Bence hayat, burada saydıklarımla ve saymadıklarımla, tartışılması gerekmeyecek kadar sıradan ve yalın. İnsanlık tarihi boyunca onu karmaşık bir hale getirme yönünde öyle ustalaşmışık ki bazılarımız bununla ilgili bir şeyler söyleme ihtiyacını duyuyoruz; hayatın kendisinden çok, onu çözülmesi zor bir yumağa nasıl dönüştürdüğümüzü anlatabilme umuduyla." Bendeniz okurken katılmadığım yerler olsa da haz aldım. Elbette siz bilirsiniz. 

"Korkmadığımız ve savunmada olmadığımız zamanlarda güzelleşiyor ve daha anlamlı bir hal alıyoruz, üzerimizdeki örtünün yükü hafiflediğinden. Ama çoğu zaman, acımasız çalşma koşullarının, klişeleşmiş sosyal ayinlerin ve yakın ilişkilerimizdeki abartılı beklentilerin ortasında savrulup, şartlanmalarımız doğrultusunda kendimizi dış dünyaya endeskleyiveriyoruz. Bir başka deyişle, yaşantılarımızın başlangıcının bizden değil çevremizden kaynaklanmasını beklercesine kendimizi dış etkenlere bırakıverme eğilimindeyiz, zedelenme ya da anlaşılamama korkularımızdan ötürü risk almaktan kaçınarak." S.166)
"İnsan ya da aslında doğadaki her varlık sürekli olarak bir dengeye ulaşma çabası içinde. Ancak eğer ulaşılan bir denge durumu fazla uzun sürerse bu yeniden dengesizliğe dönüşebiliyor ve yaşanmakta olan "durum"u yeniden "sürece" dönüştürme ihtiyacı beliriyor. Bu ihtiyacı fark edemeyenlerin hayatı yavaş yavaş kurumaya başlıyor, çoğu zaman yetişkinliğe ulaşmakta olan çocuklarına karşı bağımlılık geliştirerek." (S.86)

5 Eylül 2022 Pazartesi

"Parfümün Dansı" Sekizinci Sortide Sıkılabilirsiniz!

   Seattle, New Orleans, Paris ve (Alobar ve Kudra'nın rotaları girift o yüzden belirli bir yer yazmak zor) çeşitli coğrafyalarda; çift zamanlı ilerleyen, Bay Robbins'in kitaplarının arasında en sardıran kurguya sahip kitaptır. 
   İlk okuduğumda ilkgençlik yıllarımdı. Henüz ikinci ya da üçüncü baskısını yapmıştı. Bir solukta bitirdim ve okuduğumda aklımdan çıkmayan şey bugün de gülümsetti (Alobar harman olduğunda Kudra'nın terliğini büküp ucunu yakarak tüttüre tüttüre içer!). O günden bugüne çok kereler okudum (hesabıma göre bu sekizinci, çünkü aldığım sekizinci kitaptır (eşe dosta hediye ettim çok kereler (sevaptır (bu 45. baskı)))). Yaşadığım ilginç günlerde zihnimi hafifletmek için yine baktım kitaplığıma yine bulamadım. Mecbur aldık sekizinciye, yavaş okuyacağım diye diye üç günde bitti. Nedir: birçok yeri hatırladığımdan olacak eski aldığım hazzı alamadım. Bir de bu kez Bay Robbins'in ana fikir olarak verdiği fikirleri fazla içselleştiremedim sanırım. 
   Evet yazarımızın spiritüalizm, içsel zenginleşme, bilinç yükseltme, budizm ve daha nice öğretiye yakın durduğunu biliyorum ama evrenin alışkanlıklarının değiştirilebilmesi uğruna ölüme karşı durmak, zamanı durdurmak fazla makul gelmiyor frontal loblarıma. Yine de ne budizme ne hedonizme yaranan kendi başına bir felsefeyi oturtmak da kolay iş değildir. Tom Amcanın kitapları hep okunur, hep ruha letafet verir.

4 Eylül 2022 Pazar

"Aşk ve Şehvet Üzerine - Cinslerin Duygusal Farklılıkları" Seksist Psikanaliz.

   Aşk konusunda okumalara sardım. Platon'dan, İbn-i Sina'ya, Schopenhauer'dan Montaigne'e, Freud'dan Lacan'a, Geçtan'dan Güleç ve Hasanoğlu'na varıncaya dek okudum, okudum. 
   Sonra da bu aşk denilen menfur ve müthiş olgunun nedenselliği konusunda psikologlar ve psikiatristlerin yaptığı birtakım ortak saikler&tespitleri inceledim. Gördüm ki: günümüzdeki tanımlar ne Schopenhauer'ın "yaşam istenci" ne de Freud'un "haz ilkesi"ni içeriyor (eskidi bunlar zaar (zaar!)). Buna mukabil konuştuğum her profesyonelde bir "ego ideali" tanımı dikkatimi çekti. Bunun da kökenine inince Freud'un halefi Theodor Reik'e vardı yollar. Freud'un en iyi öğrencisi ve sonrasında meslektaşı bu zat, nazizmden kaçıp yeni dünyaya varınca tıp kökenli olmadığı için eziklenmiş önceleri. Ancak sonrasında başta Lacan olmak üzere Reik'ten fazlaca etkilenmiş önemli isimler ve ABD'de yakın dönemde psikanalizdeki gelişmelerde çok etkin olmuş. 1957'de yazdığı "Aşk ve Şehvet Üzerine (Cinslerin Duygusal Farklılıkları)" adlı kitap memleketimizde iki cilt olarak basılmış. Her nedense birinci cilt hiç bir yerde (Nadir Kitap bulunan yerlerde dahi) yok. Bulamadım. Çaresiz aldık ikinci cilti ortadan başladık. 
   Şu ahir ömrümde bu kadar seksist bir metin okumamıştım. Günümüzde yapılan aşk tanımlamasını içeren kısacık III.Bölümden (kitabın ilk 33 sayfası) sonrası cinslerin duygusal farklılıklarına ayrılmış (kitap 296 sayfa). Sıkça yapılan psikanaliz seanslarından örnekler verilen başlıklarda kadına yönelik müthiş bir negatif ayrımcılık fışkırıyor sayfalardan. Feminist bir insan değilim ama yazılanların çoğuna katılmıyorum (şükür birazcık akl-ı selim kaldı). Üstelik yazar bu bölümün başında yaptığı küçük bir girizgahta okuttuğu metin hakkında; görüşlerine değer verdiği bir kadın meslektaşının "Hakkımızdaki (kadınlar) izlenimlerinizden çoğu doğru. Hiçbir erkek bu kitabı okumamalı" dediğini yazıyor. Kadınların ne sinsiliği kalıyor ne yalancılığı, ne çaresizliği. Gömdükçe gömmüş Reik Efendi! İlk okumanın verdiği acemilik mi dedim ama sonra notlar aldığım, çizdiğim yerleri bir kez daha geçtim. Yok arkadaş (dönemin ruhu mu bunu yapan bilmem ama) bildiğin maço psikanaliz bu! 
   Her insan başka bir dünya, herkesin hikayesi eşsiz. Bunları standarta oturtmak da pek mümkün değil. O yüzden bu konuda yazılanları okumak ufkunuzu açabilir ama hayatınızda biraz boşluk verip kendinizi analiz etmeniz en iyisi olacaktır. Bilge filozofumuz Cem Yılmaz'ın dediği gibi "herşey içimizde". 

3 Eylül 2022 Cumartesi

"Kendime Düşünceler" Başucu Kitabı Olur.

    Dört ay önce yaşadığım bir hayat krizi ile Stoik düşünceye meylettim. Ne yalan söyleyeyim; ilk okuduğum kitap pek faydalıydı (amerikan usulü hap şeklinde felsefe!). Sonra bu kitaba ilham veren başlıca eserleri kıraata başladım. Nedir: bunlar başından başlayayım sonuna kadar okuyayım türü metinler değildir. Şöyle benzetelim: beş dakikada sigarayı tüketip bitirmek gibi değil eski usulde sarılmış tömbeki tütünüyle kadim model nargileyi uzun süre tüttürmek gibidir (bir saati aşar çoğu zaman). Nefesi fazla sık çekmemek (nefes sıcak ve harlı gelir) ama közü geçecek kadar da ihmal etmemek gerektir (sık sık "seri köz getir" diyen tayfadan olmamak istiyorsanız (bunlar bilmez nargileyi. moda olduğu için içerler (ömürlerinde Tophane'ye (o kadim kahve) ya da Çorlulu Ali Paşa Medresesine ayak basmamışlardır))). Hülasa özen ve zaman gerektirir stoik okumalar. Bunun için (uzun olmasalar da) bitirmesi zaman alır.
   Marcus Aurelius. Stoacı filozofların en kudretlisi. Henüz 18 yaşındaymış erki eline aldığında, 59 yaşında ölünceye kadar da Roma İmparatoru olarak yaşamış. Filozof İmparator diyorlar. Hakkaniyetli ve hoşgörülüymüş. 
   Stoacıların amacı mutsuzluktan kaçmak, dinginliği ve neşeyi yakalamak. Hal böyleyken işbu metni Aurelius'un savaş seferlerinde yazması oldukça garip gelebilir okura. Gelmesin! Her ne kadar amaç sükunet olsa da stoacılar görevden asla kaçmıyor. Görev, sefere çıkmaksa bunu da hallediyorlar.
   Kitabımız 133 sayfa olmasına karşın yukarıda belirttiğim sebeplerden, bir ayı aşkın zamandır başucumda duruyor. İlk sayfadan itibaren Aurelius'un tavsiyeleri var. Herhangi bir mantıksal akış olmadan 133 sayfa biteviye öğüt. Bunları aklınızda tutmak ve hayatınıza uygulamanız imkansız elbette. Ancak şöyle bir şey var ki yazmadan edemeyeceğim: Herhangi bir yerinden başlıyorsunuz, bazı yerlerin altını üstünü çiziyor, derkenarına notlar alıyorsunuz. Bir iki sayfa sonra bir akış oluşuyor ve garip bir ruh haline giriyorsunuz (Tibet'in monoton dua metinleriyle girilen akış gibi), içinize garip bir huzur doluyor, okuduklarınızın sabit diske kaydedilmediğini biliyorsunuz ama nedense hoşunuza gidiyor. Ertesi gün kaldığınız yerin 15 sayfa öncesinden başlıyor, aynı döngüyü yine yaşıyorsunuz. Böyle böyle bugüne kadar başucumda kaldı. Sonuncu sayfaya geldim ama yine başucumda kalmaya devam edecek. Birkaç ay sonra önce çizdiğim yerleri, sonra da tümünü yeniden okuyacağım. 
   İlginç zamanlar yaşayan kâriler ıskalamasın.

22 Ağustos 2022 Pazartesi

"Güneşe Bakmak" Irvin D. Yalom'dan Psikoterapiler.

   Bakmayınız Kabalcı'nın yukarıdaki kapağına, bendeki Pegasus edisyonu (piyasada en çok o bulunuyor ama her nedense kapak fotoğrafı pek yok). Muhterem Bayan Yalom'un oğlu pek sevilmeyen bir konuyu ele almış yaşlılık yıllarında. Ölümle yüzleşmek!
   241 sayfa, yedi bölüm. Yalom, her kitabında olduğu gibi burada da kavramı kendine göre yorumlayıp hemen vaka örnekleriyle okurun zihninde oturtmaya çalışıyor. Bir türlü içselleştiremedim okuduklarımı. Sorun: vakaların bizdekinden çok farklı bir toplumdan seçilmesi nedeniyle perspektiflerinin bizimkinden farklı olmasıdır. Ayrıca nedensellik ve sonuçları bağlama konusunda yazarımıza katılmadığım birçok yer var. Bunlar yanlış olmayabilir ama bana göre doğru da değil. Herneyse koskoca örvinyalomu gömmek bana düşmez, düşebilemez. Ama fakire göre sekiz Yalom bir Geçtan, iki Hasanoğlu etmez!
   Ömrümce ölümle pek yakın olduğum zamanlar oldu (misal: bir seferinde 24 saatten fazla yüzümün dört parmak üstündeydi). Çok ölüm gördüm. Kimbilir belki de bundan olacak, gerektiği kadar korkmuyorum ölümden (muhtemel, son zamanlarda sardığım stoik düşünceden, kim bilir?). O yüzden hızlı okuma ile geçiştirdim desem yalan olmaz. 
   Ancak insanevladının laneti ve kudretidir ölümlü olduğunu bilmek. Bu korku, bilincimizin altına&üstüne&kenarına&berisine bilerek/bilmeyerek sirayet etmiştir. Korkmuyorum diyen yalan söyler (az olur, çok olur ama vardır). Bu korku hayatınıza gereğinden fazla etki ediyorsa (elleriniz dezenfektandan çatlamış, kulaklarınızın arkası hala maske izlerinden hassassa mesela) bir göz atıp bilgilenebilirsiniz. Bilgi korkunun düşmanıdır. 

20 Ağustos 2022 Cumartesi

"İnsan Olmak" İnsan Olmanın Zorlukları!

   Kapakta Rene Magritt'in (pek severim) "Cam Anahtar"ı olan, hepi topu 183 sayfa, ilk&sonsöz ve 12 bölümden oluşan ancak içeriğinin derinliği nedeniyle 15 gündür altını üstünü çizerek kenarına notlar alarak, neredeyse iki kez üzerinden geçtiğim Engin Geçtan klasiğidir. 
   Öyleymiş. Schrink'imin bana önerdiği ilk kitaptır (diğerlerine de bakıciiz). Yayımlandığı 1983'ün dinamiklerinin çok daha ötesini görmüş yazmış Engin Hoca. Kimi yerlerde "hımm bu o dönemin paradigması" dediğiniz paragraflar var ancak geneli insanın fıtratı eksene oturtularak yazıldığından, "bu tespitler eskimiş" dediğiniz yerler pek yok. 1983'den 88'e (Adam ve Remzi Yayınları) yirmibeş (25), 2003'den 2022'ye (Metis) yirmidört (24) baskı yapmış (azdır böyle baskı yapan kitap). 
   "Birey ve Toplum" bölümüyle başlayıp insanevladının serencamını didikleyen, zihnimizde gezinen bir sürü duyguyu, ilişki şeklini ve sonuna doğru "Yaşam ve Ölüm"'le bitmeyip "Kendini Yaşamak" (ki yakın zamanda geçeceğim gerçek hayattaki pratiğine) bölümüyle biten akış; akıl fikir işidir. Kitapta beni zorlayan şey: her bölümde kendimle ilgili benzerlikler bulmam oldu. Genellikle sorunlara yönelik tespitler olduğu düşünülürse bu pek de iyi bir şey değil. Ancak Engin Hoca sonlara doğru okurun ensesini karartmadan ışıkları açmasını da bilmiş. Epilog  (ne işim olur epilogla?) sonsöz, insanlığın yıkıcı yanından ziyade yapıcı yönünün üstünlüğünü vurguluyor. 
   Kendinizi ve çevrenizdekileri daha iyi anlamanız için öneririm (ama kitaptan öğrendiğim kadarıyla en önemlisi kendinizi anlamanız, en önemlisi!).

15 Ağustos 2022 Pazartesi

"Tibet Şeftali Turtası" Tom Robbins'in Kutsal Kase'si.

 Sekiz romanını da zevkle (kimisini az, kimisini çok ama hep zevkle) okuduğum Tom Robbins'in bugüne kadar okumayı ertelediğim biyografi olmayan "yaşanmışlık" metni Tibet Şeftali Turtası'nı da Ankara-İstanbul-Bandırma üçgeninde bitirdim (Çabuk bitmesin diye günde 30 sayfayla sınırlandırmıştım kendimi ama olmadı işte).
   Üstat, rahmetli Babamla yaşıt (1932 doğumlu) ama çağdaşlarının aksine her daim bohem yaşamın peşinde kuntastik bir ömür yaşamış (paraya sıkıştığında kıçını kırmızıya boyayıp, sefil bir barakanın çatısında babun olduğu (bu arada tamamen sivil olduğunu da belirtelim) bir happening yapmışlığı dahi vardır (daha neler neler)). 
   Sıradışı zekası, eğlenceli kalemi, dalgacı bakış açısı (onun için en büyük övgü, öğretmeni üç yaşındaki oğluna "babanın mesleği ne?" diye sorulduğu zaman Fleetwood'un "benim babam çılgın bir büyücü!" demesiymiş mesela), romanlarına başladığı gibi bitirmemesi (bkz. şu yazı) buna mukabil bunca çılgın metnin içinde zen hikmetleri yumurtlaması, zihninizi oldukça yoracak sorular sordurması bile kitaplarını okumak için geçerli nedenlerdir. Evet! son dönem kitapları eski pırıltısından yoksundur ama sırf o betimlemeler için bile gideri vardır romanların. 
   Bir de tevafuk mudur, tesadüf müdür bilemem ama ara ara zihnimdeki soruların cevaplarını aldığım paragraflar sıklıkla karşıma çıkar. Aşağıda bu cevapların ve şımşıkırdak betimlemelerin olduğu makul uzunlukta alıntılar var. Meraklısı okur.
   Meğer ki bu çılgın büyücünün yazdıklarına aşinasınızdır, bu kitaba yakın durun (o pek sevdiğiniz romanların hangi hallerde yazıldığını öğrenmek, ilginçtir) ancak değilseniz okumanıza gerek yok. 
 
P.S.Tibet Şeftali Turtası, İsevi inançtaki Kutsal Kase'nin Tom Robbins versiyonudur bu arada!

"(1) bir durum artık fazlasıyla yıldırıcı oluyorsa, bir kararsızlık ısrarla çözülemiyorsa, konuyla başa çıkmaya çalışmak kronik bir hoşnutsuzluk, özgürlük kısıtlaması ve gelişme engeli yaratıyorsa; insanın artık kendi kafasını duvara vurmaktan vazgeçmesinin, mecazi bir dinamite uzanmasının, fitili ateşe verip tüm o mutsuzluğu kayıtsızlıkla patlatmasının zamanı gelmiştir.
(2) İnanılmaz çabalardan sonra, her şeyi denedikten sonra insan hala Tibet şeftali turtasına ulaşamıyorsa rahatlamalı, gülümsemeli, bir çatal kapıp elmalı turtaya yönlenmeli. (ki fakire göre elmalı turta, son tahlilde tamamen bizzat kendinizsinizdir)" (S.197)

Bu da bir öpücüğün uyandırdığı hisler hakkında: "İnsan o an denizlerin ikiye bölündüğünü, çalılıkların yandığını, meleklerin havada salındığı, kayaların içinden süt ve bal aktığını sanıyor; arabaların tatlı tatlı yol aldığını, antik çağlarda düşen yıldırımları ve kuzuların aslanlarla yan yana kırmızı gelinciklerle dolu bir arazide uyuduğunu hayal ediyor. Böyle saçlı sakallı bir tanrı ile çıplak bir su perisinin aynı dolu kaptan höpür höpür abı hayat içmesi misali öpüşmelerin kırk gün kırk gece sürdüğünü hayal edersiniz ama az evvel de belirttiğim gibi, öylesine hızlı olup bitmişti ki iki taraf da öpüşmenin yaşandığından kesin olarak emin değildi sanki." (S.175)

10 Ağustos 2022 Çarşamba

"Bilgenin Sarsılmazlığı Üzerine - İnziva Üzerine" Seneca'dan İnciler.

 Son dönem (III.) stoacılığın önemli ismi Seneca'dan; bilgelik ve inziva üzerine iki metin. Tüm kitap 57 sayfa, 12 sayfa epilog (ne işim olur epilogla?) girizgah, 12 sayfa kaynakça olarak düşünülürse 26 sayfa bilgelik, 10 sayfa da inziva üzerine incileri dizilmiştir Lucius Annaeus Seneca'nın. Ancak itiraf etmeliyim ki: bu güncede daha önce tanıtılan "Antik Stoacı Sevinç Sanatı" kadar pratik değildir sözkonusu metinler. Bir kere döneme ilişkin çok fazla şahsiyete atıf yapılmakta (ki bunlar bize aşina isimler hiç değildir doğal olarak) ve dönemin güncel (bize göreyse hayli eski) olaylardan bahsedilmektedir. Bunların arasındaki tavsiyeleri, tespitleri bulmak gayret gerektirir. Bilgelik metni için bu nispeten daha kolaydır ancak "inziva" dan bahsedilen bizim kadim kültürümüzdeki "halvet" gibi bir şey değil, sadece aktif devlet görevinde bulunmamak olarak yorumlayacağımız bir uzaklaşmadır. Bu konudaki okumalarım eş zamanlı olarak (Epiktetos, Marcus Aurelius) devam ediyor. Net olarak ifade edeyim en çok bunu okurken daraldım. Yaşadığım ilginç günlerin bünyede yarattığı karanlıktan (rota hala hesaplanıyor!) çıkış yolu olarak bulduğum stoik felsefenin ciddi faydalarını görüyorum. Ancak faydaların ekserisi bu metinden değildir.
   Hülasa, stoik felsefeye sıcak bakıyorsanız, elinize alacağınız ilk metin bu olmamalıdır.

6 Ağustos 2022 Cumartesi

"The Worst Person in the World" Julie'nin Serencamı.

    Julie hiç de dünyanın en kötü insanı değil! Ancak hayat insanı olmadık yerlere savurabiliyor. Genç bir cerrah adayıyken (biraz nerdlik var başlarda), psikolojiye, fotoğrafçılığa ve kitap dükkanında stand görevlisine evrildiği kariyerini; özel hayatına da bir nevi uyarlıyor. Prolog, epilog ve 12 epizod olarak kimi zaman dış seslerin de (bu yönetmen Triers Bey'in sıklıkla yaptığı birşeydir) izleyiciye yol gösterdiği, kimi zaman didaktik bilgilendirmelerde bulunan sıradışı bir pelikuladır. 

   Yoahim Bey, klasik holivut işlerinin oldukça dışına çıkarak serimdüğüm çözüm topuna girmemiş, önceden biyopsi lamellerine aktardığı duyguları (bu senaryoyu mesela holivut filme çekemez) izleyiciye bir güzel aktarmış. İzleyicinin cinsiyeti ne olursa olsun bir noktada Julie'yi içselleştirebilme başarısını göstermiş (en azından bende öyle oldu). Sanatı bilecek kadar bilgim yok ama zenaat açısından şöyle birtakım ahkamlar kesebilirim:
  • Duygularla kamera şükela eşleşmiş (tartışmalardaki hareketli, müziklerdeki ritmli, derin konuşmalardaki sabit ve uzak kadraj)
  • Gördüğüm en güzel aşık olma anını yaratan bir çekim var ki (çok ciddi prodüksiyon gerektiriyor) üstteki afişte, o çekimden bir kare kullanılmış
  • Mantarın sonra gelen kafası ve bilinçaltının bir anda üste çıkması (Big Lebowski'den bile iyi) nefis bir çekimle verilmiş.
  • Diyaloglar çok ekonomik ve cömert (nasıl oluyor demeyin, izleyin)
  • Alper Hasanoğlu usulü bir ilişki ağı yaşanıyor (yermeyin, yaşarsınız)
  • Aksel'in sanat konusunda political correct'çilere çemkirmesi ve hayatla hesaplaşması.
  • Alttaki sigara içme sahnesi de şımşıkırdaktır.
  • Renate Reinsve aldığı ödülü gayet de hakketmiştir. (Cannes en iyi aktris)
  • Epilog insanın içine oturur ya da ferahlatır (tamamen bakış açınıza bağlı)
  • Julie'nin babasının ağzına terlikle vurasınız gelir (o kadar iyi işlenmiş bir alt karakter).
   Uzun (2s8d) ama fakir bir an dikkati düşmeden yazılar çıkıncaya kadar izledi. Bir çok yerde sorular sordu, cevaplar aradı (beyhude bunlar hep!). Ama izlediğine pişman olmadı. Öneririm yani.

3 Ağustos 2022 Çarşamba

"Medianeras"a İkinci Bakış.

 


   İlk izlediğimde pek bir bayılmış ve hemmen şuradaki gibi (tıklayınız) bir yazı döktürmüş, ikinci izlememde ise daha ince işleyişler görüp daha da keyif almıştım. İçinde yaşadığım ilginç günler nedeniyle sinemadan haz almayı unuttum. Dedim "dur bir sidewalls izleyeyim". 
   Ya kuyulardan tırmanmaya başladım, yahut filmimiz pek şükela. Sonuna kadar izlemeyi (üstelik ilk ikisinden daha fazla haz alarak) başardım. 
   Her türlü (intihar eğilimi hariç) beyaz yakalı kentli ruhsal sıkıntısından muzdarip Martin ve dört yıllık ilişkisinin (kendi bitirmesine rağmen) yasını tutan Mariana; mimarinin temele alındığı iç sıkıntılarıyla kimi zaman birbirlerine teğet geçerek savrulur dururlar. Kendilerine buldukları geçici eşler (Mariana dedi adama "nefesini harcama, tükeneceksin" diye ama!) hep hayalkırıklıkları ile ayrılır. Mariana ümitsizce "Wally"sini arar. Bu minvalde biz izleyiciler, mimarinin nasıl olup da hayatımızı etkileyebileceğini (kimi zaman karanlık bir mekana kanunsuz bir pencere açmakla da olsa) hayranlık içinde izler dururuz. 
   Müzikler, oyunculuklar, kadrajlar, dış sesin kullanımı, animasyonlar ve elbette izleyiciyi düşürmeyen kurgu çizgi üstüdür. 10 Yıl önce önermiştim, şimdi hararetle öneriyorum.

2 Ağustos 2022 Salı

"Dur Bir Mola Ver" İkinciye Alınan Değişik Hazlar!

 

   Çingene ruhlu Amanda ile sıradışı sanatçı J.P.Ziller; içinde kehribara hapsolmuş bir çeçe sineği, zehirsiz iki yılan ve pire sirkiyle mürekkep vahşi yaşam parkı barındıran bir yol kenarı lokantası açarlar. Sadece sosis ve meyve/sebze suyu servis edilmektedir (kahve yoktur!). Derken İsa'nın naaşı ve birtakım kişiler de işin içine dahil olur, olaylar gelişir.
   Yayımlandığı 1971'in zeitgeistını dikkate aldığınızda yazılanlar çok anlamlı ve yerine oturuyor. Ancak günümüzün paradigmasını da temele oturtursanız değişen bir şey olmadığını görüyorsunuz. Tom Robbins, düzene, otoriteye, dine, devlete öyle salvolar savuruyor ki ister istemez spiritüalizmi, mistisizmi merak ediyorsunuz. İnsanın acı çekmesinin nedeninin, kazanma hırsı, kaybetme kaygısı ve de doğadan kopmasıdır. Otorite ise devlet değil din değil "kelebeklerin kışın güneye, yazın kuzeye uçmasını sağlayandır" (bunun illa ki Tanrı olması da gerekmez). En istikrarlı toplumlar polis toplumlarıdır ancak gerçek hayatta istikrar yoktur diyor. Daha neler neler (okumak lazım).
   Kasım 2011'de okumuşum ilk kez. Fakir şu aralar ilginç günler yaşıyor (Çin bedduası: "Umarım ilginç günlerde yaşarsın"). Dün tam da başına oturduğumda tüm paragrafı işaretleyip altını çizdiğim aşağıda alıntıladığım satırlar karşıma çıktı. 11 yıl öncesi ben, bugünkü ben'e bir mesaj mı gönderiyordu? Tesadüf müydü, tevafuk mu? Bunlar irfanımın ötesinde sorular ve asla bilinemeyecek cevaplar. Vel minel garaip! Bildiğim: son beş yıldır dalgacı edebiyattan uzak kalan zihnimin böylesi kafa açıcı metinlerden medet umduğu ve iyi yaptığıdır. 
   Velhasıl; Tom Robbins okumak kafa açmak için iyidir ama siz yine de benim yıllar önce kendisini okuma rehberi olarak yazdığım şu yazıyı (tıklayınız) okusanız iyi olur.

"Hayatını tehlikeye attın, peki ama başka neyi tehlikeye atmayı göze aldın bugüne kadar? Hoşnutsuzluğu göze aldın mı hiç? Ekonomik güvenliği tehlikeye atmayı göze aldın mı hiç? Bir inancı tehlikeye atmayı göze aldın mı hiç? İnsanın hayatını tehlikeye atmayı göze almasını özellikle cesur bir davranış olarak görmüyorum. Ne olur yani hayatını kaybeder, kahramanların cennetine gidersin, orada sonsuza dek bir elin yağda, bir elin balda yaşarsın. Mükafatını alırsın, yaptıklarının dünyevi sonuçlarına katlanmazsın. Buna cesaret denmez. Gerçek cesaret, onsuz yapamayacağın bir şeyi tehlikeye atmayı göze almaktır, gerçek cesaret insanı düşüncelerini yeniden gözden geçirmeye, değişimin güçlüklerine katlanmaya ve bilincini genişletmeye zorlayabilecek bir şeydir. Gerçek cesaret, insanın basmakalıp inançlarını tehlikeye atmayı göze almasıdır."
PS: Amanda'yı gerçek hayatta tanıdığımı söyleyebilirim ama ispatlayamam.

27 Temmuz 2022 Çarşamba

"Seçme Hikayeler" Sait Faik'ten Deniz Kokusu.

   Şu aralar psikiatri, ilişkiler üzerine okumalarım çok arttı, işlemci ısınıyor. Bu durumlarda en iyisi Sait Faik okumaktır. 123 Sayfa, 20 hikaye. Yeniyetmeliğimde okudum, son gençliğimde okudum şimdi de ortayaşın ortalarında oturtum başına. Her seferinde aldığım hazlar başka. Ancak zihnime nasıl kudretli bir şekilde nakşolmuşsa, sinağritin ölümünü de, hişt diyen (aslında demeyen) bahçıvanı da çok net hatırlıyorum. 
   Sait Faik azıcık kelimeyle dünyaları (ve hatta geçmiş zamanları canlı canlı) gözünüzün önüne getirme yeteneğine sahip. Ünlü bir yazar (tam hatırlamıyorum ama Yaşar Kemal'di galiba): "kalemin başına geçmeden önce Sait Faik okurum" demiş. Haklıymış. Bu edisyon, yazarın dördüncü duvarı da yıktığı bazı hikayelerden mürekkep (yani yazar, hikayede yazar kimliğiyle belirivermektedir). Hepsi birbirinden içten, gerçek, sahici ve özlenesi. Marmara'da kıraçaları istavritlerin, istavritleri uskumruların, uskumruları kolyozların, kolyozları palamutların, palamutları sinagritlerin, sinagritleri yunusların, yunusları orkinosların kovaladığı günleri yazıyor. Şu aşağıdaki cümle için bile tekrar tekrar okunur.
   "Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka neydi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kağıt aldım. Oturdum. Ada'nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım."(S.109)
   Bir de son hikaye "Dülger Balığının Ölümü"nü canlı izlemiştim. Yıllar önce Foça'da denize sarkıttığımız ilk parakata bir dülger vurmuştu. Yazarın betimlediği sahne birebir gözümün önünde olmuştu ancak serde yazarlık olmadığından böyle çıkarımlar yapamamış lakin gördüğüm büyülü ölümün gelişinden gözümü de alamamıştım. 
   Doğal afetlerde kaybettiğim kitaplığımda; Sait Faik'in dar, uzun baskılı edisyonlarının tüm serisi vardı. Kendi kendime söz vermiştim kitap biriktirmeyeceğim diye ama Sait Faik her zaman okunur. Noksanları ikmal etmek gerektir.

25 Temmuz 2022 Pazartesi

"Ruhun Sırları" Vaka Örnekleriyle Psikoterapiler.

   300 sayfada çeşitli vakalarla (kimi pek ilginç) psikoterapilerden örnekler temaşa ediyoruz. Özellikle kültür odaklı psikoterapi örnekleri çarpıcı. Bu zenaatın (ki bihakkın terapi yapabilmenin koşullarından birinin iyi bir ustanın rahle-i tedrisinden geçmek olduğunu Cengiz Hoca da yazıyor (bu minvalde ağır, uzunca bir eğitim sonucu elde edilen titre bir de iyi bir ustaya sahip olmanın zorluğu ekleniyor)) nasıl ağır bir sorumluluk olduğu özellikle vurgulanıyor. 
   Yaşamın dikensiz gül bahçesi olmadığını biliyoruz (bilmiyorsanız bilin, öyle!). Kimi zaman bilinmeyen yollara sapılabiliyor. Bu yolların bizi nereye götüreceği, sonunun nasıl olacağı hep meçhul. Bilmediğimiz yollarda kimi zaman zihnimiz karışabiliyor. Terapist burada devreye giriyor ama bu giriş nasıl bir giriş olmalı? Hiç bir terapist size "şunu şöyle yap, yok öbürünü de böyle yapma!" demez (dememeli). Kendiniz için en iyisini yine kendiniz bulacaksınız. Bunun için de okumak gerekiyor. Bu ve buna benzerlerini.
   Burada belirtmeliyim ki: işbu neşriyatta altını çizdiğim, yanına soru işaretleri koyduğum yerler oldu ancak genel olarak eserimiz psikoterapistlere hitap ediyor. Eğer bu işin okulunu okusaydım, bu da bir başucu kaynağı olarak elimin altında dururdu. Ancak kafası karışık bir kâri olarak bana daha önce tanıttığım eserler kadar faydalı olduğunu söyleyemeyeceğim. 
    Ya da şöyle ifade edeyim meramımı: Hasanoğlu'nun kitaplarında uzunca açıklanan durumlar burada bir iki paragrafta özetleniyor. Belki de durumumun algısı böyle olduğu için bu çıkarımı yapmışımdır. Onu ancak damdan düştüğünüzde nerenizin acıdığını söyleyerek ve bunun dermanını arayarak anlayabilirsiniz. Kiminin bacakları kırılır, kiminin ciğeri delinir. Hepsinin çaresi başka başka!

22 Temmuz 2022 Cuma

"El Buen Patron" Tipik Politikacı Tarzı İnsaflı Patron!

   Blanco terazilerinin sahibi Blanco zahiren bombastik bir patrondur. Çalışanlarını korur, sıkıntılarını çözmeye çalışır (bir yabancıyı döven ırkçı bir genci, tanıdığı bir milletvekili sayesinde hapisten alır (cahil ergen "Fortuna" adlı çok eski bir çalışanının oğludur çünkü (Fortuna ismine dikkat (Kader demektir)))), arakolpa parantez rekorunu kırar (işte bu tümcenin filmimizle alakası yoktur dikkate almayınız!), kulağı iltihaplanan güvenlik görevlisine kulaklık bulur, bale bileti hediye eder (ama niye eder?), yasak aşkı işini yapmasını engelleyen üretim müdürünü (sırf çocukluk arkadaşı olduklarından (ancak çıkacaktır vehbinin kerrakesi)) işinde tutmaya devam eder ve hatta adamcağıza konsomatris ısmarlar.
   Birtakım teşvikleri daha kolay alabilmeleri için önlerinde aday oldukları bir sıralamadan birinci çıkmaları gerekmektedir. Fabrikanın mükemmel olması lazımdır. Olaylar gelişir...
   Ağırca başlayan ilk yarıdan sonra ikinci yarı pek bir acaip oluyor. İnsanın okul ve aile arkadaşının kucağında biberonla beslediğin kızıyla (bilmeden de olsa) yatması, yasal olmayan bir baskına cevaz verdiğin seferde gönderdiklerinin birinin ölmesi ve onun babasına hala iş yaptırman, anılarını günümüzde yaşananların ihtiyaçlarına göre evriltmesi Blanco'nun günahlarından sadece birkaçı. Bu günahlara karşın nasıl hala böyle pişkin olmasına gelince onu da sıcak memleketlerinin politikacılarında, idarecilerinde pek sık gördüğümüzü söyleyelim. 
   İkinci yarı beni benden aldı. Çok ince görülen yerler var, dikkatli izleyici daha fazla zevk alacaktır. Ancak filmin bittiği yerde Fortuna'nın elindeki matkapla pek bir huzursuzca oynaması dikkatimi çekmedi değil. Bence izlerseniz siz de bu soruyu bir düşünün. Bardem'in oyunculuğuna şapka çıkarıyorum, Güneşli Pazartesiler'den sonra tam tersi bir rolü de bihakkın kotarmış.

21 Temmuz 2022 Perşembe

"Güzel Yaşam Kılavuzu, Antik Stoacı Sevinç Sanatı" Önemli!

   Önceden uyarayım! Uzunca bir yazı olacak gibime geliyor.

   Nedir hayattan beklentiniz? diye başlıyor kitap. "Şefkatli bir eş, iyi bir iş ve güzel bir ev diye cevap verebilirsiniz gerçi ama bunlar aslında, hayatınızda istediğiniz şeylerdir. Burada hayattan beklentiniz derken amacım, soruyu en kapsamlı haliyle sormak. Gündelik iş güçle meşgulken belirlediğiniz hedefleri değil, hayattaki asıl amacınızı kastediyorum. Şöyle sorayım: Şu hayatta peşinden koşarım dediğiniz şeylerden, sizce en değerlisi hangisi?"

   Bu satırlardan sonra da alıyor sazı eline vilyım bey. Bir Erkan Oğur edasında olmasa da rahatlıkla bir Erol Parlak tavrında titretiyor mızrabı (O da az değildir bağlamada). İsteklerimiz ve beklentilerimiz arasındaki farkı belirledikten sonra bunların nasıl belirleneceği konusuna giriyor ve bu minvalde devam ediyor.

   Stoacılık, felsefede pek tutulmayan, bilinmeyen, (açıkça yazayım da karnım şişmesin) sevilmeyen bir koridor. Karanlık, tozlu, metruk. Bu konuda yazılanlar da oldukça kısıtlı. Hepi topu bir elin parmaklarını geçmeyen önemli ismi var. Elbette ilk başta Seneca, sonra Epiktetos, Musonius ve en devletlû olanı Marcus Aurelius (zamanının Roma hükümdarı). Takipçileri var ama bunlar kadar etkili değil. Felsefenin ağdalı ve düz okur tarafından anlaşılamayacak kadar çetrefilli yazım tarzına inat, basit bir dille kaleme alınmış eserler vermişler. Buna mukabil bu eserleri alıp edinseniz dahi hayatınıza nasıl aktaracağınız sorunu hep bir kenarda durur. 

   Burada sahneyi tipik bir amerikalı profesör Bay Örvin'e bırakıyoruz. Bu memleketin akademisyeni de pek pratik oluyor azizim! Bay Örvin hayatında birtakım kırılma noktaları yaşadıktan sonra stoacılığa merak salmış. Felsefe üzerine çalıştığı için bunları okuma, hazmetme ve uygulaması zor olmamış. Vardığı sonuçlar ise (en azından kendisi için olanlar) oldukça tatmin edici. Stoacılar için hayattaki en önemli şey: dinginliği korumak ve neşeyi yakalamak. Nasıl oldukça cazip değil mi? 

   Yazarımız da hap gibi bilgilerle bu sonuçlara nasıl ulaşılacağının stoacı reçetelerini vermiş. Yapılması gerekenler basit gibi görünse de ciddi bir zihinsel disiplin gerektiriyor. Ancak hayattaki şeyleri anlamada ve karşımıza çıkabilecek zorlukları göğüslemede yardımcı olacağı öngörüsünde bulunuyor. Olumsuzu canlandırma, hayatımızdaki unsurları kategorilendirme, hedefleri içselleştirme, hakaretleri karşılayabilme, ün/şan/şöhret/yetki/etki/para peşinden koşmanın beyhudeliği, yoksunluk pratikleri uygulayabilme (ki bunu ileri düzeyde olanlar yapabiliyor) ve daha bir iki şey daha. 

   Bunları yapabilmek kolay gibi gözükse de pek öyle değil. Neticede evrimsel atalarımız aldıkları yaralardan canları acıdığı ve bu yüzden yara almaktan daha fazla kaçınıp hayatta kalma ve üremek konusunda acı hissinden yoksun atalarımızdan daha başarılı olduğu için acı duyarız. Bu yüzden acı duyabilenler acı hissinden yoksun olanlara kıyasla genlerini aktarmada daha başarı oldular ve sonuçta acı hissetme yetisi de biz insanlara miras kaldı. Aynı şekilde endişelenme ve doymama eğilimlerimiz de evrimsel geçmişimizin bir sonucu. Seksten hoşlanan ataları genleri aldığımız için biz de onu zevkli buluyoruz. Başkalarıyla ilişkide olmak için evrimsel anlamda "programlanmamış" olmanın yanı sıra, sosyal statü edinmeye de programlıyız. Yani evrimsel nedenlerle stoacılık hayli güç ama yapılamaz değil. 

   Fakir hayatında ilk dönem yayımlanan bir ikisi haricinde hiç "kişisel gelişim" kitapları okumadı. Çünkü bunlar kimi ana akım felsefe okullarının çok sulandırılmış kötü taklitleridir. Aslında bugünlere varıncaya kadar hayatında felsefeye (tedrisat haricinde) pek sarılmadı. Ancak bugünlerde hayatında birtakım kırılma noktalarında olduğundan, kârinin dikkatini çekeceği üzere; ikili ilişkiler, psikiatri, psikoterapi konularına yoğunlaşmıştır. Bu yetmezmiş gibi saatlerce Alper Hasanoğlu, Yalın Alpay, Cengiz Güleç sohbetleri dinlemiş, bulunduğu yeri konumlamaya çalışmış, yetmezmiş gibi içine düştüğü kör kuyulardan çıkmak için birtakım kimyasallara ihtiyaç duymuştur. Tüm bunlar içinde en etkili olan açık ara bu kitaptır. Sonra Alper Hasanoğlu'nun kitapları var ama onlarda sorular var, cevaplar yok. Bunda ise doğrudan reçete var. Üstelik kimyasal değil ve uygulaması zor sayılmaz. 

   Konu kişisele kaymasın! burada kitap tanıtımı yapıyoruz. Hülasa; "Ne işim var benim burada adamı Tunç" (bunu da ancak Kaan Ertem takipçileri bilebilecektir (işte bunlar hep şarap!)) gibi hissettiğiniz dönemlerden geçiyorsanız İş Bankası'nın bu kitap pahalılığında pek makul fiyatlarla neşrettiği bu mümtaz matbuatı alınız,okuyunuz, hazmediniz ve uygulayınız. Sonra "haa demek ondan buradaymışım!" diyeceksiniz.



19 Temmuz 2022 Salı

"İlişkilerin Günlük Halleri" Günümüz Toplumunun Postmodern Tespitleri.

   İki, maksimum dört sayfalık hap gibi bölümlerle bir koca kitap (360 S.) Ankara-İstanbul arası hızlı tren yolculuğunda bitiverdi. Daha önceki kitabının tanıtımında söylediklerinin dışındaki hallerimiz örneklerle veriliyor, başka açılardan konuya yaklaşılıyor, ancak özellikle büyük şehir beyaz yakalısına yönelik çıkarımlar yapılıyor. Buradan psikiyatrlara katar katar giden grubun genellikle bu kesimden oluştuğunu anlayabiliyoruz. Eğer çok klinik bir vaka değilseniz (manik depresyon, şizofreni vb.) bir büyük eşliğinde arkadaşlara danışılıyor daha çok bu durumlarda. Yazarımızın okudukça hak verdiğim hikmetlerinin başında, kendi mesleğine ve meslektaşlarına yönelik yaptığı eleştiriler geliyor. Bunlar dikkatlice okunmalı.
   Yine de insanın içinden çıkamadığı sorunlar oluyor hayatında kimi zaman, kârinin bu tip durumlardaki davranış tarzı belli, sorunlarına yönelik yazılanları okumak. İşte bu kitap da tam o işe yarıyor. Terapi alacağınız yerde önceden bu hap gibi yazıları okursanız (eğer endorfinserotoninoksitosindopaminmelatonin dengeniz de bozulmamışsa) kendinize bir çıkar yol bulabilirsiniz. Yok bu durumu aşmışsanız kimi kimyasal desteklere ve daha sonra terapiye ihtiyacınız var demektir. 
   Fakir; buna benzer eserleri daha önce okumadığına pek pişman. Ancak zararın neresinden dönülürse kârdır (bkz.İrrasyonel). Buradan hareketle; bu güncede, bu ve buna benzer yayımların tanıtımı biraz daha ağırlıklı olacaktır. Üzülerek bildiririm.

"Gece Yarısı Kütüphanesi" Standart Çok Satar Klasiklerinden...

   Nora Seed bitiktir. Kedisi ölür, işini kaybeder, potansiyeli olmasına karşın başladığı hiçbir işi tamamlayamaz, ondan eczaneden ilaç almasını isteyen komşusunun bile ona ihtiyacı kalmaz, berbat bir yerde yaşamaktadır. O da ne yapsın! Yaşamamaya karar verir, bir anda kendini hayatlarının değişik versiyonlarının olduğu bir kütüphanede bulur (bazıları buna araf der ama yazar burada ısrarla hayır burası araf değildir demektedir). 
   296 sayfa, dili akıcı, iki günde biter. Fikir yaratıcı, kurguda paralel evrenler olduğunu düşünürsek bilimkurgu olarak bile addedilebilir. Ancak şu var ki: okumayı bir hobi değil bir uğraş olarak ele alıyorsanız ilk 50 sayfadan sonra halk bilgesi Cem Yılmaz'ın şu vecizesi aklınıza gelir "Herşey içimizde!". 
   Sonunu taa en baştan tahmin ettiğim halde tatillerde okuması kolay olduğundan bir şans verebilirsiniz. Ancak bence yüksek düzeyde felsefi yahut edebi haz almanız olası değildir.

5 Temmuz 2022 Salı

"İstanbul'da Mutfaklar" Sadece İstanbul Değil!

   Yazarın dergilerde çıkmış mutfakla ilgili yazılarından derlenerek oluşturulmuş ilginç bir çalışma. Genellikle ev mutfakları konu edilse de anılarımızda yer eden kimi önemli damak duraklarının da hikayeleri var (İskender ve Baylan gibi). Sadece mutfak değil, mutfağın etkilediği kültürel birikim es geçilmemiş. Bu sayede gastronomik bakış açısıyla tarihe de bir bakış atıyoruz. İlk bölümde Ani İpekkaya'dan küçüklüğümün Bakırköy'üne ilişkin pek göz buğulandıran (yaş ilerledikçe duygusala bağlıyor insan) detay (o evlerde su konulan tahta kapaklı küpler (bizde de vardı)) bulunabilir. Ya Kadıköy'üne gittiğimde her seferinde tadına bakmadan geçmediğim kup griyenin hesabını öderken kasanın arkasında duran (yazın bile) ceketi ve kravatıyla pek ilgili ve zarif Heri Lenar Bey. 
   Kitabın ikinci bölümü (kısa ropörtajlar) daha özgün. Burada neredeyse istatistiki bilgilerle bir dönem İstanbul'un röntgeni çekilmiş diyebiliriz. Hem sosyolojik, hem antropolojik çıkarımlar yapılabilir. Her bölümde bolca verilen yemek tarifleri cabası. Çocukluğumda tüm sülalede (baba tarafı Kosovalı) sevilerek yenilen ve "Çerviş" denilen tarifi ise "Manastır Usulü Meyaneli Köfte" olarak bulmam sürpriz oldu. İlk fırsatta deneyeceğim. 
   Fakir mutfağı seviyor, zevkle okudum. Meraklılarına öneririm.